Kendimizi bolca dev aynasında görmek dileği ile yazıma giriş yapmış bulunuyorum…
Dev aynası dediğime bakmayın sakın ola sadece kast etmek istediğim kendimizi çok sevmeye devam etmememiz dileği ile!

Ben aynaları çok seviyorum ancak içinde çeşitlileri var o yüzden güzel gösteren aynayı bulmak şans.
Bolca filtrelenen resimlere rağmen evet dünyalılar hala aşkı yansıtan bir ışık bulamadık…
Anladınız sanırım diye düşünüyorum.

En güzel gösterenini bulsak bile “aşk” ı yansıtan nerde hani?

Şöyle bir beyin fırtınasına hiç mi hiç ihtiyacımızın olmadığını biliyorum ancak kalem benim elimde:).

Hani “ayna ayna benden daha güzeli var mı bu dünya da” diye sormuştu Pamuk Prensesin bir o kadar güzel ama donuk kalpli üvey annesi.

Var demişti ayna… Senden çok daha güzel biri var. O gün sarsılmaz güvenini kaybettiği ilk gündü kraliçenin. Belki de kaybedeceği bir ömrün ilk günüydü.
O kadar inandırmıştı ki kendini bu güzelliğin kalıcılığına ve esas perdenin tenin altına olmadığına. Onun için sadece aynada gördüğü idi. Hadi hoş güzeldi bu öz güven. Ama insan kendini sadece aynada görmemeli aslında aynanın tam aksinde içine ışık tutan bir ayna daha var. İşte onu bulabilen gerçek güzelliği yakalıyor. O zaman ne ayna ne de başka birinin söylediği gerçek olamaz hal alıyor.

Zaten asıl mesele de bu ya.
Masallarda bize öğretilen ve prensi tarafından kurtarılmayı bekleyen prensesler olarak büyümemizde çok büyük sakıncalar olduğunu kimse bilemiyor. Ne zaman ki kalbin kırılıyor. Onun bile camdan daha keskin olduğunu anlıyorsun. O zaman aynaya çok güvenme güzel kız.

Aynada ki bir gün sen bir günde bir başkası olabilir. Yıllar hele asla iyi davranmaz insana. Estetiğin mucizevi etkileri bile genç deriyi sever.
Dürüst ol güzel kadın! Sen bu masala hep inanmak istedin. Aynanın ne kadar yalancı olduğuna kızdın. Sen zaten çok güzelsin. Bu güzelliği bir başka güzellik değiştiremez ki.
İçine dön bak orada ki güzellikleri keşfet. Neler neler saklı orada. Hiç keşfetmediğin eşsiz bir güzelliğin dışındasın sadece. İçine dön bak ve senden daha güzelinin sen olmadığını bil. Sen sadece sensin. Seni kimse değiştiremez seni sen yapan güzellikler sayesinde sen oldun.

Bunları hangi sebeple olursa olsun görmezden gelmene kalbim dayanmaz. Bırak en güzel aynayı arama zaten ışık sensin gerisi teferruat.
İnsanların senin hakkındaki yargıları seni boşluğa düşürmesin ve asla kendine olan sevgini kaybetme.

Unutma bir aşkı daha büyük bir aşk temizler. Ayna da gördüğüne güç veren o sembolik sandığın mutluluk ayaklarının dibinde.
Seçim senin.

Kendini sevmekten sakın vaz geçme.
Başkalarına da bulaştır.

Önce sen Güzel Kadın!

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE

I am not ordinary woman.
My dreams come true🙏🏻
Daenerys Targaryen

 

Desem ki; “winter is coming…” hemen aklınıza gelecekleri biliyorum.
Ancak biraz değil, fazlaca zaman geçince insan beklemeyi de unutuyor.
Her neyse 2018 de 8.sezon gösterimde.
Kim bilir gene haziran derlerse hiç şaşırmam.

Hazır kış geliyor demişken, dizinin en dişi ve güçlü karakterlerinden biri olan Daenerys Targaryen namı değer Khalisee’nin bir sözü var ki işte bu dedim.
Zaten ben sıradan bir kadın değilim dediğinde yok canım olur mu, sen de bizler gibi dip boyası gelen işte manikürü, pedikürü bozulan bir canlısın diyemiyoruz.
Kapında 3 tane ejderhan var.

#dracarys

Hadi birini kaptırdın ama olsun 2 tane daha var yani herhalde sıradan değilsin.
Ben anormalim hatta nasıl olur da benim ejderhalarım olamaz.
Kadın haklı yani:)

Doğru söze ne denir?
Kabulümüz elbette.
Hayallerimde mesela hiç ejderham olsun dememişim ama artık bende çıtayı yükselttim hani sanki benimde hayallerim hep gerçek olmuştur.
Bir de Retro falan gene gökyüzü karışık ne dilersen oluyor durumu var sanırım.
Ben hayallerime bir yenisini daha ekledim arkadaşlar. Hoş görün artık 🙂
Ama bu kadar da özgüven biraz fazla değil mi?
Hayır değil!

Ben kendine güvenen ve şahsiyetlerini başkalarının egolarına değişmeyen kadınları seviyorum.
Bu belki birçok karşı cinsimin kulağına dikey açı ile gelecek ama yine de birkaç kez bu cümleyi okuyun derim.
Eleştiriler emailim de patlamasında.
Erkekler hep annelerine benzeyen kadınları isterler hayatlarında, daha önce de çok yazdım bununla ilgili.
Biraz annelik edecek olsanız of, pof başlar hemen. Ama unutmayın her erkek annesine benzeyen bir kadın ister.
İster de annesinin de burnundan bilmem kaç kere getirdiğinden, aynı uygulamayı hayat arkadaşına da yapar.
Hele hele biraz evcimen, ev işinden anlayan bir kadınsanız tamam bittiniz.
Eleştiriler, laf sokmalar, kıyaslamalar, takdir edileceğinize bir de niye yapmışsın gibi delirtir halde cümleler bitmez.
Yapmayın!

Yani adamın gömleğini, ayakkabısını siz düşünmeyin derken bırakın kendi halletsin demek istemiyorum sadece hayat ortak payda da müşterek ise, en modern tiplerin evin kapısını kapatınca ayak yıkatan adamlar haline gelmeleri bu iklime de, meseleye de aykırı. Tabii ki kadın kadınlığının gerektirdiği görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirecek.
Bu kaçınılmaz bir bakış açısı burada sorun yok. Olmadığınız karakterler haline gelmenizde sorun var.
Hatta olmasanız bile oldurulmaya çalışılmasında sorun var.
Beklentiler her zaman şekil değiştirmeye eğilimlidirler.
Ancak insanların aynı çatı altında şahsiyetlerinden ödün vermelerini beklemek ya da baskı uygulamak bence çok tehlikeli bir tutum.

Her insanın bir annesi olur!
Manevi olarak birini seçseniz bile biyolojik olarak herkesin bir annesi ve bir babası olur.
Kimse sizin olmayan ya da çok aşık olduğunuz anne/baba modelinizin yeni versiyonu olamaz.
Hatalar burada başlar.
Kadınlar babalarının yerine koyarlar, erkeklerde annelerinin yerine koyarlar.
Sonra o koyulan yere uymayan bir davranış sergileyin bakın o çocuk nasıl ağlamaya başlıyor.
Sonra bir bakmışsınız siz ağlıyorsunuz.
Üzülerek söylüyorum ama bunu yaptıkça evliliklerde ve uzun süreli birlikteliklerde kaçınılmaz son hep bir adım ötede.
Ne zaman ki bu durumun tersi bir tutum içinde oluyorsunuz, bakın etrafınızda ki mutlu çiftlere bu işin sırrı şahsiyetlerin yerini değiştirmemekten geçer.
Ve de çok doğrudur.

O yüzden kendi şahsiyeti ve duvarları olan kadınlar evlilik hayatlarında başarılılar.
Çünkü hiçbir şekilde önceliklerinden ve amaçlarından vaz geçmeyen kadınlar oldukları için evliliği de bir nevi kariyer olarak görürler.
Bu insanlar en çok yokluğu aratanlardır.
Ne mutlu ki böyle insanlarında örnekleri çevremizde var olduğundan nedense hala umut var hissi veriyor.

Düşünsenize 3 tane evlilik bırakmışsınız arkanızda hepsinde de başarısızsınız.
Sizce bu mümkün mü?
Eğer sorunun sizde olduğunu kabul etmiyorsanız bence de mümkün değil olurdu cevabım.
Hayatınıza alacağınız insanın eski ilişkileriyle ilgilenmezsiniz ama geçmiş hayatı bir nebze sizi ilgilendirir hele ki evlilik gibi aile olmaya adım atılan bir kurumda başarısızlığı var ise düşünmeniz gerek.

Erkeklerin günümüzde en çok yaptıkları sanki hesap kapar gibi bitirdikleri evlilikleri maalesef bir kariyer sayılıyor ve eksi hanenize büyük harflerle yazılıyor.

Özgüven sahibi ve hayallerinin peşinden koşan kadınları kendinize rakip görmeyin. Evliliğin bir yarışma olmadığını hiçbir zaman unutmayın ve çetele tutmayın.
Tanrı iki kişiyi aynı takıma, kazanabilmeleri için koyuyor.

Sıradan kadınları da sevmeyin zaten.
Az biraz deli dolu olsun, belki bazen en çok şikayet ettiğiniz o deliliği özletecek çok an gelir. Onun iyi ki sıradan olmayışına bile şükür edersiniz.

 

Ve ne mutlu eğer hayatınız da böyle bir kadın varsa değerini bilin.
Hatta her gün şükredin.

 

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Uzun zamandır dilime dolanan ve her gün en az 10 defa dinlediğim şarkıyla yazımı bitirmek istedim…

 

 

2000’lerden sonra toplumsal erozyon ve kronikleşmiş toplumsal hastalıklar iyice su yüzüne çıktı ve sosyolojik bozukluklar oluştu ülkede.

Ülkenin en büyük sorunu ekonomi, eğitim değil.

Önce insanlığımızı ve vicdanımızı kazanmamız gerekir.

Beyinlerin açılması lazım.

Kendi kusurlarını örtmek için sizin kusurlarınızı önünüze seren, karşınızda ki “ben merkezci” kişiyle vedalaşma vakti….

Çocukluktan maalesef bu şekilde yetiştiriliyor insanımız ve yetişkinliğinde etrafındakileri sahte kişilikleriyle zehirlemeye başlıyor.

Hadi yerleri değiştirelim ve bir de işin bakış açısında ki yönü, kim bilir “o” senin yerinde olmak için neler vermezdi.

O yüzden unutmayın ilişkilerde ki temel duygu yoğunluğu güvenmekten geçer, güven tek kullanımlıktır ama yenilenebilir karşılıklı olarak.

Hayatınızda ki başrolleri eleştirerek değil de aynı tuzlu suya biraz daha su katıp tadını açtığınız gibi olumlu hali ile karşınıza alın, inanın iyi gelecektir.

 

 

 

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

 

#listentoyoursoul
#blog
#bloggers
#instablogger
#lifestyleblogger
#wonderwoman
#worldismine
#worldisyours
#dontforgettohappy
#keepwriting
#writers
#writergram
#writersmind
#writergirl

Unutulan her şeyin bir anlamı vardır. Kimse “bilerek” unutmaz. Kızmayı bırak, anlamaya çalış.
💗
Sonuçta unuttuğun şeylerde aynı kalmaz. Kalsalardı bu seçimi yapar mıydın?
Aynı kibrit misali görünüşüne aldanma bir alev parlamasına bakar kül olması… Neye niyet edersen ona kısmet olsun hayatında ki her yeni sayfan. Alevlenip kül olmaya değil yüreğinde seni acıtmadan, ateşiyle sevebilen bir kalbe emanet et kendini…

Bugün kendine bir iyilik yap ve kuruttuğun gülleri de çöpe at.
Bekleyen her şey zamanla solar…

Zamanında çalmadığın her kapı bir gün önünde beklediğin kapın olur.
Yarın için geç kalma desem de bunu okuyan herkesin bir geç kalmışlığı muhakkak vardır. Her kim samimiyetin bir merhabadan ileri gitmeyeceğine inansa da bir gün o merhabanın yerini çok başka duygular alır.

Zamana bıraktığın her güzel şey o süreçte solar ve çürür. Yarın belki çok geç olmuş olabilir. Bunlar mümkün. Kendine inan önce. İç sesini dinle her zaman sana doğruyu o söyler.
Yanlış yaptığın şeyleri bile yapmanın bir sebebi olması bundandır. İç sesine güven. Bunun dışında ki bütün dış sesleri kapat. Onlar senin hayatını bilemezler.

Şunu da aklından çıkarma, bazen istemediğin bir şeye son vermek için, istemediğin bir şey yapman gerekir. Ve bütün dış sesler bunun doğruluğuna sana bir özür borçlu olduklarında inanırlar.
Sen önemlisin.

Diğerleri sadece diğerleri…

Sevgilerimle,
MERVE♥

 

#ANGEL
#ARETHAFRANKLIN

#listentoyoursoul
#blog
#bloggers
#instablogger
#lifestyleblogger
#fashionblogger
#makeupblogger
#wonderwoman
#worldismine
#worldisyours
#dontforgettohappy
#keepwriting
#writers
#writergram
#writersmind
#writergirl
#aboutmyblog

3 MAYMUN

Geçenler de bir mağazanın ev bölümündeydim ve dikkatimi küçükten büyüğe 3 adet heykel çekti. En küçüğü “duymadım, ortancası “bilmiyorum”, büyük olanı da “görmedim” diye duruyordu karşımda. Hemen alıyorsun dedim ve aldım. Çünkü bu aralar kendimi en çok bu üç cümleyi ezberler halde buluyorum. Tamam dedim Merve bu bir işaret hemen al.!
Alındı!

Şu an karşımda duruyorlar! Eğer bir Lea onları kırmazsa kendimi yaşlanınca taşıyacağım eve de benimle gelecekler…

Merak ediyorum nedir bu 3 Maymun hikâyesi? Neden 3 ve neden Maymun?

E tabii soruyoruz bir bilene…
Hepimiz, birisi elleri ile gözünü, birisi kulaklarını diğeri de ağzını kapatmış olan üç maymun figürlerini biliriz. Olaylara karışmak istemeyen anlamına gelen bu üç maymun, üç maymunu oynuyor gibi deyimleşmiştir.
Japon halk kültürüne ait olan bu üç maymun, Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru isimlidir.

Çok eski zamanlarda, bir dağda yaşayan iyi bir maymun kral varmış. Diğer dağda şeytan yaşarmış. Maymun kralın, çok yaşlı ve akıllı üç tane danışmanı varmış.

Diğer dağda bulunan şeytanı gören ve işitenler taş kesilir, sonsuza kadar lanetlenirmiş. Üstelik maymun krallığı, bir sürü felaketler yaşayarak yıkılacakmış.

Bu danışman yaşlı maymunlar, bir gün ormanda gezinirken şeytanla yüz yüze gelmişler. Biri görmemek için gözlerini, diğeri işitmemek için kulaklarını tıkamış. Üçüncü ise, şeytanı hem görmüş, hem duymuş bu sırdan bahsetmemek için ağzını kapamış. Taşlaşacaklarını düşünerek, bir ağacın altında beklemeye başlamışlar. İlerleyen saatlerde kralı ve halkı tehlikeye atmamak için, ellerini oradan hiç çekmemeye karar vermişler. O zamandan bu güne insanlar, gözlerini, kulaklarını ve ağızlarını kapatmışlar, insanların çıkarı için gördüklerini ve duyduklarını bir sır olarak saklamışlar.

Üç maymun on yedinci yüzyılda Japonya’da, ülkedeki iç savaşı bitiren komutan Tokugawa’nın anısına 1636 yılında yapılan anıtın önünde ağaçtan oyulmuş şeklinde yapılmıştır.

Kutsal ahırlara bekçilik yapsın diye konulmuş oldukları düşünülmektedir. Maymunların Japon kültüründe özel yerleri vardır. Hatta maymunlar günü dedikleri belirli günlerde, onlara dualar okunur ve ayinler düzenlenir.

Vadjra Düşüncesi

Üç maymun figürüyle ilgili bilgiler bununla bitmiyor. İlk olarak Japonya’da ortaya çıkan üç maymun figürünün felsefesinin 8. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıktığı ve Budist rahipler tarafından Çin’e, daha sonra da Japonya’ya geçtiği düşünülmektedir. Hindistan’da ise üç maymun felsefesi Vadjra düşüncesine dayanıyor: Görmezsek, işitmezsek, konuşmazsak şeytan da bize dokunmaz, işimize karışmaz. Vadjra üç gözü ve birçok eli olan mavi yüzlü korkunç bir Tanrı’dır. Tahmin edeceğiniz üzere elleri ile sürekli ağzını, gözlerini ve kulaklarını kapatır. Bu şekilde insanlara şu mesajı verir: Kötülüklere bulaşmayın. Belki de bu mesaj sözle bu kadar dikkat çekici olmazdı. Göze hitap eden ve akılda kalan üç maymun figürü bu mesajın insanlar üzerinde etkileyici olması için iyi bir yöntem.

Ancak görülüyor ki bu deyim günümüze kadar çok farklı şekilde ulaşmış çünkü şu anda kötülüklere bulaşmama anlamında değil de kötülükleri görmezden gelme ve söylememek anlamına geliyor. Kim bilir, belki Vadjra da kötülüklere bulaşmayın derken bunu söylemek istememiştir.

Gelelim 3 Maymun Rolüne…
Bildiğiniz senaryolardan değil ve bu rolü kapmak için sırada bekleyen yüzlercesi yok… Aslında hayatın temel kurallarından biri. Huzurlu ve kendi içinde yaşamak isteyenlerin tercih ettiği davranış şekli. Tabii bazen görmedim-duymadım-bilmiyorum kısmını gördüm ama boş ver, duydum ama hoşuna gitmez, bilmiyorum ama ile başlayan cümleler ile tamamlayanları da sıklıkla hayatlarımızda ağırlıyoruz. Yani bu davranış şekli karşımızdakinin zaman zaman oynadığı rolden çok kendini ne kadar maymun ettiği ile de alakalı. Bunlardan o kadar çok var ki yüzüne değil de arkadan oldukça konuşmayı seven insancıklar olarak tanımlasam yeridir.

Sorsanız felsefe ile uzaktan yakından bağı yok, bir tane kitap almışlığı yok hatta ama kendisi baya felsefi bu anlamda. Yani hep söylenen şey felsefesini öğren ve taklit etme demek buradan geliyor bir nevi. Bizler neyi nasıl gördüğümüzü kendimize göre yorumlayabilen ve inanan varlıklarız burada sıkıntı yok. Ama eğer anlattığımın aksine bir tavır içindeyseniz ne görmediğinizi, duymadığınızı ne de bilmediğinizi konuşmamak durumundasınız.

Aksi takdirde görmezlikten geldiğiniz olayları bir yerde konuştuğunuz zaman siz 3 değil maymun olmuş oluyorsunuz. Asla kendinize bu kötülüğü yapmayın. Ya bilin ya da hiç bilmeyin. Bunun arası asla yoktur. Olan arası da halk dilinde ve kültürel olarak kötü algılanır.
Rahmetli Uğur Mumcu ne güzel yazmış,

“Gözlerin açıksa göreceksin. Kulağın sağır değilse duyacaksın. Ellerin kesik değilse uzanacaksın!”
(yeni ortam, 20 ocak 1975) / çağın suçu)

See no evil
Hear no evil
Speak no evil

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kaynaklar
www.mailce.com/uc-maymun-hikayesi.html

Eylül
Ve
Rosh Hashanah

Eylül, Gregoryen Takvimi’ne göre yılın 9. ayı olup 30 gün
çeker. Arapça eylûl, Süryanice “üzüm” anlamındaki aylûl’den gelmektedir. Hristiyanlar bu aya “istavroz ayı”, “haç ayı” ya da Karadeniz’de değiştirilerek “istavrit ayı” derler.

#vikipedi
Vikipedi, hayatımın en özgür ansiklopedisi…

Gregoryen takvim Jülyen takviminin yerine Papa XIII. Gregory tarafından yaptırılan takvim. Milad’ı tarih başlangıcı ve Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı “1 yıl” olarak kabul eder. Dünyada en yaygın olarak kullanılan takvimdir.
#vikipedi

Elül ( İbranice : אֱלוּל , Standart Elül Tiberian ʾĔlûl ), Yahudi uyruk yılının on ikinci ayı ve İbrani takviminde dini yılın altıncı ayıdır. 29 günlük bir yaz ayı. Elul genellikle Ağustos-Eylül aylarında Gregoryen takvimde gerçekleşir.
Elul ayı boyunca, Yüksek Kutsal Günlere giden bir dizi özel ritüel vardır. Rosh Hashanah’dan önceki güne kadar ( sabahın ilk günü) Rosh Hodesh Elul’dan her sabah Şabat’ı ( Şabat hariç) üflemek gelenekseldir.

Patlamalar, kişinin ruhlarını uyandırmak ve onu Yüksek Kutsal Günler için hazırlayacak olan ruhsal arayışa başlamak için ilham vermek içindir. Bu hazırlığın bir parçası olarak Elul, bazen zor olan bağışlama ve bağışlama sürecine başlamanın zamanıdır. Ayrıca her gün Mezmur 27’yi, Rosh Hodesh Elul’dan Sukkot’ta ( Tishrei’de) Hoshanah Rabbah’dan ezberlemek de alışıldık.

Shofar’ın üflenmesinden başka Elul sırasında yapılan diğer önemli ritüel uygulama, ya her sabah Pazar gününden önce Rosh Hashanah’tan hemen önce başlayan selichot (özel tövbeli dualar ) ya da Pazar gününün başlaması dört gün selichot alamazsa Daha sonra bir hafta önce Pazar ( Ashkenazi geleneği) veya Elul’un ( Sefarad geleneği) tüm ayı boyunca her sabah. Ashkenazi Yahudileri, Selichot’un ilk gününde gece yarısı (gece 12:00) ve sabah ışığı arasında cumartesi gecesi özel bir hizmetle selichot’ın okunmasına başlıyor.
Birçok Yahudi, geçmişte bizi daha tam yaşamak için bize ilham veren geçmişi hatırlamak ve onurlandırmak için ay boyunca sevdiklerinin mezarlarını da ziyaret eder.

Bir başka toplumsal gelenek ise, Elul’un ayı boyunca yazılan tüm mektupların, alıcının iyi bir yıl geçirmesi dileğiyle başlamak ya da bitirmektir. Standart kutsama, ” K’tiva VaHatima Tova ” (“iyi bir yazım ve kararın mühürlenmesi”) anlamına gelir; bu da kişinin iyi bir yıl için Hayat Kitabına yazılması ve mühürlenmesi anlamına gelir. Gelenek, Rosh Hashanah’a göre, her insanın önceki ya da önceki yıllardaki eylemlerine dayanarak iyi ya da fakir bir yıl için yazıldığını ve hatalar ya da zarar için kefaret etmedeki samimi çabalarını öğretir. Yom Kippur’da, bu kader “mühürlendi”.

Yahudi yeni yılı, Rosh Hashanah ( İbranice : רֹאשׁ הַשָּׁנָה ), kelimenin tam anlamıyla “yılın başlangıcı (aynı zamanda kafa)” anlamına gelen Yahudi Yeni Yılıdır . Bu tatil için İncil adı Yom Teruah ( יוֹם תְּרוּעָה ), kelimenin tam anlamıyla “bağırarak veya patlatma günü” dir. Kuzey Yarımküre’nin ilk sonbaharında meydana gelen Levililer 23: 23-32 tarafından belirlenen Yahudi Yüksek Kutsal Günlerin ( יָמִים נוֹרָאִים Yamim Nora’im . “Günler Awe”) ilkidir.

Rosh Hashanah, Yahudi medeni yılının ilk ayı olan Tishrei’nin ilk gününde, ancak dini yılın yedinci ayında başlayan iki günlük bir kutlamadır. Bu, Yahudiliğin öğretilerine göre yılın başlangıcına işaret ediyor, çünkü İbranice İncil’e göre ilk insan ve kadın olan Âdem ve Havva’nın yaratılışının geleneksel yıldönümünü ve Tanrı’nın dünyasındaki insanlığın rolünü başlatıyor. Tek bir laik düşünceye göre tatil, Güneydoğu Asya ve Kuzeydoğu Afrika’da ekonomik dönemin başlangıcına kadar zamanını tarım döngüsünün başlangıcına işaret ediyor.
Rosh Hashanah gelenekleri, İbranice Kutsal Kitabın Yom Teruah’ta “gürültüyü yükseltmek” için reçetesini takiben, Tevrat’ta öngörüldüğü gibi, shofar’ı ( çukurlu bir koçboynuzu) seslendirmeyi içerir. Onun rabbinikal gelenekleri sinagog hizmetlerine katılmak ve teshuva ile ilgili özel ayini okumak ve şenlikli yemeklerin tadını çıkarmaktır. Simgesel gıdalar yemek artık tatlı bir yeni yıl uyandırmak umuduyla bal içine daldırılmış elma gibi bir gelenek.

O zaman
SHANA TOVA!

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kaynaklar
Yazının tamamı Vikipedia’dan alıntıdır.

Uzun Uzun…

“Rosh”, “kafa” için İbranice bir kelimedir, “ha”, kesin makaledir ve “shanah”, yıl anlamına gelir.
Böylece “Rosh HaShanah”, yeni yılın Yahudi gününe atfen “yılın başı” anlamına gelir.

“Rosh Hashanah” terimi şu andaki anlamıyla Tevrat’ta görünmemektedir. Leviticus 23:24 yedinci ayın ilk gününün festivaline ” Zikhron Teru’ah ” (“boynuzları üfleme” ile [a] hatıra “); Leviticus’un “ שַׁבַּת שַׁבָּתוֹן ” ( shabbat shabbaton ) ya da sondan bir önceki Sabbath ya da meditatif dinlenme günü ve “Tanrı’ya kutsal bir gün” olarak da değinilmektedir. Bu sözler, Mezmurlar’da anma günlerine atıfta bulunmak için yaygın olarak kullanılır.

Sayılar 29: 1, Yom Teru’ah festivalini çağırıyor , (” Günah [üfleme]”) ve İshak’ın Bağlanması gibi bir dizi konuyu sembolize ediyor, böylece İshak’ın yerine bir koç kurban ediliyordu. Ramses dâhil olmak üzere hayvan kurbanları, yapılacaktı.

Hashanah terimi Hezekiel 40: 1’de İncil’de bir kez görülür, burada genellikle “yılın başlangıcı” anlamına gelir veya muhtemelen Yom Kippur’a bir atıftır.

Ayrıca Nisan ayında İbranice ayına değinebilir, özellikle Exodus 12: 2, Exodus 13: 3-4 ışığında, daha sonra Nisan ayında yeniden isimlendirilen Aviv’in bahar ayının “yılın ilk ayı” olduğu belirtilir. “ve Hezekiel 45:18 ” ilk ay “, kesin olarak Nisan’a, Hezekiel tarafından düzlüğe getirilen, Fısıh Bayramı’na Siddur ve Machzor’daki Yahudi dua kitaplarında Rosh Hashanah da “Yom Hazikaron” (anma günü) olarak anılır, ilkbaharda aynı adı taşıyan modern İsrail bayramı ile karıştırılmamalıdır.
İbranice Rosh HaShanah, Müslümanların İslami Yeni Yıl için verdikleri isim olan Arap Ras as- Sanah’la etimolojik olarak ilişkilidir.
Gıdalar
Rosh Hashanah yemekleri genellikle tatlı bir yıl sembolize etmek için bal içine daldırılmış elma içerir. Sembolik bir anlamı olan diğer yiyecekler, bir balığın başı gibi yerel minhag (“özel”) ‘e bağlı olarak sunulabilir (namazı sembolize etmek için ” başımız olsun, kuyruk olmasın”).

Umutlar olmasa yarının ne anlamı olur ki?
Ne kadar karanlık olursa olsun mutlaka ışığın önüne çıkacaktır. En zor gecelerin sabahları olduğu gibi.
İnsan bedenine hâkim olamadığı zamanlar da bile uyku en güzel sığınaktır.
Ben hep hayal kurarım uyumadan önce. Çünkü bir türlü sonunu bitiremeden uyuya kalırım. Bu benim uzun zamandır bulduğum en iyi uyku modu.

Ayrıca bir kaçıştan çok yeni bir güne aydınlık günaydın demek anlamına geliyor benim için. Her gün, her sayı, her mevsim başka… Ben hepsinde başkayım. Asla aynı kalmıyor ve değişime kapılarımı artık zor da olsa açık bırakmayı öğrendim.

Değişim demişken;
Umut etmezsen kapkaranlık bir sabaha daha uyanırsın. Gözlerini her geceye kapadığında yarının olmayacağı ihtimalini de bilip, ışığı dilemek en güzeli. İşte değişim böyle başlar insanın içinde.

Bir şeyler artık seni tatmin etmediğinde arayışa girer ruhun. Karanlık bile olsa orası asla arayış bitmez. Taa ki onu bulana kadar.
Ne olursa olsun hayat bildiği gibi gelecek ve yarın yeni bir gün olacak… Nefes alırken, bu bedenin içinde kıpırdayan her bir hücrenin sağladığı yaşamsal güç bizlere, her niteliği verse de bazen elimizden bir şey gelmiyor. Öylece orada oturup beklemekten başka bir seçenek yok…

Ama aslında var!
Ruhun kendini beslediği bütün duygular kendini suya bıraktığında istese de istemese de katiyet ile yolunu bulacaktır. Buna her durum örnek olabilir.

İçinde geçen zamanın bile tutamadığı o karmaşık düzen bir şekilde bildiği gibi ilerliyor… Ne sözler, ne kelimeler yetmiyor bir şeyleri değiştirmeye…

Zaman ilerliyor… Ve aslında zaman kısıtlı…

Tam da bu noktada gidiş-dönüş bileti yakmadan oturacağın bazen de değiştireceğin koltuğunu iyi seçmen gerek. Korkularından ve endişelerinden arınarak kendini teslim etmen gerek. Mucizelere inanmak bizim doğamızda var. Bir yandan da mucizelerin bizim ışığımızla geldiğini de unutmamak gerek.

Kelebeğin ömrü bilinen 24 saat ama bazen ne o kadar kısa, ne de o kadar uzun. Saniyelerle yarışıyoruz farkında olmadan. Umut olmazsa ne baharın ne de kışın tadı var… En ağır çaresizliklerin bile ruhani yükselişi yarına edilen umut duygusu ile yol alır.

“Kimi zaman, toprağa gömmekten başka bir şey kalmamışçasına üzgün bir tavırla konuşuruz.”
Madame de Sévigné

İşte böyle umutsuzluk içimize işler ve en sinsi hastalık gibi kendini uyumlar bedene.

Neden başka çareler olmasın ki?

^^EĞER HAYATTAYSAN ^^

Mantık o zaman bunun neresinden geçiyor dersin? Kıyısından mı köşesinden mi?
İnsan aynı bir açılmamış kitap gibi, içini açınca görüyorsun neler olduğunu ve sayfaları çevirdikçe tamam diyorsun evet bu yüzden.
İşte tam bu yüzden hiçbir şey kalmamışçasına toprağı eşeliyorsun.
Eşeledikçe de mutsuz oluyorsun çünkü aradığın toprağın altında değil, senin kendi içinde.

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

 

 

Kısa Kısa…

Madame de Sévigné
Marie de Rabutin-Chantal, marquise de Sévigné ya da kısaca Madame de Sévigné, yazdığı mektuplar ile tanınan Fransız aristokratı.
Madame de Sévigné, incelikli espriler ve neşenin hâkim olduğu mektuplarının çoğunu kızına yazmıştı.

Değerin, sahtesi de gerçeği de kara bahtın fırtınalarında belli olur.
William Shakespeare

Değerin sahtesi olur mu derseniz öyle bir olur ki siz bile neye uğradığınıza şaşarsınız!
Gerçeğine rastlarsanız da kendinizi şanslı saymanız gerek. Bugünün insanların da çok az rastlanan hatta ve hatta nesli tükenmiş özellik diye düşündüğüm durum.

Birinin gözünde çok değerli olmak sadece onun size verdiği kıymet ile ilgiliyken, buna orantılı da kendi içsel dünyasının ne denli zengin olup olmadığı ile alakalıdır.

İnsan olmanın gereğidir.

Önce kendi değerini bilmektir ve buradan yola çıkarak karşınızdakinin sizin yerinizde olsa deyimi ile “empati” kurabilmenin en temel kuralıdır.

Değer derdine düşmemek lazım sözün özü. İnsan önce kendi değerini bilmeli sonrası zaten gelir. Tersini düşünüyorsa da buna karşılık kişiler ve olaylar önünüze çıkar. Hayat böyledir ne ekersen onu biçersin diye boşuna dememişler. O yüzden uzmanlar ısrarla çocukların mutlu ve huzurlu bir ortamda büyümesinin ne denli önemli olduğunu söylüyorlar. Mutluluk duygusunun buram buram koktuğu bir yuvadan asla kendini değersiz hisseden bir çocuk çıkmaz.

Eğer ki huzursuz ve kaos yaşanan bir ortama çiçek bile bıraksanız iki gün sonra ölür. Enerji meselesi.
Bizler genellikle başımıza gelen ve kötü diye yorumladığımız olayları kadere bağlarız. Aslında hiç ilgisi yok ve tamamen bunlar kurgusal desem.?

Yani insan neye inanıyorsa ona yoğunlaştıkça onu içinde büyütüyor ve günün birinde beklenmedik olaylar silsilesine şahit olmaya başlayınca yaptığı şeyin meyvelerini almaya başlıyor. Ve bu maalesef her şey için geçerli.

Kaçınılmaz olayları yaratan biziz. Korkularımız ve endişelerimiz öyle güçlü sinyaller yayıyor ki bunun hormonel kısmını katmıyorum bile. Sonunda da bir şekilde bomba patlıyor. O yüzden korkuyu ve endişeyi yaratan çukuru çok iyi bulmak lazım. Çünkü ilk fırsatta oraya beton dökmezseniz hayat boyu maalesef karşınıza çıkacak olan konular ve başlıkları şu andan itibaren bellidir.

O kadar ki insan her şeyi zihni ile yönetecek donanıma sahip. Bir önceki yazımda bir ahtapotun özelliklerinden bahsettim. Şehir efsanesine inanmayın. İnsanlar beyinlerinin neredeyse %100’ünü kullanıyor. Üzgünüm ama bilimin söylediği gerçek bu. İnsan beyni oldukça fazla enerji üretir. Uyuyan bir beyin 25 watt’lık bir ampulü çalıştırabilir güçte. Yani neye odaklanırsak öylesine güçlü bir enerji alanı yaratırız ve bu alanı da verimli/verimsiz kullanmak gene bize kalmış demektir.

Değer arayışına girmeyecek ve değer değil, değer aralığı vereceksiniz. Ama önce kendinize değer vereceksiniz. Çünkü bu en insani tavrı kendinize göstermezseniz, başkalarından da beklentileriniz o derece artar ya da azalır. Az beklenti de olmak demeyelim de beklenti hakkınızın bile elinizden alınmış olması durumudur bu. Ve maalesef gene sözü öz benliğe çevirince, kendi varlığım dışında ki hiçbir canlıyı sorumlu tutamam.

Kaçınılmaz olan elbet olur, olacaktır da. O yüzden kelime anlamı ile “kaçma” kısmında “kaçırmadan” bunu kontrol edebilirsiniz.
Herkes yaşadığı hayatı nasıl sergilediği ile kendisinden sorumludur. Ve başka insanların sorunlarını benimsemeden önce bunun size son derece zarar vereceğini bir düşünün derim. Herkes birer bireydir hayatta. İkiz doğan çocuklar bile. Farklıyız birbirimizden ve farklı senaryoların içine doğuyoruz. Böyle düşündüğünde insan çok az kişiyle ortak nokta bulabiliyor. O yüzden hayatımızın kemik yapısını tamamlayan, benim hep kemikleşmiş diye tabir ettiğim yabancı insanlar az sayıda kalıyor. Çünkü insan yaş aldıkça çevresinin de steril olmasına özen gösterir hale geliyor ki bu çok normal. Fazla kalabalık hayatlardan gelenler özellikle bu bahsettiğim duruma uygun. Böyle olunca birden fazla insanın hayat enerjisini de içinize almamış oluyorsunuz ki bir kişinin ki bile oldukça fazla. Benim vurguladığım en özel ve hassas nokta partnerler. O yüzden hayatınızın merkezi haline getirdiğiniz insanların size değer vermesini değil de sizin kendinize ne kadar değer verdiğinizi görerek sizi sevmesini sağlayabilirsiniz ki bu zaten kendiliğinden olur. O zaman kimsenin hayatında ki bir yükü üstlenmek yerine onun sizin alanınıza ne kadar dâhil olabileceğini görmesini sağlarsınız.

Bence beyninizin %10luk kısmını değil de, yanına bir 0 daha ekleyip %100’ünü kullandığınızı bir kez daha hatırlayın. O zaman düşünce gücünüzün gerçekten de bu başlık kadar kaçınılmaz bir gerçek olduğunu benimsersiniz.

Her şey kendini çok sevmekle başlar.

Her sabah uyandığınız da aynaya baktığınız da ben çok güzelim deseniz ölmezsiniz hem cinslerim. Karşı cinslerim için espri yapardım ama çoğunluğa haksızlık etmek istemiyorum.

Sonuçta bir önce ki yazım #ahtapot konusundaydı ve istemeden size güzelim hayvancığı yere yere onun kadar aklınızı kullanamıyorsunuz diyemiyorum 🙂 çünkü buna bende dâhilim.

Kendinizi çok sevin! Mümkünse başkalarına da bulaştırın.

Gülümseyişinizi hak etmeyen insanlara da bulaştırın demiyorum, bulaştırsanız da bir yol olmaz diyorum 🙂 çok sevdiğim bir atasözü var ancak yazamıyorum. Güzel gülümsemeniz eksik olmasın, kimse sizin değerinizden fazla değil ve tabii ki az da değil ama her koyun kendi bacağından asılır. Sizin için siz önemli olun gerisi zaten mis gibi yolunu bulur.

Sevgilerimle,
Merve♥

Unutmadan şunu da eklesem iyi olur; unutmayın gün olur en sevdiğiniz t-shirt bile toz bezi oluyor. Yani…♥
#söyleyeceklerimbukadar

“Denizlerin Beyi” demek isterdim tabii ki ama bu canlı bazı beylerde olmayan özellikleri ile göz doldurduğu için “Denizlerin Beyni” olarak anılsa diğer başlığa da haksızlık etmemiş olurum diyerek başlıyorum.

Hoş geldiniz hayvanlar âlemine…
Ben nedense “hayvan” kolik bir kişilik olarak hepsini tek tek yazsam hiç sıkılmam ama merak etmeyin bugün gerçekten sağlam şaşırtıcı bir canlı var önümde… Kendisi ara ara rüyalarıma giriyor ve ben nedense varlığının verdiği ürpertici tanımlamaları yapamıyorum. Bazen kendimi ahtapot gibi hissettiğim için kimseyi de suçlayamıyorum açıkçası.

Çoğu insan tarafından “garip yapışkan şey” diye tasvir edilse de bu olağanüstü sekiz kollu sihirbaz, gezegendeki en büyüleyici hayvanlardan biri imiş. Kendisini gördüğüm bir rüya üzerine araştırıldığımda, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle var olduklarını da öğrenmiş oldum. Sevimli değil, pofuduk tüylerle kaplı değil ya da büyük tatlı gözleri yok elbette hatta son derece itici geliyor yüzerken falan hani. Lezzetti tartışılmaz olunca biz ölümlülerin en sevdiği canlı haline geliyor.

Çok az insan bu hayvana hayranlık besliyor. Ama gösterilen ilgi, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle orantılı olsaydı, ahtapotlar dünyanın en sevilen hayvanların olurdu.

Ne yazık ki, onun yerine deniz canavarı efsaneleri Kraken ve Lusca’ya, kurgusal kötü karakterler Ursula ve Doctor Octopus’a ilham kaynağı oldu. Şimdi ise bu ağırbaşlı ve dahi varlıklara çamur atmak yerine saygı gösterilmesini gerektiren bilgilerle sizi baş başa bırakıyorum.

Sihirbazlık yetenekleri olduğunu bilmiyordunuz tabii…
Tıpkı sihirbazlar gibi ahtapot da nesneleri duman ve aynalar kullanarak yok edebiliyor. Fakat bunu yaparken sihirbazlar gibi mekanik aletler kullanmak yerine, ahtapot bildiğimiz biyolojiyi kullanıyor. Pigment hücre ağı ve özelleşmiş kaslarını kullanarak, bir ahtapot nerdeyse anında; renkleri, şekilleri ve etrafındaki yüzeyleri birebir taklit edebiliyor. Kamuflajı o kadar ustalıkla yapılmış ki yırtıcılar yanından fark etmeden geçip gidiyor.

Ahtapotlar en havalı kaçış mekanizmasına sahipler…
Sihirbazlara eşdeğer farklı bir yeteneği de saldırganın görüşünü engelleyerek ahtapotun kaçmasına olanak sağlayan, salgıladığı mürekkep bulutu – bu özellik genelde mürekkep balıklarıyla karıştırılır, bazı türleri bu özelliğe sahiptir ve mürekkep balıkları ahtapotların en yakın akrabasıdır. Ne ilginç ben hepsinin akraba olduğunu düşündüğümü söylediğimde çok akıllı biri gülmüştü katıla katıla.
Eğer bu da yeterince havalı gelmediyse, çoğunlukla mukus ve pigment hücrelerden oluşan bu bulut, saldırganın gözlerini tahriş eden ve koku hissini körleştirerek kaçış ustasının takip edilmesini daha da zorlaştıran bir çözelti barındırıyor.

Hız ve çeviklikte muhteşemler!
Kendilerini güvende hissetmediklerinde ahtapotlar, mantolarından geriye doğru suyu ileterek kendilerini ileri itiyorlar. Bu davranış onları saatte 40 kilometre hıza çıkarıyor. Ayrıca görülmeye değer başka bir becerileri de, yumuşak vücutları sayesinde en ufak çatlaklardan ve deliklerden rahatlıkla geçebilmeleri.

Belki bu noktada çok esnek olmayabilirim ama istediğim yerden her zaman girer ve geçerim. Hele kullandığım araba gerçekten önden çekişli ve sağlam bir motor gücüne sahipse siz beni bir de trafikte görün… Şaka tabii bunlar sakın örnek almayın.

Ortalama bir Ayı’dan daha zekiler!
Aristotales ahtapot hakkında “aptal bir yaratık” tabirini kullanmasına rağmen (ölmüşün arkasından konuşulmaz ama gerisini siz tamamlayın), araştırmalar ahtapotların gelişmiş zekâya, duygulara ve hatta kişisel karakterlere sahip olduklarını gösteriyor. Kurnaz kafadanbacaklı aynı zamanda labirentlerden geçebiliyor ve hatta işbirliği yapmak istemiyorsa karşı koyabiliyor.

Problem çözüp çözümleri hatırlayabiliyor, sadece eğlence olsun diye bir şeyleri parçalarına ayırabiliyorlar. Hatta oyun olsun diye köpekler gibi atılan şeyleri alıp geri getirebiliyorlar. Su borularını yerinden çıkarabiliyor, kablo bağlantılarını kesebiliyor, laboratuvarlardan kaçabiliyor ve hatta yuvalarının etrafına deniz kabuklarını ve diğer objeleri toplayarak kale inşa ediyor ya da yuvalarının etrafına bahçe yapabiliyorlar.

Bilim insanları ahtapotların bireysel kişilikleri olduğunu düşünüyorlar. Yapılan çalışmalarda ahtapotların her birinin mizaçlarına göre, oynamak için farklı oyuncakları tercih ettikleri gözlemlenmiş.

Geniş kapsamlı beyinleri vardır!
Ahtapotların en çılgın özelliği nöronlarının kafaları yerine kollarında bulunmasıdır. Ve bu kollardan biri vücuttan koparsa, araştırmalar kopan kolun suda kendi kendine hareket edebildiği ve hatta bir besini bağımsız ağzın bulunacağı bölgeye doğru yönelttiğini gösteriyor. Tabii kol koptuktan sonra bu öyle kolay olmuyor ama gene de bağımsız olarak çalışan uzuvları aslında beyinleri.

Kaybedilen uzuvlarını yenileyebiliyorlar!
Adeta Deadpool’un yenilenebilme yeteneğine sahipmiş gibi kaybettiği bir kolunun yerine hiçbir kalıcı zarar almadan tekrar yenisini çıkarmak onun için tam bir çocuk oyuncağı. Nedense Vampirleri hatırlattı.

Tam üç adet kalbe sahipler!
Dediysem asla 3 kişiyi aynı anda sevemiyorlar :). Onu sadece biz İnsanlar yapabiliyor ah ne manidar…
Evet, tam üç adet kalbe sahipler, iki tanesi kanı solungaçlara oradan da 3 numaralı kalbe taşımakla görevliyken, 3 numaralı kalp ise diğer 2 kalpten aldığı kanı bütün vücuda pompalıyor. Ve şaşırtıcı olan şey, 3 numaralı kalbin ahtapot yüzerken durması ki bunun sebebi hızlıca yüzerek kaçmaktan çok kamufle olarak saklanmayı tercih ettiklerini açıklıyor, yüzmek bu kafadanbacaklı için yorucu bir aktivite.

Çiftleşme sırasında erkek, dişinin her zaman sağ tarafındadır!
Erkek spermleri dişinin tübüler borusuna koyar veya dişi, erkekten kollarıyla kendi alır. Spermleri aktardıktan sonra erkek hemen kaçabilirse şanslı! Çünkü çiftleşmeden sonra dişi erkeği boğarak öldürür ve yer. Erkeği her zaman sağ tarafında tutması ise henüz açıklanamamış.
Dişilerin bu agresifliğinin sebebinin bir çeşit annelik içgüdüsü gibi yumurtalarını her türlü tehdite karşı korumak amaçlı olduğu düşünülüyor. Çok şeker.

Çiftleşme döneminden sonra, erkekler hala yaşıyorsa bile birkaç hafta içinde ölür. Dişiler ise yumurtalar açılana kadar yaşamaya devam ederler. Fakat yumurtalar açılana kadar beslenmelerini durdurdukları için yavrular çıktıktan bir süre sonra açlıktan ölürler.

Dağlar kadar yaşlılar…
Hatta belki de daha yaşlı. Bilinen en yaşlı ahtapot fosili 296 milyon yıl önce Karbon Çağı zamanı yaşamış. Şu anda Chicago, ABD’de Field müzesinde sergilenmektedir. Çağımızdaki ahtapotlar gibi sekiz kola ve iki göze muhtemelen de mürekkepli kaçış mekanizmasına sahipti. Smithsonian, “Ahtapotlar karada yaşamdan çok önce, şekillerini milyonlarca yıl sonrasına gelebilmek için belirlediler” diyor. Bence çok doğru bir tez.

Neredeyse tüm ahtapotlar zehirlidir. Mavi Halkalı bu ahtapot ise (Haoalochlaena lunulata) dünyadaki en zehirli ahtapottur. Bir ısırıkta sizi öldürebilir. Herhangi bir panzehri henüz yok.

Ahtapotlar gruplar halinde yaşamazlar. Bu nedenle her biri, çevik davranışlarıyla av olmaktan kaçarak türlerini kontrol altında tutarlar. Bu nedenle süper avcılar olarak bilinirler. Zeki olmalarının temelinde de tek başına yaşam sürdürebilmenin zorlukları yatıyor olabilir.
Derin denizlerde hayatta kalabilmek için, kanlarında oksijen taşıyan solunum pigmenti olarak hemosiyanin bulunur. Hemosiyanin yapısında bakır içerir ve oksijenle birleştiğinde mavi renkte görünür. Bu sistem asitlik-bazlık değişimlerine karşı çok hassastır, eğer ortam asidik olursa ahtapotlar yeterince oksijen alamaz. Bu nedenle iklim değişikliğine bağlı olarak okyanusların yavaş yavaş asidik hale gelmesiyle buradaki canlılara ne olacağı hala tartışma konusu.

Dünya denizlerinde çeşitli büyüklük ve özellikte 50’den fazla ahtapot çeşidi vardır. Mavi olanı görünce sakın sevmeyin ok 😉

Genel olarak kendilerinden büyük hayvanlardan korkan ve insanlardan olabildiğince uzak durmaya çalışan, parlak veya ses çıkaran bir obje gördüklerinde meraklarını dizginleyemeyen bu muhteşem canlılar, sadece Ege ve Akdeniz sofrasında bir meze olarak görülmekten çok daha fazlasını hak ediyorlar.

Evrimin yıllardır nerdeyse hiç uğramadığı ahtapotlar, zekâlarıyla birçok insanı kendine hayran bırakabilme yeteneğine sahip muazzam bir canlı.

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

Çok gülerek alıntı yapıyorum yazanında mizah duygusu kadar beklentilerinin geniş olmamasını umuyorum :).

Ekşi Sözlük/ Scarletsage: Her işe el atan, bir sürü meziyeti olan insanlara verdiğim isim.
Ekşi Sözlük/Islak köpek: Gittiği yer neresi olursa olsun fark etmeden, tanıdığı tanımadığı sağda solda gördüğü herkese hemen bir kol atan, bunlar hatunsa bele sarılmak ya da omzundan tutmakla da yetinmeyip, enseden yakalayıp kulağa baskı uygulamak suretiyle kol hareketlerinde bulunan ve aynı anda kaç kişiye kolunu attığını takip edemediğimiz insanlara verdiğimiz isim.Ekşi Sözlük/Olmayana yergi: İspanyolların İtalyan erkeklerine taktığı isim.
Hepsi de çok iyi yorumlar…

 

Kısa kısa…
Kraken: iskandinav mitolojisin ’de bir karakter. Kendisi dev bir mürekkep balığıdır. Gemileri kollarıyla sarıp dibe çekecek kadar güçlüdür.
Lusca: Karayiplilerin efsanevi deniz canavarıdır.
Aristotales: Aristoteles ya da kısaca Aristo Antik Yunan filozof. Platon ile Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir.
Smithsonian: Smithsonian Enstitüsü, ABD hükümeti tarafından yönetilen bir müze ve araştırma merkezi öbeğidir. 1846 yılında “bilgiyi artırmak ve yaymak” amacıyla kurulmuştur. Washington, DC’deki merkezinde 137 milyon nesne bulunmaktadır.

Kaynaklar

https://onedio.com/haber/ahtapotlar-hakkinda-muhtemelen-ilk-kez-duyacaginiz-15-enteresan-bilgi-715746

%1 İhtimal…

Yerde bulunan her paranın şans getirmediği açık. Şans getiren tek hayvan tabii ki tavşan değil, 4 yapraklı yonca da… Peki, senin şansın ya yine sensen?

Bunu bir düşün…

Ya bütün gökyüzü sen isen… Ve bildiğin her şey senin nefesinle başladıysa o zaman hayatta her şey %1…
Geri kalanı sensin…

%1, Pozitif tam sayılı en küçük yüzdedir. Ve ne kadar da manidardır.
Bunu da bir düşün…

Bir zamanlar gökyüzünde irtifamı düşündüğüm zamanlardı. Aşağı bakınca her şeyin ne denli küçük olduğunu görebilme şansı sadece yerden yükselen bedene değil aynı anda da aklıma da düşmüştü… İşte bunun ne denli anlam kazanacağını bilmeden kendi kendime bu soruyu sormuştum ya her şey bizimle başlıyorsa… Ya bütün gökyüzü bizsek…

Neden o zaman bize bir şeylerin şans getireceğine inanıp duruyoruz ki? Biz önce kendimizin ve sonra bir şekilde dâhil olduğumuz başkalarının hayatlarının şansıyız. Böyle bakınca %1 çokta kötü durmuyor. Yani hayatta her şey %1. Geri kalanı mutlak suretle özgürlük ve sen.

Bunları bana yazdırtan her şeyin sıfırla başlaması olsa gerek. O yüzden bırakalım bizi donatan maddeyi ve var olduğumuz noktaya hep yakın olalım. Kendini ne kadar yakınında tutarsan etrafını da o kadar iyi gözlemlersin. Ne zaman ruh bedenden ayrılmadan önce yıllarca yaşadığı bedene yabancı kalır o zaman sen de başkalaşırsın. Sadece sen sen ol ve başkalaşma. Değişim denen şey sadece bedenin yaşlanması ama ruhsal boyutta hiçbir duygu ve öz yaşlanmaz. Sabit kalır sadece dünden değer kazanır. Sanırım ben en çok ben olmayı sevdiğimden hiçbir zaman başka bir hayatın ışığına bürünmek istemedim. Ve o yüzden ben ben olmayı seçtiğim için, günün adamı olmaktansa kendimin gününün insanı oldum.

İnsan yeter ki istesin o %1 ihtimalle bile neler yapar bir düşünün…

Hayat sadece bütüne sahip olmaktan değil, bütünden geriye kalanı olumsuz arzulara çevirmemekten ibaret aslında. Ne zaman bunun farkına varıyorsun, o zaman gelişimizin ve dönüşümüzün içinde geçirdiğimiz yolculukta bize eşlik edenlerinde %1 ihtimal olduğunu öğreniyorsun.
Kimseyi kırmayın bunu yürekten söylüyorum. Kimseyi incitmeyin. Hayat böylesine kolay harcanacak kadar uzun değil. Anlık hırslar ve olumsuz arzularınızın esiri olmadığınız gün empati seviyeniz yükselir, arzuladığınız ve olmak istediğiniz her yere gidersiniz. Öyle şans ya da mucizelerin de sadece size eşlik ettiğini anlamış olursunuz.

Bugün değil her gün şanslıyız bir gün değil her gün şanstan uzak kalabiliriz. Bırakın bunlar sadece size eşlik etsin. Siz gene 4 yapraklı yoncaya inanın, gene uğurunuzu yanınızdan eksik etmeyin. Ama hayatın içinde birer kitap sayfası olduğumuz gerçeğini de unutmayalım.
Bugün Dünya Barış günü ayrıca… Kendinizle barışın, diğerlerini de affedin.

Teknolojinin hızla geliştiği ve bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı günümüzde, insanlar için barışın temini daha çok önem kazandı. Bir taraftan da yıkıcılığın hızı desek sanırım çokta abartmış olmam. Tüm dünyada şiddet ve terör olaylarına karşı eş zamanlı olarak sesler ve tepkiler yükselirken, barış ve dostluk ortamı insanların özlemini çektiği öncelikli unsur olarak kendini gösteriyor. Buna en büyük tehdit öncelikli olarak teknoloji çağının giderek kötüye kullanımını ve şiddete eğilimini arttırsa da halen insanlığın ölmediğine de inanıyorum.

Önce hayatınızda ki en büyük iyiliğiniz kendinize olsun ve sonra kendi canınızı yakacak bir unsurun başka bir hayatı da bu denli yakabileceğine ön görünüzü odaklayın. Belki daha kolay olur bilemezsiniz yarın için çok geç olmadan önce kendi şansınız olun ve başka hayatlara da ışık olun. Her şey kendini çok sevmekle başlar.

Sevgilerimle,

Merve♥

 

Kısa Kısa…

Dünya Barış Günü

1 Eylül, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı tarihtir. 1 Eylül 1939’da Almanya Polonya’yı işgal etmişti. İkinci, Dünya Savaş’ında Nazi Almanya’sını binlerce insanını kaybetme bahasına yenilgiye uğratan Sovyetler Birliği ile müttefikleri bu günü Barış Günü ilan etmekle, 1 Eylül’ü dünyanın en vahşi savaşlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olmaktan da çıkarmış oldular. Bu güne yapılan en büyük iyilik budur.

Theory of knowledge öğretmeninden alıntı: “Doğada ihtimaller yoktur, bir olay ya gerçekleşir, ya da gerçekleşmez. İhtimaller, olayların var olma potansiyelinin değil, insanın ne kadar emin olamadığının ölçüsüdür.”

 

 

#besurpised
#beloved
#beisnpired
#bemoment
#beyou
#beme