PARMA

Parma İtalya’da Emilia-Romagna bölgesinde bulunan ve aynı ismi taşıyan Parma İli merkezi olan bir şehirdir. Parma’nın Etrüsk asıllı ismi antik Romalılar tarafından da kullanılmış ve Roma ordularının kullandığı yuvarlak kalkanlar da Parma olarak anılmışlardır.
Teşekkürler Vikipediciğim…

Parma’dan çıkan parmesan peynirinin hikâyesi de oldukça ilginç. Dikkat ettiniz mi, hikâyesi enteresan olan her şeyin arkasında bir özel, bir yöntem, bir standart var. “Ah bizden ne hikâyeler çıkardı” demeden edemiyor insan eloğlunun yaptıklarını görünce.
İtalya’nın süt ve mamulleri cenneti Parmalılara “Nerelisin” diye sorun, “Parmigiano” yani Parmalı derler.

(Dikkat, hanımlara Parmigiana denir). Bu peynir dışı peynirin hikâyesi ineğin yediği ottan başlıyor. Almış olduğum az ama öz İtalyanca derslerimin bir sonucu olarak bay ve bayan tanımına –a ve –o eklenir ondandır bayanlara da Parmigiana denir…

Parma civarı ‘Consorzio Vacche Rosse’ kırmızı inekleriyle meşhur ve bu inekler bir ot kokteyli yiyor. Bu karışım tepelerdeki meralarda yetişen birkaç değişik ottan yapılıyor. Taze süt, bir-iki kilometre sonra imalathaneye varıyor ve pastörize olmadan sığ çelik tepsilere konuluyor. Gece boyunca kaymağından ayrışıyor. Ertesi sabah yeni süt ile karıştırılıyor ve bakır kazanlarda 35-36 dereceye getiriliyor.
Peynir başlangıcı laktik asit bakterisi ekleniyor, 55 dereceye yükseltiliyor. Burada pirinç taneleri büyüklüğünde 10 dakika içinde ayrışıyor süt. El ve geniş tahta spatulalar ile devamlı karıştırılırken ısısı yükseltiliyor. Belirli bir ısıya ve külçeler oluşmaya başlayınca aniden duruluyor. Bir saat içerisinde bakır kazanın dibinde külçeler oluşmaya başlıyor.

Keten bezlere alınan ve kazanların üstlerine asılan külçelerin suyu tekrar kazana geri süzülüyor. Keten bezler devamlı olarak 12 saat boyunca beş-altı kez değiştiriliyor. Çelik yuvarlak kalıplara alınan peynir artık 24 saat sıcak odada terletilecek, ardından 22 gün dinlenmek üzere tuzlu su havuzlarına alınıyor.

Akabinde minimum 12 ay dinlenmek üzere depolara kaldırılacak ve her gün bir doktor gibi eksperler çekiç ile çıkardığı sesleri dinleyerek kontrol edecekler. Kontrolden geçen peynirler tüketime sunulabilir hale geliyor.
En az 12 ay geçtikten sonra kalıp üzerine ısıtılmış bir demir ile ‘DOP’ damgası dağlanıyor: “Özgün Menşei Korunmuştur”. Bu damga için ineğin yiyeceği ottan tutun da, peynir yapılışına kadar tüm uzun kademelerin kayıt altında olması gerekiyor.

Merak edenler için Parmesan Cheese Factory sizi bekliyor.
Buradan gerekli bilgiyi edinebilirsiniz. http://www.initaly.com/parmesan.htm

Parma kendisi gibi tarihsel olarak da çok büyük olmadığı için 1 günde rahatlıkla gezilebilecek bir yer. Tabii biletli müzelere girme niyetiniz varsa 2-3 gün ayırın derim.

Muhteşem bir mimarisi var Parma’nın. Gerçi İtalya’nın her köşesi böyle. Ondandır hayranım tarihlerini böylesine güzel korumalarına. Burada Avrupa’nın en eski Üniversitelerinden Parma Üniversitesi var. Ve genç jenerasyonun bu sebeple yoğun olduğu bir şehir Parma. Ve üniversite öyle şehrin dışında değil tam da merkezinde bulunuyor. İnsan tekrardan okumak istiyor onları görünce… 20li yaşlarımda deneyimlediğim bu seyahatim sonucunda biraz düşünmedim değil hani acaba mı bir daha mı okusam diye tabii bu düşünce hemen uçup gitti. Neyse bu gençler şanslı kullardan diyebiliriz…

Futbolseverler Parma’yı futbol takımı ile bilirler. Ama sadece bu mu asla!!! Parmesan peyniri (parmigiano) ve enfes jambonu ile de tanınır. Bilenler bilirler benim gibi midesine düşkünler için söylüyorum… Bizdeki salaş görünümlü Nişantaşı’nın ara sokaklarında ki new age yerlere benzettiğim şarap evleri ve restoranlarda Akdeniz sofralarını tabii ki de aratmıyor. Buradaki benzetme aslında onlardan esinlenip açılmış yerler yani. Bizde asla böylesine bir kültür koruma derdi olmadığından sanırım. Kopyalamaya mahkûmuz. Biliyorsunuz mutfaklarımızda ki zeytinyağlı çeşitleri oldukça benzer tabii onların sızma ve organik zeytinyağı işin için girince mezeler de bir başka güzelleşiyor. Şiddetle tavsiye ederim ki ceviz büyüklüğündeki, sarımsak soslu enginara burada rastlayabilirsiniz inanılmaz doğal ve taze. Enginarın İtalyancasını söylerseniz önünüze gelen menü direk Carciofi olur zaten.

Parma denince böyle küçücük bir kasabadan olma şehir canlanıyor gözünüzde biliyorum ama o kadar da sakin değil. Yani yapacak pek çok şey var burada. Operası çok meşhur ve tiyatro etkinlikleri sürekli devam ediyor. Teatro Regio, Krallık Tiyatrosu (1829), Parma’nın Opera binası.

Parma çayından bahsetmezsem olmaz… İçilecek türden değil merak etmeyin. Onun da ortaya kattığı yeşil renk uyumu şehirle bütünleşmiş durumda.

Bu arada kesinlikle burada yemek yemeden dönmeyin derim.
Ristorante Cocchi, burası 1925’ten beri servis vermekte. Tortellinisi çok güzel.

İtalyan mantısı olarak da bilinen Tortellini kültürel olarak yabancı gelmesin size. Daha çok vejetaryenlerin yiyebileceği kıymasız mantı desek daha doğru.
Rezervasyon yaptırmadan gitmeyin.
Adres: Viale Antonio Gramsci, 16/A, 43126 Parma
http://www.ristorantecocchi.it

En çok sorulan soru?

Parma’ya nasıl gidilir?
Şehre en yakın havaalanı Bologna’da bulunuyor. THY ile İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan, Pegasus Havayolları ile Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan haftanın her günü, 2 saat 40 dakika süren uçuşlarla aktarmasız olarak Bologna Guglielmo Marconi Havalimanı’na uçabilirsiniz. Parma, Bologna Guglielmo Marconi Havalimanı arasındaki mesafe 100 km. Navigasyon cihazı bulunan bir araç kiralayarak veya 165 Euro karşılığında özel transferle 1 saat 15 dakikada Parma’ya gidebilirsiniz. Dilerseniz, havalimanından kalkan Aerobus ile 20 dakikada, kişi başı 3 Euro ödeyerek Stazione Centrale’e gidebilir, buradan trene binerek 50 dakikada Parma’ya ulaşabilirsiniz. Tren bileti fiyatları 10-20 Euro arasında değişiyor.

SEVGİLER,

MERVE

 

Bu arada;
Elf dilinde kitap anlamına gelir.
Elf dili ne derseniz…
www.thewhitetree.org/forum/viewtopic.php?t=10717

Kaynak
http://www.hurriyet.com.tr/mucizenin-adi-peynirlerin-krali-parmesan-peynirinin-pesinde-parma-turu-40121649
http://www.initaly.com/parmesan.htm

 

 

♥33♥

Yakında kendime şarkı yazarsam şaşırmayın :). Bu aralar böyle oldu işte duygular bazen böyle yola çıkabiliyor. Hadi dedim madem 33 oluyorsun bir anlamı olsun. Bir yazı da kendin için yaz.

Sonra düşündüm de 33 biraz anlamlı sanki dedim. Araştırıyorum o gün bugündür. Rakamların eski uygarlıklarda ki açılımları, anlamlarını falan derken böyle mistik bir hale girdi bu araştırma.

Okültizm, geçmiş çağlarda doğa, evren, tesirler, insan ve evren ilişkileri ve gelecek hakkında gerek medyum, duru görü yollarla gerekse aktarıla gelen ezoterik tradisyonlar yoluyla edinilmiş derin bilgiler bütünü olarak tanımlanır.

Nümeroloji de Okültizm’in bir dalı olup, evrenin sayısal bir kurgu içerdiğini, evrendeki hiçbir şeyin rastlantıya dayanmadığını, her şeyin sayısal bir düzen içinde meydana geldiğini var sayar ve sayılarla ilgili çeşitli analitik ve sentetik çalışmalarla, evrendeki ve olaylardaki gizli yasa ve ilkeleri keşfetmeyi amaçlar.

Nümeroloji bilgilerinin gelecek veya gizli şeyler hakkında bilgi edinmeye yönelik olarak kullanılmasıyla ilgili alana ise aritmansi adı verilir. Eski Yunan ve Kalde’de uygulanan aritmansi ya da aritomansi sayılar bilimi denilen nümeroloji’nin öncüsü olarak görülür. Nümeroloji’nin Batı’daki gelişimi, esas olarak, sayılar bilimi ilahi güçler bilimi demektir diyen Pisagor’la başlamıştır. Pisagor’a göre, evren sayılar üzerine kurulmuş bir sistem olup, evrendeki ahenk sayıların bir uyumudur.

Babil’de 28 sayısı kutsal sayılırdı; çünkü 28, hem kutsal sayı olan 7’nin başka bir kutsal sayı olan 4 ile çarpılmasından oluşuyor, hem de ilk 7 sayının toplamına eşitti:1 + 2 + 3 + 4 + 5 + 6 + 7 = 28Pisagor’un izleyicileri için 1 sayı sayılmazdı, diğer sayıları doğuran bir başlangıçtı.
Bu yüzden ilk iki sayının (2+3) toplamından elde edilen 5 ile yine bu ilk iki sayının çarpmasından (2×3) oluşan 6’yı kutsal saymakta, fakat nedenleri açıklanmamakta, gizli kalmaktadır. Ünlü felsefeci ve matematikçi Pisagor’un düşüncesine göre sayılar aşağıdaki anlamları kapsıyordu.

1- Özün sayısı
2- Karşıtlık, değişiklik
3- Aracılık, bütünlük, başlangıç, orta ve son, tanrısal güç
4- Doğruluk, adalet, dünya
5- Evlilik
6- Şans
7- Evrenin tümü [Tanrısal güç (3) ile dünya (4)’ün toplamı] ya da tanrının dünya ile birleşimi
8- Sağlamlık
9- 3×3 ya da tüm sayıların özü
10- Sonu olmayan yeni bir dizinin başlangıcı olarak tanımlıyor.

Ben zaten bu Babil kısmında resmen uzay boşluğundayım bir türlü tamamlayamıyorum edindiğim bilgileri ve hep önüme gene Babil geliyor.
Doğanın sayılara göre kurulmuş olduğu görüşünde olanların bir kanıt olarak ortaya koydukları bulgulardan biri de, insan vücudunda, deniz kabuklularında ağaç dallarında ve doğadaki pek çok şeyde rastlanılan, “altın-oran” denilen 0.61803 sayısıdır. Platona göre kozmik fiziğin anahtarı altın orandır.

Sayılar bilimine Yunanlılardan çok daha önce Mısır’da önem verildiği bilinmektedir. Nitekim esin kaynağı eski Mısır bilgeliği olan inisiye Pisagor’un nümeroloji ile ilgili sözlerini eski Mısır bilgeliğini yansıtan Hermetika’da bulmaktayız. Mükemmel işleyen evren, sayıların gücüyle düzenlenmiştir. Sayıların seslerle ilişkilendirilmesi de, tarihçilere göre yine eski Mısır’da başlamıştır.

Eski Mısır’ın İsis misterleri inisiyeleri 22 sayısına çok önem verirlerdi. Yirmi iki sayısını kutsal saydıklarından ezoterik anlamını çok gizli tutmuşlarsa da, dinsel işlemlerde bu sayıyı kullandıkları bilinmektedir. Mısır’ın 22 sırrı, hermetik bilgeliğin Mısır’dan Avrupa’ya geçişiyle Okültizm’de 22 arkan ya da anahtar biçimine dönüşmüştür.

Fakat Avrupa’da Okültizm ’in ortaya çıkışından çok önce, Mısır’ı ziyaret eden Pisagor bu sayının önemini öğrenmiş bulunuyordu. Nitekim Pisagor matematikteki ünlü pi sayısını 22’yi 7’ye bölerek bulmuştur. Bu sayının daha sonra Dante’nin İlahi Komedya eserinde kullanmış olduğu görülür.

22 gibi 11 ve 33 de nümeroloji de üstat sayılar olarak kabul edilir. Yeryüzünde yaşayan halkların geleneklerinde en çok sözü edilen sayılar 1, 2, 3, 4, 5, 7, 12, 22, 40 ve 50’dir.

İBRANİLERDE NÜMEROLOJİ

İbrani alfabesini kutsal alfabe olarak gören kabalistlere göre İbrani alfabesinin 22 harften oluşması bir rastlantı değildir. Fenike alfabesi gibi, bu alfabenin de 22 harften oluşmasında eski Mısır’ın hermetik etkisi olduğu sanılmaktadır. Kabalistler 22 sayı ve harfi 3+7+12 biçiminde üç grupta ele alırlar. Bunlardan 3 temel harf semavi âlemi, evrensel kökeni, başlangıcı temsil eder. Sonraki 7 düalite harfi bilinçle idrak edilebilir Âlemin, yani aracı âlemin karşılığıdır. Kalan 12 harf ise duyularla algılanabilir âlemin karşılığıdır. Sayılarla ilgili kabalistik çalışmalar gematria, temurah ve notarikon adları altında üç ayrı uzmanlık alanı oluştururlar.

ARAPLARDA NÜMEROLOJİ

Kabalistlerin 3 + 7+12 biçimindeki üç gruplu sistemi Yahudilere özgü olmayıp, Eski Mısır, Fenike ve Eski Etiyopya’nın hiyeratik alfabe harflerinde ve Arap alfabesi harflerinde de uygulanmaktaydı. Tasavvufta en fazla önem verilen zikir olan “la ilahe illallah” sözü, 3 harf (elif, lam, he) kullanılarak yazılır, 7 hecedir ve toplam 12 harften oluşur ki, hepsinin toplamı (3 + 7+12), 22’yi verir. Arap alfabesi de çok önceleri İbrani alfabesi harflerine denk düşen 22 harften oluşuyordu. Harflere nümerik değerler vermek suretiyle yapılan benzer çalışmalar, İslam okültizminde Ebced hesabı adıyla bilinir. Arapça çalışma sisteminde Arap alfabesinin ya 28 harfinden yararlandır (büyük cifr ilmi) ya da önceki devirlerde kullanılan, İbrani alfabesine tümüyle denk düşen 22 harfinden yararlanılır (küçük cifr ilmi). Allah sözcüğünün ebced hesabıyla sayısal değeri 66 ‘dır.

3 RAKAMININ EZOTERİK ANLAMI

3 rakamı ilk geometrik şekil olan üçgenle özdeşleştirilir. Üçgenler “fikir” ile bağdaştırılırlar. Bir üçgene baktığınızda bir noktadan başka bir noktaya uzanan ve üçüncü hat olmaması durumunda çakışabilen ama asla birleşemeyen iki hattın varlığını görürsünüz. 3 rakamı birbirleriyle karşılaştıklarında nötralizasyona uğrayıp form değiştiren iki enerjiyi sembolize eder. Etken olan yaratıcılık enerjisi, edilgen olan doğurganlıkla karşılaşır ve ortaya yeni fikirlerin çıkmasına neden olur. Burada üçgenin konumu önem kazanmaktadır. Tepesi yukarı bakan üçgen, maddenin eterik olana dönüşmesini anlatır. Tepesi aşağıda olan üçgen ise, eterik olanın maddeye dönüşmesini gösterir. Eşkenar bir üçgen, enerjinin rahatça ve yararlı bir biçimde akabildiğini gösterir. Bu üçgende belirgin bir eşitlik vardır ve bu eril olan ile dişi olan arasında uyum olduğunu ve her ikisinden de eşit oranda yararlanıldığını anlatır.

Gelelim 33’e o zaman 🙂 Oh!
Diğer rakamlar ve anlamlarını dilerseniz ekteki linkten öğrenebilirsiniz. Kaynak kullandığım için uzatmak istemiyorum. Ama 3 çok önemli bir sayı üstat sayısı. Ayrıca 33 bir yaş olarak olgunluk yaşı diye tanımlanıyor. Bu da ilginç.

Müslümanlar 11,33 ve 99 taneli tespih kullanırlar. Fakat ilk Hristiyan tespihleri 33 tanelidir. Bunun anlamı ise Hz. İsa’nın 33 yıl yaşamasıdır. 33: En şanslı sayıdır. Sevginin sihridir. Her alanda şanstır. Ne ilginç benimde en uğurlu rakamımdır 3. Ama bu sefer çift 3 oldum. Sanırım bu sene benim en şanslı yaş senem. Zaten ne gariptir içimde tarif bile edemediğim inanılmaz güzel hisler var. Sanki biliyor gibiyim ama işte neyi biliyorum orası karışık.

Üstat sayılar içinde en güçlüsü 33 tür. Dünyanın koruyucu melekleridir adeta onlar. 33, Üstat öğretmendir ve en etkileyici sayıdır. O 11 ve 22’nin birleşimden meydana gelir ve onların sahip oldukları potansiyeli bir üst düzeleme taşır.

Tam olarak ifade etmek gerekirse 33’ler kişisel hırslardan yoksun ve manevi olarak tüm insanlığın gelişimine yönelik yeteneklerine odaklanmış haldedir. 33’ ün samimi bağlılığı onu çok etkileyici yapar. Başkalarına vaaz vermeden evvel, kendi anlayışını geliştirir ve aşkla hayatın hikmetlerini arar. Önce kendisi bilgeleşir sonra da herkesi bilgeleştirmek için bilgisini paylaşır. Harika bir öğretmendir. Tüm potansiyelini yaşayan ve yaşatan 33 son derece nadir bulunur.

33, numerolojik haritanızdaki öz sayılardan biri olarak yer aldığında bu değeri ifade eder. Aksi durumda 3+3 / 6 olarak kabul edilmelidir. Hayat yolu, İfade, Kalbin Arzusu, Kişilik, Olgunluk,…vs. hesaplamalarında 33 çıkması halinde geçerlidir.
Çok ender karşılaşılan 33 sayısı hesaplamalarda pek karşımıza çıkmaz.

Örneğin; hayat yolu sayısı 33 için, doğum tarihi (gün/ay/yıl) her hanede 11 olması halinde ve üç adet 11 in toplamı halinde elde edilebilir.
Veya yıl değerinin 22 çıkması halinde geçerli olabilir ki 20. Yüzyılda sadece 7 yılın toplamı 22 eder (1939, 1948, 1957, 1966, 1975, 1984 ve 1993). Bu yıllarda doğanlar sizi de yakından ilgilendiriyor.

Yıl değeri 22 elde edildiği bu durumlarda ay + gün değeri toplamının da 11 çıkması gerekmektedir. Örneğin 17. 03.1984 doğumlu bir kişinin hayat yolu (1+7= 8) + (3) + (1+9+8+4=22) 8+3+22= 33 dür.

Öz sayıları içerisinde 33’ e sahip olan kişiler Dünya’nın bütünün hayrına hizmet etmesi için programlanmış olan kişilerdir. 33, iki adet 3 rakamı ile toplamları itibariyle 6 rakamı ile üç adet ateş elementi rakamına sahiptir. Yapısı sırf ateş olan bu sayının özüne ulaşabilen insan çok azdır. Ateş yapı itibariyle yakıp yıkar. Hem kendine hem de çevresine karşı yitip yok edici bir enerji taşır. Bu enerjiyi dengede olmadığı zaman ve negatif tesirlerde olduğu dönemlerde yaşar.

Olgunlaşmış ve ruhsal mertebeleri yükselmiş olan bir 33 dünyaya ve insanlığa hizmet eder. Bu hizmeti aşkla ve tutkuyla yapar. İyimserlik enerjisi çok yüksek olan bu kişiler; Dünyada ne kadar büyük sorunlar da olsa onların çözümü için iyimserdirler. Tabii ki tek başına iyimser olması yeterli değildir. İki tane 3 etkisi ile harika bir organizatör ve savaşçıdır. Yaratıcı fikirlere sahiptir ve hizmetini aşkla yapar. Sorumluluk sahibidirler…

SEVGİLER,

MERVE

KAYNAKLAR

www.sozvesiir.com/genel/numeroloji-sayilarin-sembolizmi-ve-rakamlarin-anlamlari/
www.mistiknumeroloji.wordpress.com/2011/12/29/33/
www.milliyet.com.tr/sayilarin-gizemi/r-hakan-kirkoglu/cumartesi/yazardetay/29.09.2012/1603918/default.htm

TANIMLAMALAR

Ezoterik: Ezoterizm, bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara inisiyasyon yoluyla öğretilmesidir. Ezoterizm bir din veya bir inanç sistemi değildir. Metafizik ve mistik öğretileri kapsar.
Duru görü: Duru görü canlı ve cansız nesnelerin ve olayların beş duyunun yardımı olmadan algılanmasına verilen addır.

Tradisyon: Gelenek ve görenekler; bir toplumda, bir toplulukta çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar.

Nötralizasyon: Kimya biliminde, asit veya alkali niteliğini yok etme, etkisiz hâle getirme işlemi.

Hiyeratik: Hiyeratik yazı hiyeroglif yazısının kısmen sadeleşmiş halidir. Devlet işlerinde devlet adamları tarafından kullanılırdı.

Nümeroloji: Numeroloji evrenin sayısal bir kurgu ile düzenlendiği fikrine dayanan okültizm dalıdır. Buna göre evrendeki hiçbir şey tesadüf değildir. Her şey sayısal bir düzen içinde meydana gelir. Sayısal ilkelerle evrendeki açıklanamayan durumları, gizli ilkeleri ve yasaları açıklamaya çalışır.

Düalite: Türkçede “ikili”, “ikilem”, “ikili denge” anlamındaki terim. Hayır-şer, iyilik-kötülük, doğruluk-yanlışlık, eril-dişil, sıcak-soğuk, gece-gündüz, mikrokosmoz-makrokosmoz gibi iki gücü, iki varlığı, iki unsuru ifade eder.

Gematria: Gematria, Kabbala’yı esas alarak sözcükler ve sayılar üzerine yapılan kabalistik çalışmalarla ilgili bir uzmanlık alanıdır. Gematria’da, ebced hesabında olduğu gibi, alfabenin (İbrani alfabesinin) her harfine nümerik bir değer verilir.

Temurah: Ucuz

Notarikon: Ele alınan bir ayetteki kelimelerin her ilk harflerini alıp, diğerlerine geçirmektir. Başka bir yöntem de her ilk ve son harfin alınıp, bunlarla yeni bir kelime üretmektir. İlahi sıfatlar, melek ve şeytan isimleri çoğunlukla bu yöntem kullanılarak ortaya çıkartılmıştır.

Aritmansi: Nümeroloji bilgilerinin gelecek veya gizli şeyler hakkında bilgi edinmeye yönelik olarak kullanılmasıyla ilgili alana aritmansi veya aritomansi denir nümerolojinin öncüsüdür.

İnisiye: İnisiyasyon ölmektir. Önce ölmek sonra da tekrar dirilmektir. Yılanın derisini atıp yeni bir deri içine girmesi gibi, sembolik bir ölüm ve sembolik bir diriliştir.

Cifr İlmi: Cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az kişiye hitap etmektedir.

Ebced: Ebced: Cümel, cifr, sayı sembolizmi.

Kozmik kelime anlamı ile “evrenle ve onun genel düzeniyle ilgili” olarak ifade edilir. Günümüzde yüksek öneme sahip gizli ya da gizemli ve geneli ilgilendiren “şeylere” hitaben kullanılır. Tam da burada ne güzel oldu aylardır beklettiğim konu başlıklı yazım. Bugün yayında…
Ne derler bilirsiniz her şeyin bir zamanı var.
En çok bu “zaman” olayına takıntılı olarak gene kendi kendime de bir ders vermiş oldum♥

Peki, nedir bu kozmik seviye durumumuz…
Ülke olarak baktığında sanırım en üst seviyelerdeyiz… Bakış açıları değişti, ilişkiler değişti, iş ahlakı değişti… Değişti de değişti. Aslında iyi olan “değişim” zaman içinde kendi anlamına bile ters düşen bir duruma düştü.

Halimize bakın diyeceğim bakmayın bile… Ben bile kendimle çelişiyorum. Yazı yazıyorum işte kendi çapımda ve haddimi aşmadan bunları da web sitemde yayınlıyorum falan. Ama bazen ne için bütün bu çaba demiyor musunuz sizde? Sabah kalk işe git, para kazan, stres ol, eve gel, yat uyu! Robotik yaşamın dışında bir de hayatın gerçekleri var öyle hadi canım deyip geçemiyorsun. Gerçekten ben bile bunu sorguluyorum. Çünkü sosyal medyayı kullanıyorum, yazılarımı paylaşmak için ve çıkaracağım kitabımın az da olsa adını duyurmak için… Bir taraftan da sosyal medya resmen bir şeytan oyunu. Yani doğru yerde miyim, kime hitap ediyorum ya da edeceğim endişesindeyim aslında… Bu bir çelişki benim için o yüzden de oldukça dikkat ediyorum kullandığım kelimelere.

Günlerdir uyuyamıyorum okuduklarım, manşetler, olaylar… Aklım burada nasıl yaşayacağız diye sorguluyor artık. Hani gizlilik denen şey zaten kalmadı da, bir de ifşa durumları var. Akıl almaz halde insanlar birbirilerine saldırıyorlar. Ve biz sadece bardağın boş tarafını görmeye alışığız. Bu kötü bir ruh hali değil olaylara hazırlıksız yakalanma hali diyelim. O bardak var ya aslında hep boş. Yani aldığı kadar hazneye sahip. Konularda bundan ibaret. Aslında çoğu şey basitken zorlaştıran bir zihniyet olmaya doğru gidiyoruz.
Bizler insani canlılar olarak yani pekte uzaylı olduğumuzu düşünmezsek eğer, bu kozmik enerjiyi neden olumlu yönde kullanmıyoruz. Cevap belli işimiz gücümüz #stalk çünkü…

Herkesin elinde (ben de dâhilim) telefon o ne yemiş, ne içmiş, ne giymiş yani saçma sapan bir durum. İnanın artık kimse kimseyi özlemiyor. Niye özlesin ki! Sosyal medyayı aç bak gör. İşte bu hale geldi bizim sözde “kozmik seviye” durumumuz.

İşi, gücü sadece insanlara hava atmakla geçen, zamanının %80’nini sosyal medyada harcayan bir nesil var. Ve ne yazık ki yetiştireceğimiz çocuklarımızı bunlardan uzak tutmak ne kadar mümkün? Aslında bu işin en korkutucu kısmı. Zaten artık sokakta oynayan çocuk yok, kimse çocuğunu başıboş sokaklara bırakmıyor. Kötülük ve müebbet suç teşkil eden olaylar kol geziyor çünkü. Kimsenin kimseye güveni kalmadı. İyi de sokaktan korudun ya sosyal medya?

Şimdi söyleyeceklerim gündemi meşgul eden, etmiş olan, etmekte olan ve daha niceleri için… Hepimiz yetişkin insanlarız ama bir de korumakla sorumlu olduğumuz evlatlarımız var. Şu anda evde bir saniye bile televizyon ya da internetle baş başa kalsalar görecekleri neler bir düşünsenize? Birilerinin çıplak videoları, açıklamaları, ifşa edilmiş özel hayatlar, çeteler, terör… Sizce böyle çocuk yetiştirmek nasıl bir duygu? Tahmin edebiliyorum.

Peki ya bunlara izin verenler ve gizli kalması gereken mahrem hayatlarını önümüze direk sunanlar için ne düşünüyorsunuz? Onu da tahmin ediyorum. Hayat sadece fotoğrafların altına yazılmış hashtag #andanibaret değil arkadaşlar. Hayat bir bütün olarak temsil ettiğimiz kişilikten ibaret. Yaşadığın hayat ve temsil ettiğin isim senin kim olduğundur. Her gün bir yenisine imza atan sözde skandal haberlerin gündemi ve hayatımızı doldurduğu bir hayata ben “hayat” demiyorum. İnsanların bu denli çirkinleşip birbirilerine saldırdıkları bir düzene dâhil olduğum için ucundan kıyısından sessiz de kalamıyorum.

Hadi sorgulayalım şimdi nerde kaldı bizim “kozmik” “seviye” ? Mutlaka bir yerlerde ama nerede? İnsanların kendi kusurlarını örtmek için başka hayatları harcamasına “seviye” diyebiliyorsak ayakta alkışlarım.

Çünkü yetişmekte olan yeni bir nesil var her ne kadar bunun farkında olmayanlarla beraber aynı havayı soluyor olsak da. Ve o nesil öyle bir geliyor ki, yakında belki de yenidünyayı yaratacak olan bir nesil bu. Nasıl örnek olacağız? Ne bırakacağız geride… Ya da bizler yaşlandığımızda bir köşede insanların birbirini ezip geçmesine mi şahit olacağız. Kimse farkında değil ama ister istemez gülüp geçtiğiniz sözde skandal olaylar bile zamanla kendi içinde meşrulaşıyor. Ve kişiler yapmakta oldukları eylemlerine bir yenisini ekliyorlar.
Konu da bu ya zaten.!

Ne olduğun değil, ne yaptığınla anılmak. Şu anda hangimiz sorguluyoruz karşımızdakinin hayrını, hayırsızlığını? Ama yapılanlar orada kalıyor. Ve çok uzun zaman alıyor biliyor musunuz sosyal medya üzerinden yayılan şeylerin kalkması. Çünkü internet kanser hücresi gibi çoğaldıkça başka yerlere de bulaşıyor. Resmen metastaz oluyor bu olaylar. Belki fikri mülkiyet sahibinin esas amacı da bu ama bize neden bulaştırıyorsun? Başka hanelerde yaşananlar, özel hayat, cinsel kimlikler neden bizi ilgilendirsin ki? Ama ilgilendiriyor olaylar böyle işlediğinde. Bence artık dur deme zamanı geldi. Ve kalpten inanıyorum bunların bir seferde değil belki ama kalıcı çözümlü cezai yaptırımlarla önleneceğine.

Mesela ben yan dairemde neler oluyor bilmek istemiyorum. Kim ne kadar kazanıyor merak etmiyorum. Beni sadece kendi sorumlu olduğum kişiler ve hayatları ilgilendiriyor. Böyle olması gerek değil mi normal şartlarda. İstemeden dahil edildiğimiz özel hayatlar hakkında fikir sahibi oluyoruz ve gizlilik diye bir şey kalmıyor. Evet, belki bundan para kazanan insanlar var ama kısmı da beni ilgilendirmiyor. Sadece bu hayatların eksilmiş enerjilerini alıyoruz kendi içimize. Örnek asla olamaz ve hatta insanın aklında uyuyan tilkileri bile uyandırıyor deyimi yerindeyse. Buna hakkınız var mı? Beni, seni, onu, diğerlerini konuya yorum yapar hale getirmeye hatta ve hatta empati kurmak zorunda bırakmaya hakkınız var mı?

—YOK!—

İşte bu yüzden insanları edindiği hobilerinden ve zevklerinden vaz geçmeye zorluyorsunuz. Özgürlük anlayışınıza her şey ters ama bir sizin ki doğrudan şaşmıyor. Zamanında inancınız eksik şimdilerde tavan. Peki, bize ne bundan. Her şey Allah ile kul arasındadır. Aynı şekilde AİLE yaşantılarınızda sizleri ilgilendirir. Bizlere ne bundan! Yaptığınız hayırdan ya da bağıştan bizlere ne! Zaten yapılan bir iyilik asla dile gelmez. Bize böyle öğretildi. Ancak sizler yüzünden dediğim gibi dinlemeyi sevdiğim müzikten, eğlendiğim mekânlardan, kendimce dilediğim dileklerimi bile manasız görmeye başlamış biri olarak. Gerçekten bizlerin hayatların da sizlerin ne işi olabilir? Herkes yaptığı iş ile gündemdir ya da değildir. Sonra bir de şu arınmalarınız yok mu?

Hele hele en delirdiğim konulardan biri de şu; jimnastik yapmayı yani bir nevi bedeni gevşetmeyi başka isimler altında arınma olarak görenlere deli oluyorum. Saygıda duyuyorum ama şahsi fikrim maalesef kendini bir yere bir türlü ait hissedemeyen ve travmatik geçmişleri olan azdan çok bilen insanlar bu yola baş koyuyor. Başarılı da oluyorlar. Ama hangi konuda? Kendini geliştirmek mi yoksa bedenini geliştirip aynı denklem içinde zihnini açmak mı?

İnanın tahmin edemeyeceğiniz kadar okumuş ve bilgi birikimi sağlam biri olarak bunları söylüyorum. Kimilerini rahatsız edeceğini bilsem de bunu söylemekten dolayı asla kendimi kötü hissetmiyorum. Eninde sonunda bu da bir tercih değil mi?

Huzur isteyen kendini her şeye adayabilir. Ama önce kendine verecek bunu sonra sorumlu olduğu kişilere. Bu konuda da çok netim. İnsanlar bazı arayışların sonunda aşırıya kaçtıklarını ya fark etmiyorlar ya da bu bir şeyin kafası olmalı…

Bir kere her şeyden önce bilimsel olarak ispatlanmış beden iskeletinin farklı travmalara uğramasına sebep bu derin düşünme işleri. Ben bedenimi seviyorum ve iyi bakıyorum çok arınmak istersem de ne yapacağımı ve bana neyin iyi geleceğini çok iyi biliyorum. Ama bu yol asla aşırıya kaçmak değil. Yani aslında şunu söylesem size sokaktaki bir dilenciye acıdığınız zaman ona para veriyorsunuz, çünkü kendinizden farklı ve aşağı buluyorsunuz onları.

Hâlbuki biz insanlar eşit değil miyiz? Ne zaman ki sen birini kendinden az görürsün o zaman kendini de nerede gördüğünü hatırla derim.
Bir laf vardır “acıma acınacak hale düşersin” diye. Niye böyle demişlerdir biliyor musunuz kendinizi kimseden üstün görmeyin herkes eşit yaratılmıştır inanışından gelir bu.

Ancak bazı bedensel aktiviteler bunu Dünyanın en fakir bilinen Ülkelerine giderek yapıyorlar. Niye mi çünkü orada ki kültürel ve sosyal farklılığın onları terbiye ettiğine inanıyorlar.

İşte bu bir acıma sistemi! İnsan ister istemez kendi mutlu hissediyor, şükür etmeyi bilmeyen bile oraları gördükten sonra şükür ediyor.
Bu sizce bir arınma yöntemi mi? Yoksa kendini daha da değerli hissetmene sebep olan yaşayışı görüp mutluluğun para olmadığını anlama yöntemi mi? Hangisi?

Bana göre bunlar tamamen insanın kendi kendini inandırıp avunma sistemi.
Sistem ne ister? Çalışasın, çok çalışasın ve bunu şikayet etmeden yapasın, izin verilen ölçülerde eğlenesin, evine dönesin, televizyon izleyesin ve sonra yine çalışasın, çalışıp kazandığını sandığın parayı yine sistem için tüketip ona geri veresin… Kapitalizmin işleyişi böyle.

Alın bakın buyurun gündeme koskoca bir cemaat kurulmuş insanlar kandırılmış, istismara uğramış. Her şeyin aşırı zarar ve de gizli kalsın diye yıllarca üstünü başkalarını suçlayarak örttüğümüz kusurlarımız yüzünden bir yerlere sığınmak diyelim. Ya da demeyelim. Herkes yapmak istediği arınma sisteminde özgür!

Ama halk olarak bizi en çok rahatsız eden bakış açısı işte bu! Bana ne senin ne yediğinden, organik hayatından ve inanışlarından. Bedeninden, geç yaşlanmandan bunların ıvır zıvır faydalarından. Gerçekten bize ne! Doğal hayatın adresi belli bunu seçen insanlar da var ancak hiç biri körü körüne “kabul ediş” yaşamıyor. Ve işin manevi kısmında direnip konu maddeye gelince de özenilesi hayatlar yaşamıyor.

Ama şunu özledim hani o duvara bardak dayayıp komşusunun evini dinleyen teyzeleri ve giriş kat penceresinden ayrılmayan sokağın ajanı olan insanları işte o nesil…
Hatırlatırım ama o bardakta boştu.!
Bir de Masumdu!

Kötü değildik bu kadar. Savunmasız olan canlılara böylesine ıstıraplar çektirmiyorduk bence (hala eskinin iyi olduğuna inanan biri olarak) belki de haberimiz yoktu ama kötüydü gene. Ne fark eder gizlilik diye bir şey var mıydı? Vardı! Mahremiyete saygı vardı. Aile denen koskocaman bir çatıydı. Ve böylesine gelişi güzel harcanmıyordu hiç bir duygu.

Sabah 4’e doğru sıçrayarak kalkıyorum aman Allah’ım ne rüyalar neler neler filmlere konu olur öyle şeyler görüyorum şu sıralar. Çünkü insanların üzerinde bırakılan metastaz olan bu sosyal medya hastalığı rüyalarımıza kadar girmeye başladı. Anlatsam inanamazsınız. Çünkü korkuyorum gelecekten ve yetiştirmekte olduğum evladımın hayatından.

Daha dürüst ve gerçek insanların ön planda olması gerektiğini düşünüyorum. Ve inanır mısınız ben çok uzun süredir zaten televizyon izlemeyen biri olarak artık dizi bile izlemeyi bıraktım. Sadece bebeğimin izlediği şeyleri takip ediyorum o kadar. Buna rağmen işim gereği yazdığım için sosyal medyadan bir haber de olamıyorum ama şu an gerekli enerjiyi bulsam hayatımı iş kolik olarak geçireceğim bir meslek seçmeye harcardım.

Her neyse sadece evrenin bir parçası olarak kabul ediliyorsak bu enerjiye sahip olduğumuz alanları tamamen gene başka kozmik konulara doğru yönlendirelim hiç değilse. Son zamanlarda her şey bu kadar ters giderken bu işte de vardır bir hayır demeyelim mesela. Çok bilmek ya da çok gezmekten değil aile olgusunun en özel sırların kasası olduğunu unutmayalım, unutturmayalım.

Ve son olarak Alman yazar merhum Günter Grass’a ait olan Kozmik isimli şiirden birkaç dize paylaşarak, bir sonraki yazımda daha neşeli ve güzel şeylerden bahsetmek dileği ile konuyu artık kapatayım.

 

♥♥♥

Bir yaşantımız var şu yuvarlakta
Adına yeryüzü dediğimiz
Biz kaplamışız duvarlarını bin yönde
Çizmiş karanlığı üzerine ellerimiz
Düşmanlar yaratmışız kendi içimizden
Ölümü üleştirmiş eşken isimlerimiz
Sımsıkı kapanacaksa bütün kapılar
Hiç belirmeyecekse o düşsel umut
Kapkara duracaksa orada ufuklar
Sonsuza kadar ışıksız şu konut
Yalnız korkudur boy verir içimizde
Bir gizli düşmanın açlığını büyüten
Saldırır belki yıkar duvarlarımızı
Çiğnenir geçeriz belki dişlerinden
Direnç anlamsızdır o zaman, yenilmişizdir çünkü
Yönelir sorulara durmadan çaresizlik
Dostlar, kardeşler, en kopmaz ilgiler
Şu yuvarlak içinde baştan gömüldük…

♥♥♥

 

Belki de ileriyi gördü ya da sezgileri çok kuvvetli idi.
Ama sonuçta ne ben kâhinim ne de sen. Hepimiz güzelleştirmekle meşgul olduğumuz bedenlerin içinde ki ruhlarız. Ne zaman bu bedenlerin içinden dışarı taşıyoruz işte orada kozmik seviye dediğim nokta başlıyor…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

Kaynaklar
www.antoloji.com/kozmik-2-siiri/

Yazımı okuyup buradan sadece “meditasyon” alıntısı yapacak olanlara da bir link tavsiye edeceğim.

Mutlaka okuyun
Bilgi zararsızdır kirletmediği sürece…
http://www.derki.com/sifacilik/yoga-tehlikeli-midir/

Aşk Her şeyi Affeder Mi?

 

Şaka değil merak etmeyin gerçekten soracağım birkaç önemli konu var bunun üzerine. Hali hazırda yakın geçmişte bir yakınımın hikâyesinden esinlenerek, günlerdir de üzerinde düşünmekte olduğum soru bu…

Koskoca bir başlık beklemeyin benden sakın çünkü öyle bir başlık yok bu yazının altında… Tamamen enerji ile ilgili ve de tıpkı camın içeriden mi dışarıdan mı daha güçlü kırılacağı deneyi gibi bir durum söz konusu…

Her neyse…

Aşk kelimesinin tam olarak neyi ifade ettiğini atlayarak soruyorum bunu, sizce her şeyi affeder mi?
Tabii bunun anlamı yorumlarınızı bekliyorum demek oluyor ama ben daha farklı bir dil kullanarak sormak istiyorum aslında bunu. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Bunu sorgulamaya başladığında akla ilk gelen ihanet oluyor tabi doğal olarak. Ama baktığında ihanetinde bin bir çeşit draması var kendi içinde. Kimisi yıllarca birlikte olduğu kişiyi artık istemiyor ve sevmiyor, kimisi baştan beri heves peşinde, kimisi de gerçek sandığı şeyin peşinden gidiyor… Olay aslında bakmayın tamamen drama. Yani ihanet üzerine sayfalarca yazar, yorumlarız ancak iş bu noktada değil de eğer ihanet dışında ki başlıklar altından kaynaklanıyorsa yine de affeder mi?

Birkaç kişiyle sohbet ettim geçen zaman içinde. Çok acıklı hikâyelerde var bunların içinde ancak bazen öyle şeyler olabiliyor ki akla gelen ilk ihanet teması bile “keşke” öyle olsaymış dedirtebiliyor insana.

Çünkü çok sevdiğim biri aynen bu cümleyi kullandı “keşke bana ihanet etseydi” dedi. “O zaman kendimi daha çok severdim belki de” dedi. Bunlar bence oldukça acı cümleler özellikle de bir Kadın için. Gerçekten şaştım kaldım çünkü ihanet başlı başına çokta özenilecek bir son değil benim için. Niye diye sorduğum da ihanetten daha da kötü şeyler olabileceğini de öğrenmiş oldum. O günden bugüne hala düşünüyorum, aklıma takıldı kaldı… Benim başıma gelmiş olsaydı ne yapardım dedim. Çok şeyi sorguladım çocukluklarımızı, hayallerimizi, kalbimizi kıranları ve seçimlerimizi… Ne bileyim o tanıdığım adına derin bir üzüntü hissettim ama bir cevap aradım. Gerçekten bazen bazı olayların bir cevabı bile hak etmediğine inanıyorum.

Şükür mü diyelim halimize? Tabii ki hayır ama inanın hayatta peşinden koşturduğumuz o boş ve kafa yoran durumlar aslında insana çok bir şey katmıyor. Sadece o süre zarfınca yaşanılan şeylerin hatırı kalmıyor falan. Saygı bitiyor, inancın kalmıyor… Git gide azalıyor her ne varsa. Bu arada şunu da eklemek istiyorum “güven” duygusu yenilenebilir bir duygudur. Yani sizin güveninizi boşa harcamış birine yeniden güvenebilmeniz gayet mümkün. Tersini seçmeniz sadece bir seçim. O yüzden güvensizlik üzerine olan konuları da dâhil edince fazladan bir zarar olarak bakmıyorum, toparlanır demek istiyorum tabii daha da fecileri yoksa. Yani ya bundan daha da kötü senaryolar varsa gerçekten işte o zaman insan düşünüyor… Hakikaten kime sarılacağız bu hayatta… İnsan neden bir başka bedende bütün olmak için var neden sadece kendi ile sonsuza kadar mutlu değil… Cevap basit… Bir elmanın iki yarısı…

Yukarıda sormuş olduğum soru aslında, tam da bu noktada devreye giriyor. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?
Aşk gerçekten iki kişi arasında yaşandığında ve “biz” olunabildiğinde tadından yenmez bir duygu. O kelebek uçuşmaları sırasında aslında beyniniz vücudunuza oksitosin, dopamin, adrenalin, serotonin, ve vazopressin hormonlarının salgılanmasını sağlıyor. Hani kızlar arasında olur böyle muhabbetler “sen de bir şeyler var” “güzelleştin!.” falan işte aslında farkında olmadan o mutluluk ve enerji birleşimi insanda bu hormonları tavana çekiyor. Buna kim hayır der ki. Varsın olsun aşk hayatımızda her gün olsun.

Ancak bir süre sonra aşk bitiyor ve buna hiç biriniz inanmayacaksınız ama gerçekten aşk çok kısa süren bir duygu. Yerini daha güzeline devrediyor tabii buralara gelebildiyseniz şanslınız… Sevgi başlıyor ve tarifsiz olan duygular silsilesi… Ve bence bu çok doğru insan ne gariptir ki ilk gördüğü an da anlıyor o insanla beraber üreyeceğini… Buna henüz kendi adıma bir açıklama getiremiyorum ama gerçekten bu doğru. Ve aşk çocukları kesinlikle bu şekilde dünyaya geliyorlar.

Çok fazla link bilgisi yazmak istemiyorum ama buda burada dursun hani… Gerçekleri de bilelim. İngiltere’de aşk ve beyin fonksiyonlarının incelendiği bilimsel bir çalışma, aşk halinde romantizmin süresinin 937,5 gün sürdüğünü ortaya koydu. Yani toplam 2.5 sene dersek buna ki bence çok bile uzun, araştırmaların verileri böyle sonuçlanmış. Hoş gerçi bunların kaçı evlilikle sonlanıyor orasını bilemiyorum.

Ve çok tatlı bir bilgi daha…

Medicana International Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülküf Önal, aşk ve nefretin çok yoğun duygular olduğunu ve bu duyguların beyin hareketliliği ve dışa vurum açısından benzer özellikler gösterdiğini söyledi.
Aşk ve nefret arasındaki en büyük farkın, muhakeme ve aklıselimin merkezi olan beyin korteksinin büyük bir bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesinden kaynaklandığının altını çizen Önal, “Nefret eden kişinin korteksi çalışıyorken, âşık olan kişilerde kortekste ışık gözlenmiyor” dedi.

“Âşık olunca, beyin kendini kapatıyor”

Tamamen karanlık yani…
Araya girip şunu söylemek istiyorum. Bu bilgiye tamamen katılıyorum çünkü halk arasında derler ya “gözü kapandı” “büyü yapıldı” diye aynen böyle bir durum var. Yani beyin dışarıya kapanıyor. Ben buna tamamlanma da diyorum o ayrı. Büyüye hiç inanmıyorum o apayrı. Eğer hayatta bir kez olsun aşktan gözünüz kör olduysa ne mutlu size diyelim.

Dönelim makaleye…
Önal, Prof. Dr. Semir Zeki liderliğinde İngiltere’de yürütülen ve Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme tekniğinden yararlanılarak gerçekleştirilen çalışmada, aşk gerçekleştiğinde, beyinde meydana gelen değişikliklerin incelendiğini anlattı.
Önal, romantizmin süresinin de araştırmalarda “937,5 gün” olarak saptandığını ifade ederek, “Katılımcı çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele tutuştuğunu belirtirken, 937,5 gün sonra bu oran yüzde 38’e iniyor. Evliliğin üçüncü yılında ise çiftlerin yüzde 83’ü yıl dönümlerini kutlamak için uğraşmıyor” dedi.

“Kadın ve erkek beyni aşkı farklı yaşıyor”.!

Kesinlikle doğru. Kadın aklı denen bir şey var bir de erkek aklı. Hani kızmayın küçümsediğimden değil ama kadınlar gerçekten değişik yaratılışları ve kimyaları olan canlılar. Yuvayı dişi kuş yapar lafı doğrudur. Betondan bir evi, bir kadın “yuva” yapabilir ancak. Sevgi ile yapamayacağı şey yoktur ki kadının… Yeter ki ihtiyacı olan sevgi, ilgi, şefkat ve güveni alsın karşısından.
İnanın ki karşınızda sizi seven bir “kadın” varsa o “erkek” her zaman bütün bir kişilik haline bürünür. Buna “adamı vezirde, rezilde eder” atasözümüzü eklemeden edemeyeceğim. Zaten onlardan oldukça fazla olduğundan bugün erkeklerin kadınlara bakış açısı net değişti. O da ayrı bir sorun başlı başına.

Makalenin devamı…

Önal, erkek beyninin nörolojik aşk devrelerinin kadınlarınkinden farklı olduğunu, bu durumun “ilk görüşte aşk” ve “tek gecelik ilişkinin nedeni olarak gösterildiğini dile getirdi.

Âşık olan kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalarda, âşık kadınların beyninde birçok alanın hareketlendiğinin tespit edildiğini anlatan Önal, “Özellikle içgüdülerle ilgili alanların, dikkat ve hafıza devreleri hareketleniyor. Erkeklerdeyse görselliğin işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış, aynı zamanda erkeklerin neden kadınlardan daha kolay ‘ilk görüşte âşık’ olduklarını açıklıyor. Kadın ise tecrübelerine önem veriyor. Bu nedenle tek gecelik ilişkiyi daha çok erkek yaşıyor” açıklamasında bulundu.

“Kara sevda, korkunun önüne geçiyor”…!

Diyerek bu bilgileri sonlandırmışlar. Ben yeterince doğru olduğuna inanarak sizlerle paylaştım. Normal şartlarda bir Yengeç burcu kadını olarak asla aşkın tıbbi bir karşılığı olduğunu savunmam ama yukarıda da yazdığı üzere “tecrübe” dendiğinde orada akan sular duruyor ve ben sevgili yükselenim Kova burcu kadını oluyorum. Zaten benim kombinasyonum tam bir felaket hiç sormayın yani, yengeç ve kova imkânsız ikili. Su kovaya dolar. Yani durumun vahametini düşününce neden ajan olmadım diye ah çekiyorum. Bende yıllarca neden kızlardan çok, erkek arkadaşlarım olduğunu sorgular dururdum meğer beynimin bir kısmı erkek kafası olarak adlandırabileceğimiz bir yığın gariplikler içindeymiş. O sebepten erkekleri çok iyi anlarım ve sağlam empati kurarım. Kuramadıklarım da olmuştur elbet ona da zamanlama hatası diyelim.

Ben sorumu tekrar sorup konumuza döneceğim…

Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Yani aşkın gerçekten de affedici bir tarafı var ise bunu sağlayan şey gerçekten o hormonların da etkisi ile kabulleniş mi…? Ya da dış etkenler mi? Sosyal çevre, statü, imkanlar vb. şeyler mi. İşte esas insanın sorması gereken soru bu. Hele de en son etmiş olduğum hafif acıklı sohbetin arkasından kendime dâhil bu soruyu sordum günlerce. İçeriğini çok yazamasam da ihanetten daha kötüsü ne olabilir diye düşünün isterseniz. İşte o sebepten belki de bu konuya bile vakıf olmam çok manidar bir dönemde oldu.

Ve dedim ki kendime aşk her şeyi affeder. Kendi başına bile içinde kelebekler uçuşturan bir duygunun olumlu haline baktığın zaman affedici olmaması içten değil zaten. Ama eğer aşkın affettiği şey, aşkın dışındaysa o affeden duygunun adı aşk değil. Başka bir şey. Orada sorgulamak gereken başka konu başlıkları olmalı.

Ve bunu bütün samimiyetimle söylüyorum ki “keşke bana ihanet edilseydi” cümlesinden sonra iyi ki dedim. Hem kendi tecrübelerime baktım, hem çevremdekilere, her şeye… Hayat aslında göründüğünden daha da yıpratıcı ve bazen gerçekler hiç bilinmese daha iyi… İyi ki dedim… Neye dedim orası bende kalsın… Ancak gerçekten beterin beteri var. Hayatta en kabul edilemeyecek durumu bile bir son olarak dilemiş birinden duyduğumda, çok şükür demek içten bile değildi. Ayrıca bundan da ne ders çıkarılır orası da bin bilinmeyenli denklem.
Bakmayın aslında bizler kendi mutsuzluklarımızın üzerine hayatlar kurmaya çaba göstermesek içinde bulunduğumuz olumsuz olaylar aslında hiç olmayacak. İnsan en çok mutsuz olduğu yerini, yani en eksik hissettiği şeyi hayatına çekiyor. Ve bence bunu tamamen bilinçsizce yapıyor.

Ve bugünün o yıpranmış adamlarını da aslında bu tarz hem cinslerimiz bu hale getiriyor. Aynı şekilde kayıp ruhlu kadınlar olarak adlandırdığım hem cinslerimi de bu “ıssız adam” ‘lar bu hale getiriyor. Her şey karşılıklı. Ama keşke olmasa.

Her insan birbirinde istemeden de olsa derin izler bırakarak yeni bir sayfa açıyor. Ve tekrar tekrar aynı hatayı yapıyor. Affetmek ve kabul etmek varken bütün eski öfkelerini diğer dişil ya da eril enerjiye taşıyor. Belki bu size şu an çok yabancı gelebilir. Ama enerji bütünlüğüne inanıyorsanız şuna da inanın; siz birini aldattığınız zaman birlikte olmuş olduğunuz kişinin enerjisini, hem aldattığınız kişiye, hem de hayatınızda ki aktif kişiye geçiriyorsunuz. Tıbben buna hastalıklarda dâhil elbette ama bir de işin enerji kısmı var ki orada maalesef aldatılan kişi bunu çok net anlıyor. Öyle bir enerji sistemi ki bu tekrardan evinize dönüp birlikte olduğunuz insana sarıldığınızda, ona birkaç saat önceki bedenin hislerini geçiriyorsunuz.

Bahsettiğim şey klasik yakalanmalar değil tamamen enerjiyle bütünleşmiş bir his durumu. Bir kadın veya erkek birbirinden şüphe ediyorsa inanın ki orada ters giden bir şeyler vardır. Çünkü bırakın jest ve mimikleri ben hiç oralardan çalmayacağım insan karşındaki ile anlaşmaya razı ise asla kusur aramaz. Ya da her fırsatta bir konu yaratıp karşındakini yıpratmaz. Bunların hepsi eskiden kalma öfke birikintileridir. Ve bu öfke deryasında kişi hiçbir açıklaması olmadığı halde karşındakine de aynı şeyi yapar ve de çok uzun sürmez her şeyin açığa çıkması.
Dişil ve eril enerji olgusu, seks ve bedenden öteye uzanan başka boyutlar ve gerçeklikler taşır. Geleneksel olarak kadınlar, alıcılık, besleme, hassasiyet, duygu ve sezgi ifade etme ve geliştirme durumundadırlar. Geçmiş tarihte pek çok kadın, kendine güven, doğrudan eylem, zekâ, etkili ve güçlü bir şekilde görev yapma yeteneklerini bastırmıştır. Benzer bir şekilde erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Güçlü, doğrudan, saldırgan ve iddialı hareket etme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Pek çok erkek kadının tersine, sezgi, duygu, hassasiyet ve besleme duygularını bastırıp inkâr etme yoluna gitmiştir.

Her cins, hayatını devam ettirebilmek için çaresizce diğer yarısına bağlı ve muhtaçtır oysaki. Yani erkekse dişiyle, dişiyse erkekle tamamlanmadan var olamaz. Bu durum, bedensel-cinsel-tensel bütünlenme çerçevesinde kısıtlı kalmayan, kendi varlığının içindeki enerjisel zıt yanına da ihtiyaç duyarak yaşamak ve hayatta kalmaktır. Yani birey var oluşunu devam ettirmek için çiftleşme amacıyla diğer yarısına ihtiyaç duyduğu kadar, kendi öz benliğindeki diğer karşıt çiftine de ihtiyaç duymaktadır.

Son binyılın sosyal ve psikolojik baskısıyla töre, edim ve kurallar silsilesine göre yaşam tarzı oluşturan insan toplulukları; fiziksel olarak hangi cinsin organlarını taşıyorsa, o cinsin sembolü olan davranışsal edimleri kendisinde baskın kılmayı seçmiştir. Dengede olmayan bu baskınlık tüm dünya enerjilerine yansır. Sadece kadın-erkek arasında kalmayan negatif kutuplaşma; tüm dünyanın enerjisinin üzerinde bir kâbus gibi oturuyor. Kutuplar, kendi varlığının özündeki karşıt ve tamamlayan enerjiyi reddeden durumu devam ettirdiği sürece; her türlü ikiciliğin arasındaki gerilim alanı, dengesizlik yaratmaya devam edecektir.

Basit tanımlamayla kadın ve erkek, ayrı ayrı yarım insandır. Erkekler sezgisel bilgelik ve duygusal destek için kadınlara ihtiyaç duyarlar.

Kadınlar da edilgen olmayı seçtiklerinden eylemsel olarak erkeklerine bağlıdırlar. İdeal bir iş bölümü ve paylaşım gibi görünmekle birlikte, diğer yarısı olmadan yaşayamayacağını bilen birey, kendini tek başına bir bütün olarak hissedemez ve kendi iradesinde olmayan diğer yarısını kaybetmekten korkar.

Bu korku, sürekli olarak karşıt kaynağı kontrol etme güdüsü yaratır. Bu güdü bir şekilde eylemini gerçekleştirmelidir, durdurulamaz. Zorla, hileyle ve ne pahasına olursa olsun karşı tarafı kontrol etme edimleri, ince davranış detaylarıyla şekillenerek bağımlılığa dönüşür.

Bu da kaçınılmaz olarak gücenme, incinme ve savaşı doğurur. Oysa gerçek sevgiye dayanan bütünlenmelerde bu türden bir kontrole ihtiyaç ve yer yoktur. Çünkü her iki taraf da kendi bütünlüğü içinde birer Tam’dır.

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok, Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

(Hacı Bektaş-ı Veli)

Bence bu yazı tamda buralarda durmalıydı ve kendi görevini şu anlık tamamladı. Çünkü devamı geliyor…
Aşk üzerine, sevgi üzerine, bütünleşmek üzerine daha çok söylenmeyen sözler var.

Gene de pişmanlık duyulmadan ve var olan durum üzerinden bakıp daha da kötüsünün olabileceği ihtimalini akıldan hiç çıkarmadan yolumuzda emin adımlarla ilerleyelim… Unutmayın kimse kimseye muhtaç değildir ve mutlak suretle doğanın bir dengesi vardır. Bu denge ne zaman farklı algı boyutlarına taşınıyor işte o zaman başlıyor bir şeyler değişmeye… Olumlu yönden bakıp daha doğru ve düz olarak cümlelerimizi söylemekten çekinmeyelim derim…

Sevgiyle kalın…

Mutlu Pazarlar…
Merve♥

 

Kwabs – Cheating On Me

 

Kısa bir not…
Özlem Tekin’in hayatımıza tam olarak bu şarkının sözleri ile dâhil olduğu o dönemleri düşünmedim değil bunları yazarken… “Çok üzgünüm, istemeden…” diye ince tiz bir sesle harika hatıralar bırakmış olduğu muhteşem şarkısı. Sene 1995 benim için aşkın çok fazla bir şey ifade etmediği dönemler doğal olarak… Ama çok iyi hatırlıyorum bu şarkı dillere dolanmıştı ve Yerebatan Sarnıcında çekilmişti o klip. O günlere de minik bir dönüş olur belki Pazar Pazar…

#ozlemtekin
#askherseyiaffedermi

 

KAYNAKLAR



⇒www.teknokulis.com/haberler/guncel/2014/04/29/askin-omru-bilimsel-olarak-hesaplandi
⇒www.indigodergisi.com/2013/04/icimizde-saklanan-kadin-ve-erkekler/

Yazımda kaynak olarak kullanmadım ama bakmanızı tavsiye ederim.

www.sagliklisifacilik.com/ruhsal-cinsellik-şehvet-tatmin-ve-i̇ffet-4ef3531d54a9

 

 

AÇIKLAMALAR

Oksitosin: Oksitosin, primer olarak beyinde nöromodülatör görevi olan bir memeli hormonudur. Beyinde hipotalamusta sentez edilir ve arka hipofizden salınır. Oksitosin en fazla üremedeki rolü ile bilinir.
#oksitosin

Dopamin: Dopamin, vücutta doğal olarak üretilen bir kimyasaldır. Beyinde, dopamin reseptörlerini aktive ederek nörotransmiter olarak görev yapar. Dopamin, ayrıca, hipotalamustan da salgılanır ve kana karışarak nörohormon görevi yapar.
#dopamin

Adrenalin: Adrenalin, böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur. Doğada bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır.
#adrenalin

Serotonin: Serotonin, insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.
#serotonin

Vazopressin: Vasopressin, ve Antidiüretik Hormon olarak da bilinen Arginin Vasopressin, insan dahil olmak üzere memelilerin büyük çoğunluğunda bulunan bir hormondur. Vasopressin’in birincil görevi, böbreklerden su geri emilimini arttırmaktır.
#vazopressin

Öyle anlar geliyor ki karşınız da ki harika suretli insana bakıyorsunuz ve diyorsunuz ki sussan daha güzelsin. Tabii diyemiyorsunuz o ayrı. Ama diyenler vardır diye düşünerek yazıyorum…

Ne komik ama değil mi? Kadın ya da Erkek demeden en güzel insana bile dayanamaz olabilirsiniz. Çünkü genellikle insanlar boş konuştuklarının farkında değillerdir. Gerçi dolu konuşmaksa mesele neyi konuşacağız diyeceksiniz siz de haklısınız.

Boş konuşan insan tabii eğer iş yaptığınız biri ise sus diyemeyeceğiniz kesin. Katlanılması zor durum. Bir de “o değil de…” ile başlayıp, tamamen alakasız başka bir konuyla, ani araya giriş yaparak laf kesenler var onlarda feci tabii. Ama kendi lafı bölünürse sinirlenip bir boş konu daha açmaktan da kendini alıkoyamazlar. Hemen oradan kaçın, telefonunuza sahte bir uygulama yükleyin mutlaka bulunsun. İşte amcam arıyor, patron çağırdı falan diyerek ortamdan sıyrılın yoksa bitmez, sabahlar olmaz…

Yıllarca görmediğin bir arkadaşına hasretle kavuştuğunda geçen zamanın özetini birkaç saate sığdıramazsın ayrılırken de eksik hissedersin.
Bir de gerçekten konuşmak isteyip konuşamadığın tipler vardır. Çünkü onlar asla dinlemezler seni. Konu açarsın kendinden bahseder. A dersin kendini anlatır, b dersin gene kendini anlatır kısaca dayanılmaz bir eziyete döner bu tarz insanlarla birkaç saat bile geçirmek… Onlardan da kaçın. 🙂

Yazının sonu sanırım Tibet’e doğru gidiyor… Kendimde emin olamadım… Ama merak etmeyin Tibet’e hiç gitmedim. Gidersem 7 değil 77 yıl kalmayı düşünüyorum…

 

Benim sıkça başıma gelen vazgeçilmez “taksi” muhabbetleridir. Zamanında havalimanından taksiye bindiğimde malum üzerimde üniformam olduğundan hemen muhabbet başlardı. İlk soru abla nerelisin? İkinci soru evli misin? Sanki oğluna alacak mübarek… Neyse tabii bin bir surat ifadesi ile durumdan ne kadar rahatsız olduğumu fark etmesi için uğraşsam da boş, sonunda evin önüne gelince maaşın ne kadar sorusu ile kaç kez taksiden indiğimi hiç unutmam. O gün bugündür de tanımadığım insanlarla sohbet etmek konusunda yabanileştim. Sanırım haksız değilim. Boş konuşmak meselesi oldukça sık rastlanan bir durum. Zamana çok kıymet veren biri olarak ben “zamanımın çalınmasına” hır çıkarabilirim.

Gelelim tarz-üslup konusuna… Aslında ben daha önce de bir yazı yazmıştım “diksiyonsuz silikonlar” diye. Hatırlamayanlar için link :http://merveninblogu.com/iste-ilk-konumuz-diksiyonsuz-silikonlar/.

Kadınların özellikle günlük hayatta ki konuşma biçimlerine çok takılırım ben. Öncelikle sağlam bir üstattan diksiyon eğitimi aldığım için, beden dilinin ve mimiklerinde buna ilave olarak insanın kendisini nasıl ifade ettiği konusuna özellikle dikkat ederim. Ve kadınlar doğaları gereği beden dillerini doğuştan özel bir yetenekle gerçekten kullanabilen canlılardır.

Eğer bir kadın gözlerini konuşurken çok net bir şekilde kullanıyorsa tabii ki bu bulunan ortama da bağlı dikkatli olun derim. Çünkü insanın en önemli ifade duyusu gözdür. Ve hiç şaşmayan ikinci hareket kadınlar saçlarıyla oynuyorlarsa eğer ya ortamda ilgi odağı olmak istiyorlardır ya da huzursuzlardır.

Ben çocuksu davranan kadınların konuşma tarzlarını eskiden çok tatlı bulurdum ne zaman bu böyle iğreti hale geldi artık dayanamadığımın farkına vardım. Gene söylüyorum ah şu sosyal medya. Hep bu gördüğümüz ve neredeyse aklımızın bir köşesinde tatlı iken kötüye dönüşen görüntüler.

İtiraf etmeliyim ki gerçekten güzelliğine toz kondurmayacağım ama konuştuğu zaman yok olmasını istediklerim var ki işte onlarla ömür nasıl geçer bilemiyorum. Karşı cinslerime sabır diliyorum. Ben erkek olsam ne yapardım bilemiyorum. Ondan kadın olmuş olabilirim :).

Aynı oranla çok konuşan erkekler de bir şekilde ya telefonu kapamayı bilmiyor, ya da işsizler gerçekten bilemiyorum ama kesin orada da bir sorun var. Benim için uzun telefon konuşmaları tarihte kaldı herhalde ya da çok yoruldum. Ondan bu kadar sinir oluyorum uzun konuşmalara. Bazı arkadaşlarımın ilişkilerinde hala da şahit olduğum saatlerce süren konuşmalar da bunlara dâhil. Neyi konuşuyorsunuz arkadaş. Anlamıyorum anlayan varsa aydınlatsın.

Ha bir de eskiden okuldan eve gelirdik, ev telefonundan saatlerce bütün günü geçirdiğimiz insanlarla konuşurduk. İşte o esas neyin kafasıymış hiçbir anlam veremiyorum şimdilerde.

Neyse siz çok konuşan erkeklerden de kaçın, inanın zaman kaybı. Bir erkeğin konuşacak çok şeyi olmalı elbet ama gün 24 saat en azından bunu temel alın öyle bakın. İşi olan insan işiyle uğraşır telefonuyla, chat yapmakla falan değil. Böyle erkekler oldukça fazla özellikle şunu da söylemesem olmaz asansörde ve spor salonunda fotoğraf çeken erkekler antipatik. Artık pozunuzu değiştirin.
#birdost

Çok neşeli durumlar haricinde bir de içkinin etkisiyle çenesine vuranlar var. Aman Allah’ım susmayı bilmez aynı konuyu 1000 kere anlatır. Dinlemez. Hani bunlar sene de 365 günde en çok 1 kere olsun dediğim şeyler haline geldiğinden beri biliyorum ben o eski ben değilim… Sanırım yaşlanıyorum. Ya da eski muhabbetleri özlüyorum şimdiler de hiç biri yok çünkü.

Zannetmeyin bunları yazan kişi olarak ben öyle suskun, az konuşan falan biriyim. Tabii ki hayır bol keseden sallamıyorum ama hafif kendimden de ithafta bulunarak bir şeylere değinmek çabasındayım.

Sinir seviyesi yüksek gerilim hattına bağladığında enerji çeneye vuruyor kanaatindeyim. İnsan istemediği sözleri de söylüyor hatta ancak pişmanlık yaraya merhem olmuyor. Yapılan bir araştırmaya göre, egosu yüksek kişilerde daha çok olurmuş bu. Egoist insanların gün içinde harcaması gereken enerji dışında bir de kelime haznesi varmış ve bunu kullanamadıklarında evdekileri bile uyandırır cinsten tepkimelerde bulunduklarını söylüyorlar… Politikacılar ne yapsın o zaman sürekli konuşuyorlar. 🙂

Ben kendimi iyi bir dinleyici olarak görürüm hep. Dinlemeyi severim. Karşımdakinin bana duyduğu güven, sadakat ile bana bir şeyler söylendiğini düşünürüm ve saygı duyarım. Ancak bazen iyi bir dinleyici olmak kendinizi dinletememe seviyesine de ulaşabiliyor. İşte burası tehlikeli suların sinyallerinin tam da olduğu yer. İnsanlar karşılıklı olarak eşit seviyede iletişim kurabilirlerse ancak kavga, huzursuzluk vb. durumlar gerçekleşmez. O yüzden kendinizi dinlettiğiniz insanları da kendiniz gibi görün ve onlarında dinlenmeye ihtiyacı olabileceği gerçeğini asla yabana atmayın derim.

Neyse ben şu çok güzel suretli olan tiplere döneyim… Mesela kadın çok güzel bakmaya doyamayacağınız derecede güzel ama içi neredeyse saman dolu misali… Neyleyim ben öyle güzelliği der geçersin. Ama bir de konuşuverir ki aman aman duymayan kalmasın dercesine kültürden uzak, hatta taş devrinden günümüze ışınlandığını düşündürten seviyede. Elinde telefonu çeşit çeşit filtre ile güzelliğine güzellik katıyor. Ne yapsın onunda markajı bu. Bunu da sevenler var ne yapalım ölelim mi?

Gene de bakmayın en çok tercih edilen kadınlar aslında çok şey bilmeyen kadınlar olarak adlandırılır. Niye mi çok bilirsen, çok görürsün. Ama bilmezsen öyle masada ki tuzluk misali durursun. İşte tam da burada… Çok güzelsin, çok şekersin, çok hoşsun ama boşsun diyecek birilerinin hala yaşadığına inanıyorum. İnanmak istiyorum. Çünkü kadın dediğin varlık hiç bir şeyi bilmese, görmese bitkiden ne farkı olur. Bitki dediğin bile su ister. O yüzden çok fazla bu işleri gerçekle sanal arasında karıştırmayın derim.

Birincisi dilimize hâkim olmamız gerek konusunda netim çünkü dilin kemiği yok. Öyle yumuşacık bir organ olduğuna bakmayın, bazı anlar oluyor ki insan o kelimeleri nasıl ettim diye kendini bile sorguluyor aslında. Tabii sorguluyorsa bu iyiye işaret. Bir de sorgulamayan ve her seferinde aynı şeyi yapanlar var ki onlar en zor karakterler maalesef. Hayatta en önemli kurallardan biri ve en sevdiğim sözdür “Söylemediğim şeylerin hiçbiri, bana zarar vermedi.” Calvin Coolidge

Farz edin ki söylemediniz, hakkınızı korumadınız ne fark eder ki konuşsan da aynı konuşmasan da. İşte sular yükseldiğinde insanın en çok diline hâkim olması gerekir. Çünkü bazı sözlerin dönüşü yoktur. Ve hayat boyu edenin önüne karma halinde dizilir.

İkincisi eline hâkim olmak. Şiddet içerikli hiçbir yola başvurmamak tabii net kastım ancak bir de elinin durmadan yazdıkları var ki bazen sözden bile keskin olabiliyor. Ayrıca bir şeyi yapmadan önce iyice düşün, başkalarına zarar vermekten kaçın.
Üçüncüsü için tabii ki bilinen sırasıyla beline sahip olmak. Bence burada kastedilen sadece ihanet değil, şehvet ve tutkuların insanda hâkim olmasına dair yapılan bir uyarıdır.

Bence de çok doğrudur…

Zira insan çok söz söylemekle değil, söylediği sözlerin yerinde ve faydalı olmasıyla kadrini ve kıymetini yükseltir.

Şimdi Tibet’e gidebiliriz arkadaşlar. Çünkü bu yazıyı okuduktan sonra mutlaka birilerinde inziva isteği uyandırmış olacağımı hissediyorum. 🙂
Giderseniz haber verin bende gelirim…♥

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

KAYNAKLAR

Calvin CoolidgeKimdir?
John Calvin Coolidge, Jr., Amerika Birleşik Devletleri’nin 29. Başkan Yardımcısı ve 30. Başkanıdır.
4 Temmuz doğumlu olması da ne kadar manidar 🙂
Tam bir Yengeç kafası…

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun”

Oturuyordum öylesine karanlıktı gökyüzü…
Duygularıma şahit yıldızlar bile küsmüştü sanki bana.
Ne derdimi anlatacak biri vardı, ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Şimdiden çok yalnızlaşmıştı gelecek yıllar.
Ama birine benzemek güzeldi.
Benzetilmenin alt yazıları vardı.
Güzel olan yansımaydı.
Ve o bunun ne anlama geldiğini bilmeden “yalan” söylüyordu.

♥♥♥

Karşınızda ki kişinin yalan söylediğini bildiğiniz halde saatlerce onu dinlediğiniz oldu mu hiç ? Hem de seve seve, fazlaca feda ede ede…
Onun kurduğu tatlı cümlelerin hüznü ve neşesi bir an olsun sizin içinde gerçek olmadı mı? Ne kadar fazla duygu yükünü sırtında taşıdığını yalanlarıyla bile olsa böylesine açık eder miydi? Senin de onun kadar “sevdiği birine benzediğini” bilse…
Eder di! Düşünmeden ederdi. Çünkü o hep sevdiği birine benzetmeyi seçmişti.
Biliyordum aslında hem de çok iyi biliyordum, ben dersime çok iyi çalışmıştım hâlbuki.
Sadece beni hazırlıksız yakaladığını düşündüğü için kendi akıl oyunlarına, beni de dâhil etmek istemişti. Aslında o kocaman bir çocuktu. Yıllar ona hain davranmıştı sadece. Aslında o hep çocuktu ve bir masumu sevgiyle, içtenlikle en samimi hali ile oynuyordu.
♥♥♥

İşte tam da o sırada biri geldi ve dedi ki “sen sevdiğim birine benziyorsun”.

Duymak isteyeceğim son cümle dizeleriydi.
Ben kimseye benzemek istemezdim çünkü gerçek olan “ben” idim. Benzeşmek sadece ten ve suretten ibaretti.
♥♥♥
Aşk ise konu çoktandır inceldiği yerden kopmuştu. Buna körü körüne inananlar “aşk” kelimesini 101 adet gülle tanımlıyor ve çok değerli taşlarla süslüyorlardı.

♥♥♥

İnanılacak duygular yerini sadece kırgınlıklara bırakmıştı.
Henüz yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebek için “sevdiği birine benzetilmek” sadece bir kırgın yüreğe daha “hoş geldin” demekti.

♥♥♥

Kelimeler bazen öylesine akar yürekten ve bir yerlere oturur. Sonra geçer karşına “hadi beni buradan izle”  der.
Baktığın mı gördüğündür, yoksa gördüğünden ötesi mi vardır? Mesele görmek midir yoksa görmeyi bir meziyet olarak bilmek midir?
Çok okuyan misali felsefeye kafaya yoranları iyi anlarım. Azdan çok deli olanları severim bende onları sevdiklerime benzetirim. Sevdiklerim hep yansımalarımdır. Onlar benim bütünüm, inandıklarım ve bana bu hayatı şükrederek yaşamayı öğretenlerdir.

♥♥♥

Çünkü felsefe kendi başına bile bilgelik konusu. Neye inandığının çok fazla önemi olmaz. En önemli çıta ne kadar derin olduğundur. Sen bir insan formu olarak dünyada isen ağırlığın kadar suyun içindesindir. Ya batarsın, ya çıkarsın. Ondandır ayağının yere değmediği sularda yüzme der bir bilenler.

♥♥♥

İnsan kendi içine döndüğünde ne bilgelik kalıyor ne de hatırı sayılır hayat dersleri… Sadece o “an” var olabiliyor. İmkânlar baktığında oldukça cömert ama bir o kadar da kısıtlı kendi içinde. Senin kabın ne alırsa aslında sen o kadarsın.!

♥♥♥

Seni sevdiği birine benzeten mi gerçek, yoksa sevilen kişiye benzeyen sen mi? İşte tam da bu nokta da “gerçek” olmak ne kadar mühim bir algı insan benliğinde.

♥♥♥

Neyi ne amaçla yapıyorsan ve bu tarifin içinde sevgi varsa karşılığı illa ki gerçek olacak. Bize öğretilen bu. İstemesek bile zamanla bunu beynimizin en ince yerlerine öyle bir kaydediyoruz ki, gerçek olan geldiğinde bunu bile göremez hale geliyoruz.
Siz belki bu kadar uzun girizgâhlara alışık olmayabilirsiniz ve hatta size sıkıcı bile gelebilir. Ama insan gerçek ile yaşadığı an kavramı arasında sıkışmış bir beden dili aslında. Tam olarak insan, kendi merkezini keşfettiği anlarını bazen trajediye dönüştüren, bazen de akışta kalarak sonuca huzurla ulaşan en güzel tanımlanan canlı aslında.

“Yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuzdur.”
Denis Diderot

Kendisi Fransız yazar ve filozof. Aydınlanma Çağı’nın en önemli kişiliklerinden biri. Toplumu eğitmek ve geliştirmek için tasarlanan ünlü Ansiklopedi’nin baş editörüydü. E dile kolay böylesine derin düşünce anca böyle birinden çıkar dedirtiyor.

Tekrar ediyorum…

♥♥♥

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun” dedi…
Bizler bunu gündelik hayatta sıkça yapıyoruz çünkü yalana dayanmak en kolay yol zihin içinde. Ancak bunun sadece bir kere olabileceğinin matematiğine çok fazla itimat etmediğimizden bunu birden fazla kere yapabiliyoruz. Gerçekler sonsuzdur. Ama sevdiğiniz insanları soktuğunuz kılıklar sadece bir “an” içindir. Bunu ikinci kere tekrarladığınızda asla aynı tadı vermez. Bir kere deneyimlenmiştir ve kişide de aynı hazzı vermez. Sadece kılıklar ve suretler değişir. Siz aynı kalırsınız. Kendinize söylediğiniz en güzel yalan bile sadece bir kez tat verir ve devamı sonsuz mutsuzluğa sürükler sizi.

Duygularınıza şahitlik eden yıldızlar bile küser sonra ne derdinizi anlatacak biri kalır ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Yani başa döner durursunuz.

♥♥♥

Yalanların ne kadar bulaşıcı olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bazen en iyi bildiğiniz yalan bile öyle tatlı gelir ki inanmamak içten değildir. İnanmak ister yürek öylesine saf ve derinden… Seni sevdiği birine benzeten kişiyi Tanrı bile ilan edebilirsin gözünde. Ama “öz” o kadar da iyimser değildir. Acımasızdır ve sana bunu mutlaka tekrar hatırlatacaktır. O gün öğrendiğin sözlük anlamında karşılığını bulan “şeytan” ya da “iblis” bile olabilir o kişi.

Önemli olan vurgu sana ne söylendiği değil senin neye inanmak istediğindir. Çünkü yalanlar hep güzeldir.
Gün içinde “tatlı yalan” adı altında bile onlarca kurgu üzerine ilişkiler devam eder gider. Ancak işin içine “yalan” girdi mi işte orada yoldan geri dönmek oldukça zor ve zahmetlidir. Artık bir kişiden çok, birçok kişi olmuş olursunuz ve de gerçek ile yüzleşmektense ondan kaçmak daha kolay yol olur. En ucuz bilet misali…

Eiffel kulesinden nefret eden şair Guy de Maupassant ,
“Yeryüzünde, insanların sayısı kadar gerçek vardır.” der.

İstatistik olarak haklı çıkması mümkün olsa da bunun ne derece derinden gelmiş bir cümle olabileceğini ancak insan kendi özüne baktığında yani yüzleşme başladığında anlayacaktır. Kendisinin bile katlanamadığı gerçekler dizisine bakıldığında, en çokta kendine düşman olmuş kişi olarak tarihe geçmiştir. Burjuvazi bir yazardır ancak bir gece yarısı başına silahı dayadığında içindeki kurşunların çıkarıldığını görünce sinirlenip yere fırlatıyor. Fakat pes etmiyor, ölmeye kararlı olduğu için masanın üzerinde duran çelik kamayı şah damarına saplamaya çalışıyor ama sadece boğazını yaralıyor. Bunun üstüne, atlamak için pencereye koşuyor ama kapalı panjurlarla karşılaşıyor, panjurları sarsarak açmaya çalışırken odaya girenler onu yatağına yatırıyor. Yüzü kan revan içindeyken uşağına sesleniyor: “Bak ne yaptım… Boğazımı kestim. İşte bu delilik demek…” bu olaydan sonra bir kliniğe yatırılıyor. Artan delilikleri 6 Temmuz 1893 sabahı şiddetli bir krizden sonra gelen ölümle son buluyor.

♥♥♥

Beyninin içinde ki “kanayan bir yara” dediği ıstıraplar dinmiş midir öldüğünde, bilinmez. Ama bana yeterince Orhan Pamuk esintisi verdiğinden burada onunda cümlelerine yer vermek istedim.

Aşk üzerine yazılan milyarlarca söz ve şiirden çok, yeryüzünde ki insanların kalp atışına baktığınızda belki hiçbir şey göremezsiniz. Ama gerçek olan hep aynı kalır ve “gerçek” değişmez. İçinde yaşadığımız düzen değişmez, değişmeyebilir. Alışkanlıklar birden çok takıntılı yaşam tarzı haline dönmüş olabilir kendi içinizde ama asla unutmayın ki insan denilen varlık eninde sonunda beyninin hükmettiği tüm duygulara rest çekecektir. Bunu bir mutlu son veya trajedi olarak kayda geçirmek senin elinde.

Evet, sen sevdiğim birine benziyorsun… Hem de çok!
“O” ‘nu çok fazla andırıyorsun. Elimde değil mutlak benzerlikleriniz var ve ben inşaların çift yaratılmış olduklarına değil, bir bütün olabileceklerine inanıyorum. Geleceğe inanıyorum ve beni dinlemeden yargılıyorlar.
Bilmiyorlar, yapay zekaya inanıyorlar ve daha kötüsü sonumuzun geldiğine inanıyorlar.

Ben kâhin değilim.
Ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu hissediyorum.  Çift yaratılmak sadece suret benzerliği. Ve biz bunu istersek kalemle bile çizecek yeteneklere sahibiz. Çünkü ben sevgiyim ve nereye gidersem gideyim sevgimle ve beni ben yapan tüm varlığımla gideceğim… Topraktan geldiysem toprağa, ışıktan geldiysem ışığa ama her ne şekilde olursa olsun dönüşeceğim o muhteşem sevgi enerjisine inanarak söylüyorum sana bunları. Sen sevdiğim birine benziyorsun… Ve o aslında benim!
Sen de bensin!

♥♥♥

“Our memory is a more perfect world than the universe: it gives back life to those who no longer exist.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“There is only one good thing in life, and that is love.”
― Guy de Maupassant, The Complete Short Stories of de Maupassant

♥♥♥

“Everything is false, everything is possible, everything is doubtful.”
― Guy de Maupassant, Complete Works

♥♥♥

“Love means the body, the soul, the life, the entire being. We feel love as we feel the warmth of our blood, we breathe love as we breathe air, we hold it in ourselves as we hold our thoughts. Nothing more exists for us.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“cette oppression douloureuse, ce malaise de l’ame que laisse en nous lé chagrin sur lequel on a dormi. Il semble que lé malheur, dont lé choc nous a seulement heurte la veille, se soit glisse, durant nôtre repos, dans nôtre chair elle-meme, qu’il meurtrit et fatigue comme une fièvre.
هذا الضيق المؤلم، إنزعاج الروح الذي ننام عليه يترك فينا الأسى. ويبدو أن صدمة التعاسة التي ضربتنا بالأمس تنزلق خلال راحتنا، في لحمنا نفسه فتُمرض وتًتعب كالحمى.”
― Guy de Maupassant, Pierre et Jean

♥♥♥

Biz hepimiz birbirimizin muhteşem yansımalarıyız.
Sırtımda yüklerim bile olsa, ağırlığımdan fazlasını kaldırmayacağım. Ve hayat bana bunu mutlaka öğretmiş olacak.
En akıllılardan sayılmak yerine, deli diyecekler. Ona da gönülden razıyım.
O gün geldiğinde sen bir zamanlar çok sevdiğim ya da aslında kendimin yansımasını gördüğüm kişi olacaksın…
Ve eğer sen o isen, ben çok mutlu olacağım.
Ayna da gördüğüm yansımam sen de bütünleşecek, ve bütün kusurları sevgiyle sarmalayacak…
İşte o zaman sen sevdiğim birine çok benzeyeceksin.

Eğer bunu okuyorsan bil ki sen bendesin…

Ve ben de sendeyim!

Karşılaşmamız sadece bir illüzyon!
Sen buna yanılsama da diyebilirsin.
Bugün hiç istemediğin bir yerde uyanabilirsin.
Unutma bunlar sadece senin seçimlerin.
Başkalarına yükleyeceğin başarısızlıklar seni sadece daha hırslı yapar.
Daha fazlasını isteyeceksen eğer, aynaya bak ve yansıman sana ne söylüyorsa onu yap.
Sana sihir ve büyü yapamam!
Sadece kalbimden geçen en güzel dileklerimi dilerim.
Sen ne kadar iyiysen ben de sana o kadar aynayım.

Sonsuza kadar!

Sevgilerimle,
Merve♥

#kupakızısinekvalesi

Alessandro Safina – Luna

 

 

Kaynaklar

http://ejderkulesi.blogcu.com/olulerin-dedikleri-maupassant-dan-alinti/9806944♥♥

Renklerin şüphesiz hayatımıza etkisi büyük. Günlük yaşantımızdan tutun da, arabamız, evimiz, giysilerimiz, rüyalarımız da bile renkler gerçekten ön planda. Bu yüzden de insan psikolojisinin renkleri neden bu denli gerçek kabul ettiğini merak ettim.

Gözümüzdeki retinanın ışık dalgalarının frekanslarını ayırt etme yeteneği sayesinde farklı renkler görüyoruz. Renk ışıktır. İki yüzyıl önce İngiliz fizikçisi Isaac Newton kendini bir karanlık odaya kapatarak bu teoriyi kanıtladı. Newton küçük bir delikten içeriye girmesine izin verdiği bir ışın demetinin önüne bir üçgen prizma yerleştirdi. Böylece beyaz ışığı güneş tayfı renklerine ayırmayı başardı. Yine Goethe, Newton’un “7 renk vardır” şeklindeki tespitine karşı; mavi ve sarı renkleri (kırmızıya da sarının içinde görüyor) ana renkler olarak tespit etmiş. Goethe’ye göre sadece mavi ile sarı var ve diğer renkler de bunların dereceleri. Bu onun Renkler Kuramına dair en popülerlik kazanmış bilgisidir.

Mutlak suretle lacivert ile siyahı ayıramayan çok vardır eminim. Bende onlardan biriyim. Ama kendimi daha çok bakar kör olarak kabul ediyorum renklerin hiç suçu yok.

Bu yazı da sadece bir renk üzerinden yazmak istedim hâlbuki en sevdiğim renk bile değil. Merak ettim neden sarı bu kadar ilgi çekici diye… Ve hakkında çok şeker bilgiler edindim.

Sarı renk tamamen geçiciliğin ve dikkat çekiciliğin ifadesidir. Trafik lambalarını düşünün. Sarı renk bir süre sonra bitecek olan bir süreci gösterir.

Ayrıca dünyanın tüm ülkelerindeki taksiler sarı renktedir. Yolda çok rahat görülebilsin, diğer otomobillerden kolayca ayırt edilebilsin ve geçici oldukları da vurgulansın diye.

Ayrıca yol çizgilerinin de artık beyaz değil sarı olmasındaki sebep de sarının dikkat çekici bir renk olmasından kaynaklanır. Çünkü tahminlerin aksine sarı beyazdan daha göz alıcı bir renktir.

Ofiste kullanılacak renk tercihlerine geri dönecek olursak, eğer bir yerde insanların hızlı geçişlerini ve çok kalmamalarını sağlamak ve tempoyu artırmak istiyorsanız kesinlikle renginiz sarı olmalı.

Tabi eğer çocuk odasını sarıya boyarsanız, bu durumda küçük afacanın adrenalin ve yaramazlık düzeyindeki artışa da çok şaşırmamanızı söyleyebiliriz.

Ayrıca iletişim rengidir. Birine çıkma teklifi etmek için cesarete ihtiyacınız varsa sarı giyin. Randevuya gideceksiniz sohbetin kolay gelişmesini sağlayacaktır. Daha yaratıcı ve neşeli olduğunuzu hissedeceksiniz. Sarı giyenler hazır cevap olurlar. Neyi, nasıl söylemeniz gerektiğini bilirsiniz. Espri yeteneğiniz güçlenir. Eğer bir talepte bulunacaksanız ya da ilişkide bir sorunu tartışacaksanız sarı giyin.

SARININ ZİHİNSEL VE DUYGUSAL ÖZELLİKLERİ:
(Tamamlayıcı rengi: MOR)

YÜKSELEN ÖZELLİKLERİ: Spektrumun sıcak renkleri arasında en hafif ama en fazla kozmik gücü olan sarı renk, Güneşe en çok benzeyen renk oluşu ile insana umut duygusu veren bir potansiyeldir. Parlak, neşeli ve heyecan yüklü bir güce sahiptir. Hırs ve iddiayı simgelerken özgürlüğe en düşkün renktir. Açık görüşlülüğü ve ilhamı simgeler. Parlak bir renk oluşu ifade, bilgiyi ve bilgeliği ön plana çıkarır. Entelektüel bir bakış ve yöneticilik duyguları ile de iç içe yaşar. Üst mantal zekâyı öne geçirir, mantığı simgeler.

KAYBOLAN ÖZELLİKLERİ: Sarı rengin olumsuz özelliği, yıkıcılığa yol açabilmesidir. Aldatma, ikiyüzlülük, kindarlık negatif yönlerinin en belirginleri arasında yer alır. Derin bir karamsarlığa, zihinsel depresyona sebep olabilecek özellikleri de bünyesin de taşır. Sinir sistemi bozukluğu ve ani fraksiyonlara sebep olur.

FİZİKSEL ETKİLERİ: Sinir ve kas sistemini sağlar. Dolaşım sistemini doğru yolda çalıştırarak kalbin daha rahat çalışmasında yardımcı olur. Karaciğer ve safra kesesinin çalışması gibi bazı vücut fonksiyonlarında yardımcı olur. Mide sularının salgılanmasını sağlar. Sarı renk hiçbir akıl ve zihin hastasına tavsiye edilmemelidir.

 

 

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

 

KAYNAKLAR
https://hulyaasarli.wordpress.com/2013/01/03/sari/

 

Yedek dediğinde ister istemez alternatif kelimesi ile eş değer anlam taşıdığından benim oldukça rahatsız olduğum bir kelimedir. Hangi cümle içinde kullanılırsa kullanılsın manası çok pozitif değil nedense. Yani yedek subay, yedek lastik, yedek parça kıvamında hiç değil benim bahsettiğim cümle içerikleri… Sesli gülebilirsiniz…

Spor dallarında sıkça rastladığımız “yedek kulübesi”, futbol sahasında yedek oyuncuların ve diğer kadronun 14 kişilik olarak tasarımları yapılmış ve farklı malzemeler eşliğinde üretimi sağlanan alandır. Ah ne tatlı, ne de profesyonel aslında tabii keşke de öyle kalsa.
Konunun az çok ilişkilere değeceği belli anladığınız üzere. Hatta azdan daha çok değeceğim. Belki birilerinin yaralarına, birilerinin de yararına olur diye düşündüm. Gene tutamadım kendimi yazdım.

Yedek kulübesi maalesef yürümeyen ilişkilerin yer yer bekleme odası yer yer de topluma kazandırılamamış kısmıdır. İlişki dediysem arkadaşlıkları da vurguluyorum elbette. Kesinlikle tatsız bir statüdür. Statü olmaktan çok zorla edinilmiş vasıftır. Her zaman içinde olduğunuzu sandığınız güvenli ortamın tam ortasındayken bir anda faal olma durumunuz sona erer. Oyundan çıkarılırsınız. Bunun farkında bile olmayabilirsiniz. Sıkıntı yok. Zaten bunu yapan da çok bilinçli sayılan bir kişilik olarak kabul görmez.

Daima esas oyuncular vardır… Satranç gibi aslında bir bakıma tabii buna zekâyı katmıyorum. Nerde? Zekâ olsa kulübe olur mu hiç?
Kendinizi ne zaman esas oyuncu bildiğiniz durumun aksine bir bakıvermişsiniz beklemeye alınmışsınız.
Şey gibi… Aradığınız kişi şu an başka biriyle görüşüyor… Ben çok sinir olurum bu mesaja. Meşgul olsa daha tatmin edici. Hani sırada bekletiliyorsun o derece aradığınız kişi başkasıyla görüşüyor. Aleni yani!

Zekâ dedim sanırım… Yanlış olmasın şimdi. Zekâya sonsuz saygı duyarım hele hele ince dokunuşlarla süslenmiş tavırlar en sık rastlanılandır normalin tersine. Tabi algı meselesi. Hal böyleyken kimisi farkında bile olmadan bunu yaparken bir de bunun tam tersi örnek var.
İşte onun adı tam olarak beyin galaksisi olmalı. Ne mi? Hemen açıklık getiriyorum.

Biri bitmeden diğerine başlayan cinsler var. Orada zaten yedek kulübe direk inşa edilmiş canım hatta hiçbir masraftan da kaçınılmamış. Ancak burada ki durum gayet bilinçli. Cebimde dursun belki ileride kullanırım düşüncesiyle kendini garantiye alanlar diyarı. Hoş geldiniz o halde. Ama keşke kendinizle birlikte sefa da getirseydiniz şimdi ne gerek var değil mi cefaya. Hem de tozpembe hayaller kurarken karşındaki kim bilir. İnsan karşısındakinden ayrıldığında direk nispet yapma içgüdüsüyle yedek kulübesini devreye sokuyor. Bunlar önceden seçilmiş kurbanlar tabii ki. Onlarında yedekleri var herhalde. Ama nasıl bir dürtüyse bu kendini geri alamıyor, bir duruş sağlamayı bırak direk yenisine. Yahu nasıl olur arkadaş ihanet et daha iyi diyesi geliyor insanın. Ama nasıl bir tutkuysa bu kişi boş kalmamak için next diyor. Hadi ilişki içinde sırasız haksızlığa uğradın, karşında ki ağaç görünümlü canlı bunu hak etti diyelim. Neresinden bakarsan tutar yanı yok.
Başkalarına verecek hesabında yok anlıyorum ama nedir bu durum. Yani yedek kulübesi sadece burun karıştırılan bir yer olarak kalsaydı ne vardı sanki? Yok, ama illa ki ortalık karıştıracak cinsten hamleler.

Özellikle bugün dünyası bundan besleniyor bu net. Ve bunu umarsızca göstere göstere yapıyorlar. O yüzden kimsenin yedek kulübesi falan olmayın. Bunu çok fazla belirleme şansınız olmasa bile en azından ilişkiye bir çatı olarak başlayın. Çünkü görüyorsunuz ki aniden oyundan alınabiliyor ve aynı hızla da tekrardan oyuna dâhil edilebiliyorsunuz.

Kadın ya da Erkek olarak değinmiyorum. Evet, ortalama da erkeklerin sadakatsizliği daha gözle görülür ancak kadınlarında bu yola sıkça başvurduklarını bildiğimden lütfen bir kalpte 2 kişiyi hatta fazlasını taşımayın. Ortada kalp falan kalmadıysa da zaten yalnızlık Allaha mahsus.

Gönlü sizde gözü dışarıdaysa önce bir göz doktoruna götürün baktınız çare bulamıyorsunuz açısını değiştirin. İyi görsün gözünü de gönlünü de.

Aşk her daim asalet ister ne kadar yerlerde süründürse de. Sadakat ve saygı olmadan asla olmaz. Güven yeniden inşa edilebilir bir duygudur ancak en şiddetli depremler öncesinde hep kırıklar kalır yerin dibinde ve de asla onarılamaz. Aşk iki kişiliktir. Marifet ise bunu birden fazla yürek taşıyarak yaşamakta değil, sadece bir yüreği taşımaktan geçer.

Vazgeçilmez diye bir şeyde yoktur esasen. Ama vazgeçilmez değilken yedek olmanın da âlemi yok.
Siz siz olun kimsenin alternatifi olmayın. Hazır da duran cumartesi geceleri aranan ya da acil tatil arkadaşı olarak beklemede falan durmayın.

Her şey gelip geçici bari siz kalıcı olun.

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

Çok sevdiğim www.eksisozluk.com içinden bazı komik alıntılar…

♣İki türlü yedek olur, biri kaleci diğeri oyuncu. Kaleci ise takımın aldığı primlerin (gezme, tozma, öpüşme vs.) tamamından yararlanırken, oyuncu yedek ise hiçbir şeyden yararlanamaz, anca yedek kulübesinde çekirdek yer.♣

♣Yedek canı olanların yapmasının daha uygun olacağı yedekleme türüdür.♣

♣Sevgililerden biri şarj olurken kullanılan sevgili. 3 ila 5 saat filan gider bu.♣

♣Uğruna bir şiir yazdığım unvandır. Şöyle ki;
Ben kızların yedek sevgilisiyim
Kâh kulübede bekler kâh oyuna girerim
Ne zaman çağrılsam erinmem koşa koşa giderim
Yani sizin anlayacağınız ben bu işlerin genç semihiyim♣

♣Kişilik spazmı geçiren adamların hayatında yüzlercesi vardır, yeriniz anında dolar; verilen, yitirilen onca çok söz vardır. Tatsızca gülümsetir, ne çok sevilmiştir oysa…♣

♣Yedekliyorsan, yedeklenirsin cınıms.♣

Bu yazıyı da okumanızı şiddetle tavsiye ederim gerçekten iyi tespitler.

http://www.posta.com.tr/yazarlar/mehmet-coskundeniz/cepteki-kadin-misiniz-yedekteki-erkek-mi-251531

 

Günah ve sevabın bir birine en yakın ve en uzak halinin bir arada yer aldığı kasvetli tarihi semt denir kimilerince. Yüz yıllarca payitahtı karşıdan izleyerek iç geçirmesi ve yokuşa kurulmuş olması ayrıca manidardır. İstanbul’un en eski semtlerinden biri Galata. Adı, İtalyancadaki “calata” yani iskeleye inen yokuştan geliyor. İlkçağın sonlarında “sykai” isimli bir yerleşim yeri olan Galata, büyük Konstantin tarafından duvarla çevrilmiş. Ardından Cenevizlilere mekân olmuş. Fatih, fethin akabinde Galatalılara dokunmamış, ellerine ahitname vermiş. Fakat başlarına kadı tayin etmeyi de ihmal etmemiş. Buradaki ekonomik hareketlilikten istifade yoluna gitmiş.
“Bağlamaz firdevse gönlini kalata’yı gören / servi anmaz anda ol serv-i dilârâyı gören”
beyitleri de ona ait.

Cenevizlilerin, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin döşeği serdiği semt, zaman zaman Arapları da ağırlamış. 19. asırda ise Levantenler, nam-ı diğer tatlı su Frenkleri ile tanışmış.

İstanbul’un varlığını iliklerimde hissetmeme sebep olan yerdir şimdiki zamana ters oranla geçmiş yaşamımda muhakkak karşısında bir yerlerde durup sevdiğime uzun uzun şiirler yazmış olmalıyım sanki.

 

Maalesef tarihte bugün 23 Mayıs 1992 Galata Köprüsü yerinden sökülerek Haliç’e çekildi.

Haliç’i birleştiren ve “Galata Köprüsü” olarak bilinen ilk köprü, 1845 yılında inşa edilmişti. Bu köprü 1863, 1875 ve 1912 yıllarında yenilenmiş ve İstanbul’a 117 yıl hizmet eden Galata Köprüsü yerinden sökülerek Haliç’e çekildi.

Köprü 466 metre uzunluğunda,25 metre genişliğinde idi. Bugün hala pek çok kişinin hafızasında taze olan 16 Mayıs 1992’deki yangına kadar bu köprü kullanılmıştır. Çıkan bir yangınla ağır hasar gören Galata Köprüsü, yapılan onarımların ardından Ayvansaray-Hasköy arasına yerleştirilmişti. E-5 karayolunun geçtiği Haliç Köprüsü’nün onarımı sırasında trafik sıkışıklığına çözüm olması için 2002 yılında tekrar hizmete açılmış ve faydalı olmuştu. Ancak Eski Galata köprüsü yolcu vapurlarının Eyüp’e geçişine engel olduğu ve su sirkülasyonu ’nu önleyerek Haliç’in temizlenmesi çalışmalarını aksattığı gerekçesiyle 7 Ekim 2012 yılında tekrar yaya ve araç trafiğine kapatılmış, sökülerek yerinden kaldırılacağı açıklanmıştı.

Köprünün yanma nedeni hala tam olarak bilinmemektedir. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat-Hasköy arasına yerleştirildi ve yerine, bugün “Galata Köprüsü” olarak bilinen modern bir köprü yapıldı. Bu köprü günümüzde “Eski Galata Köprüsü” veya “Tarihi Galata Köprüsü” olarak bilinmektedir.

Bu açıklamanın üzerinden 4 yıl geçmesinin ardından o tarihten bu yana orta bölümünde bulunan üç duba sökülüp gerideki dubalara bağlı bir şekilde bekleyen Galata Köprüsü, Haliç’e veda etti.
Galata köprüsünün yüzer dubaları römorkörler aracılığı haliçten çıkarıldı. Böylece tarihi köprü Haliç’ten ayrılmış oldu. Galata köprüsünden geriye Ayvansaray kıyısında kara üzerine inşa edilen 50 metrelik giriş bölümü kaldı. Bu yapının da önümüzdeki günlerde yerinden söküleceği öğrenildi. Tarihi köprünün ise tamir için römorkörlerle tersaneye çekildiği, tamiratın bitmesinin ardından ne şekilde değerlendirileceğine karar verileceği öğrenildi.

GALATA KÖPRÜSÜNÜN TARİHİ

Tarih boyunca Haliç’in iki yakasını birleştiren birçok köprü yapılmıştır. En eski kayıtlara göre, Altın Boynuz üzerine ilk köprü 6. yüzyılda I. Justinianus tarafından yapıldı. Bizans tarihçileri, Haliç üzerindeki ilk köprünün I. Justinianus (6. yy.) devrinde yapıldığını, adının ‘Aghios Khalinikos Köprüsü’ olduğunu yazar. Yeri tam olarak bilinmemekle birlikte, 12 kemerden oluşan bu taş köprünün Eyüp-Sütlüce arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Fatih Sultan Mehmet de İstanbul’un fethi sırasında Haliç’e bir köprü yaptırmıştır. Demir halkalarla birbirine bağlanmış ve üzerine kalın kalaslar çakılmış dev fıçılardan oluşan bu köprü Ayvansaray-Kasımpaşa arasında idi. Nişancı Mehmet Paşa ise bu köprünün fıçılardan değil, yan yana demirlenmiş ve kirişlerle birbirine bağlanmış gemilerden oluştuğunu söyler. Bu mobil köprü, 1453’te Konstantinopolis düştüğünde, orduların Altın Boynuz’un bir tarafından, diğerine geçebilmesi için kullanıldı.

1502-1503 yıllarında bölgeye ilk kalıcı köprüyü yapma planları konuşuluyordu. Galata Köprüsü için ilk girişim II. Beyazıt döneminde yapıldı. Sultan II.Beyazıd, Leonardo da Vinci’den bir tasarım yapmasını istedi. Leonardo da Vinci, padişaha bir Haliç Köprüsü tasarımı sundu. Altın Boynuz için hazırlanan köprü tek açıklıklı 240 metre uzunluğunda ve 24 metre genişliğinde idi.

Yapılmış olsaydı dünyadaki en uzun köprü olacaktı. Ancak bu tasarım padişahın onayını alamayınca proje rafa kalktı. Başka bir İtalyan sanatçısı olan Mikelanj İstanbul’a köprü için davet edildi. Mikelanj bu teklifi geri çevirdi. Bundan sonra Altın Boynuz’u geçecek bir köprü yapma düşüncesi 19. Yüzyıl’a kadar rafa kaldırıldı.

Hayratiye Köprüsü

Derken 19. yüzyılda, Sultan II. Mahmut (1808-1839) tarafından Azapkapı ve Unkapanı arasına, epey mesafeli bir köprü yaptırıldı. Açılış tarihi 3 Eylül 1836 olan bu köprü “Hayratiye”, “Cisr-i Atik” ve “Eski Köprü” olarak biliniyordu. Proje, Yüksek Amiral Fevzi Ahmet Paşa tarafından işçileri ve deniz tersane imkânlarını kullanarak icra edildi. Tarihçi Lüti’ye göre bu köprü duba bağlantısıyla yapılıyordu. Yaklaşık 500-540 metre uzunluğundaydı. Köprü 1912 yılında yıkılmıştır.

♠Cisr-i Cedid♠

Leonardo da Vinci’nin gerçekleştirilmesi teknik olarak imkânsız görülen tasarımının üzerinden 350 yıl geçtikten sonra ilk modern Galata köprüsü, 1845 yılında, Sultan Abdülmecid zamanında, annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırıldı ve 18 yıl kullanıldı. Köprüye ‘Cisr-i Cedid’, ‘Valide Köprüsü’, ‘Yeni Köprü’, ‘Büyük Köprü’, ‘Yeni Cami Köprüsü’, ‘Güvercinli Köprü’ adları takılmıştı. Köprünün Karaköy tarafında, yeni köprünün Sultan Abdülmecid Han tarafından inşa ettirildiğini belirten Şinasi’nin bir beyti vardı. Köprünün üzerinden ilk geçen Sultan Abdülmecid idi. Altından geçen ilk gemi ise Fransız kaptan Magnan’ın kullandığı Cygne gemisi oldu. İlk üç gün köprü geçişi parasız idi. 25 Ekim 1845’de Denizcilik Bakanlığı tarafından toplanan ve mürüriye olarak bilinen köprü geçiş ücreti toplanmaya başlandı.

Köprü geçiş ücretleri şöyleydi:
Serbest : Ordu ve kanun uygulayıcı personel, görevdeki yangın söndürücüler, rahipler
5 para : Yayalar
10 para : Sırtı yüklü insanlar
20 para : Sırtı yüklü hayvanlar
100 para : At arabası
3 para : Koyun, keçi ve diğer hayvanlar.

Yıllar içinde Cisr-i Cedid’in yerine yeni Galata köprüleri yapılmakla beraber, köprü geçiş ücretini 31 Mayıs 1930’a kadar köprünün her iki sonunda ayakta duran beyaz üniformalı memurlarca toplandı.

♠İkinci Köprü♠

Bu köprü Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) emri üzerine, III. Napolyon’un İstanbul ziyaretinden hemen önce Ethem Pertev Paşa tarafından inşa edildi ve 1863’de yerine yerleştirildi.

♠Üçüncü Köprü♠

1870 de bir Fransız şirketi Forget et Chantiers de la Mediteranee ile üçüncü köprünün yapımı için bir sözleşme imzalandı. Ancak Fransa ile Almanya arasında savaşın patlak vermesi projeyi erteledi. Eski sözleşme feshedildi ve yeni köprünün yapımı1872’deİngiliz firması G. Wells’e verildi. Köprü 1875’de tamamlandı. Yeni köprü 480 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde ve 24 duba üzerinde duruyordu. Maliyeti 105,000 altın lirasıydı. Bu köprü 1912 yılına kadar kullanıldı.

♠Dördüncü Köprü♠

Dördüncü köprü Alman firması MAN AG tarafından 1912’de 350,000 altın Lirasına inşa edildi. Köprü 466 metre uzunluğunda,25 metre genişliğinde idi. Bugün hala pek çok kişinin hafızasında taze olan 16 Mayıs 1992’deki yangına kadar bu köprü kullanılmıştır. Köprünün yanma nedeni hala tam olarak bilinmemektedir. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat-Hasköy arasına yerleştirildi ve yerine, bugün “Galata Köprüsü” olarak bilinen modern bir köprü yapıldı. Bu köprü günümüzde “Eski Galata Köprüsü” veya “Tarihi Galata Köprüsü” olarak bilinmektedir.

♠Bugün♠

Beşinci Galata Köprüsü, bir önceki köprünün birkaç metre kuzeyinde STFA şirketi tarafından inşa edildi. İnşaatı 1994 Aralık ayında tamamlanan köprü, diğerleri gibi Eminönü ve Karaköy’ü birbirine bağlıyordu. Tasarımı ve teftişi GAMB (Göncer Ayalp Engineering Company) tarafından yapıldı. Beşinci Galata Köprüsü 490 metre uzunluğunda ve 80 metrelik kısmı açılabilen bir baskül köprüdür. Köprünün yüzeyi 42 metre genişliğindedir ve her yöne doğru 3 şeritli bir yol ve bir yaya yolu bulunmaktadır. Tramvay hattının Kabataş’a kadar uzatılması sonucu, köprünün ortasındaki iki şerit tramvay yoluna ayrılmıştır. Bu köprü, Norwich’deki Trowse Köprüsü ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birkaç köprünün yanı sıra, dünyada üzerinden tramvay geçen ender baskül köprülerden biridir.

Ancak köprünün böyle bir eklentiye uygun olarak tasarlanmaması nedeniyle, tramvay yolu inşaatı birçok soruna neden oldu. Kapakları açılıp kapandığında, hatların birbirine tam olarak değmemesi bu sorunların başında geliyordu. Köprünün altındaki lokanta ve market kısmı 2003’de açıldı.

Bugün İstanbul’un geleneksel ikonlarından biri haline gelmiş Galata Köprüsü, Yeni İstanbul (Karaköy, Beyoğlu, Harbiye) ve Eski İstanbul’u (Sultanahmet, Fatih, Eminönü) birbirine bağladığı için “iki kültürü birbirine bağlayan köprü” simgeselliğini taşımaktadır.

Peyami Safa’nın romanı “Fatih Harbiye” de, Fatih İlçesi’nden Harbiye’ye köprü yolu ile giden bir kimse farklı uygarlık ve farklı kültürü ayaklarına yerleştirir der. Galata Köprüsü tasarım olarak başka köprülerden pek farklı olmasa da (hatta örneğin Paris ya da Budapeşte’nin köprülerine göre oldukça sıkıcı bir tasarıma sahip olsa da) kültürel değeri nedeniyle pek çok edebiyatçı, ressam, yönetmen ve oymacıya konu olmuştur.

 

Kaynak: Wikipedia
www.gazetemanifesto.com/2016/05/23/23-mayis-1992-galata-koprusu-yerinden-sokulerek-halice-cekildi/
http://www.galatakoprusu.org.tr/koprunun-tarihcesi/

 

MADRİD HAKKINDA BİLMEDİKLERİMİZ

Madrid yüksek bir şehirdir (Avrupa’nın en yüksek başkenti). Nüfusu 3.5 milyon.
Benim için Madrid yaşanılası yer. Sıcak, canlı, sempatik bir şehir. Feci şekilde turistik olmasına rağmen otellerde çalışanlar dâhil kimsenin İngilizce, Fransızca hiç bir yabancı dil bilmediği yer. Saat 14.00 oldu mu siesta denilen dinlenme olayları şaşkınlık verici ve gayet normal.

Sabah 10.00 da çalışmaya başlıyorlar, öğlen iki saat tatil ve akşam dokuza kadar çalışıyorlar. Bütün mağazalar 21.00’e kadar açık Ve de oldukça canlı bir gece hayatı var. Bir o kadar da kontrolsüz denebilir çünkü hırsızlık hat safhada.

Gece gidilecek mekânların en başında Teatro Kapital gelir. Daha çok ergen jenerasyo’nun müdavimi olduğu bir yer ama yine de eğlenceli.
Calle Atocha, 125, 28012 Madrid.

Club 54 gidilecek bir diğer gece adresi. Sevgilinizle giderseniz kesin kavga edersiniz şimdiden söyleyeyim :).
Goya Social Club ve Fabric’te diğer klüpler arasında tavsiye eder miyim? Ederim.

Madrid şehrinin bayrağında ve armasında da bulunan bu simge Madrid halkı için de son derece önemlidir. Elleriyle ağaca tutunmuş ve çilek yiyen bu ayının hikâyesinin nereden geldiğine dair birçok söylenti var. Ancak en çok bilineni yıllar yıllar önce şehirdeki tarlalarda gezen ayılar ve Madrid şehrinde çok bol yetişmekte olan çilekten geldiği söylemekte.

Ağaçta yetişen çilek mi olur diye sormadan duramıyor insan, Türkiye’de yok diye hiçbir yerde de mi yok sandınız? Sol Meydanında bir heykeli bulunan bu simge ile yerli ve yabancı turistler fotoğraf çekilebilmek için birbiri ile yarışmaktadır. Ayrıca şehrin takımlarından Atletico Madrid’in de armasında bu simge bulunur.

Merak edilen mesele: Siesta!

Evet, gerçekten böyle bir olay var. İspanyol insanı hatta buna genel olarak güney Avrupalı diyebiliriz. Çalışmayı pek sevmemeleriyle bilinirler. Saat 1 dedin mi açık yer bulmak gerçekten çok imkânsız hale geliyor. Peki, ne mi yapıyorlar? Evet, birçoğu evine gidip veya iş yerinin içerisinde uyuyor, gayet ağır ağır saatlerce yemeklerini yiyor içkilerini içiyorlar. Saat 5-6 gibi tekrar iş başı oluyor. Ancak devlet kurumlarında veya bankalarda işiniz varsa daha erkenci olmalısınız, çünkü öğlen saati Siesta’ya giren bu kurumlar o gün bir daha iş başı yapmıyor. Tabi erken saatlerde gitmeniz işinizi halledebileceğiniz anlamına gelmiyor. Eğer işlerini yavaş yavaş yapmayı seven İspanyol görevliler sizden önceki sıradakilerin işini halledebilirse, işte o zaman mutlu sona ulaşabilirsiniz…

Yalnızca dünyanın en iyi takımlarından ikisine ev sahipliği yapması bakımından değil, şehrin insanının futbol tutkusu da göz kamaştırıcı. Bebekler bile ilk adımını attıktan sonra futbol topuyla tanışıyor dersek abartmış olmayız. Parklarda top oynayan ufak çocukları gözlemlerseniz o yaşta bile ne kadar yetenekli olduklarını göreceksiniz.

Zengin tarihi mirasının yanı sıra canlı bir kültür ve sanat merkezi olarak da önem taşır. Sanat, Avrupa ruhu, müzik, Latin dilleri, şarap, Don Kişot, modernizm ve de mimari Madrid’in kısa bir özeti diyebiliriz. Madrid’de Avrupa’nın en önemli avlularından biri olan Plaza Mayor’a doğru kargacık burgacık sokaklarda ilerlerken, çok renkli ama çok uyumlu bir tablonun içinde gibi hissedersiniz.

Mutlaka sanatseverler için gidilmesi gereken adres: Prado Müzesidir. Kraliçe Isabella’nın isteği doğrultusunda faaliyete geçen kültürel tesisin Juan de Villanueva tarafından tasarlanan ana binasında ayrıca aralarında Rembrant, Rubens, Van der Weyden gibi isimlerin imzalarının olduğu Flemenk, Flaman, Fransız, Alman sanatının özelliklerini yansıtan değerli eserler de sergileniyor.

Adres: Paseo del Prado, s/n, 28014 Madrid
Giriş Ücreti:15€ (en son böyleydi)
Debod Tapınağı’da ilginizi çekebilir.

Parque del Oeste içerisinde bulunan Debod Tapınağı, ilk olarak M.Ö. 2. yüzyılda Meroě Kralı Adljalamani’nin emriyle Tanrı Amun’a adanmak üzere küçük bir şapel olarak inşa edilmiş. Daha sonra tahta geçen hükümdarlar tarafından dört tarafı genişletilerek, Tanrıça İsis’e adanmış bir tapınağa dönüştürülen dini yapı, Güney Mısır’da yaşayan halkın M.S 6. yüzyılda din değiştirmeleri üzerine kapatılmış.

20. yüzyılın ortalarında Aswan Barajı nedeniyle tapınağın varlığı tehlikeye girince araya UNESCO girmiş ve Mısır Hükümeti 1968 yılında yapıyı İspanya’ya bağışlamış. Aslına uygun olarak yeniden inşa edilerek 1972’de halka açılan yapının görkemli tarihi, konuklara modeller ve duvara yansıtılan videolar aracığıyla anlatılıyor. İç kısmındaki bölümleri görmek isteyen konuklara ise 30 kişilik gruplar halinde ve yalnızca 30 dakika süreyle yapıya giriş izni veriliyor.

Adres: Calle Ferraz, 1, 28008 Madrid
El Rastro
Burada Alışveriş çok keyifli…
Ama illa ki Pazar gününe denk gelmeniz gerek.

Pazar günleri ve resmi tatillerde açılan El Rastro, Latin Mahallesi’ndeki Ribera de Curtideores ile Plaza de Cascorro’yu merkezine alan geniş bir bölgeyi kaplıyor. Gezginlerin geniş alışveriş olanaklarından yararlanmak ve kapladığı alan içerisindeki tarihi yapıları görmek için Madrid gezilecek yerler listelerine ekledikleri pazarda 1.000’in üzerinde satıcı el işi ürünlerden giyim eşyalarına, mutfak eşyalarından plaklara ve ikinci el dergilere kadar çeşitli dönemlerden kalma farklı nesnelere tezgâhlarında yer veriyor.

Madrid’te herkes aynı anda yemek yer, işe gider ya da siesta yapıp öğleden sonranın keyfini çıkarır. Yemek, İspanyol kültürünün en önemli göstergelerinden biri sayılabilir. İspanya’nın zengin alternatifleriyle lezzetli ama hep kendi kültürünün özünü taşıyan bir damak tadına sahip bir mutfağı vardır. Kendi özünden ve de tarihinden öylesine emindir ki bir öğleden sonra oturduğunuz herhangi bir kafede inanılmaz hızlı bir İspanyolca’yla dünyayı kurtarmaya çalışan insanlar arasında bulursunuz kendinizi.

Zaman kavramı altüst olmuş gibidir bu kentte. Öğleden sonraki uykularla geceleri uyumayan bu kentin gecenin geç saatlerine özgü coşkusu ve dayanılmaz çekiciliği arasında yiter gider insan. Kendi zamanlarını kendileri dokur.

Madrid hem büyük bir Avrupa kenti olduğu halde doğu (arap) ile batı sentezini kotarmış bir kenttir. Emevi Uygarlığının yansımaları El Greko, Velaskes, Picasso, Dali gibi ünlü ressamların ve Gaudi gibi mimarların bu uygarlıktan ışık aldıkları besbellidir.

Avrupa’nın en güneşli, en eğlenceli ve en canlı başkentlerinden biri olan Madrid’i mutlaka görmelisiniz. En azından ufak bir hafta sonu için bile, uçuş süresi 4 saat olmasına rağmen gidilesi bir lokasyondur.

Size birkaç Tapas adresi vermek istiyorum. Eğer yolunuz düşer de uğramak isterseniz bu adresler lazım olacaktır. Benim için de yiyin :).

Taberna el Sur: Calle Torrecilla Del Leal 12, 28012 Madrid
Yeri biraz zor bulanabilir çünkü cadde üzerinde değil.

Meson Restaurante La Mi Venta: Plaza Marina Espanola 7, 28013 Madrid
Et yemekleri ağırlıkta olan menüsü ilginizi çekecek, mezeler gerçekten çok başarılı ve de o küçük yeşilbiberleri sıfır yağsız (süzülmüş) olarak sunuyorlar. Hizmet ve servis kalitesi iyi, fiyatlar da çok uçarı değil. Alt katında da modern bir mahzen var.

Rosi La Loca Taberna: Calle Cadiz 4, 28012 Madrid
Kesinlikle rezervasyonsuz gitmeyin kapıda sıra var. Burası da çok tatlı minik bir Tapas. Tavsiye ederim.

Konaklama önerileri için birçok otel ismi verebilirim elbet ama bunların hepsi de neredeyse birbirine yakın adresler o yüzden fazla lüks merakınız yoksa sadece gezilebilecek yerlere yakın adreslerde otel arayın derim. Çünkü fiyatlar ne çok az ne de çok farklı. Gran Via Caddesi ve Puerto del Sol Meydanı etrafında bir otel bulursanız şehri kolayca gezme şansınız var.

Kısa Kısa…

Tapas: Ortaya paylaşmalı gelen küçük İspanyol mezelerine verilen ad. İspanyol açık büfe kültürünün adıdır. Sadece yemeği değil sosyal bir faaliyeti de anlatır. Eskiden İspanyollar içkilerinin içine toz, sinek girmesin diye bardakların üzerine tabak koyarlarmış. Daha sonra bu tabakları içkiye yakışan mezelerle doldurmaya başlamışlar. Bu tabaklara da tapas denilirmiş.

Siesta: Öğle uykusu.

2018 İspanya Resmi Tatil Günleri: http://holidaycalendar.com/tr/ay/Nisan/2018/İspanya/Andalucía

 

#tarihtebugün

Tarihte bugün : Şair Yahya Kemal Bey (Beyatlı) Madrid elçiliğine atandı.