DÜNYA BALKABAĞI GÜNÜ
🙂

 

Vampirlerin olduğuna bir tek ben mi inanıyorum diye üzülürken bir baktım herkes vampir olmuş. Malum Halloween yani Cadılar Bayramı bizim buralarda da pek moda oldu son yıllarda. Belki de yıllardır içimizde ki kostüm giyme heyecanını, senede 1 kez bize veren ve doğal havasıyla yaratan bu günü ondan çok sevdik bilinmez. Ama gene de şahsi görüşümü soran olursa sanki biz de biraz sırıtıyor gibi.

Yıllar önce Suudi Arabistan’da bir Halloween party’e katılmıştım orası sanki daha orjinaldi bilemiyorum. Yani ora ile buranın dışarıdan kıyas kabul edemeyeceğini duyar gibiyim haklısınız ama yaşayan bilir diyelim. Sadece buralarda hala o işi bir oturtamadık ondan düşüncemi paylaştım.

Bir de güzelim Malefiz kostümü herkesin en sıra dışı ve bir tek ben olurum herhalde diye düşünüp, aslında herkesin ilk aklına gelen şey olması biraz komediydi. Ve neredeyse varlıklarına bir tek benim inandığım bir tanelerimin meşru bir şekilde kılıktan kılıkta olması da ayrıca gururlandırdı derdim ama inanın cadı dediklerinde ilk akla gelen şeyin Vampir olmaması gerek sanki. Bir tık daha yaratıcı olup, plastik makyajı öğrenmelisiniz eğer bu kadar önemliyse sizin için ve de madem balkabağının sırrına bu kadar karıştınız bari o zaman gece 00.00 dan sonra ona dönüşmeyin derim.

Bu arada herkesi de yıkmayalım sonuçta iyi tasarımcıların oldukça başarılı kostümlerini bu sayede görmüş olduk. Ama genel anlamda bu işi iyi yapmak yerine fazla taklit mantığında olmak yüzünden bizde biraz eğreti durduğu kesin. Neyse zamanla iyi olacağız diye düşünüyorum sağlam makyöz ve tasarımcılarımız var sonuçta.
Gelelim yıllardır içimizde yanıp tutuşan ama bir türlü ortaya koyamadığımız karanlıklar diyarında ki karakterlere bürünmemizin manası neymiş, nereden çıkmış bütün bunlar…
O zaman bu da burada dursun belki birilerine ilham olur bir gün.

Sevgili Vikipediciğim diyor ki; Cadılar Bayramı, her sene 31 Ekim’de kutlanan, öncelikle Pagan ve sonrasında Hristiyan kökleri olmasına rağmen günümüzde seküler bir kutlama halini almış bayram. Çocukların, genellikle korkunç kostümler giyerek, kapı kapı dolaşıp şekerleme ve harçlık topladığı bir bayramdır.
Yani işin için şeker, çikolata ve harçlık olunca çocukların bundan aldığı keyif tartışılamaz.

 

CADILAR BAYRAMI NEDEN KUTLANIR?

Cadılar Bayramı bazı belli başlı Batı dünyası ülkelerinde kutlanır. Amerika’da oldukça büyük ve görkemli bir festivaldir. Cadılar Bayramı, Anglosakson dünyasında ve başlıca Batılı ülkelerde Halloween olarak adlandırılır. Bu sözcük All Hallow’s Eve (Azizler Günü’nün arifesi) kavramından kısaltılarak oluşturulmuştur.

Cadılar Bayramı’nın kökeni antik Britanya’da pagan Keltlerin kutladığı Samhain Festivali’dir. Keltler 1 Kasım’ı yazın bitişi, kışın başlangıcı kabul ediyorlardı. Samhain kelimesinin kökeni Eski İrlandaca sam (yaz) ve fuin (son) sözcüklerine dayanır. Bu tarihte sürüler yaylalardan dönüyor, toprak ağaları ile çiftçiler arasındaki arazi kira sözleşmeleri yenileniyordu.

Yaz sonu Keltlerde aynı zamanda evliliklerin gerçekleştiği, ölülerin kutsandığı ilahî bir dönemdi. Bu günde, ölülerin ruhlarının geçmişte yaşadıkları evleri ziyaret ettiğine inanılıyordu. Tepelerin üzerinde, evlerdeki ocakları tutuşturmak ve aynı zamanda kötü ruhları uzak tutmak için büyük ateşler yakılıyordu. İnsanlar, ortalıkta dolaştığına inandıkları ruhlara tanınmamak için maskeler takıyor, kostümler giyiyorlardı. Bu gelenekler nedeniyle Samhain festivali zamanla cadılar, goblinler, periler ve iblislerle özdeşleşti. Romalılar 1. yüzyılda Kelt topraklarını fethettiklerinde, kendi ölüm festivalleri Feralia ve hasat festivalleri Pomona’yı Samhain ile birleştirdiler.

7. yüzyılda Papa IV. Boniface 13 Mayıs’ta kutlanan Azizler Günü’nü -muhtemelen pagan festivalinin yerini alması için 1 Kasım’a taşıdı. Azizler Günü’nün arifesi (31 Ekim) kutsal kabul edildi ve Batılı dillerdeki Halloween adı buradan geldi. Orta Çağ’ın sonlarında seküler kutlamalar ile Hristiyan bayramı kaynaştı. Avrupa’daki Reform hareketleri esnasında, özellikle Protestan Hristiyanlar arasında, Cadılar Bayramı kutlamaları neredeyse son buldu; Britanya’da ise seküler bir bayram olarak kutlanmaya devam etti.

Amerika’ya yerleşen ilk kolonilerde -pek çok bayram gibi- Cadılar Bayramı da yasaklandı. Bununla birlikte 1800’lü yıllarda, Cadılar Bayramı’ndan öğeler taşıyan bir hasat bayramı kutlanmaya başlandı. 19. yüzyılda başta İrlandalılar olmak üzere Britanya’dan Amerika’ya göçen çok sayıdaki göçmen Cadılar Bayramı kostümlerini beraberlerinde getirdiler ve Cadılar Bayramı zamanla ABD’deki başlıca çocuk bayramlarından biri haline geldi.

CADILAR BAYRAMI NASIL KUTLANIYOR?

Cadılar Bayramı’nın sembolü gülen bir bal kabağıdır. Bal kabağının içi boşaltılarak gülen bir surat şeklinde oyulduktan sonra içinde bir mum yakılarak şeytani bir surat oluşturulmaya çalışılır.
En yaygın olarak tüketilen şekerleme, elma şekeridir. Çocuklar korkunç kıyafetler giyerek kapı kapı gezerler ve ev sahiplerine “Şaka mı, şeker mi?” diye sorarlar. Ev sahibi “Şaka!” derse çeşitli muziplikler yaparlar. Büyükler çocuklara şekerleme ikram ederler veya harçlık verirler. Bu uygulamanın kökeni geçmişte Britanya’da yoksulların kapı kapı dolaşarak “ruh keki” toplaması geleneğidir.

Yetişkinler, 31 Ekim’e en yakın hafta sonunda kıyafet baloları düzenlerler. Bu partilerde misafirler cadı, hayalet veya korku filmi karakteri gibi korkunç kostümler giyerler.
Muhafazakâr Hristiyanlar, özellikle tutucu Protestanlar, genelde Cadılar Bayramı’nı kutlamazlar ve yanlış bulurlar.

 

CADILAR BAYRAMINDA NEDEN BALKABAĞI OYULUR?

Kabak oyma geleneğinin esas adı, Jack-o’-lantern geleneğidir. 31 Ekim Cadılar Bayramı vesilesi ile bugünkü makalemizde kabak oyma geleneğinin ortaya çıkmasına neden olan efsane özetlenmiştir.

“Jack-o’-lantern” adı İngiltere’de 17. yüzyılda ortaya çıkmıştır. “Jack-o’-lantern”, tıpkı bir gece bekçisi gibi “fener taşıyan Jack” anlamına gelir. Bu aynı zamanda hayaletler ve periler gibi foklorik karakterlerle veya sulak arazilerde görülen gizemli titrek mavi ışıklarla ilişkilendirilen ve yaygın olarak kullanılan bir fenomendir.

1887 yılında yayınlanan Thomas Darlington’un, “Güney Cheshire Halk Konuşmaları” adlı eserinde de tasvir edilmiş olduğu gibi; 1800’lü yılların sonlarında insanlar, şalgam gibi sert kök sebzeleri, insan yüzünü kabaca temsil şekilde oyuyor, içine mum yerleştirerek bir fener yapıyorlardı. 1 Kasım’da kutlanan “Bütün azizler günü” ve 2 Kasım’da kutlanan “Bütün ruhlar günü” adlı iki yortuda, Katolik çocuklar ölülerini anmak adına, ellerinde şalgamdan oyulmuş fenerlerle kapı kapı dolaşıp, pasta istiyordu. Şalgamdan yapılmış fenerler aynı zamanda 5 Kasım’da kutlanan “Guy Fawkes Günü”nde yapılan geçit töreninde de kullanılır.

Korkunç Yüzler

Darlington 1887’de, şalgam fenerlerin geçitlerde korkutma amacı ile sıkça kullanılmasının hiç şaşırtıcı olmadığını söyler. 1898 yılında yayınlanan İngiliz Dialekt Derneği sözlüğünde “şalgam fener” (turnip lantern) açıklaması şöyledir: İnsan yüzünü taklit etmek için ağız, göz ve burun oyulmuş büyük şalgam. İçine bir mum konur ve insanları korkutmak amacı ile kullanılır.

Sör Arthur Thomas Quiller-Couch, 1899’da yayınlanan Cornish Dergisi’nde unutulmaz bir “fenerli jack” şakası anlatır: “Haşarı gençler, insan yüzü şeklinde oyulmuş bir feneri evin bacasından içeri sarktırlar. Fener bacayı tıkandığı için şöminenin dumanı, evin içine dolmaya başlar. Ne olduğunu, bacanın niçin dumanı çekmediğini anlamak isteyen bir kadın bacadan içeriye doğru baktığında, içinde mum yanmakta olan korkunç feneri görerek çığlıklar atmaya başlar.”

Bugün şalgamdan bir fener gördüğü için çığlık atıp, korku nöbetine tutulacak yetişkinlere rastlamak pek mümkün olmasa da kim bilir belki de dedikleri gibi bir zamanlar insanlar şimdi olduğundan daha naifti.

Cimri Jack EfsanesiBir İngiliz tarafından uydurulduğuna hiç şüphe olmayan ve sıklıkla anlatılan hikayeye göre; “Fenerli Jack” adını, şeytanı kandırarak kendisinin cehenneme gitmekten kurtaran “Cimri Jack”ten alır.

Cimri Jack, öldüğünde yaşamında şeytanla bir anlaşma yaptığı için cennete kabul edilmez ve cehenneme gönderilir, cehennemin kapısına geldiğindeyse şeytandan anlaşmaları gereğince, cehennemden kurtulmayı talep eder. Şeytan sözünü tutar ve Jack’i cehenneme almaz ama onu yeryüzünde sonsuza kadar cehennem ateşini dolaştırmakla cezalandırılır. Efsaneye göre elinde cehennem ateşi ile yeryüzünde dolaşmaya başlayan Cimri Jack, yeryüzüne inince “fenerli jack” adı ile anılmaya başlanır.

1840’lı yıllarda İrlandalı göçmenler Kuzey Amerika’ya yerleştiklerinde, şalgam yerine yeni yurtlarında kolay bulunan bal kabağı kullanmaya başlarlar. Bal kabağının oyulması daha kolaydır, rengi itibari ile içine konan mumun ışığını daha çarpıcı bir şekilde yansıtır. Bunlarında ötesinde bal kabağı boyutları çok fazla çeşitliliğe sahiptir yani herkes arzusuna uygun boyutta bir bal kabağı feneri yapabilir. Şalgam oyma geleneği halen bazı bölgelerde devam etse de bal kabağı böylece şalgamın yerini alır.

 

Kaynaklar

History of the Jack-O’-Lantern – History Channel
Turnip Battles with Pumpkin for Halloween – BBC News
The Legend of Stingy Jack – Novareinna.com
Hallowe’en – The Dew-Drop: A Monthly Magazine For The Young, 1873
Jack O’Lantern – Transactions of the American Philological Association, Vol. 26, 1895

 

What is the history of Halloween?

The tradition originated with the ancient Celtic festival of Samhain, when people would light bonfires and wear costumes to ward off ghosts. In the eighth century, Pope Gregory III designated November 1 as a time to honor all saints. Soon, All Saints Day incorporated some of the traditions of Samhain.

#Halloween
#Allhalloween
#AllSaints
#Adam#Eve
#History
#Christian
#Celtic
#CelticFestival
#Festival
#CatholicHolidays
#BritishBurialRituals
#Samhain
#OldIrish
#DarkHistory
#HistoryofHalloween
#TheFascinatingHistoryofHalloween
#TheOriginsofHalloween
#Traditions
#FallSeason
#October31
#AllSouls’Day
#Trick-or-Treating
#AncientCelts
#trickortreat
#halloweenparty
#HappyHalloween!

 

Kimileri için bir hiçken, başkası için her şeysin.
Her şey olmayı umarken, bir de bakıyorsun ki hiçsin!

Varlık ve Hiçlik

Jean-Paul Sartre

 

 

HİÇLİK MAKAMI

 
SONSUNZLUK MAKAMI

 

Gözlerimi kapatıyorum ve hayalini kurduğum gizli cennetimdeyim… Orada renklerinden gözlerimi alamadığım bir ırmak var ve bedenim bütün bu doğanın içinde sanki sadece bir zerre.
Kendimi o suyun üzerine bırakıyorum. Ve tekrar zerrelikten bedenimin ağırlığına geçiş yapıyorum.
Kendim için ağırım ama içinde bulunduğum bu muhteşem suyun içinde hafifim.
O zaman tekrar zerre oluyorum ve bedenime yukarıdan bakıyorum, işte o zaman içimden dışıma taşan bu mucizevi mutluluğu tarif etmek çokta zor olmuyor.

Var oluşunun muhteşem gerçekliğini Tanrı ile bütünleştirdiğinde sen de bu deryanın bir parçası oluyorsun.
O ana kadar zaten varsın. Ama bundan sonra var oluşun üzerine yaptıkların seninle birlikte var olacaktır. Eylemi başlatan biziz.
Ve eylem başlayana kadar o eylem henüz ortada yoktur ne zaman ki eylemi biz başlatırız artık kesin olarak o eylem de bizimle hayattadır.

Yani şu an yapmadığınız ya da olmadığınız bir şey için üzülüp hayıflanmak aptallıktan ve boş vesveseden ileri gitmez. Kimimiz kötüyü çağırma der, sırf bu yüzden ağzınızdan çıkan her söze dikkatle özen göstermelisiniz. Çünkü bu mucizevi kâinat her sözü ve sesi kayıt ediyor. Ne söylediğinize, ne için üzüldüğünüze gerçekten dikkat ediniz.
Var olmayan enerjileri hayatımıza muhteşem güçlü bir enerji ile hayatımıza çekiyoruz. Çoğu zaman korku dediğimiz endişe halinden sızarak büyüyen bu duygu, öylesine kuvvetli bir enerji yayar ki, aynı hızla nasıl gerçekleştiğine inanamazsınız. Yani aklınıza gelen başınıza gelir.

 


Hayata geçmemiş, gerçekleşmemiş eylemler için vesvese edip onların oluşumunu reele döndürmeyin.
“Düşündüğümüz gibi hissetmenin gerçekleştiği tek yer rüyalarımızdır. Rüyalarımızda ölümden belki 1 saniye öncesini bile hayal ettiğimiz gibi hissederiz ama ölümü canlandıramayız.
Zaman kavramından ayrı bir düşünce geliştiremiyoruz, ölünce ancak zaman yanılgısından kurtulabiliriz.
Aslında her şeyin bir an olduğunu, hislerin ve güdümündeki ç düşüncelerin bizi ilizyonun içerisinde tutan duvarlar olduğunu söyleyebiliriz.
Ölüm düşüncenin ve hislerin yok olduğu yerdir, ölümü anlayabiliyorsan zaten ölmemişsindir. Toplumumuzda ne yapıyorsun sorusuna hiç gibi iddialı cevap verenlerimiz oldukça fazladır. Ama hiçlik deneyimlenemez, çünkü hiç; var olmayandır. Var olmayan bir şey de ne düşünülebilir ne de hissedilebilir.”
Alıntıdır.
ekşisözlük
kullanıcı adı: el samarra

Nasıl taptım bu söze anlatamam. Hatta en kısa sürede 20 sene sonraki 2. Dövmemi yaptırmaya da karar verdim. Mesela işte “an” bu an. Bu an ölümsüz ve bütün diğer anlar gibi.
Her an her şey olabilir. Hayat bu ya…

Hep hazırlıklı olmak lazım mucizelerin ansızın gelmek gibi huyları vardır çünkü. Felaket sandığın o hazin son, senin yeniden doğuşun da olabilir. Başkasının kalbinde hiçleştikçe, mucize bir kalpte tekrardan ve daha da devasa şekilde “her şey” olabilirsin. Hayat… Hiçliğin hiçlik olmadığını ben demeyi bıraktıran en doğru noktada seni yakaladığını, kendinin öğretmeni olduğunda tekâmül yolunda anlayorsun.

Egodan sıyrılıp bütününle Allah ile bir olduğunu fark etmek yani kısaca okunduğu gibi “hiç” olmak değil “hiçlik” “ben” kavramının ortadan kalkması, bir bütünün parçası olarak hissederek yaşadığında farkındalığın şekil değiştiriyor.

Bütüne…

Bir olmaya…

Kabule…

 

SEVGİLERİMLE,

MERVE

 

 

Başınız çok ağrıdığı zaman kendinize has çözümleriniz mutlaka vardır. Benimde her şeyi yüksek sesle dinleme durumum bir anda karıncalanır ve siyah tarafa geçer. Buyurun sessizlik!
-Akıllı telefon değilsin sen – her şeyi sessize alamazsın diyor “dış ses”.!

Keşke akıllı telefon olabilseydik ve canımızın istediğine tak engel! Ne güzeldi eski zamanlar telefonların çok bir fonksiyonu da yoktu en azından o elektronik cihazlar üzerinde hırs tatmini yaşamıyorduk. Şimdi herkes yürek yemiş gibi mangalda kül bırakmıyor ama telefonun bir diğer ucundan… 🙂

Engel konusunda şakacıyım ancak bende bu zamanın olumsuz özelliklerine sahip nimetinin zararlarına dâhil oldum diyebilirim. En kolay çözüm biri ile konuşmak ve iletişimde olmamak için engellemek. Ne garip ama eskiden olmayan garip garip şeyler. İnsanlığımızı yok etmeye başlayan çağın getirmiş olduğu en büyük düşman “teknoloji” bunu asla unutmayın. Eskiden Terminatör filmini izlediğim de içimden acaba insanlık kendi sonunu kendi yaptığı silahlarla mı getirecek diye geçirirdim. Sanırım bunlardan en önemlisi de hepimizin evlerinin ve hatta vücutlarında takılı gezdikleri teknolojinin nimeti sanılan cihazlar.

Baş ağrısından girip teknolojiye falan bulaştım gene daldan dala uçuyorum. Evet, asla hiçbir yere ait olmayacağım :). Bundan memnun kalmanızı temenni ediyorum.

Her neyse neden bunları yazdım kısmına biraz değineyim… Sosyal medya ile ilgili birkaç veryansınım var ve de dikkatimi çeken birkaç çıkıntı durum. Biliyorsunuz son zamanlarda sosyal medya fenomeni olarak tanınan ve de tanıdığınız sürü ile insan türedi. Sosyal medya bu insanlara influencer terimini yakıştırdı ancak tam anlamıyla konuya karşılık gelen bir Türkçe anlamı maalesef bulunmuyor. Anlam olarak kanaat önderi, fikir önderi vs. gibi. Karşılıkları bulunan İngilizce bir kelime olan Influencer artık evimizde, yatak odamızda, iş yerimizde…

Olanlardan bahsediyorum tabii ki Sezar’ın hakkı sezara. Ama olmaya çalışan kesim var bir de “olmaya çalışan-olamayan” olarak kendime göre ayırdığım arkadaşlar. Öncelikle hiç kimse kendine bu kötülüğü yapmamalı kesinlikle net bilgi. Niye mi? İsmini veremeyeceğim bir sosyal medya fenomeni’nin çok çok eski halini bilmekle beraber asla yansıttığı kişi olmadığını da bildiğimden kendisini afişe etmek istemiyorum. Ama başaralı mı şu anda muazzam diyebilirim. Hem para kazanıyor, hem geziyor, hem yaşıyor ve de istediği hayat bu idi. E daha ne olsun değil mi? Bence durum tamamen sosyal medyayı etkin kullanmaktan geçiyor ve bunu başarabilen insanlar zamanında verdiği emeklerin karşılığını şimdi alıyorlar. Büyük olasılıkla da çoğu insan yaptıkları işlere hobi olarak başladığında bir gün çektikleri youtube videolarının milyonlar tarafından izleneceğini hiç düşünmemişlerdi. E normal bundan 8 sene önce instagrammer, influencer, social media queen ler yoktu. Olanlar da başka bir şey olma çabasında değillerdi. Ama sahne hep aynı kalır bilirsiniz sadece suretler geçicidir. Bu sektör değişime her zaman muhtaç ama boşluğu doldurmayı bilen kazanır her zaman.

Gelelim o-la-ma-yan arkadaşlarımıza. Bazı profiller çok aktif, paylaşımlar ve görsellerin kalitesi muazzam ancak beğeni ve yorum yok mesela bu haksızlık bence çünkü bana göre hak eden profil bu. Diğer taraftan bir hesap ve görseller sadece dişilik, erotizm içerikli fotoğraflar korkunç kalitesiz. Profesyonellik yok işin için arkadaşımız manken bile değil. Hani olsa birisi bir yerden tutsun elinden gel sana bir profil yapalım dese hayır o da yok. Ama takipçisi 40bin – 50bin nasıl yani diyorsunuz. Kusura bakmayın hayatınızda bu kadar insanı görme olasılığınızı sayamıyorum bile! Ama bu sahtelik akan hesaplardan beklentiniz nedir Allah aşkına beyaz atlı prensle prenses buradan gelmeyecek biliyorsunuz değil mi?

Her neyse çoğunun temel amacı belli bu konu çokta tartışmaya açık değil ancak altına yazılan yorumlar yani 10 tane olanlar hele 3 falan olanlar aman yarabbi en azından o güzel resmi yakmasaydın demek geliyor içinden. Çok mu takip edilmek istiyorsun bunun çeşitli yolları var ancak sen herkesi etkileyemezsin canım Nusret değilsin! 🙂
Çok tanınan bir kişi olma görüntüsü çizme !!!

Evet, aslında işin bu kısmı en çok istenilen şey ama o meşhur mavi tıkların da bir fiyatı var desem… Yani bu dünya üzerinde tanınan insanların aksine hiç tanınmayanların ünlü kapasitesinde olması sizce de çok büyük bir kandırmaca değil mi? İnsanları kandırıp kendi egolarını şişiriyorlar ha bir de işin ucunda ki parasal şöhretler. Haklısınız her şeyin kolay versiyonu rahat geliyor insana. Ama zahmet olmazsa üretin ve yardım kampanyalarının kahramanı olun.
Bizim ülkemizden 3-5 kişi çıktı çıkmadı Afrikalara gidip çocuklar için çalışan didinen. Onun dışında ki kimse cesaret mi edemedi, muhteşem zamanından mı vermek istemedi bilinmez. Ancak kimsenin gidip gerçekten adına layık ve örnek teşkil edecek şekilde yardım kampanyalarında çalıştığını göremiyorum Ülkemizi temsilen. Varsa yoksa lüks otellerin kermeslerinde boy boy dergilere ne aldım ne giydim fotoları çektirmek için giden, görüntü için kendi çapında bağışlar yapan ve bunu dedikodu yaptığı gazeteciler aracılığı ile yazdırtan insanlarla dolu bu dünya.
Baktığında herkes hayvan sever, doğaya saygılı, yaşlılara, kimsesizlere ve de çocuklara… ama bir bakıyorsun sokak hayvanları için kermes düzenleniyor elinde bir etiketi eksik olan petshoptan satın alınma köpek! Neden satın alma, sahiplen diyoruz sence? Neden savaş mağduru çocuklara yardım edelim diyoruz. Neden özel günleri unutmayalım kimsesizleri mutlu edelim diyoruz. Sosyal medya da olmasa her birimiz çok düşüncesiz ve kendine has tipler olacaktık.

Zahmet olmazsa arkadaşlar olmadığınız insanları temsil etmeye çalışmayın.
Zahmet olmazsa harika ve bilinçli bir yardım sever gibi davranırken süsü püsü ihtişamı bırakın biraz sadeleşin muhtemelen savaş mağduru insanlara üstünüzde ki koca parasıyla alınan kıyafetlerle yardım edemezsiniz.
Zahmet olmazsa moda iconu gibi davranmayın bugün varsınız yarın… No!
Zahmet olmazsa sanatı, müziği, dünyayı tanıyormuş gibi değil tanıdıktan sonra işin gurusu olun.
Zahmet olmazsa 5 dk önce tanıştığınız insanlarla 40 bin senelik dost, akraba gibi görünmeye çalışmayın.
Zahmet olmazsa hayatınızda bir kere ait olduğunuz hamurun kişisi olun.
Bu Ülke de mesleksiz ve okumamış çok insan var ama içlerinde cevher çıkmış örnekleri var. Neden olan kısımdan yürümek varken olmayan kişi olarak hayatına devam etmek için çaba gösterirler ben bunu hiç anlayamıyorum.

Söyleyeceklerim bu kadar.
Çok konuştum zaten!

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

 

 

 

Burada durmasını çok isteğim bir liste var♥

• Bir insana tavsiyeler

1. Utanç bir prangadır. Kendini azat et.
2. Yeteneklerin hakkında endişelenme. Sevme yeteneğin var. Bu yeter.
3. Diğer insanlara karşı nazik ol. Evrensel boyutta onlar sensin.
4. İnsanlığı teknoloji kurtarmayacak. İnsanlar kurtaracak.
5. Gül. Sana yakışıyor.
6. Meraklı ol. Her şeyi sorgula. Şimdinin gerçeği gelecekte bir hikaye olacak sadece.
7. İroni iyidir, ama hissetmek kadar değil.
8. Fıstık ezmeli sandviç bir kadeh beyaz şarapla gayet iyi gider. Aksini söyleyenleri dinleme.
9. Bazen kendin olmak için kendini unutman ve başka bir şey olman gerekir. Karakterin sabit bir şey değil. Ona ayak uydurabilmek için hareket etmelisin.
10. Tarih matematiğin bir dalıdır. Edebiyat da öyle. Ekonomiyse dinin dalıdır.
11. Seks aşka zarar verebilir ama aşk sekse zarar veremez.
12. Haberler matematikle başlamalı, şiirle devam etmeli ve buradan ilerlemelidir.
13. Hiç doğmayabilirdin. Varlığın imkansıza yakın bir ihtimal. İmkansızı reddetmek kendini reddetmektir.
14. Hayatında 25.000 gün olacak. Bunların bir kısmını unutamayacağın şekilde yaşadığından emin ol.
15. Züppeliğe giden yol mutsuzluğa giden yoldur. Tersi de doğrudur.
16. Trajedi, tamamına ermemiş komedidir aslında. Bir gün buna
güleceğiz. Bir gün her şeye güleceğiz.
17. Kıyafet giy, her anlamda, ama onların yalnızca kıyafet olduğunu unutma.
18. Bir yaşam formunun altını, bir diğerinin teneke kutusudur.
19. Şiir oku. Özellikle de Emily Dickinson şiirlerini. Seni kurtarabilirler. Anne Sexton insanın kafasının içini bilir, Walt Whitman çimenleri, ama Emily Dickinson her şeyi bilir.
20. İleride mimar olursan şunu unutma: Kare iyidir. Dikdörtgen de öyle. Ama aşırıya kaçma ihtimalin var.
21. Güneş sisteminin dışına çıkamıyorsan uzaya gitmeye zahmet etme. Çıkabiliyorsan Zabii’ye git.
22. Öfken seni endişelendirmesin. Öfke duyman imkansız hale geldiğinde endişelen. Çünkü o zaman tükenmişsin demektir.
23. Mutluluk senin dışında bir yerde değil. Mutluluk senin içinde.
24. Dünyada yeni teknoloji beş sene içinde gülüp geçeceğin bir
şeydir yalnızca. Beş sene içinde gülüp geçmeyeceğin şeylere değer ver. Aşk gibi. Ya da iyi bir şiir gibi. Ya da bir şarkı. Ya da gökyüzü.
25. Kurguda tek bir tür vardır. Bu türe “kitap” denir.
26. Yakınlarında bir radyo olsun hep. Radyolar hayatını kurtarabilir.
27. Köpekler sadakat konusunda dâhidirler. Ve bu sahip olunası bir dehadır.
28. Annen roman yazmalı. Onu yüreklendir.
29. Güneş batıyorsa durup izle. Bilgi sonludur. Hayranlıksa sonsuz.
30. Mükemmelliği hedefleme. Evrim ve hayat hatalarla mümkündür sadece.
31. Başarısızlık bir ışık oyunudur.
32. Sen insansın. Para meselesini kafana takacaksın elbette. Ama paranın seni mutlu edemeyeceğini bil, çünkü mutluluk dükkanlarda satılmıyor.
33. Evrendeki en zeki yaratıklar siz değilsiniz. Hatta gezegeninizdeki en zeki yaratıklar bile siz değilsiniz. Kambur balinaların şarkılarındaki tonal dil Shakespeare’in tüm eserlerinden daha karmaşıktır. Bu bir yarış değil. Ya da evet öyle. Ama kafana takma.
34. David Bowie’nin “Space Oddity”si uzay hakkında hiçbir şey söylemiyor olsa da müzikal motifleri çok hoş.
35. Bulutsuz bir gecede gökyüzüne bakıp binlerce yıldız ve gezegen gördüğünde bunların pek çoğunda hemen hemen hiçbir şey olmadığını bil. Asıl hikayeler çok daha uzakta.
36. Bir gün insanlar Mars’ta yaşayacak. Ama oradaki hiçbir şey dünyada yağmurlu bir güne uyandığın tek bir sabahtan daha heyecan verici olmayacak.
37. Soğuk biri olma. Evren soğuk zaten. Önemli olan sıcak kısımlar.
38. Walt Whitman en azından bir konuda haklıydı. Kendinle çelişeceksin. İçin büyük. İçinde çokluklar var.
39. Hiç kimse hiçbir konuda tamamen haklı değildir. Hiçbir yerde.
40. Herkes bir komedidir. Eğer sana gülüyorlarsa asıl şakanın
kendileri olduğunu anlamıyorlardır sadece.
41. Beynin açık. Kapanmasına asla izin verme.
42. Bin yıl içinde, tabii insanlar o zamana kadar hayatta kalabilirlerse, bildiğiniz her şeyin yanlış olduğu ortaya çıkacak. Ve onların yerini daha büyük mitler alacak.
43. Her şey bir fark yaratır.
44. Zamanı durdurma gücün var. Öpüşerek zamanı durdurabilirsin. Ya da müzik dinleyerek. Bu arada, müzik başka türlü göremeyeceğin şeyleri görmeni sağlar. Müzik süper güçtür. Bas gitarı bırakma. İyi çalıyorsun. Bir gruba katıl.
45. Arkadaşım Ari şimdiye dek yaşamış en bilge insanlardan biriydi. Yazdığı kitapları oku.
46. Paradoks: Kitap, sanat, sinema ve şarap gibi yaşamak için ihtiyacın olmayan şeyler, yaşaman için gereken şeylerdir.
47. İster biftek, ister bonfile de, inek inektir.
48. Hiçbir iki insanın ahlak anlayışı tamamıyla uyuşmaz. Zarar verecek kadar keskin olmadığı müddetçe farklılıkları kabul et.
49. Kimseden korkma. Evrenin öbür ucundan gönderilen uzaylı bir suikastçiyi ekmek bıçağıyla öldürdün sen. Ayrıca çok sıkı yumruk atıyorsun.
50. Bir noktada başına kötü şeyler gelecek. O zamanlarda tutunabileceğin biri olsun hayatında.
51. Alkol akşamları çok eğlencelidir. Ama sabah uyandığında kendini berbat hissedersin. Bir noktada seçmen gerekecek: Akşamları mı istiyorsun, sabahları mı?
52. Eğer gülüyorsan, aslında ağlamak istemediğinden emin ol. Ağlarken de düşün, belki de gülmek istiyorsundur.
53. Birine onu sevdiğini söylemekten korkma sakın. Dünyanızda yanlış olan çok şey var, ama fazla sevgi bunlardan biri değil.
54. Şu anda telefonda konuştuğun kız var ya. Umarım hoş biridir. Ama hayatında başkaları da olacak.
55. Dünyada teknoloji sahibi tek tür siz değilsiniz. Karıncalara bak. Gerçekten. İnce dallar ve yapraklarla yaptıkları şeyler inanılmaz.
56. Annen babanı seviyordu. Aksini iddia etse de.
57. Türünüzde çok fazla salak var. Hem de bir sürü. Sen onlardan biri değilsin. Sakın pes etme.
58. Önemli olan ne kadar uzun yaşadığın değil. Ne kadar derin yaşadığın. Ama derinlere inerken hep üstünde tut güneşi.
59. Sayılar hoştur. Asal sayılar güzeldir. Bunu anla.
60. Aklını dinle. Kalbini dinle. İçgüdülerini dinle. Hatta, en iyisi, emirler haricinde her şeyi dinle.
61. Eğer günün birinde nüfuz sahibi biri olursan insanlara şunu anlat: Bir şeyi yapabiliyor olmanız onu yapmanızı gerektirmez. İspatlanmamış teorilerde, öpülmemiş dudaklarda ve koparılmamış çiçeklerde bir güç ve güzellik vardır.
62. Ateş yakabilirsin. Ama sadece mecazi anlamda. Tabii eğer üşüdüysen ve ortam güvenliyse o zaman çekinme, ateş yak.
63. Önemli olan teknik değil yöntemdir. Kelimeler değil, melodi.
64. Hayatta kal. Dünyaya karşı birinci vazifen bu.
65. Bildiğini düşünme. Düşündüğünü bil.
66. Bir kara delik oluşurken muazzam bir gama ışını patlaması yaratır ve koca koca galaksileri ışığıyla kör edip milyonlarca gezegeni ortadan kaldırır. Yani her an yok olabilirsin. Mesela şimdi. Ya da şimdi. Bu yüzden, yaparken ölmekten mutlu olacağın şeylerle uğraş her fırsatta.
67. Savaş yanlış sorunun cevabıdır.
68. İnsanlar arasındaki fiziksel çekim her şeyden önce salgı bezleriyle ilgilidir.
69. Ari hepimizin simülasyon olduğuna inanıyordu. Ona göre madde bir yanılsamaydı ve her şey silikondu. Haklıydı belki de. Peki ya duyguların? Onlar gerçek.
70. Sorun sende değil. Onlarda. (Ciddiyim.)
71. Her fırsatta Newton’ı yürüyüşe çıkar. Evden çıkmayı seviyor. Ve o iyi bir köpek.
72. Çoğu insan pek düşünmüyor. Yalnızca ihtiyaçlarına ve arzularına kafa yorarak hayatta kalıyorlar. Sen onlardan değilsin. Dikkatli ol.
73. Kimse seni anlamayacak. En nihayetinde önemli de değil bu. Önemli olan senin kendini anlaman.
74. Kuark dünyadaki en küçük şey değildir. Hani ölüm döşeğindeyken geriye bakıp da keşke daha çok çalışsaydım deme ihtimalin var ya, o ihtimal o kuarklardan bile daha küçük çünkü öyle bir şey olmayacak.
75. Kibarlık çoğu zaman korkudur, incelikse her zaman cesurluk. Ama seni insan yapan şey başkalarını umursaman. Daha çok umursa, daha insan ol.
76. Kafanda her günün adını cumartesiye çevir. İşin adını da oyuna.
77. Haberleri izlerken türünün üyelerini sıkıntı içinde gördüğünde yapabileceğin hiçbir şey olmadığını düşünme. Ama yapabileceğin şey her neyse, bunun haber izleyerek yapılmadığını bil.
78. Uyanıyorsun. Kıyafetlerini giyiyorsun. Sonra da kişiliğini. Seçimlerini akıllıca yap.
79. Leonardo da Vinci sizden değil, bizdendi.
80. Dil bir mecazdan ibaret. Hakikat aşktadır.
81. Hayatın anlamını arayarak mutlu olamazsın. Anlam önem
sırasında üçüncüdür yalnızca. Sevmekten ve var olmaktan
sonra gelir.
82. Eğer bir şey sana çirkin görünüyorsa daha iyi bak. Çirkinlik bakan gözün başarısızlığıdır.
83. Başında beklenen su kaynamaz. Kuantum fiziği hakkında bir tek bunu bilsen yeter.
84. Sen parçacıklarının toplamından fazlasısın. Bu da epey bir toplam demek.
85. Karanlık Çağ henüz sona ermedi. (Annene söyleme.)
86. Bir şeyi hoş bulmak onu aşağılamak dernektir bir bakıma. Ya gerçekten sev ya da nefret et. Tutkulu ol. Uygarlık ilerledikçe kayıtsızlık büyüyor. Bir hastalık bu. Sanat ve aşkla kendini kayıtsızlıktan koru.
87. Galaksileri bir arada tutmak için karanlık madde gerekir. Zihnin de bir galaksi. Işıktan çok karanlık var. Ama onu ışık değerli kılar.
88. Kendini öldürme. Dört bir yanın zifiri karanlık olduğunda bile öldürme. Hayatın sabit olmadığını unutma. Zaman uzamdır. O galaksinin içinde sen de hareket ediyorsun. Yıldızları bekle.
89. Atom altı düzeyde her şey karmaşıktır. Ama sen atom altı düzeyde yaşamıyorsun. Basitleştirmek hakkın. Yoksa delirirsin.
90. Basitleştirirken dikkatli ol. Erkekler Mars’tan, kadınlar Venüs’ten değil. Kategorilere aldanma. Herkes, her şeydir. Bir yıldızın içindeki her şey senin içinde de var ve şimdiye dek var olan her karakter zihin sahnende başrolü kapmak için yarışıyor.
91. Hayatta olduğun için şanslısın. Nefes al ve hayatın mucizelerini içine çek. Tek bir çiçeğin tek bir taç yaprağını bile kanıksama.
92. Eğer çocukların olursa ve bir çocuğunu diğerinden daha çok seversen bu sorunu halletmeye çalış. Çünkü aradaki fark tek bir atom kadar bile olsa çocuklar bunu hissedecektir. Ve tek bir atom dev bir patlama için yeterlidir.
93. Okul şaka gibi gerçekten. Ama idare et. Yakında bitecek, sen de gülüp geçeceksin.
94. Akademisyen olmak zorunda değilsin. Hiçbir şey olmak zorunda değilsin. Zorlama. Kendi yolunu ara ve sana uyan bir şey bulana kadar aramayı bırakma. Belki de hiçbir şey uymayacak. Belki de sen bir hedef değil, yolsun. Sorun değil. Sen de yol ol. Ama bu pencereden bakmaya değecek bir yol olsun.
95. Annene iyi davran. Onu mutlu etmeye çalış ve mutlu et.
96. Sen iyi bir insansın Gulliver Martin.
97. Seni seviyorum. Bunu hiç unutma.”

İnsanlar
Matt Haig

 

Vazgeçilmez Nostalji Kasetler

“Yeni kasetime çok güzel şarkılar hazırladım” diyen birçok ünlü Türk sanatçımız sayesinde sıkça duyduğumuz, kutusunu açarken jelatininin tırnak kırdığı o güzel kutu…

80 ler kuşağında doğunca plakların sonuna kasetlerin doğuşuna şahit olduk ister istemez. Ama iyi ki de o kuşağın çocukları olarak dünyaya gelmişiz diyorum. Teknolojinin her seferinde önümüze sunduğu yeni bir sürprizi denemenin eşsiz zevkinden bahsetmek mi yoksa buna ters oranla bu zevkten hızla sıkılmamız mı diyelim durumun sıkıcı hale gelmesine…

İlk dinlediğim kaset koleksiyonumun ilki Phill Collins ve Michael Jackson dan start alarak başlamıştı. Çok küçüktüm ama deliler gibi müziğe âşıktım. Bilenler nasıl sağlam bir müzik kültürüm olduğunu da çok iyi bilirler.

80 lerde doğmak 40 ları bilmemek anlamına gelmiyor sonuçta müziği sevdikten sonra ne kadar geçmişte yaşadığınızın bir önemi yok. Bugün ki halim o günlerden gelmekte.

 

Teknolojiyle beraber her türlü bilgiye ve veriye bu kadar kolay erişebilmenin bir nimet olduğunu inkâr etmiyor olsam da, eskisi gibi kaseti başa sarmak deyimini yaşamayı da özledim.

Bir zamanlar hala çok severek hatırladığım o tatlı hatıralardan biri de, yazlığa gitmek üzere yola koyulmuştuk sene 1996 ydı.
Arabanın kasetçaları bozuldu ve Ankara – Çeşme arası aşağı yukarı 8 saat falandı. Biz o yolu baş son Levent Yüksel dinleyerek vardık. Tabii yazlıkta da durum aynı her saniye Levent Yüksel…

Şimdi kel alaka bir yerde, bir başkası bile o şarkılar okusa insanın yüreği cız ediyor. Biz gerçekten şanslıydık. Biz güzel günleri, canlı müziği, sanatçıların en verimli olarak ürettiği zamanlarda büyüdük.

Her neyse bu yazının sonu çağın kanayan yarasına dönüşür ve ben kalemi bırakamam sonra konu başlığından sapmasın diye… Kısa kesmek istiyorum. Hala elinizde bu değerli nostaljik albümlerden varsa sıkı sıkı sarılın. Niye mi? Linklerde de içerikleri görüntülediğinizde önünüze çıkacak olan şu an kasetleri toplayan “geçmişin müdavimleri” dediğimiz koleksiyonerler var ve bazı albümler gerçekten ciddi bir miras değerinde tekrardan alıcı bulabiliyor.


Aslında hem biraz geçmişe özlemi hem de Ağustos’a hoş geldin diyerek kalemimi elime almıştım, yazıma başlamadan önce ama tabii ki bunları anlatınca gene her şeyin ne kadar güzel olduğu duygusu yerleşti. Bunları yaşamış olmak bile bu dünyada artıdır. 80lerde 90larda eğer diskoda dans edebilmişsen, spor ayakkabıların disko topunun altına ritim tutmuşsa, Lambada nedir biliyorsan, Moonwalk seviyorsan, Gipsy Kings’ten sonra İspanyol müziğinin çingeneleşmiş yani sokak gitarcılarının versiyonlarını biliyorsan… Daha fazla yazmasam daha iyi… 🙂

 

Çok sevin, çok âşık olun.

Ağustos bam başka bir ay hele hele bu sene için en rahat nefes aldığımız süreye girdik desem yalan olmaz.

Bütün yazınız güzel geçsin…

Hep sevin ve de sevilin…

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

 

 

#1ağustos
#yeniaşklar

 

Okumanızı tavsiye ederim♣
www.sabah.com.tr/pazar/2018/08/19/kaseti-basa-sarma-donemi
www.iha.com.tr/haber-bazilari-icin-hala-vazgecilmez-nostalji-kasetler-792437/

Aylardan Temmuz…

Yazın tam ortası ve de heyecan konularının odak noktası. Âşıkların tanışma zamanı.
Tatil zamanı…
Ara verme zamanı…
Bazen uzaklaşmak bazen de yeniden olma zamanı…

Benim Yen-Geç olma nedenim…

Çok heyecanlıyım, çocukluğumdan beri bana mucizeler getireceğine inandığım doğum ayım…
Ve ne tesadüf ise ben bir ay kızıyım.

Ay ne şekle girse sanki bedenimin aynı renklere ve bulanıklığa büründüğünü hissederim. Az şeyden etkilenirim ama gökyüzü benim için milyarlarca yıldızın bir bütünü olarak değil, tam olarak beni yansıtan parlaklığın ta kendisi.

Bir sürü anlamı ve manası var Temmuzun bence bu yazı da burada kalmalı…

Tammuz veya Tamuz Arapça تمّوز Tammūz
İbranice תַּמּוּז;
Akadca Duʾzu, Dūzu
Sümerce Dumuzi bir Babil tanrısı…
Babil Tanrılarını merak edeceğinizden;
İamat: Ulu Tanrıça veya Ana Tanrıça, Toprak Ana, tüm yaşamı besleyen, Apsu’nun karısı, Anşar ve Kişar’ın annesi, tuzlu suların efendisi olarak adlandırılır.
Mummu: Tiamat ve Apsu’nun oğlu, sislerin tanrısı olarak adlandırılır.
Anşar: Tiamat ve Apsu’nun oğlu, Kişar’ın ağabeyi ve kocası olarak adlandırılır.
Kişar: Tiamat ve Apsu’nun kızı, Anşar’ın kızkaresi ve karısı olarak adlandırılır.
Enlil: Yeryüzü ve gökyüzü arasındaki havanın tanrısı olarak adlandırılır.
Ea: Anu’nun oğlu, Damnika’nın kocası, Marduk’un babası ve Apsu’dan sonra tüm tanrıların ve tatlı suların efendisi olarak adlandırılır.
Damnika: Ea’nın karısı ve Marduk’un annesi olarak adlandırılır.
Marduk: Ea ve Damnika’nın oğlu, en akıllı ve yetenekli tanrı, tüm tanrıların efendisi oldu olarak adlandırılır.
Kingu: Marduk’a karşı Tiamat’ın güçlerini yönetir.
Sin: Ay tanrısı, Şamaş’ın babası olarak adlandırılır.
Şamaş: Sin’in oğlu, Güneş tanrısı. Zayıfları, haksızlık yapılanları ve gezginleri korur.
Babil dini Semitik bir dindi. Şehir tanrıları olarak başlayan Sümer tanrıları Babil panteonunda çeşitli roller üstlendiler:
Anu: Yaratıcı tanrı
Enlil: Rüzgar tanrısı
Ea: Su tanrısı
Nana: Ay tanrısı.


Samiler bu tanrılara güneş tanrısı olan Şamaş’ı ve bereket tanrıçası İştar’ı ekledi. Babil şehir tanrısı Marduk ise panteondaki tanrıların kralıydı.

(Tam/Dam) kökünden türemiştir. Sümerlerde Dumuzı veya Damuzı olarak yer alır ve anlamı güvenilir veya oğul demektir. Türkçe de Dam/Tam yani ahır ile bağlantılı bir anlam kazanmıştır.

Türk ve Altay mitolojisine de Tamız (Tamus, Tammus, Tamıs, Dumuz, Dumıs) Han olarak geçmiştir. Sümer kökenlidir.
Türk coğrafyasının büyük kısmında adı yaz aylarından birisine verilir; Temmuz, Tamız, Tamıs gibi…


Çoğu zaman Ahır hayvanlarının ve/veya Çobanların ya da kırsal hayatın, ekinlerin ve hasadın koruyucusu olarak görülür.

Damızlık sözcüğü, Damız (ahır) sözcüğüyle olduğu kadar bu isimle de bağlantılıdır ve Tamız Han için ayrılan hayvan demektir.
Sümer mitolojisinde çoban görünümlü olarak betimlenir.

Sümerce adı Dumuzi, 12 Hayvanlı takvimde de yer alan Domuz ile bağlantılı görünmektedir.
Ünü tüm Ortadoğu’ya yayılmıştır.

Temmuz ayı ismini bu tanrıdan almıştır. Babil’de Temmuz ayı tanrı Tammuz’un onuruna kurulmuştur.

Tammuz’un kökeni Sümer çoban-tanrı, Dumuzid veya Dumuzi’dir. Dumuzi İnanna’nın eşiyken, Akadlar’da İnanna’nın dengi olan İştar’ın eşidir.

Antik Suriye inancındaki Adonis, ki daha sonraları Yunan panteonuna da girmiştir, buradan kök almıştır.

Temmuz, Gregoryen Takvimi’ne göre yılın 7. ayı olup 31 gün çeker. Yaz mevsiminin 2. ayıdır.

Eski Türkçede “tamu-z” “çok sıcak, cehennem” sözcüğünden, Sümerce/Sumarca/Sümmerce/Suomerce bereket tanrısı bir Tammuz sözcüğünden gelmektedir.
Süryanca/Süryanice temmuz sözcüğü aynen Türkçeye geçmiştir.

Türkçede bu aya “orak ayı” ya da “ot ayı” denir.

Gregoryen takviminde bu aya, Roma İmparatoru Julius Sezar’a ithafen July adı verilmiştir.
Daha önceleri, Mart ayından başlayan Roma takviminde beşinci ay olduğu için Latince Quintilis olarak adlandırılmıştır.
İrlanda takviminde Temmuz, Iúil olarak adlandırılmıştır ve yaz mevsiminin üçüncü ve son ayıdır..

SEVGİLERİMLE, 
MERVE♥

♥♥♥♥

 

 

Kaynaklar
Dünya Mitolojisi, İmge Kitabevi İstanbul, Ağustos 1998
http://mitolojik.tripod.com/babiltnr.htm
http://tammuzi.blogspot.com/2013/10/tammuz-temmuz-vikipedi.html

Sorun SENDE!
HAYIR! Sende .!
Tamam Bende…

 

Yazı yarılamışken sevgili arkadaşlar ve birçoğumuz form tutkunu olduğundan, şu sıralar bedenine iyi bakıyor en azından bakmaya başlayanlardan biri olarak yazıyorum işte…

Merak etmeyin şimdi size harika bir diyet tarifi vermeyeceğim benimkisi masum bir yazı olarak burada duracak… 🙂

Bedenlerine bu kadar iyi bakan insanlar acaba ruhlarına da aynı şekilde bakıyor mu diye düşünmüyor değilim. Mutlak suretle beslenmenin bir sanat olduğuna inanan biri olarak, kavgayla beslenenlerinde git gide çoğaldığını fark ettiğim bir yaş skalasındayım diyelim.
Yani demeyin bana “aaa günaydın” diye. Ben bunu yeni tecrübe edenlerdenim diyorum masumum :).

Skala yabancı bir sözcük ve özellikle seçtim. Neden mi? Buyurun o halde okuyun…

Skala, genellikle ölçü aletlerinde ki gösterge çizelgesidir. Yaşımın bir ölçüsü olmadığından yani daha doğrusu yaşımın insanı olarak görmediğimden kendimi ben bunu yeni öğrendiysem artık…

Yıllardır ruh 60-70 diye dolaşıyordum bir de ortalarda. E tamam işte her gün yeni bir bilgi fena mı yani diyeceğim tam ama o türden bir bilgi değil bu. Oldukça ruhu yoran bir bilgi. Çünkü ben ruh 70 gibi sanırken kendimi, bir baktım ki bu şekilde beslenen ve ruhunu çökerten ve nefes alan karakterler var.
Aman tanrım neredeyim ben demek geliyor içimden ama tabii dünya hoş bir yer bence. Başka gezegenleri de görmeden yazamam bir şey :).

Neyse işte böyle yaza kendimizi formda ve sağlıklı besinlerle hazırlarken aklıma geldi bu şekilde beslenen arkadaşlar. Ondan bir yazayım dedim. Kötü de etmedim bence.

Bir ara enerji vampirlerinden söz etmiştim. İşte tam orada bu yazı hazırlanıyordu aslında ama henüz pişmemişti sizi besleyemedim özür dilerim.
New age tabir ile gerçekten bu tiplere “enerji vampirleri” deniyor. Ya iyi de ben çok severim vampirleri keşke onlara kıymasalardı. Neyse şimdi bu vampircikler sürekli kavga çıkartırlar ve bir bakarsınız hiç bir şey olmamış gibi gelip size sarılı verirler. Anlayamazsınız mümkün değil. Çünkü bu onların yaşama şeklidir. Ve gerçekten ruhlarını zinde tutar bu kavga etme eylemi. Durmazlar susmak bilmezler. Çıldırırsınız ve sonun da olan olur. Ve de suçlu bir bakmışsınız siz olmuşsunuz. Korkmayın hiç sorun yok. Eğer bunlarla yaşamaya alışkın hale gelmişse ruhunuz formülü söylüyorum. Hak etmediğiniz halde suçunuzu kabul edin 🙂 niye yoksa susmaz bunlar. Ses çıkarmayın demiyorum çıkarsanız ne olur diyorum.

Yani öyle vahim ki bu durum en zayıf halka konumunda ise çıkartın gitsin diyeceğim ama ya çıkartılamayacak kadar kalın halka olmuşsa… İşte orada reçete belli bırakın suçlu siz olun, ne fark eder 5 dakika sonra unutacak yaptığını başka şey arayacak ve biliyorum hiç kolay değil ama bunlarla yaşamakta bir sanat unutmayalım. Sanata destek vererek siz de bir ruh kurtarabilirsiniz tabii işin dozu çok kaçmamışsa… Yani hala umut vardır belki.

Ama bir gerçek daha var ki o da şu olumsuz insanlar asla ikna edilemezler. Sorun sende dersin, hayır sende der ama sen de dersin o gene hayır sende der. Yani bu böylesine bir çıkmaz sokaktır. Asla onları ikna etmeye falan çalışmayın, nafile nefesiniz tükenir. Sonra hevesiniz ve en sonunda da sevesiniz…

Yani bir şeyi sadece olduğu gibi kabul etmek bence oldukça zararsız bir sevme biçimi. Ama buna asla kişilik haklarının ihlal edilmesini dâhil etmiyorum. Tabii ki birini olduğu gibi kabul etmek kolay ama “o” biri eğer öylesine de “biri” değilse işiniz zor diyorum. Sizi sonunda kendinizden bezdirene kadar uğraşacakları için bir köşe de sessiz sessiz kabul de etseniz maalesef bu tarz insanlar her şeyi dışsallaştırırlar. Kabahatin kökeni hep başkalarındadır onlar için ve kendileriyle yüzleşmek oldukça zor bir sanattır. Bu sebeple durmaksızın üstünüze gelen adeta “White Walker” edasıyla çoğalır onların olumsuz düşüncüleri ve eylemleri.

Hâlbuki pozitif yaşama biçimi kadar güzeli yok. Bir insanın kahkahasından bile yeri gelir etkilenir kafanızı çevirir bakarsınız. Hiç tanımadığınız bir yaşam belirtisidir o. Yaşadığımız dünya yeteri kadar stresli ve zorlayıcı etkiler altında bir de bu ruhlarla uğraşmak zor iş.

Küçük detaylarda büyük değişiklikler olacağına çok inanan bir insan olarak gene de umut hiç bitmemeli. Görüntüye başkaları bile girse inanın ki sarsılma anı insanın değişiminin başladığı andır.

Herkese Güzel Hafta Sonları Diliyorum…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

 

 

Don’t waste your time with explanations, people only hear what they want to hear.

Paulo Coelho

 

 

 

Hiç bir şeyin tesadüf olmadığını bilen ben, her şeyin olması gerektiği gibi şekil aldığına inanan ben ilk kez böylesine arka arkaya tesadüf kelimesinin gerçeğinin dışına çıkarak “olmaz böyle şey” der gibi bu hikâyeyi fazlaca duydum son zamanlarda…

Çok uzaklardan bir ses, bir güzel enerji olsa gerek kendisi… Bana bu senenin son sürpriz doğaçlama tanımını yaparak Anka Kuşu’nun hikâyesini hatırlattı…
Bende bu senenin son güzel yazısını bu betimlemeden çok etkilendiğim için böyle yazarak kapatmak istiyorum.

Küllerinden doğan yani, Zümrüdü Anka kuşu öleceğini hissettiği zaman kendisine ağacın kuru dallarından bir yuva yapar ve hiçbir zaman ne olduğu anlaşılmayan bir yapışkanla yuvayı sıvar, yuvanın içinde ölümü bekler.

Ta ki güneş bütün görkemiyle ortaya çıkıp, kuru dalları yakıncaya kadar… Simurg oluşturduğu yuvada yanarak ölür ve küllerinden yeniden doğar.
Bu kısır döngü sürerken, kuşların başına bir gün öyle bir talihsizlik gelir ki, Simurg’tan yardım istemeleri gerekir. Birden Simurg’un uzun süredir hiç görünmediğini fark ederler. Öyle çok beklerler ki yuvasından çıkıp havalanacağı anı. Sonunda umudu keserler. Tam her şeyin bittiğini düşündükleri bir anda, çok uzaklardaki bir ülkede, Zümrüdü Anka kuşunun kanadından bir tüy bulunur. Umutları yeniden yeşeren bütün kuşlar, birlik olup Simurg’un yuvasına gitmeye karar verirler.

Ancak Zümrüdü Anka kuşu yuvası, etekleri bulutların üstünde olan, görkemli Kaf Dağı’nın tepesindedir. Oraya ulaşmak için, yedi dipsiz vadiyi geçmek gerekmektedir. Bu vadiler öyle zorludur ki, yolda bir sürü kuş kaybolur.

1. Vadi: İrade vadisi
Burası kuşlar için bir cennettir. Aradıkları her şeyi irade vadisinde bulurlar. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark ederler. Sınırlar yoktur. Zevke, sefaya, bütün emellerine kavuşabileceklerdir. İnsanları anlatan masallardaki gibi; çalışmadan, uğraşmadan mevki makam sahibi bile olabileceklerdir.
Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılır, öyle çok şey ister ki, bu vadide bir sürü kayıp verilir.

2. Vadi: Aşk vadisi
Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplar. Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanarlar.
Gözleri kör olmuştur. Kapılırlar, sürüklenirler ve gözden kaybolurlar.

3. Vadi: Cehalet vadisi
Bu vadide her şey güzel gelir gözlerine. Anka kuşunu bile unuturlar. Nereye gittiklerinin hiç bir önemi yoktur.
Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü… İlginç nesneler görürler, ancak ne olduğunu sorgulamazlar. Önemsemedikçe düşünmemeye başlarlar.
Düşünmedikçe unuturlar Unuttukça yükleri hafifler ve artık amaçsızca gülümsemeye başlarlar

4. Vadi: İnançsızlık vadisi
Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirir. Simurg’u bulmanın hiç bir şeyi değiştirmeyeceği inancına kapılırlar.
Kesin öleceklerini iddia edenler, Simurg’un çözüm bulamayacağını söyleyenler, bu kadar yolu boşa geldiğini, emeklerinin boşa gittiğini düşünenler vardır. Kanadı yaralanan bir kuşun aşağıya düştüğünü, hepsinin başına aynı şeyin geleceğini bağıra bağıra söylerler.
Tüm bu olanlardan sonra kuşların birçoğu yolu tamamlayamayacaklarını ya da tamamlasalar da hiçbir işe yaramayacağını söyleyip geri döner.

5. Vadi Yalnızlık vadisi
Vadiye giren bütün kuşları korku salar. Bulundukları yerde sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılırlar. Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünür.
Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olur. Her biri kendi başına hareket etmeyi seçer ve yönünü tek başına bulmaya çalışır.
Kendilerini kimse yokmuş gibi, yapayalnız hissederler. Milyonlarca kuşun aynı amaç için uçmakta olduğu akıllarının ucundan bile geçmez.

6. Vadi: Dedikodu vadisi
Kuşlar, vadiye girdiklerinde her köşesinde fısıltılar duyulmaya başlarlar. En arkadaki kuş, Simurg Anka’nın yeniden doğuşta tüylerinin yandığını söyler. Öndeki kuş bunu duyar ve yanan tüylerin tekrar çıkmadığını söyler.
Bir öndeki kuş bunu duyar, yanan tüyleri çıkmadığı için Anka kuşunun gizlendiğini söyler.
Bir öndeki kuş bunu duyar, morali bozuk olduğu için Simurg’un, saklanırken, onu görenlere zarar verdiğini söyler.
Daha öndeki kuş bunu duyunca, herkese zarar veren Simurg’un, dayanamayıp kendini öldürdüğünü söyler.
En öndeki kuşa, gitmeye gerek kalmadığı, Simurg’un toprak olduğu bilgisi gelir.
Birçok kuş söylentilere inanarak geri döner.

7. Vadi: Ben vadisi
Bütün kuşlar ‘’Ben’’ vadisine girer girmez, içlerinde değişik bir his uyanır. Kimi diğer kuşun kanadını eleştirmeye başlar, bir diğeri her şeyi bildiğini iddia eder. Yanlış yoldan gidiliyor diye kargaşa çıkar. Her kafadan bir ses çıkmaktadır.
Herkesin fikri vardır ve hepsi de söyleyen için doğrudur.
Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi…
Hepsi en önde lider olmak ister, öne geçmek için birbirlerini ezip dururlar. Ta ki vadiden çıkana, “Ben”den uzaklaşana dek…

Ve nihayet vadiden Kaf Dağı’na vardıklarında, dünyadaki bütün kuşlardan geriye sadece 30 tanesi kalır.
Zorlu vadilerden geçen bu 30 kuş, yuvaya vardıklarında Zümrüdü Anka kuşunun “otuz” demek olduğunu öğrenirler. Yani kalan kuşların hepsi Simurg’tur.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: “Si”; “otuz” demektir, murg” ise “kuş”. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “Simurg – otuz kuş” demekmiş. Onların hepsi Simurg”muş. Her biri de Simurg’muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

Kurtarıcı, bilge, mükemmel kuş; bu yedi vadiyi geçen kuşların tamamıdır.
İradesine hakim olan, körü körüne bağlanmayan, düşünen, kendini geliştiren, kendine ve başaracağına inanan, hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi egosunu eğiten kuşlar Simurg’tur.

30 kuşun aradığı kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
Anka’nın en yaygın özelliği, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşadığı için kanaati temsil etmesidir.
Bundan kinaye olarak kanaat sahiplerine “ankāmeşrep”, “ankā-tabiat” denir.

Kaf Dağı gibi efsanevî bir yerde yaşadığı için bu kelimeyle birlikte çeşitli şekillerde kullanılır.
“Kāf-ı kanâat beklemek” tabirinde görüldüğü üzere kanaat sahibi ve alçak gönüllü, her şeye ve herkese eğilmeyen, kimseye minnet etmeyen, uzlete çekilmiş kişileri ifade eder:
“Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz
Bir bölük ankālarız Kāf-ı kanâat bekleriz”
(Fuzûlî)

İsmi var cismi yok olduğu için bu sıfatla anılmak istenen şeyler için de kullanılır:
“Bî-vücûd olmak gibi yoktur cihânın râhatı
Gör ki sîmurgun ne dâmı var ne de sayyâdı var”
(Râgıb Paşa)

Yine bu özelliği sebebiyle kimseden bir şey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanır.
Kaf Dağı’nı aşabilmek ve göğe yükselebilmek için Anka’ya binmek gerekir.
Bu bilgiler alıntı olmakla beraber yazılı arşivlerdir…

Merve’den…

Gerçek bir yolculuk nedir, nasıl yapılır diye yıllarca düşünüp hep gezdiğim ülkeleri birer birer kayda aldım. Bazen yazıya döktüm sonralarda resimlemek istedim… Ama kendimi her zaman biraz eksik biraz da ayak bastığım yerleri unutarak geçirdiğimi hep hissettim…

Köklenmek veya tam tersi bir his içinde geçirdiğim zaman dilimi bana kalemi kâğıdı hiç bıraktırmadı. Hep yazdım hep. Sonunda da ortaya benden bir ben çıktı.
Kalben hep bilirsiniz bir yerlere ait olmak duygusu ne denli insanı yoran bir histir.
Benim için tam da bu kelimenin hüküm sürdüğü bir senenin sonundayım artık.
Ve kendime söylediğim birçok güzel şeyin içinde artık nereye ait olmadığımı bilmekte var. Ve nerede mutlu olacağımı da.

Çok uzak sayılmasa da yine de uzaklardan bir ses bana bu hikâyeyi beni benle yüzleştirerek hatırlattı.
Bunu duyduğum an “küllerinden doğmak” ne tatlı bir deyim diye düşünmüştüm.
Ama sonrası bunu düşünmekle geçirdiğim zaman dilimi hiçte öyle değildi.

Bana tekrardan beni hatırlattı. Ne zamandan beri ben nerelerdeydim, neden gitmiştim ve neden uzak kalmak içime böylesine işlemişti…
Bunlar birer soru olarak burada kalacak olsalar da benim için hepsinin artık güzel bir cevabı var.
Aradığın kendinsindir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

Bu yolculukta bana şu saniyeye kadar eşlik eden yer yer kanadımı kıran, bazen de bana tekrar uçma isteği veren her bir enerjiye ne kadar teşekkür etsem az.
Bazen nedenlerin içinde kaybolmanın bile müthiş bir birleştirici gücü var.

Bunları burada yazsam bile yeterli olamaz…
Ama ben yolumu kendime çevirdim ve artık bütün su buradan akacak yani ben bana hoş geldim.

2018’de yaşadığımız bütün iyi, kötü olan her şeyi sevgiyle uğurlayalım.
Yeniye daha güzele açalım kalbimizi♥
Herkes mutlaka bir gün kendine döner diyelim…
Ve gelecek sene ( birkaç gün sonra ) 2019 için hepimize bol sağlıklı ve huzurlu aşk dolu bir yıl olmasını diliyorum…

Uzakta ki ses sana çok teşekkür ederim.
Bir söz bin nasihatten değerli işte.
Kırılma noktası ve hazırız…
Harika bir sene olsun hepimize…

#2019

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

Sevgili Vikipediğiciğimden…
Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir.
Sênmurw ve Sîna-Mrû diğer isimlerindendir.
Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur.
Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir.

Aşk Layık Olanda Kalmalı adlı çalışmam 🙂

Bana göre hayatın anlamı diyerek girerim yazıma.
Yaz demişken ne güzel geçti gitti değil mi? Hayatımda en çok bu yaz mevsimi için bir yerlere tekrar yaşanacak notu iliştirdim!

Hadi konuya girelim sabırsızlanıyorum…

Aslında felaket heyecanlıyım çünkü çok yakında uzun süredir turşu gibi beklettiğim kitabımı hayata geçiriyorum. Niye bu kadar bekledim diye herkes kızacak merak etmeyin cevabı ikinci kitapta…
Bu başlık biliyorsunuz harika bir İlhan Şeşen şarkısıydı. Sanırım ikinci bir sesten sene 2000 de dinlemiştim.
O zaman da şu an ki duygulara sahip olmayı ne çok isterdim tabii aynı beden ve ruh değişim geçirmeden edinilmiyor tecrübeler. Bunu da öğrendiğimizden ah kafam ah diyecek zamanımız yok artık.

Aşk dedim değil mi?

“Bir şeye sahip olmak değil, layık olmak önemlidir.”
Diyor Erich From

Bence anladınız 🙂
Sizi aşka layık görmeyen tipler var ya bu yazım onlara aslında. Hatta üstüne alınan değil herkesin bir tık alması gereken bir mesaj var burada.
Öyle havalardan mı bilemiyorum işte bir şey oldu gitti insanlara. Herkes ayrılıyor. Boşanıyor. Terk ediliyor. Terk ediyor. Buna kimisi iş hatta bazısı proje diyor. Şaka gibi değil mi?
Neyse gökyüzüne haksızlık etmek istemem elbette ama kendisine saygısızlık ediyoruz. Bunca güzel ve parlak yıldızın içinde neden gidip en denk olmayanına tutuluyoruz derseniz eğer…
Bakınız Büyükayı 🙂 – Küçükayı 🙂 2’ye ayrılırlar aralarında ki farkı sorarsanız onunda yakıştırmasını siz yapın derim.
Benim en sevdiğim app lerimden biri olan SkyViewLite yoksa edinin derim. Gökyüzünü rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Bütün yıldızların isimleri, açılar derken tabii kafanız karışacak baştan söylemedi demeyin.

Nerede kalmıştık…
Büyükayı ve Küçükayı hmmm bunlar 2 adet işte göründüğü gibiler. Bir de diğer yıldızlar var ki onlarda gayet güzeller. Üstelik bunların hepsi de aynı takımdalar. Bir diğer yazıda ki gibi rekabet temalı birliktelikleri yok.

Peki, neden seçimlerimizi bize daha kendini sevdirmeden, üstelik layık olma kategorisine girmemişlerden yana yapıyoruz ki? Çünkü en iyisi diye bir inanış var onun peşinde herkes.
Hayır, öyle bir şey yok. Herkes iyi ya da kötü, az veya çok hemen hemen aynı. Elbette keskin farklılıklar bariz var ama en iyisi diye bir seçim sadece hüsranla sonuçlanır.
İyi diye seçilenle mutlu olunmaz, gider beterine tutulursun falan bu böyle başından zincirleme kaza. Uydudan bakın oradan bile görürsünüz.
Aşk öyle güzel bir duygudur ki bunu asla kalıplar içinde yaşayamazsınız. Bir kıvılcım yeter bir “an” ‘ı ölümsüzleştirmeye… Asla altını üstüne bakmazsın. İşte bunları öğrenmişken bile kendini hala şanslı sayanlardanım ben ama gene de şunu söylüyorum bazı deneyimler ne kadar acı hatıralara kendini teslim etse de insan vaz geçmiyor. Tekrar tekrar aynı duyguya hem de çok hızlıca bürünüyor.

İşte tam olarak görüntüye biri girmek üzereyken sahip olmaktan çok layık olmanın ne denli değerli olduğunu hatırlatmak istedim.
Çünkü en hazin sonlar bile bu şekilde inşa edilmiş bir düzen üzerinde vedalaştığında diğer vedalardan farklı olduklarını göreceksiniz.
Ne demişler aşığın kalitelisi vedada anlaşılır…

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kısa Kısa
Erich Fromm, Yahudi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist, sosyolog ve filozoftur.
Büyükayı, takımyıldızı, modern 88 takımyıldızdan biridir. Kuzey yarım küreden tüm yıl boyunca görülebilir. Callisto efsanesiyle ilişkilendirilir.
Küçükayı, Ursa Minor ya da Küçük Ayı takımyıldızı, modern 88 takımyıldızdan biridir. Büyük Ayı takımyıldızı “Büyük Kepçe” ye çok benzeyen “Küçük Kepçe”, gerçekte tam bir takımyıldız değildir.

Deneme, deneyim, sınama.
Görmüş geçirmişlik, görgü.
Eş anlamlısı çok olsa da benim ağzıma en yakışanı TECRÜBE.

Ne de olsa yatıp kalkıp şükrettiğim yegâne okulum yani burası “hayat okulum” içinde ki bitmek bilmeyen dersleri ile sürekli öğrendiğim ve bitmeyecek olan sınavlarımın baş harfleri.

Sözlüğü açıp bakınca başka bir şey çıkmıyor karşınıza zaten. Bir de çok şeker sosyal medya alıntıları var ki “zaman insanları değil armutları olgunlaştırır” gibi gibi…
Yani meyvenin bile olgunlaşmış olanını tercih ederken bu kadar zamana bırakamadığımız meselelerle neden iç içeyiz? Bu sorular benim kendi iç muhakemem de gün içinde milyon defa sorduğum sorular desem yalan olmaz.

Gerisi zaten size ait olanlar. Zamanla edindiğiniz ya da aynı yerden gelen zalim sorular. Veremediğiniz sinsi cevaplar silsilesi :). Hayat böyle olmasa zaten yeterince sıkıcı olurdu. Aynı dizi misali bir bölüm sonra olacaklara tahmin yürütmek bir kenara, ne zaman hayatınız dizi tadında geçiyor inanın bana şanslısınız…

Ya monoton ve yemek yiyip uyumaktan başka yapacak bir şeyiniz olmasaydı? Bunların bile neden olduğuna teşekkür etmek lazım.

Olayları ve anıları dramatize edenler bizleriz. Bazen tekiz bazen hepimiziz. Ama sonuçta olayların kendi halinde kalmasına izin veriyor olsak, orada öylece kalacakken maalesef vermiyoruz ve iyi yönetemiyoruz.

Sonra “ben hatalıyım” demek büyük bir erdem haline geliyor ki daha ben bu sözü olayların sıcaklığında söyleyenine rastlamadım.
Her neyse ki bir zaman sonra bile söyleyene şapka çıkarıyorum.

Sevgili tecrübeye, bir taraftan hayatın bize öğrettiklerini unutmama sanatı da diyebiliriz. Acıların bizi istemediğimiz kadar olgunlaştırdığını düşününce ben buna sanat demeyi çok görmüyorum. Her birimiz yeterince sanatçıyız. Kimileri ünlü, kimileri ünsüz sanatçılar.

Oturduğumuz yerde değil de, yaş aldıkça ve hatalarımızla güzelleşebilmeyi öğrenmeye tecrübe diyorum.
Oradan biri çıkar da sen deli misin? Hatayla güzelleşilir mi diye sorarsa buna da cevabım hazır. Tabii ki evet! Neden güzelleşilmesin ki. En önemlisi çirkinleşmemek değil mi zaten. Vedaların arkasından güzel kalabilmek meziyet bence.

Tecrübe, herkesin hatalarına verdiği addır aslında. Bakmayın kimse ben hatalıydım demeyi sevmediğinden bolca yaşanmışlığı olduğunu iddia eder. Aslında öyle çukurlara girmiştir ki buna bir türlü kendi hatası gözüyle bakamadığından, yüzleşmeyi de beceremez.

Ne zaman hatalarınla çırılçıplak yüzleştiğinde masumiyetini de fark ediyorsun. Belki o hatayı yapmaman gerekirdi ama ne fark eder yaptın! Geriye alabiliyor musun zamanı? Boş ver o zaman ileriye bak.

Gözlerin iyi görmüyorsa bir gözlük tak. Ama gör!

Sezen ne derdi?
İnsan biraz olsun akıllanmaz mı?
Büyümez mi er geç?
Yanardağ gibi için için
Sönmez mi bu sinsi ateş?

Söner… Öyle bir söner ki, yeri gelir sizi o hataya sürükleyen insanlar ve olaylar bile unutulur. Gün gelir evde kullanmayıp bez yaptığın gereksiz eşya haline gelirler.
Hayatımı bu yüzden çok seviyorum.

İnsanları tanımaktansa 33 senelik ömrümü önce kendimi anlamaya adadığım için kendime çoğu yerde (kafamı kırmam gereksede) kızmıyorum. Çünkü önce kendini anlayan empati de yapar. Yerine koyar başkasını ve aynısını onun yaşamasını istemez.

Ama önce başkaları için yaşarsan daima onların istediği hayatı sürdürürsün. Onların istediği gibi giyinir ve yersin.
Sen ne zaman sen olmayı başarırsan işte hayatta yaptığın en iyi şey bu olur. Sen sen olursun. Başkası olmaya kalkmazsın.
Seni başkalaştırmaya çalışanlar senin için tecrübe olurlar, sen değil.
Sen kendinin farkına varırsan dünya senin etrafında döner. Sen değil!
Hayat böyledir işte. Bir bakmışsın varsın, bir bakmışsın yoksun.

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kendimizi bolca dev aynasında görmek dileği ile yazıma giriş yapmış bulunuyorum…
Dev aynası dediğime bakmayın sakın ola sadece kast etmek istediğim kendimizi çok sevmeye devam etmememiz dileği ile!

Ben aynaları çok seviyorum ancak içinde çeşitlileri var o yüzden güzel gösteren aynayı bulmak şans.
Bolca filtrelenen resimlere rağmen evet dünyalılar hala aşkı yansıtan bir ışık bulamadık…
Anladınız sanırım diye düşünüyorum.

En güzel gösterenini bulsak bile “aşk” ı yansıtan nerde hani?

Şöyle bir beyin fırtınasına hiç mi hiç ihtiyacımızın olmadığını biliyorum ancak kalem benim elimde:).

Hani “ayna ayna benden daha güzeli var mı bu dünya da” diye sormuştu Pamuk Prensesin bir o kadar güzel ama donuk kalpli üvey annesi.

Var demişti ayna… Senden çok daha güzel biri var. O gün sarsılmaz güvenini kaybettiği ilk gündü kraliçenin. Belki de kaybedeceği bir ömrün ilk günüydü.
O kadar inandırmıştı ki kendini bu güzelliğin kalıcılığına ve esas perdenin tenin altına olmadığına. Onun için sadece aynada gördüğü idi. Hadi hoş güzeldi bu öz güven. Ama insan kendini sadece aynada görmemeli aslında aynanın tam aksinde içine ışık tutan bir ayna daha var. İşte onu bulabilen gerçek güzelliği yakalıyor. O zaman ne ayna ne de başka birinin söylediği gerçek olamaz hal alıyor.

Zaten asıl mesele de bu ya.
Masallarda bize öğretilen ve prensi tarafından kurtarılmayı bekleyen prensesler olarak büyümemizde çok büyük sakıncalar olduğunu kimse bilemiyor. Ne zaman ki kalbin kırılıyor. Onun bile camdan daha keskin olduğunu anlıyorsun. O zaman aynaya çok güvenme güzel kız.

Aynada ki bir gün sen bir günde bir başkası olabilir. Yıllar hele asla iyi davranmaz insana. Estetiğin mucizevi etkileri bile genç deriyi sever.
Dürüst ol güzel kadın! Sen bu masala hep inanmak istedin. Aynanın ne kadar yalancı olduğuna kızdın. Sen zaten çok güzelsin. Bu güzelliği bir başka güzellik değiştiremez ki.
İçine dön bak orada ki güzellikleri keşfet. Neler neler saklı orada. Hiç keşfetmediğin eşsiz bir güzelliğin dışındasın sadece. İçine dön bak ve senden daha güzelinin sen olmadığını bil. Sen sadece sensin. Seni kimse değiştiremez seni sen yapan güzellikler sayesinde sen oldun.

Bunları hangi sebeple olursa olsun görmezden gelmene kalbim dayanmaz. Bırak en güzel aynayı arama zaten ışık sensin gerisi teferruat.
İnsanların senin hakkındaki yargıları seni boşluğa düşürmesin ve asla kendine olan sevgini kaybetme.

Unutma bir aşkı daha büyük bir aşk temizler. Ayna da gördüğüne güç veren o sembolik sandığın mutluluk ayaklarının dibinde.
Seçim senin.

Kendini sevmekten sakın vaz geçme.
Başkalarına da bulaştır.

Önce sen Güzel Kadın!

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE