Çok sevdiğim Odessam…

Anne tarafından anavatanım ve komik insanların genetik olarak fazlaca üremiş olduğu güzel iklim.
Ne desem nasıl tarif etsem yetmez.
Görüldüğünde kendine hayran bırakan manzarası, yumuşacık havası adeta huzurun ortasında hissettirir bana kendimi.
Toprak kısmi olarak çekiyor. Ne kadar böyle desem de sene de 1 kez bile gidemiyorum son zamanlarda.

Yurtdışından ev alma hakkımı orada kullanacağım kesin.

Tüm dünyada olduğu gibi, 1 Nisan’da Odesa’da da şakalarla geçen bir gün yaşanır.
Şaka Festivali var gerçekten şaka değil.
Odesa merdivenleri, Yedi Kilometre pazarı, Pototsky Sarayı derken kendinizi burada kaybedebilirsiniz.
Neler neler var her  şey renkli ve sizi kendine çekiyor adeta.

 

Odesa’da el yapımı ürünler oldukça popülerdir.
Kupalar, küçük sandıklar, el yapımı takılar, el örmesi giysiler derken valizinizi bir dolu hatıra ile doldurabilirsiniz.
Yerel bir ürün dediğinizde tabii ki matruşkalar gelir akla ve oldukça da şekerdir hepsi.

Eski Rus zamanlarında, işçiler arasında Matryona veya Matrioska çok meşhur ve beğenilen bir bayan adıydı.
Akademisyenler bu ismin kökeninin Mater, yani anne olduğunu söylemektedirler.

Bu ismin büyük bir işçi ailesinin sağlıklı, canlı ve iri görünüşlü anneleri tasvir ettiğini düşünmekteler.
Bunun sonucu olarak Matruşka, içine başka bebekler sığdırılarak yapılan, parlak boyalı tahta figürlerin ismi haline gelir.
Yani hikâyesi gene Ana’dan doğar. Bu bebeklerin hep tek sayıda olmasının nedeni ise, Rusların tek sayının uğuruna inanmalarıdır.
Matruşkalar genelde geleneksel Rus kıyafeti olan “sarafan” giymiş bebekler şeklinde boyanır ancak bazen eski Sovyetler Birliği liderleri olarak çizilmiş olanları da vardır.

Şehrin merkezi Deribasovskaya Caddesidir ve trafiğe kapalıdır.
Burada dilediğiniz gibi alışveriş yapabilir, önü açık kafeteryalarda atıştırabilirsiniz.
Geceleri de ışıklandırıldığından oldukça keyiflidir.

Türk erkekleri maalesef her yerdeler ve timsah gibi gezip kızlara saçma sapan İngilizceleriyle sorular soruyorlar.
Hani böyle sahnelere sıkça şahit olabilirsiniz. Malum Odessa dendiğinde bir de kadınının güzelliğinden bahsedilir ki bu da başa bela bir durum olmuştur.
Kendi adımıza utanç olarak görüyorum bu sarkıntılığı. Ayrıca karısından, kız arkadaşında gizli gelmiş birçok tanıdığımı da görmüşlüğüm var burada.
Ne yazık ki kendi kültürümüzü bile oldukça yavan şekilde tanıtıyor olmamıza bir anlam veremiyor ve kendilerini sit-com’ların malzemesi olarak görüyorum.
Gene de gidecek olanlara tavsiyem tenhalarda fazla gezmeyin, her önünüze gelene güvenmeyin. Kafe-bar ve restoranlarda içeceğinizi önünüzde açtırın.

Odessa, Ukrayna’nın güneybatısında şehir ve aynı isimdeki Odessa ilinin yönetim merkezidir. Karadeniz kıyısındaki en büyük limanlardan birine sahiptir. 2004 yılı itibarı ile nüfusu 1.012.500’dür. Kiev ve Kharkiv’den sonra 3. en büyük Ukrayna şehridir. Önemli bir demiryolu kavşağı ve otoban bağlantı noktası olup aynı zamanda önemli bir endüstriyel, kültürel, bilimsel ve tatil merkezidir. Tahıl, şeker, makine, kömür, petrol ürünleri, çimento, madenler, hint keneviri ve kereste, Odessa limanında ticareti yapılan en önemli ürünlerdir.

Odessa, aynı zamanda, askeri bir üstür ve balıkçılık ve antarktik balina avcılığının da ana üssüdür.
Şehirde, gemi inşası, petrol rafinesi, makine inşası, metal işçiliği, gıda üretimi, kimyasal madde üretimi, giyim, ağaç işçiliği, makine yedek parçaları, hint keneviri ürünleri ve ipekçilik gelişmiştir.

Pek çok büyük sağlık merkezleri de şehir çevresindedir. 1865 yılında kurulmuş bir üniversitesi, 1809 yılında inşa edilen bir opera ve bale tiyatrosu, 1825 yılında yapılan bir tarih müzesi, 1830 yılında inşa edilen bir belediye kütüphanesi, 1871 de inşa edilen bir astronomik gözlemevi, 1883 – 1887 yılları arasında inşa edilen bir opera binası ve 1898 yılında yapılan bir resim galerisi vardır.
Halkı, Ukraynalılar, Ruslar, Yahudiler ve Yunanlıların ağırlıklı olduğu kozmopolit bir yapıya sahiptir.
Şehrin, 3. ve 4. yüzyılda ortadan kalkan antik yunan kolonisinin yerini doldurmakta olduğu söylenir.
14. yüzyılda, Litvanya egemenliği altındaki şehir, khadzi-bei (gazi bey) adı ile anılan bir kırım tatar kalesi ve ticaret merkezi olmuştur.
1764 yılında buraya limanı korumak için “yenidünya” adında bir kale kuran Türkler tarafından alınmış, 1789 yılında ise Rusların eline geçmiştir.
1792 yılındaki Jassy anlaşması ile, Türkler Dniester ve Buh arasındaki Odessa’nın da içinde olduğu bölgeyi buraları tekrar bir kale, ticari bir liman, ve deniz üssü olarak inşa eden Ruslara bıraktılar.

Şehir, bu kalenin etrafında çok kısa bir sürede Ukrayna’nın tahıl ticareti merkezi olarak gelişti. 19. yüzyılın ikinci yarısında demiryolunun gelmesi ile şehrin önemi daha da arttı. 1819 – 1849 yılları arasında serbest limandı ve 1866 yılında Kiev, Kharkiv ve Romanya şehri olan Jassy ile demiryolu bağlantısı kuruldu. Sonrasında da, endüstrileşme başladı.
Odessa, Bulgar ve Yunan vatansever göçmenlerinin, Ukrayna kültürel ve milli hareketinin, Yahudi kültürünün, çalışma hareketinin ve sosyal demokrasinin merkezi olmuştur.

Şehirdeki ilk işçi organizasyonu 1875 yılında kurulmuştur. Odessa, 1905 deki potemkin zırhlısı denizcilerinin yaptığı ayaklanmanın da olduğu yerdir. Türkiye, 1. dünya savaşında Çanakkale boğazını müttefiklere kapatınca Odessa limanı da kapandı ve daha sonra Türk donanması tarafından bombalandı. Ardından 1917 Bolşevik devriminde, kızıl ordu 1920 yılında gelip de şehri generalden teslim alıp Sovyetler birliğine katana kadar art arda merkezi güçlerce işgal edildi.

2. dünya savaşı sırasında, Ekim 1941 de, şehir Romen ve Alman kuvvetlerinin eline geçti. Sovyet ordusu sayesinde bağımsızlığını kazandığı 1944 Nisanına kadar, Transnistra’nın başkenti sıfatı ile Romanya’nın yönetimi altındaydı. Bu dönemde, işgalciler tarafından pek çok bina yıkıldı ve söylentilere göre çoğu Yahudi olmak üzere 280.000 sivil katledildi ya da yurtdışına sürüldü.
Günümüzdeki Odessa, çevresindeki kasabalarıyla birlikte 2.5 milyon kişilik bir şehirdir. Limanı gören teras misali bir tepe üzerine kurulmuştur. İklimi yumuşak ve kurudur. Ortalama sıcaklıklar, ocak ayında – 2 derece, temmuzda ise 22 derece civarıdır. Sadece 35 cm yağış alır. Sağlık amaçlı pek çok tesisi vardır.

Şehirde en çok konuşulan dil Rusçadır. Ukraynaca da resmi dildir ve pek çok tabela bu dildedir. Ruslar Odessa’yı “odessa” olarak, Ukraynalılar da “odesa” olarak okurlar.
Odesa ayrıca “Karadeniz’in incisi” , “Odessa anne”, ve “güney palmira” olarak da anımsanır.

Para birimleri: Ukrayna Grina’sıdır. Ukrayna Grivnası’da denir.

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

Yıllanmış Bordeaux

Kendisi Fransa’nın güneybatısında ve daha şehre girmeden içinizi kıpır kıpır eden farklı bir havası var. Türkçe okunuşu Bordo.
Yıllarca “La Belle Endormie” yani (Uyuyan Güzel) olarak bilinen şehir Bordeaux… 2000’lerin başında büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Trafiğe kapalı bulvarlar mı, neo klasik mimarilerin restorasyonları ile modernleşmiş güzel şehir. Kolaylıkla kullanabileceğiniz şehir içi ulaşım sistemleri ile Fransa’nın şirin liman kentidir. 2007 yılında, UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yerini almıştır.
Bordeaux sözlük anlamı Bordo şarabıdır. Aynı isimde ünlü bir futbol takımı da vardır. Bordeaux, Fransa’nın şarabı ve futbol takımıyla ünlü şehri kısaca…

 

Hadi gezelim o halde…

Bordeaux’da tüm ahşap binalar 18. yüzyılda yıkılarak yerine taş binalar inşa edilmiş ve günümüze kadar da bunlar çok iyi korunmuşlar. Şehri gezerken içinizi ister istemez niye bizde böyle değiliz diye düşünüyorsunuz. Çünkü kent hem modernleşmeye hazır tutulmuş hem de şehir planlaması asla göz yormuyor. Sizi rahatsız edecek hiçbir çarpık yapı göremiyorsunuz. Gerçi bütün Avrupa böyle ama gene de bu şehirler gezip tanıdıkça sizi daha da çok şaşırtıyor.

Bourse Meydanı
Bordeaux’nun simgelerinden ve görülmeye değer. Fotoğraf makinanız olmadan gitmeyin ve tabii yağmurluksuz asla çıkmayın. Kraliyet için inşa edilmiş bu meydan, araba yoluyla Garonne Nehri’ne paralel duran Miroir d’eau (Su Aynası)’den ayrılıyor, ancak binaların yansıması, özellikle de akşama doğru yapılan ışıklandırılma sayesinde harika bir manzara oluşturuyor.
Her iki yılda bir Bordeaux, dünyanın farklı ülkelerinden binlerce yolcu çeken ünlü bir kutlamaya ev sahipliği yapıyor. Bu ünlü şarap festivali «Bordeaux Fete le Vin». Bu festival şarap üreticileri ve bu harika içeceğin uzmanları tarafından ziyaret ediliyor.

 

Cailhau Kapısı
15. yüzyıldan kalma sur kapısıdır.
Pierre Köprüsü, Garonne Nehri üzerinde kurulmuş ilk köprü olma özelliğini taşıyor ve I. Napolyon döneminden kalma.
Quinconces Meydanı, Avrupa’nın en büyük kent merkezi ve burada Montaigne ile Montesquieu’nun heykelleriyle kentin simgelerinden olan Girondins Anıtı da bulunuyor.

Bordeaux Büyük Tiyatro
Bordeaux Büyük Tiyatrosu; Bordeaux’da tiyatro binasıdır. Eski tiyatrosu yangında kül olunca, Mareşal Louis François Armand de Vignerot du Plessis’in valiliği sırasında, Mimar Victor Louis tarafından yapımı tamamlanmıştır.

Müze gezmeyi sevenlere müjde!
Güzel Sanatlar Müzesi, Akitanya Müzesi, , CAPC Modern Sanatlar Müzesi, Dekoratif Sanatlar Müzesi ve Şarap Müzesi (müzenin orijinal adı La Cite du Vin, anlamı Şarap Şehri) bunlardan birkaçı.
Ama şaraplarıyla ünlü Bordeaux’ya geldiyseniz Şarap Müzesi‘ni görmeden ayrılmayın derim. Ve mutlaka not defterinizi yanınıza alın. Gerçekten gezmeye ve görmeye doyamayacağınız saatler geçireceksiniz. Hatta çocukken tarihi sevmeyenlere bile oturup baştan okumam gerek dedirtir bu şehir.

Gelsin kilolar…

Fransa dendiğinde ilk akla Michelin Restoranlar ve ünlü şeflerin sunumları akla gelir. Hemen giden birine sorarsın ya da açarsın www.viamichelin.com bilgi alırsın.
Bistrot Des Globe Trotteurs

Le Bistro Du Musée
Meşhur bifteği ‘Entrecôte à la Bordelaise’
Tek kelimeyle süper!

Le Clos Du Roy
Lezzetleriyle Michelin Guide’a girmeye hak kazanan restoran, buharda pişirilmiş kaz ciğeriyle nam salmış.
La Tupina
Bresse tavuğuyla oldukça ünlü.
Le Bar A Vın
Kentin tarihi görünümünü yansıtan mekân, şarap ve peynir tabaklarıyla ünlü.

Şarap Demişken…
En iyileri listelemeden olmaz tabii ki. Asla anlamadığım birkaç tiyo dışında iyi şaraptır bu demekten başka bilmediğim bir konu ancak tamamen ilgiyle odaklı bir durum. Ne kadar sevmesem de hayatımda içtiğim en iyi şarapları burada tattım.

CHÂTEAU TAYAC
TAYAC Şatosu bir aile mülkiyetidir. Soussans çakıllı kruplarına bağlı bağlar Médoc’ta yer alır ve prestijli Margaux isminin merkezinde 37 hektara uzanır. TAYAC şatosu, dört nesildir mahsul toplayıcı mülk sahibi PORTET ailesi tarafından yönetilmektedir. COUSINIE metodu bu alana uygulanır ve işletmeyi hassas şekilde sınırlandırarak bağlara cömert bir besin katkısı sağlar. Zeminler böylece denge kazanır ve zorlamalara karşı doğal olarak güçlenir. Üzüm bağları özel koşullardan tamamen yararlanmaktadır. Yeşil yaprak ve hasat randımanı arttırır ve Fransız meşesi fıçılarda 12 ay boyunca bekletilen şarap kalitesini en iyi seviyeye getirir. TAYAC Şatosu şarapları, Bordeaux, mahzenciler, restoranlar ticaretinde satılır ve doğrudan ihracata yöneliktir.

1945 CHÂTEAU MOUTON-ROTHSCHILD
Sormayın fiyatını 90.000 tl idi en son.
Bordeaux’un kuzey batısındaki Médoc bölgesinin Pauillac köyünde bulunan ve fransa’nın Rothschild banka ailesinin üyelerinin sahip olduğu şarap evinin üretimi olan şarap, yıllık yaklaşık 35.000 kasa üretim kapasitesine sahiptir. Dünyanın en pahalı kırmızı şaraplarından biri olan Château Lafite Rothschild, % 70 Cabernet Sauvignon, % 20 Merlot ve % 10 Cabernet Franc üzümünden yapılmaktadır.

Asla içemem :)…. Yutamam yani boğazımdan geçmez.

1811 CHÂTEAU D’YQUEM
Bordeaux’nun en iyi şarapları arasında yer alan şişe, üretilmiş en iyi vintage parçalardan da biri olarak kabul ediliyor. Şarap, Christian Vanneque tarafından 2017’de işindeki Paris’teki restoranı La Tour d’argent’ın 50. yılı kutlamak için almış.
209.000 TL
#nocomment

1947 CHÂTEAU CHEVAL BLANC
Tüm zamanların en iyi Bordeaux’u olarak bilinen şarap, önceleri bir İsviçre’linin elindeydi. Daha sonra yapılan bir açık artırma ile Cenevrede Christie’s’e satıldı. Şarap önümüzdeki 50 yıl boyunca kullanılabilir.
544.200 TL

Yok artık der gibisiniz bence de haklısınız!
Her neyse bu işten anlamadığım belli fiyatları ucuz olanları da bulmak zaten adım başı mümkün. Korkmayın bunlar özel seriler ve tadım şarapları her halde Kraliçe Elizabeth bile gelinlerine içirmiyordur. :).
57 adet belgelendirilmiş şarap türünün üretildiği kenttir. Şimdi sınıflandırılmaları falan var hiç o konuya girmeyeyim gerçekten bilmiyorum 🙂 .

Tek hatırladığım 1 kasa şarap hediye getirmiştim, valizimi arabama koymaya yardım eden kişi kutuyu yere öyle bir hızlı koydu ki valizimin ve muhteşem ipadciğimin kan kırmızısında yüzdüğünü şöyle delirir gibi hatırlıyorum. Kalan şişelerle mutlu mesut yaşadım desem yeridir.
Şarabın başkenti olmasına rağmen insanlar daha çok pastis içerler. Fransız rakısı. Hafif sarı renktedir, su ile karıştırtılarak içilir, su karıştırıldığında o da beyaza döner. Daha tatlı gibi bize göre tabii ki bu da zevk. Marsilya ya özgü bir içecektir. Bizdeki limonata bardaklarına benzer bardaklarda bol su eklenerek içilir.

 

Nerede Kalınır?

Yndo Hôtel
Bordeaux’nun tarihi merkezinin kalbindeki 19. yüzyıldan kalma özel bir konakta hizmet veren lüks bir otel olan Yndo Hôtel, konukların şık ama huzurlu bir konaklamanın keyfini çıkarabilecekleri gölgeli bir terasa ve güzel kokulu bir bahçeye sahiptir.
Yndo Hôtel’in odaları tasarım mobilyalarla ayrı ayrı dekore edilmiştir. Odalarda klima, balkon ve oturma alanının yanı sıra düz ekran uydu TV, ücretsiz Wi-Fi, iPod yuvası ve kahve makinesi bulunmaktadır. Zarif en-suite banyolar ücretsiz banyo malzemeleri ile donatılmıştır.
Kahvaltılar ve yemekler pazardan temin edilen çeşitli yöresel ve mevsimlik ürünlerden oluşmaktadır. Yndo Hôtel ayrıca konuklarına 24 saat oda servisi ve resepsiyon hizmeti sunmaktadır.
Gambetta Meydanı’nın ve Cours de l’Intendance’ın yanında yer alan tesis, 15 dakikalık yürüme mesafesindeki Saint-André Katedrali’ne ve Belediye Binası’na ev sahipliği yapan Bordeaux kentini keşfetmek için mükemmel bir hareket noktasıdır.
Le Boutique Hotel Bordeaux
Bordeaux’un tarihi merkezinin kalbinde yer alan Le Boutique Hotel, yemyeşil bir avluyu çevreleyen bir 18. yüzyıl şehir evidir. Otel 100 yıllık bir kestane ağacının gölgelediği 140 m²lik terasa sahiptir.

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kaynaklar
www.esquire.com.tr/ekstra/kultur-sanat/2016/06/06/bir-ortacag-masali-bordeaux
www.indigodergisi.com/2016/10/bordeaux-sarap-ve-tarih-kokan-kent/

 

PARMA

Parma İtalya’da Emilia-Romagna bölgesinde bulunan ve aynı ismi taşıyan Parma İli merkezi olan bir şehirdir. Parma’nın Etrüsk asıllı ismi antik Romalılar tarafından da kullanılmış ve Roma ordularının kullandığı yuvarlak kalkanlar da Parma olarak anılmışlardır.
Teşekkürler Vikipediciğim…

Parma’dan çıkan parmesan peynirinin hikâyesi de oldukça ilginç. Dikkat ettiniz mi, hikâyesi enteresan olan her şeyin arkasında bir özel, bir yöntem, bir standart var. “Ah bizden ne hikâyeler çıkardı” demeden edemiyor insan eloğlunun yaptıklarını görünce.
İtalya’nın süt ve mamulleri cenneti Parmalılara “Nerelisin” diye sorun, “Parmigiano” yani Parmalı derler.

(Dikkat, hanımlara Parmigiana denir). Bu peynir dışı peynirin hikâyesi ineğin yediği ottan başlıyor. Almış olduğum az ama öz İtalyanca derslerimin bir sonucu olarak bay ve bayan tanımına –a ve –o eklenir ondandır bayanlara da Parmigiana denir…

Parma civarı ‘Consorzio Vacche Rosse’ kırmızı inekleriyle meşhur ve bu inekler bir ot kokteyli yiyor. Bu karışım tepelerdeki meralarda yetişen birkaç değişik ottan yapılıyor. Taze süt, bir-iki kilometre sonra imalathaneye varıyor ve pastörize olmadan sığ çelik tepsilere konuluyor. Gece boyunca kaymağından ayrışıyor. Ertesi sabah yeni süt ile karıştırılıyor ve bakır kazanlarda 35-36 dereceye getiriliyor.
Peynir başlangıcı laktik asit bakterisi ekleniyor, 55 dereceye yükseltiliyor. Burada pirinç taneleri büyüklüğünde 10 dakika içinde ayrışıyor süt. El ve geniş tahta spatulalar ile devamlı karıştırılırken ısısı yükseltiliyor. Belirli bir ısıya ve külçeler oluşmaya başlayınca aniden duruluyor. Bir saat içerisinde bakır kazanın dibinde külçeler oluşmaya başlıyor.

Keten bezlere alınan ve kazanların üstlerine asılan külçelerin suyu tekrar kazana geri süzülüyor. Keten bezler devamlı olarak 12 saat boyunca beş-altı kez değiştiriliyor. Çelik yuvarlak kalıplara alınan peynir artık 24 saat sıcak odada terletilecek, ardından 22 gün dinlenmek üzere tuzlu su havuzlarına alınıyor.

Akabinde minimum 12 ay dinlenmek üzere depolara kaldırılacak ve her gün bir doktor gibi eksperler çekiç ile çıkardığı sesleri dinleyerek kontrol edecekler. Kontrolden geçen peynirler tüketime sunulabilir hale geliyor.
En az 12 ay geçtikten sonra kalıp üzerine ısıtılmış bir demir ile ‘DOP’ damgası dağlanıyor: “Özgün Menşei Korunmuştur”. Bu damga için ineğin yiyeceği ottan tutun da, peynir yapılışına kadar tüm uzun kademelerin kayıt altında olması gerekiyor.

Merak edenler için Parmesan Cheese Factory sizi bekliyor.
Buradan gerekli bilgiyi edinebilirsiniz. http://www.initaly.com/parmesan.htm

Parma kendisi gibi tarihsel olarak da çok büyük olmadığı için 1 günde rahatlıkla gezilebilecek bir yer. Tabii biletli müzelere girme niyetiniz varsa 2-3 gün ayırın derim.

Muhteşem bir mimarisi var Parma’nın. Gerçi İtalya’nın her köşesi böyle. Ondandır hayranım tarihlerini böylesine güzel korumalarına. Burada Avrupa’nın en eski Üniversitelerinden Parma Üniversitesi var. Ve genç jenerasyonun bu sebeple yoğun olduğu bir şehir Parma. Ve üniversite öyle şehrin dışında değil tam da merkezinde bulunuyor. İnsan tekrardan okumak istiyor onları görünce… 20li yaşlarımda deneyimlediğim bu seyahatim sonucunda biraz düşünmedim değil hani acaba mı bir daha mı okusam diye tabii bu düşünce hemen uçup gitti. Neyse bu gençler şanslı kullardan diyebiliriz…

Futbolseverler Parma’yı futbol takımı ile bilirler. Ama sadece bu mu asla!!! Parmesan peyniri (parmigiano) ve enfes jambonu ile de tanınır. Bilenler bilirler benim gibi midesine düşkünler için söylüyorum… Bizdeki salaş görünümlü Nişantaşı’nın ara sokaklarında ki new age yerlere benzettiğim şarap evleri ve restoranlarda Akdeniz sofralarını tabii ki de aratmıyor. Buradaki benzetme aslında onlardan esinlenip açılmış yerler yani. Bizde asla böylesine bir kültür koruma derdi olmadığından sanırım. Kopyalamaya mahkûmuz. Biliyorsunuz mutfaklarımızda ki zeytinyağlı çeşitleri oldukça benzer tabii onların sızma ve organik zeytinyağı işin için girince mezeler de bir başka güzelleşiyor. Şiddetle tavsiye ederim ki ceviz büyüklüğündeki, sarımsak soslu enginara burada rastlayabilirsiniz inanılmaz doğal ve taze. Enginarın İtalyancasını söylerseniz önünüze gelen menü direk Carciofi olur zaten.

Parma denince böyle küçücük bir kasabadan olma şehir canlanıyor gözünüzde biliyorum ama o kadar da sakin değil. Yani yapacak pek çok şey var burada. Operası çok meşhur ve tiyatro etkinlikleri sürekli devam ediyor. Teatro Regio, Krallık Tiyatrosu (1829), Parma’nın Opera binası.

Parma çayından bahsetmezsem olmaz… İçilecek türden değil merak etmeyin. Onun da ortaya kattığı yeşil renk uyumu şehirle bütünleşmiş durumda.

Bu arada kesinlikle burada yemek yemeden dönmeyin derim.
Ristorante Cocchi, burası 1925’ten beri servis vermekte. Tortellinisi çok güzel.

İtalyan mantısı olarak da bilinen Tortellini kültürel olarak yabancı gelmesin size. Daha çok vejetaryenlerin yiyebileceği kıymasız mantı desek daha doğru.
Rezervasyon yaptırmadan gitmeyin.
Adres: Viale Antonio Gramsci, 16/A, 43126 Parma
http://www.ristorantecocchi.it

En çok sorulan soru?

Parma’ya nasıl gidilir?
Şehre en yakın havaalanı Bologna’da bulunuyor. THY ile İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan, Pegasus Havayolları ile Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan haftanın her günü, 2 saat 40 dakika süren uçuşlarla aktarmasız olarak Bologna Guglielmo Marconi Havalimanı’na uçabilirsiniz. Parma, Bologna Guglielmo Marconi Havalimanı arasındaki mesafe 100 km. Navigasyon cihazı bulunan bir araç kiralayarak veya 165 Euro karşılığında özel transferle 1 saat 15 dakikada Parma’ya gidebilirsiniz. Dilerseniz, havalimanından kalkan Aerobus ile 20 dakikada, kişi başı 3 Euro ödeyerek Stazione Centrale’e gidebilir, buradan trene binerek 50 dakikada Parma’ya ulaşabilirsiniz. Tren bileti fiyatları 10-20 Euro arasında değişiyor.

SEVGİLER,

MERVE

 

Bu arada;
Elf dilinde kitap anlamına gelir.
Elf dili ne derseniz…
www.thewhitetree.org/forum/viewtopic.php?t=10717

Kaynak
http://www.hurriyet.com.tr/mucizenin-adi-peynirlerin-krali-parmesan-peynirinin-pesinde-parma-turu-40121649
http://www.initaly.com/parmesan.htm

 

 

Günah ve sevabın bir birine en yakın ve en uzak halinin bir arada yer aldığı kasvetli tarihi semt denir kimilerince. Yüz yıllarca payitahtı karşıdan izleyerek iç geçirmesi ve yokuşa kurulmuş olması ayrıca manidardır. İstanbul’un en eski semtlerinden biri Galata. Adı, İtalyancadaki “calata” yani iskeleye inen yokuştan geliyor. İlkçağın sonlarında “sykai” isimli bir yerleşim yeri olan Galata, büyük Konstantin tarafından duvarla çevrilmiş. Ardından Cenevizlilere mekân olmuş. Fatih, fethin akabinde Galatalılara dokunmamış, ellerine ahitname vermiş. Fakat başlarına kadı tayin etmeyi de ihmal etmemiş. Buradaki ekonomik hareketlilikten istifade yoluna gitmiş.
“Bağlamaz firdevse gönlini kalata’yı gören / servi anmaz anda ol serv-i dilârâyı gören”
beyitleri de ona ait.

Cenevizlilerin, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin döşeği serdiği semt, zaman zaman Arapları da ağırlamış. 19. asırda ise Levantenler, nam-ı diğer tatlı su Frenkleri ile tanışmış.

İstanbul’un varlığını iliklerimde hissetmeme sebep olan yerdir şimdiki zamana ters oranla geçmiş yaşamımda muhakkak karşısında bir yerlerde durup sevdiğime uzun uzun şiirler yazmış olmalıyım sanki.

 

Maalesef tarihte bugün 23 Mayıs 1992 Galata Köprüsü yerinden sökülerek Haliç’e çekildi.

Haliç’i birleştiren ve “Galata Köprüsü” olarak bilinen ilk köprü, 1845 yılında inşa edilmişti. Bu köprü 1863, 1875 ve 1912 yıllarında yenilenmiş ve İstanbul’a 117 yıl hizmet eden Galata Köprüsü yerinden sökülerek Haliç’e çekildi.

Köprü 466 metre uzunluğunda,25 metre genişliğinde idi. Bugün hala pek çok kişinin hafızasında taze olan 16 Mayıs 1992’deki yangına kadar bu köprü kullanılmıştır. Çıkan bir yangınla ağır hasar gören Galata Köprüsü, yapılan onarımların ardından Ayvansaray-Hasköy arasına yerleştirilmişti. E-5 karayolunun geçtiği Haliç Köprüsü’nün onarımı sırasında trafik sıkışıklığına çözüm olması için 2002 yılında tekrar hizmete açılmış ve faydalı olmuştu. Ancak Eski Galata köprüsü yolcu vapurlarının Eyüp’e geçişine engel olduğu ve su sirkülasyonu ’nu önleyerek Haliç’in temizlenmesi çalışmalarını aksattığı gerekçesiyle 7 Ekim 2012 yılında tekrar yaya ve araç trafiğine kapatılmış, sökülerek yerinden kaldırılacağı açıklanmıştı.

Köprünün yanma nedeni hala tam olarak bilinmemektedir. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat-Hasköy arasına yerleştirildi ve yerine, bugün “Galata Köprüsü” olarak bilinen modern bir köprü yapıldı. Bu köprü günümüzde “Eski Galata Köprüsü” veya “Tarihi Galata Köprüsü” olarak bilinmektedir.

Bu açıklamanın üzerinden 4 yıl geçmesinin ardından o tarihten bu yana orta bölümünde bulunan üç duba sökülüp gerideki dubalara bağlı bir şekilde bekleyen Galata Köprüsü, Haliç’e veda etti.
Galata köprüsünün yüzer dubaları römorkörler aracılığı haliçten çıkarıldı. Böylece tarihi köprü Haliç’ten ayrılmış oldu. Galata köprüsünden geriye Ayvansaray kıyısında kara üzerine inşa edilen 50 metrelik giriş bölümü kaldı. Bu yapının da önümüzdeki günlerde yerinden söküleceği öğrenildi. Tarihi köprünün ise tamir için römorkörlerle tersaneye çekildiği, tamiratın bitmesinin ardından ne şekilde değerlendirileceğine karar verileceği öğrenildi.

GALATA KÖPRÜSÜNÜN TARİHİ

Tarih boyunca Haliç’in iki yakasını birleştiren birçok köprü yapılmıştır. En eski kayıtlara göre, Altın Boynuz üzerine ilk köprü 6. yüzyılda I. Justinianus tarafından yapıldı. Bizans tarihçileri, Haliç üzerindeki ilk köprünün I. Justinianus (6. yy.) devrinde yapıldığını, adının ‘Aghios Khalinikos Köprüsü’ olduğunu yazar. Yeri tam olarak bilinmemekle birlikte, 12 kemerden oluşan bu taş köprünün Eyüp-Sütlüce arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Fatih Sultan Mehmet de İstanbul’un fethi sırasında Haliç’e bir köprü yaptırmıştır. Demir halkalarla birbirine bağlanmış ve üzerine kalın kalaslar çakılmış dev fıçılardan oluşan bu köprü Ayvansaray-Kasımpaşa arasında idi. Nişancı Mehmet Paşa ise bu köprünün fıçılardan değil, yan yana demirlenmiş ve kirişlerle birbirine bağlanmış gemilerden oluştuğunu söyler. Bu mobil köprü, 1453’te Konstantinopolis düştüğünde, orduların Altın Boynuz’un bir tarafından, diğerine geçebilmesi için kullanıldı.

1502-1503 yıllarında bölgeye ilk kalıcı köprüyü yapma planları konuşuluyordu. Galata Köprüsü için ilk girişim II. Beyazıt döneminde yapıldı. Sultan II.Beyazıd, Leonardo da Vinci’den bir tasarım yapmasını istedi. Leonardo da Vinci, padişaha bir Haliç Köprüsü tasarımı sundu. Altın Boynuz için hazırlanan köprü tek açıklıklı 240 metre uzunluğunda ve 24 metre genişliğinde idi.

Yapılmış olsaydı dünyadaki en uzun köprü olacaktı. Ancak bu tasarım padişahın onayını alamayınca proje rafa kalktı. Başka bir İtalyan sanatçısı olan Mikelanj İstanbul’a köprü için davet edildi. Mikelanj bu teklifi geri çevirdi. Bundan sonra Altın Boynuz’u geçecek bir köprü yapma düşüncesi 19. Yüzyıl’a kadar rafa kaldırıldı.

Hayratiye Köprüsü

Derken 19. yüzyılda, Sultan II. Mahmut (1808-1839) tarafından Azapkapı ve Unkapanı arasına, epey mesafeli bir köprü yaptırıldı. Açılış tarihi 3 Eylül 1836 olan bu köprü “Hayratiye”, “Cisr-i Atik” ve “Eski Köprü” olarak biliniyordu. Proje, Yüksek Amiral Fevzi Ahmet Paşa tarafından işçileri ve deniz tersane imkânlarını kullanarak icra edildi. Tarihçi Lüti’ye göre bu köprü duba bağlantısıyla yapılıyordu. Yaklaşık 500-540 metre uzunluğundaydı. Köprü 1912 yılında yıkılmıştır.

♠Cisr-i Cedid♠

Leonardo da Vinci’nin gerçekleştirilmesi teknik olarak imkânsız görülen tasarımının üzerinden 350 yıl geçtikten sonra ilk modern Galata köprüsü, 1845 yılında, Sultan Abdülmecid zamanında, annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırıldı ve 18 yıl kullanıldı. Köprüye ‘Cisr-i Cedid’, ‘Valide Köprüsü’, ‘Yeni Köprü’, ‘Büyük Köprü’, ‘Yeni Cami Köprüsü’, ‘Güvercinli Köprü’ adları takılmıştı. Köprünün Karaköy tarafında, yeni köprünün Sultan Abdülmecid Han tarafından inşa ettirildiğini belirten Şinasi’nin bir beyti vardı. Köprünün üzerinden ilk geçen Sultan Abdülmecid idi. Altından geçen ilk gemi ise Fransız kaptan Magnan’ın kullandığı Cygne gemisi oldu. İlk üç gün köprü geçişi parasız idi. 25 Ekim 1845’de Denizcilik Bakanlığı tarafından toplanan ve mürüriye olarak bilinen köprü geçiş ücreti toplanmaya başlandı.

Köprü geçiş ücretleri şöyleydi:
Serbest : Ordu ve kanun uygulayıcı personel, görevdeki yangın söndürücüler, rahipler
5 para : Yayalar
10 para : Sırtı yüklü insanlar
20 para : Sırtı yüklü hayvanlar
100 para : At arabası
3 para : Koyun, keçi ve diğer hayvanlar.

Yıllar içinde Cisr-i Cedid’in yerine yeni Galata köprüleri yapılmakla beraber, köprü geçiş ücretini 31 Mayıs 1930’a kadar köprünün her iki sonunda ayakta duran beyaz üniformalı memurlarca toplandı.

♠İkinci Köprü♠

Bu köprü Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) emri üzerine, III. Napolyon’un İstanbul ziyaretinden hemen önce Ethem Pertev Paşa tarafından inşa edildi ve 1863’de yerine yerleştirildi.

♠Üçüncü Köprü♠

1870 de bir Fransız şirketi Forget et Chantiers de la Mediteranee ile üçüncü köprünün yapımı için bir sözleşme imzalandı. Ancak Fransa ile Almanya arasında savaşın patlak vermesi projeyi erteledi. Eski sözleşme feshedildi ve yeni köprünün yapımı1872’deİngiliz firması G. Wells’e verildi. Köprü 1875’de tamamlandı. Yeni köprü 480 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde ve 24 duba üzerinde duruyordu. Maliyeti 105,000 altın lirasıydı. Bu köprü 1912 yılına kadar kullanıldı.

♠Dördüncü Köprü♠

Dördüncü köprü Alman firması MAN AG tarafından 1912’de 350,000 altın Lirasına inşa edildi. Köprü 466 metre uzunluğunda,25 metre genişliğinde idi. Bugün hala pek çok kişinin hafızasında taze olan 16 Mayıs 1992’deki yangına kadar bu köprü kullanılmıştır. Köprünün yanma nedeni hala tam olarak bilinmemektedir. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat-Hasköy arasına yerleştirildi ve yerine, bugün “Galata Köprüsü” olarak bilinen modern bir köprü yapıldı. Bu köprü günümüzde “Eski Galata Köprüsü” veya “Tarihi Galata Köprüsü” olarak bilinmektedir.

♠Bugün♠

Beşinci Galata Köprüsü, bir önceki köprünün birkaç metre kuzeyinde STFA şirketi tarafından inşa edildi. İnşaatı 1994 Aralık ayında tamamlanan köprü, diğerleri gibi Eminönü ve Karaköy’ü birbirine bağlıyordu. Tasarımı ve teftişi GAMB (Göncer Ayalp Engineering Company) tarafından yapıldı. Beşinci Galata Köprüsü 490 metre uzunluğunda ve 80 metrelik kısmı açılabilen bir baskül köprüdür. Köprünün yüzeyi 42 metre genişliğindedir ve her yöne doğru 3 şeritli bir yol ve bir yaya yolu bulunmaktadır. Tramvay hattının Kabataş’a kadar uzatılması sonucu, köprünün ortasındaki iki şerit tramvay yoluna ayrılmıştır. Bu köprü, Norwich’deki Trowse Köprüsü ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birkaç köprünün yanı sıra, dünyada üzerinden tramvay geçen ender baskül köprülerden biridir.

Ancak köprünün böyle bir eklentiye uygun olarak tasarlanmaması nedeniyle, tramvay yolu inşaatı birçok soruna neden oldu. Kapakları açılıp kapandığında, hatların birbirine tam olarak değmemesi bu sorunların başında geliyordu. Köprünün altındaki lokanta ve market kısmı 2003’de açıldı.

Bugün İstanbul’un geleneksel ikonlarından biri haline gelmiş Galata Köprüsü, Yeni İstanbul (Karaköy, Beyoğlu, Harbiye) ve Eski İstanbul’u (Sultanahmet, Fatih, Eminönü) birbirine bağladığı için “iki kültürü birbirine bağlayan köprü” simgeselliğini taşımaktadır.

Peyami Safa’nın romanı “Fatih Harbiye” de, Fatih İlçesi’nden Harbiye’ye köprü yolu ile giden bir kimse farklı uygarlık ve farklı kültürü ayaklarına yerleştirir der. Galata Köprüsü tasarım olarak başka köprülerden pek farklı olmasa da (hatta örneğin Paris ya da Budapeşte’nin köprülerine göre oldukça sıkıcı bir tasarıma sahip olsa da) kültürel değeri nedeniyle pek çok edebiyatçı, ressam, yönetmen ve oymacıya konu olmuştur.

 

Kaynak: Wikipedia
www.gazetemanifesto.com/2016/05/23/23-mayis-1992-galata-koprusu-yerinden-sokulerek-halice-cekildi/
http://www.galatakoprusu.org.tr/koprunun-tarihcesi/

 

MADRİD HAKKINDA BİLMEDİKLERİMİZ

Madrid yüksek bir şehirdir (Avrupa’nın en yüksek başkenti). Nüfusu 3.5 milyon.
Benim için Madrid yaşanılası yer. Sıcak, canlı, sempatik bir şehir. Feci şekilde turistik olmasına rağmen otellerde çalışanlar dâhil kimsenin İngilizce, Fransızca hiç bir yabancı dil bilmediği yer. Saat 14.00 oldu mu siesta denilen dinlenme olayları şaşkınlık verici ve gayet normal.

Sabah 10.00 da çalışmaya başlıyorlar, öğlen iki saat tatil ve akşam dokuza kadar çalışıyorlar. Bütün mağazalar 21.00’e kadar açık Ve de oldukça canlı bir gece hayatı var. Bir o kadar da kontrolsüz denebilir çünkü hırsızlık hat safhada.

Gece gidilecek mekânların en başında Teatro Kapital gelir. Daha çok ergen jenerasyo’nun müdavimi olduğu bir yer ama yine de eğlenceli.
Calle Atocha, 125, 28012 Madrid.

Club 54 gidilecek bir diğer gece adresi. Sevgilinizle giderseniz kesin kavga edersiniz şimdiden söyleyeyim :).
Goya Social Club ve Fabric’te diğer klüpler arasında tavsiye eder miyim? Ederim.

Madrid şehrinin bayrağında ve armasında da bulunan bu simge Madrid halkı için de son derece önemlidir. Elleriyle ağaca tutunmuş ve çilek yiyen bu ayının hikâyesinin nereden geldiğine dair birçok söylenti var. Ancak en çok bilineni yıllar yıllar önce şehirdeki tarlalarda gezen ayılar ve Madrid şehrinde çok bol yetişmekte olan çilekten geldiği söylemekte.

Ağaçta yetişen çilek mi olur diye sormadan duramıyor insan, Türkiye’de yok diye hiçbir yerde de mi yok sandınız? Sol Meydanında bir heykeli bulunan bu simge ile yerli ve yabancı turistler fotoğraf çekilebilmek için birbiri ile yarışmaktadır. Ayrıca şehrin takımlarından Atletico Madrid’in de armasında bu simge bulunur.

Merak edilen mesele: Siesta!

Evet, gerçekten böyle bir olay var. İspanyol insanı hatta buna genel olarak güney Avrupalı diyebiliriz. Çalışmayı pek sevmemeleriyle bilinirler. Saat 1 dedin mi açık yer bulmak gerçekten çok imkânsız hale geliyor. Peki, ne mi yapıyorlar? Evet, birçoğu evine gidip veya iş yerinin içerisinde uyuyor, gayet ağır ağır saatlerce yemeklerini yiyor içkilerini içiyorlar. Saat 5-6 gibi tekrar iş başı oluyor. Ancak devlet kurumlarında veya bankalarda işiniz varsa daha erkenci olmalısınız, çünkü öğlen saati Siesta’ya giren bu kurumlar o gün bir daha iş başı yapmıyor. Tabi erken saatlerde gitmeniz işinizi halledebileceğiniz anlamına gelmiyor. Eğer işlerini yavaş yavaş yapmayı seven İspanyol görevliler sizden önceki sıradakilerin işini halledebilirse, işte o zaman mutlu sona ulaşabilirsiniz…

Yalnızca dünyanın en iyi takımlarından ikisine ev sahipliği yapması bakımından değil, şehrin insanının futbol tutkusu da göz kamaştırıcı. Bebekler bile ilk adımını attıktan sonra futbol topuyla tanışıyor dersek abartmış olmayız. Parklarda top oynayan ufak çocukları gözlemlerseniz o yaşta bile ne kadar yetenekli olduklarını göreceksiniz.

Zengin tarihi mirasının yanı sıra canlı bir kültür ve sanat merkezi olarak da önem taşır. Sanat, Avrupa ruhu, müzik, Latin dilleri, şarap, Don Kişot, modernizm ve de mimari Madrid’in kısa bir özeti diyebiliriz. Madrid’de Avrupa’nın en önemli avlularından biri olan Plaza Mayor’a doğru kargacık burgacık sokaklarda ilerlerken, çok renkli ama çok uyumlu bir tablonun içinde gibi hissedersiniz.

Mutlaka sanatseverler için gidilmesi gereken adres: Prado Müzesidir. Kraliçe Isabella’nın isteği doğrultusunda faaliyete geçen kültürel tesisin Juan de Villanueva tarafından tasarlanan ana binasında ayrıca aralarında Rembrant, Rubens, Van der Weyden gibi isimlerin imzalarının olduğu Flemenk, Flaman, Fransız, Alman sanatının özelliklerini yansıtan değerli eserler de sergileniyor.

Adres: Paseo del Prado, s/n, 28014 Madrid
Giriş Ücreti:15€ (en son böyleydi)
Debod Tapınağı’da ilginizi çekebilir.

Parque del Oeste içerisinde bulunan Debod Tapınağı, ilk olarak M.Ö. 2. yüzyılda Meroě Kralı Adljalamani’nin emriyle Tanrı Amun’a adanmak üzere küçük bir şapel olarak inşa edilmiş. Daha sonra tahta geçen hükümdarlar tarafından dört tarafı genişletilerek, Tanrıça İsis’e adanmış bir tapınağa dönüştürülen dini yapı, Güney Mısır’da yaşayan halkın M.S 6. yüzyılda din değiştirmeleri üzerine kapatılmış.

20. yüzyılın ortalarında Aswan Barajı nedeniyle tapınağın varlığı tehlikeye girince araya UNESCO girmiş ve Mısır Hükümeti 1968 yılında yapıyı İspanya’ya bağışlamış. Aslına uygun olarak yeniden inşa edilerek 1972’de halka açılan yapının görkemli tarihi, konuklara modeller ve duvara yansıtılan videolar aracığıyla anlatılıyor. İç kısmındaki bölümleri görmek isteyen konuklara ise 30 kişilik gruplar halinde ve yalnızca 30 dakika süreyle yapıya giriş izni veriliyor.

Adres: Calle Ferraz, 1, 28008 Madrid
El Rastro
Burada Alışveriş çok keyifli…
Ama illa ki Pazar gününe denk gelmeniz gerek.

Pazar günleri ve resmi tatillerde açılan El Rastro, Latin Mahallesi’ndeki Ribera de Curtideores ile Plaza de Cascorro’yu merkezine alan geniş bir bölgeyi kaplıyor. Gezginlerin geniş alışveriş olanaklarından yararlanmak ve kapladığı alan içerisindeki tarihi yapıları görmek için Madrid gezilecek yerler listelerine ekledikleri pazarda 1.000’in üzerinde satıcı el işi ürünlerden giyim eşyalarına, mutfak eşyalarından plaklara ve ikinci el dergilere kadar çeşitli dönemlerden kalma farklı nesnelere tezgâhlarında yer veriyor.

Madrid’te herkes aynı anda yemek yer, işe gider ya da siesta yapıp öğleden sonranın keyfini çıkarır. Yemek, İspanyol kültürünün en önemli göstergelerinden biri sayılabilir. İspanya’nın zengin alternatifleriyle lezzetli ama hep kendi kültürünün özünü taşıyan bir damak tadına sahip bir mutfağı vardır. Kendi özünden ve de tarihinden öylesine emindir ki bir öğleden sonra oturduğunuz herhangi bir kafede inanılmaz hızlı bir İspanyolca’yla dünyayı kurtarmaya çalışan insanlar arasında bulursunuz kendinizi.

Zaman kavramı altüst olmuş gibidir bu kentte. Öğleden sonraki uykularla geceleri uyumayan bu kentin gecenin geç saatlerine özgü coşkusu ve dayanılmaz çekiciliği arasında yiter gider insan. Kendi zamanlarını kendileri dokur.

Madrid hem büyük bir Avrupa kenti olduğu halde doğu (arap) ile batı sentezini kotarmış bir kenttir. Emevi Uygarlığının yansımaları El Greko, Velaskes, Picasso, Dali gibi ünlü ressamların ve Gaudi gibi mimarların bu uygarlıktan ışık aldıkları besbellidir.

Avrupa’nın en güneşli, en eğlenceli ve en canlı başkentlerinden biri olan Madrid’i mutlaka görmelisiniz. En azından ufak bir hafta sonu için bile, uçuş süresi 4 saat olmasına rağmen gidilesi bir lokasyondur.

Size birkaç Tapas adresi vermek istiyorum. Eğer yolunuz düşer de uğramak isterseniz bu adresler lazım olacaktır. Benim için de yiyin :).

Taberna el Sur: Calle Torrecilla Del Leal 12, 28012 Madrid
Yeri biraz zor bulanabilir çünkü cadde üzerinde değil.

Meson Restaurante La Mi Venta: Plaza Marina Espanola 7, 28013 Madrid
Et yemekleri ağırlıkta olan menüsü ilginizi çekecek, mezeler gerçekten çok başarılı ve de o küçük yeşilbiberleri sıfır yağsız (süzülmüş) olarak sunuyorlar. Hizmet ve servis kalitesi iyi, fiyatlar da çok uçarı değil. Alt katında da modern bir mahzen var.

Rosi La Loca Taberna: Calle Cadiz 4, 28012 Madrid
Kesinlikle rezervasyonsuz gitmeyin kapıda sıra var. Burası da çok tatlı minik bir Tapas. Tavsiye ederim.

Konaklama önerileri için birçok otel ismi verebilirim elbet ama bunların hepsi de neredeyse birbirine yakın adresler o yüzden fazla lüks merakınız yoksa sadece gezilebilecek yerlere yakın adreslerde otel arayın derim. Çünkü fiyatlar ne çok az ne de çok farklı. Gran Via Caddesi ve Puerto del Sol Meydanı etrafında bir otel bulursanız şehri kolayca gezme şansınız var.

Kısa Kısa…

Tapas: Ortaya paylaşmalı gelen küçük İspanyol mezelerine verilen ad. İspanyol açık büfe kültürünün adıdır. Sadece yemeği değil sosyal bir faaliyeti de anlatır. Eskiden İspanyollar içkilerinin içine toz, sinek girmesin diye bardakların üzerine tabak koyarlarmış. Daha sonra bu tabakları içkiye yakışan mezelerle doldurmaya başlamışlar. Bu tabaklara da tapas denilirmiş.

Siesta: Öğle uykusu.

2018 İspanya Resmi Tatil Günleri: http://holidaycalendar.com/tr/ay/Nisan/2018/İspanya/Andalucía

 

#tarihtebugün

Tarihte bugün : Şair Yahya Kemal Bey (Beyatlı) Madrid elçiliğine atandı.

AKDENİZ’İN EGZOTİK MİRASI
SARDİNYA ADASI

Sardinya, Akdeniz’de, İtalya’ya ait bir ada. Akdeniz’in Sicilya’dan sonra ikinci en büyük adasıdır. Yüzölçümü 24.090 km² olup, ada nüfusu 1,656,960 ‘dur. İtalya’nın batısında, Korsika’nın güneyindedir. Diyor Vikipediciğim…
Akdeniz’in bebek yüzü desem, abartmış olmam herhalde… Dayanılmaz güzelliği ile benim için cennet köşesi sayılacak apayrı bir yer. Uçaktan indiğiniz an bile başka bir yere geldiğinizi hissediyorsunuz. Her neyse hava atılacak bilgilerle doldurayım kafanızı biraz… İtalya Sardegna, adını mitolojik kahraman Sardus’tan aldığı söyleniyor… Ayrıca Akdeniz’in Sicilya’dan sonraki en büyük adası. Nüfusu 1.5 milyon civarında diyor kaynaklar.

Adadaki yerleşim M.Ö. 250 yıllarına dek dayanıyor. Sardinya özerk bölgesi kabul edilen ada 8 şehre bölünmüş. Tropikal bir tatili uzakta aramak istemeyenler için, Akdeniz’in kucağında okyanus gibi turkuaz sulara sahip adanın plajlarında muhteşem bir tatil yapabilirsiniz. Bu egzotik ve tertemiz koylarla, adanın tarihi güzellikleri de birleşince haliyle ideal tatil ortaya çıkıyor. Tabii ki fiyatlar o kadar ideal değil. Tabii her keseye uygun tatil yapma limitleri zorlandığından belki evet bir şekilde burayı görmeden ölmezsiniz ama yolunuz buraya düşmeden önce biraz birikim yapın derim. Son yıllarda Porto Cervo kenti dünya jet sosyetesinin sayesinde popülerliğin zirvesinde. Porto Cervo’nun plajlarında öyle Çeşme-Bodrum gibi rahatlık yok şezlong kirası 300€. Ada Porto Cervo ve Costa Smeralda sahilleriyle biliniyor. Oysa üç bin yıllık tarihi, zengin mutfağı, cennet doğası ve kendine has yaşam kültürüyle Akdeniz’in gerçek incisi olarak biliniyor.

Bu arada araştırmacı kişilikler için bir kısa bilgi daha…
Biliyorsunuz Atlantis, tüm zamanların en büyüleyici efsanelerden biri. Binlerce kitap ve bilimsel çalışma, bir gecede okyanusa batan bu kayıp şehre adandı. Peki ya dünün Atlantis’i, bugünün Sardinya adasıysa? Herakles Sütunlarının gerçek yeri tespit edilirse bu sorunun yanıtına ulaşmak da mümkün.

Platon, konuşmalarında, Atlantis’in yerini şöyle anlatıyor: “Okyanus için gemilerin geçebileceği bir zaman vardı; ağzın ya da siz Yunanların söylediği gibi ‘Herakles’in Sütunları’ karşısında, Libya ve Asya’nın birleşiminden daha büyük bir ada bulunmaktadır, buradan diğer adalar üzerinden karşı kıtaya rahatça ulaşılabilirdi.” Peki ya Herakles’in Sütunları aslında Cebelitarık’ta değil de Tunus Boğazı’nda (Canale di Sicilia) yer almışsa? Olamaz mı olabilir…


Sardinya Adasında tekne turlarına katılarak, en güzel koylardan biri olan Alghero’da muhteşem bir gezi yaşayabilirsiniz. Çocuklu aileler için de ideal olan turlar da ziyaretçilerim güvenlikleri için her şey düşünülmüş. Cagliari de çocukları olan aileler için uygun olan plajlardan bir diğeri. Sardunya Adasının tarihi atmosferini yaşamak isteyenlerin durağı Barumini kenti olacaktır. Bu kentte çeşitli arkeolojik kalıntıları gezebilir, bronz çağından günümüze dek taşınmış tarihi taşları gözlemleyebilir. Unesco Dünya Mirası listesine girmeye hak kazanmış tarihi surları ve ilginç kule yapısı ile Nuraghe Su Nuraxi kesinlikle görülmelidir.

Akdeniz’in sahilleri ve denizlerinin güzelliği zaten dünyaca ünlü, Avrupa’nın ve dünyanın her yanından gezmeye, tatil yapmaya gelenler için bir tutku halini almış durumda.

Sizde bu eşsiz güzellikteki turkuazın benzersiz tonlarındaki denizi görmek için Sardinya (Sardinia) Adasını ziyaret etmelisiniz. En ünlü ve en güzel kabul edilen Akdeniz sahili Cala Luna’nın benzersiz manzarası ve La Pelosa’nın tropik denizleri aratmayacak sularını görmeden ve yüzmeden kesinlikle dönmeyin.

Bir diğer gezilecek tarihi şehir ise Castello. İtalya’nın tarihi yapıları oldukça güzel mimarilere sahip ve kentin taş duvarları sizi ortaçağa geri götürecek, Bastione Sam Remy Katedralini de gezebilirsiniz. Nuoro şehir merkezine yolunuz düşerse buradaki Mavi Mağarayı ve İspinigoli Mağarasını mutlaka görmelisiniz. Büyüleyici güzelliklerdeki otantik doğal yapılar bunlar.

En önemli Sardinya Adası şehirlerinden biri olan Cagliari’nın gece hayatı eğlenceli ve hareketli. Eğlence severlerin merkezi burası. Özellikle akşam 22.00’den sonra gece başlıyor ve soluksuz eğlence tüm yoğunluğuyla sabahın ilk ışıklarına dek devam ediyor. Eğlence yerleri marina pubları ve renkli kulüpleri olunca bu daha da güzel bir hal alıyor. Tropik bir yerde eğlendiğinizi size hissettiriyor.

İtalya da el işçiliği ile yapılmış hediyelik eşyalar hep ayrı bir yere ve öneme sahip olmuştur. Burada da kendiniz ve sevdikleriniz için el emeği yapılmış birbirinden güzel eşyalar bulabilirsiniz. Üzüm ve zeytin bağları ile dünyaca ünlü İtalya dan dönerken alınacak en güzel şeylerden biri de has zeytinyağı ve tabii ki ünlü şaraplarından olabilir. Cannonau şarabını kesinlikle tercih edebilirsiniz.

Plaj Ve Kulüpler

Nikki Beach: Hakkında bir şeyler yazacağımı düşünenlere bir daha düşünün derim 🙂 burası öyle hesaplı tatil yapmaya gelenler için uygun bir yer değil. Hem kesenin ağzını açmanız şart hem de konforunuza düşkünseniz ayakta durmak istemeyebilirsiniz.

Baia Granu:Daha çok otel tabii ki ama dışarıdan plaj ve gece kulübü hizmeti de veriyor. Burasıda ölçüsü uçuk bir yer.

Phi Beach Bar: Muhteşem bir manzaraya sahip olan bu mekanda da durum gene aynı içecekler korkunç pahalı.

 

Nerede kalınır?

Hotel Balocco: Harika manazarası ile bu güzel cennete ev sahipliği yapan kalınası otellerden biridir. Hem ucuz değil hem de yer bulmak her zaman zor. Size kalmış. İtalya’nın ve bir çok ülkenin zengin kesiminin lüks yatlarının bulunduğu bu bölge Porto Cervo oldukça sosyetik ve lüks.


Adres:07020 Porto Cervo, Arzachena, Sardinya, İtalya

Hotel Italia bir başka orta bütçeli seçenek 3 yıldızlı bir otel burası.


Adres: Via Sardegna 31, 09124 Cagliari, Sardunya Adası, İtalya

Hotel Angedras : Burası da 3 yıldızlı orta bütçeye hitap eden bir konaklama seçeneği.


Adres: Hotel Angedras Adres: Via Frank 2, 07041 Alghero, Sardunya Adası, İtalya

Jazz Hotel: 4 yıldızlı ve orta bütçeden çıkıp artık yüksek bütçeye geçiş yapılan bir kalite sunuyor size. Ben burada kalmıştım ve çok beğenmiştim. Odamdan direk havuza açılan bir kapı vardı. Ama öylesine bir sinek soktu ki beni daha ömrümde öyle gözümün şiştiğini bilmem 🙂 neyse burada kalmamak için bir sebep değil. Hem buradan araba kiralayarak istediğiniz gibi de dolaşabilirsiniz, isterseniz de taksi ile çok yakında olan marinaya geçiş sağlayıp oradan istediğiniz gibi turlayabilirsiniz.


Adres: Via Degli Astronauti 2, 07026 Olbia, Sardunya Adası, İtalya

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kaynak
http://www.seninle.com.tr/yasam-tarzi/gezi/1082-akdenizin-egzotik-guzeli-sardunya.htm

HAYALİNİZDE Kİ KULE NERESİ?

Tabii ben şimdi sabah uyansam önüme böyle bir yazı gelse deli miyim neyim neden kule hayal edeyim diye sorarım kendime. Yani sorar mıyım tam emin değilim ama sorma ihtimalim sormamamdan düşük herhalde… Niyeyse o sapsarı saçlarını uzatıp ta kapatıldığı kuleden sevgilisini yukarı çeken kız hep bana “ne tatlı ay” gelmiştir.

Konu Sapmasın diye kısa kesiyorum yoksa bırakın beni sabaha kadar yazarım… O kule senin bu kule benim. 🙂 Tükenirsiniz okurken o yüzden oralara  başka zamanlar girelim derim…

Zaten ne kadar delirsem de vardır Paris’i bi sevdiğim zaten yazılarımdan da anlaşılacağı üzere Paris neredeyse benim en yalnız geçirdiğim günlerimin başkentidir. Hani sizin de öyle bir başkentiniz varsa neden olmasın bir kulenizde vardır kesin bir yerlerde.

Ama ben sizi şaşırtıp diyorum ki Kız Kulesi…
Ne güzel ismi var di mi Kız Kulesi, Erkek değil 🙂 merak etmeyin ben zannettiğiniz feministlerden değilim bazen çok daha kötüsü olabilirim.

Hadi biraz tozlu ve saman rengi yapraklı tarih sayfalarına dönelim ve orada Kız Kulesi neymiş ne olmuş bir öğrenelim…

Kız Kulesi, MÖ 5.yy’da Yunanlar tarafından İstanbul Boğazı’nın Üsküdar Salacak sahiline yakın bir noktaya kurulmuştur. Üsküdar’da, Roma İmparatorluğu’ndan kalma tek mimari eserdir. Tarih boyunca farklı amaçlarla kullanılmış ve hakkında çokça rivayetler üretilmiştir. Şimdi biz de önce tarihine sonra efsanelerine bir göz atalım…

Resmi kaynakları temel alan tarihçiler, Kız Kulesi’nden ilk defa MÖ 400’lü yıllarda bahsedildiğini belirtirler. Bilindiği kadarıyla deniz ticareti için bir gümrük noktası olarak kurulmuştur. Kuran ise Atinalı bir komutandır. Atina, o dönem önemli ve bölgede hâkim bir Yunan şehir devleti idi. Yüzyıllar boyunca bu küçük kayalığın, kendisine yüklenen bu görevi yerine getirdiği bilinen bir gerçektir. Bununla ilintili bir de efsane vardır, aşağıda anlatacağım.

Yalnız şunu belirtmekte fayda var, Kız Kulesi, hakkında çokça söylenti ve rivayet olan fakat kesin bilgisi en az olan İstanbul eseridir. Bunu şunun için belirtiyorum, burasının bir dalga kıran olarak inşa edildiğini iddia eden tarihçiler de var. Tabi en çok kabul gören bilgi, yukarıda yazdığım ilk anlatıdır.

Roma Devrinde Kız Kulesi
Yüzyıllar sonra yani Byzantion, Konstantinopolis olduktan sonra buraya ilk kule dikilir. Romalı tarihçilere göre bu ilk kuleyi yaptıran kişi, Roma tarihinde önemli bir hanedanlık olan Komnenos hanedanından, İmparator Manuel Komnenos’tur (1143 – 1180). Bazı kaynaklarda kulenin yapım tarihi olarak 1110 denir fakat bu Aleksios Komnenos dönemine denk gelir ki onun dönemini anlatan tarihçiler, Kız Kulesi’nden hiç bahsetmezler.

İmparator Manuel’in bu kuleyi yaptırmasında 2 neden vardı: İstanbul Boğazı’nı denetim altına almak ve ticari gemilerden vergi almak. Bunu desteklemek için de kule ile Avrupa sahili arasına kalın bir zincirin çekildiği, zincirin batmaması için onlarca sal kullanıldığı yazılır. Bir anlatıda ise ilk kulenin, tüm çabalara rağmen zincirin ağırlığını kaldıramadığı ve yıkıldığı söylenir.

Boğazın kontrol altına alınması amacıyla dedim ama burada şunu hatırlatayım; Kız Kulesi, İstanbul’un fethi esnasında önemli bir görev üstlenmemiştir. Yalnızca Venedikli bir komutanın emrinde küçük bir birlikle istihkâm edilmiş. Zira son birkaç yüzyıldır bozulan Roma maliyesi, kulenin önem kaybetmesine neden olmuştu. Bu nedenle o meşhur zincir, 1453 yılında Haliç’e çekilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Kız Kulesi
Osmanlılar Kız Kulesi’ne “imparatorluk” sıfatıyla birlikte sahip oldular. Yani gücünün doruk noktasına yaklaşırken! Dolayısıyla ne şehri fetheden Fatih Sultan Mehmet Han ne de diğer padişahlar burayı savunma amaçlı kullanmadı. Zaten Rumeli ve Anadolu Hisarları varken gerek de yoktu.

Fatih dönemi tarihçileri, burada sultanın emriyle yeni bir kule yapıldığını yazarlar. Ne amaçla kullanıldığını kesin olarak öğrenemedim. Muhtemelen yine gümrük kulesi olarak vazife yapmış olmalı. Bu kule, zaman zaman diğer yazılarımda da hatırlattığım ve İstanbulluların “Küçük Kıyamet” dedikleri 1509 depreminde zarar görmüş. Yine birçok eseri onaran dönemin meşhur mimarı Hayrettin tarafından onarılmış. Bundan yaklaşık 200 yıl sonra ise fener olarak kullanılmaya başlandı. Bu seferde kullanılan kandil yağı nedeniyle tutuştu ve yandı. Yerine yapılan yeni kule ise kâgir olarak inşa edildi.

Kız Kulesi, çeşitli dini ve diplomatik törenlerde top atışı için de kullanıldı. Kimi Sultanlar ise burayı bir seyir mekânı ya da dinlenme alanı olarak kullandılar. Bir hikâyeye göre Sultan 1.Abdülhamit, burada rüzgâr ve dalga sesleriyle neredeyse sabahlamıştır. 1.Mahmut ise Kız Kulesi’nde, rüşvet aldığı iddia edilen bir Darüssade ağasını idam ettirmiştir.

Kız Kulesi’nin bana göre en ilginç görevi, 19.yy’da İstanbul’da yayılan bir veba salgını esnasında hastaların tecridi için kullanılması olmuş.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından hemen önce kule tekrar deniz feneri olarak kullanılmaya başlandı. 1940’larda zemini sağlamlaştırıldı. 1980’lerin başında askeri amaçlı radar istasyonu olarak görev yaptı. Şu anda ise özel bir şirket tarafından seyir mekânı ve restoran olarak işletilmektedir. Kulenin bulunduğu adaya gidişler ücrete tabiidir.

Efsanesiz Olur mu Hiç…
Kız Kulesi, belki de hakkında en çok efsane türetilen İstanbul eserlerinden biridir. Yunanlar, Romalılar ve Osmanlılar ayrı ayrı efsaneler anlatmışlar, bu hikâyelere göre de kuleye isimler vermişler.
Mesela Yunanlar buraya Damalis Kulesi derlermiş. Nedeni ise en başta o dönem buralar Atinalılarınmış. Atina Kralı Hares’in çok güzel bir eşi varmış. Salacak sahilini çok sevdiğinden öldüğünde onu buraya gömdürmüş. Yunanlarda bu nedenle sahile Damalis sahili, kuleye de Damalis kulesi demişler. Hatta eğer doğruysa bir de heykeli varmış Kraliçe Damalis’in kayalıklarda.

Sepetteki Zehirli Yılan Efsanesi
Bir diğer Kız Kulesi efsanesi, sepetle birlikte kuleye gelen zehirli yılanı anlatır. Yalnız bu efsanenin hem Yunan – Roma hem Türk türevleri vardır.

Kronolojik olarak;

Kralın Eşi
Eski çağlarda Romalı bir imparatora, falcılar tarafından eşinin öleceği söylenir. O da kraliçesini korumak için Kız Kulesi’ne yerleştirir. Kendisinden ve özel hizmetlilerden başka kimsenin yanına girmesine izin vermez. Yine de kaderin önüne geçemez ve kraliçeye gönderilen yiyecek sepetinin içinden çıkan yılan onu orada sokarak öldürür.

Hanım Sultan
Bu hikâyeye göre ise Selçuklu Sultanlarından biri, rüyasında çok sevdiği kızının bir yılan tarafından ısırılarak öleceğini görür. Vesveseye kapılan sultan, kızını kuleye yerleştirir. Kendisi dâhil kimsenin kuleye girip çıkmasına izin vermez. Hatta su ve süt dahi özel borularla akıtılır adacığa. Derken yıllar sonra hanım sultan hastalanır. O güne dek bilinen en iyi hekim tarafından zar zor iyileştirilir genç kız. Bunun üzerine pek çok farklı yerden hanım sultana hediyeler yollanır, bunların arasında da bir sepet üzüm vardır. Üzüm sepetinin içine gizlenmiş olan yılan, o gece hanım sultanı zehirleyerek ölümüne neden olur.

Battal Gazi Efsanesi
Bir başka Türk Kız Kulesi efsanesi de Seyyid Battal Gazi hakkındadır. Battal Gazi, dönemin İslam Halifesi Harun Reşid’in ordusuyla İstanbul kuşatmasına katılır. Kuşatmadan sonuç alamayan İslam ordusu geri çekilirken Battal Gazi, Üsküdar’da kalmaya devam eder. Çünkü tekfurun kızına âşıktır. Ancak Üsküdar tekfuru, imparatorun izniyle kızını kuleye hapsederek onu Battal’dan koparmaya çalışır. Bunun üstüne Seyyid Battal, bir gece Kız Kulesi’ni basarak hem tekfurun kızını hem de kuledeki hazineleri alarak kaçar. Meşhur, “atı alan Üsküdar’ı geçti” deyiminin de bu efsaneye dayandığı söylenir.

Kim bilir belki sizin kuleniz başka bir yerdedir. Ama tarihin içindeki sanatsal bütünlük kazanmış her miras bugüne ne kadar doğru bilgi ile ışık tutuyor tartışılsa da şu bir gerçek; İstanbul dünya üzerinde ki en özel şehirlerden biri…

Sevgiler
Merve♥

 

Bu yazının bir kısmı “Google” alıntılıdır.

Kaynakça:
http://www.tarihiistanbul.com/kiz-kulesi-efsanesi-ve-tarihi

DANİMARKA HEEYY GİDEN VAR MI?

Kısa kısa…
Bilmiyorsanız eğer; Danimarka Kuzey Avrupa’nın İskandinav yarım adasında ki en minnoş Ülke :).
Öyle minnoş dediğime bakmayın 443 adaya sahip bir ülke Danimarka. 5 idari bölge ve bu bölgeler 98 farklı belediyeye bağlı. Başkent Kopenhag’dır.

Yılbaşı arifesinde gidilebilecek yerler listemde de vardı hatta okuyanlar bilir. Jutland, Arhus, Billund ve Charlottenlund başlıca şehirleri. Avrupa’nın en modern ve insan haklarına duyarlı ülkelerinden biri ayrıca. Sanki masallardan kafanızda kalan rengârenk evleri, kalabalık sokakları, lezzetli yemekleri, tarihi eserleri ve göz alıcı mağazalarıyla İskandinavya’nın en akılda kalan yerlerinden. Deniz ve okyanus karışımı iklimi de ayrı bir hava yaratıyor diyebiliriz. Fazla yağmurlu olan bir lokasyon olduğu için şemsiyesiz ya da yağmura dayanaklı giysileriniz olmadan gitmeyin derim. Bu ülkede ki en ilginç özelliklerden biri de 300’den fazla kuş türü bulunuyormuş hani doğa falan seviyor ve fotoğraflarla dönmek istiyorsanız diye dedim ancak ben deneyimleyemedim o ayrı…

Neyse hani Danimarka demişken Vikinglerden bahsetmemek olur mu hiç… Olmaz elbet.! Aslında yazımı yazma kastım Vikingler desem daha doğru sanki. Vikinglere ayıp ettik ediyorum ve konuya giriyorum.

Bildiğimiz standart yazılı bilgilere göre; Vikingler,8. yüzyıl ile 11. yüzyıl arasında, İskandinavya kıyılarında, Britanya adalarında ve Avrupa’nın kuzey kesimlerinde hüküm sürmüş olan savaşçı bir halktır. Viking kelimesi, İskandinav dillerinde, bu kuzeyli savaşçılara verilen isimdir. Aslında bir halktan ziyade bir kültürü temsilen kullanılır. O devirdeki Viking halkına, İskandinavca da kuzeyli anlamına gelen Nors denir.

Peki, biz ne biliyoruz?
1-Kafasında boynuzlu miğferleri olan şişman ve göbekli adamlar.
2-Saldırgan hatta bir o kadar da vahşi olan bir halk üstelik kadınlı erkekli…
3-Masumları öldüren, işkenceler yapan üstelik ölülere bile tecavüz eden bir halk…

E normal bizim küçüklük yıllarında ki edindiğimiz dünya tarihi bilgisine bakarsak bunları bilmiyoruz tabii ki. Ama suçu şu an müfredata atarsak işin içinden çıkamayız. Konu tabii ki sadece eğitim sisteminde ki sağlam edinilmemiş boşlukları dolduran bilgiler değil. Tarihte bakmayın aslında biraz kaleme alındığında zevk işidir. Normal yani kıyafet gibi altını üstüne mutlaka kombin etmen gerek ki sevdiresin, baktırasın. Hal böyleyken gelelim bugüne şimdilerde seri olarak dizisi bile çekiliyor hatta izleyenler bilirler. Hadi diyelim orada görsel kurguların da yer alması lazım ki izlensin, beğeni toplasın ama tarihe de haksızlık etmemek gerek diye düşünüyorum. Ve eğer yazımı okuyup ta bu cümleleri ukala bulacak benden çok daha bilgili insanlar varsa da onlardan da sürçü lisan ediyorsam baştan özür dilerim…
En azından ben şunu söyleyebilirim ki bir gün bile şöylesine bir ev ödevi aldığımı hiç hatırlamıyorum. Kızım sen git haftaya bana Vikingler kimmiş git araştır öğren gel diye hiçbir zaman ödev almadım ne yalan söyleyeyim. Üstelik bizim zamanımızda google falan yok ansiklopedi var böyle mis gibi ağır ağır alfabe alfabe… şanslıydık bakmayın şu an her şey çok kolay çocuklarımız imkanlar dahilinde harika bir kolay düzene doğuyor büyüyor tabii bu ilerisi için nasıl bir kültürel farklılık yaratır onu da artık anne babalar düşünmeli.

Neyse ben Vikinglerime döneyim…
Aslında bu Vikingler sizin bildiğiniz haydut, kavgacı falan değil aralarında taa o zamanlar bile vejeteryan olanlar varmış. El sanatları konusunda ciddi usta olan bu halk öğretmeye ve eğitime çok önem verirmiş…



Hatta Üniversite bile kurmuşlar… Aslında o boynuzlu koca koca miğferleri bile hiç takmadan ölüp gittiler. Sadece neden olduğu bilinmez ama sanırım sanatsal ve kültürlerine ait bir ikon olarak kalsın diye düşünüyorum bu miğferlere ciddi sempati duymuşlar o kadar.
Vikinglerin sadece yağma ile geçinen sıradan barbarlar olmadığı, keşfettikleri topraklar üzerinde yeni koloniler kurup çiftçilik yaptıkları ve ganimeti sadece sınırlı olarak gelir kapısı olarak kullandıkları da diğer bilgiler arasında.

Bir diğer sevdiğim Viking bilinmeyeni…
Kuzey halklarının tanrılarından olan Skaði ile Ullr çoğunlukla kışla ve dağcılıkla ilişkilendirilmektedir. Skaði’nin Batılarının “skiing” dediği karda kayma sporunu insanlara armağan ettiği düşünülmektedir. Vikinglerin altı bin yıl kadar önce bu sporu, bugün Rusya olarak bilinen topraklardaki kolonilerinde icat edildiği düşünülmektedir.

Sarı saçlarımdan Vikingler suçluymuş meğersem…
Vikinglerin hijyeninden bahsetmiştik. Siyasal konum ve askeri yetenek göstergesi olan saç bakımı Vikingler için çok önemliydi. Özellikle Vikingler için sarışın olmak bir güç göstergesiydi. Bu yüzden esmerlerin saçlarını boyamak ya da çeşitli etmenler kullanarak açmak yoluna başvurmuşlardır. Bu anlamda da saç rengini açmak konusunda da Vikinglerin tarihi öncülükleri teslim edilmelidir.
Yani öyle filmin sonunda ki kocaman devasa ahtapota yem edilen bir kurbanları oldu mu ya da öyle bir ahtapotu hiç oldu mu bunları bilemeyiz elbet bunlar sadece kurgudur…

Bence Vikinglere biraz ayıp ediyoruz.. Hatta ettik bile. Tamam adamlar bundan yüz yıllarca önce yaşamışlar ama onlarında bir google babası vardı elbet haa o da el yalatıyor muydu inanın bilmiyorum 🙂 Ama bugün hala bu işlerle uğraşan insanlarında var olduğunu düşününce aslında Tarih Tekerrürden ibarettir lafı da hiç yanlış gelmiyor.

Sadece Danimarka’ya gidecek ya da hala kültürel olarak bu gibi şeylerin düşünen insanlar varsa sanırım bu yazı size iyi gelecektir.

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

Buraya bir göz atın derim 🙂
http://arkeofili.com/ingilterede-viking-ordusuna-ait-devasa-kamp-ortaya-cikarildi/

CİDDE DEYİM…

Konu Cidde olursa hemen Ciddileşirim 🙂
Hatta Gayri-Ciddi, Resmi-Ciddi falan hepsi olabilirim…
Kendi kendime konuşuyorum farz edin…
Hiç unutamıyorum #yuvadanuçupgidiyorum yazmıştım…Sene 2009…
Sanki 99 sene geçti ama hala dün gibi… Neden, niye hiç sormayın hepsinin bir nedeni var tabii ki ama şu an hani cevaplamak bu kültürel tanıtımın için fırtınalar dizisine dönebilir, yalan rüzgârı esebilir. O derece traji-komik bir hikâye kısaca…

Ama neden Cidde diye sorarsanız işte oraya çokta fazla verecek bir cevabım yok. Seçilmiş kişi olarak gönderilmiş olduğumu düşünmedim değil uzunca bir süre… Hatta o zamanlar da hayat akışında, başıma gelen diğer trajik olayları hesaba katmadan ilerlemeye çalışacağım yani tamamen verimli bir tanıtım olsun isteğimden sadece 😉
Jenerik yaratmaya çalışıyorum diyelim, siz öyle bilin…
Ama öyle çok özlüyorum ki tarifi, tanımı yok işte orası Cidde…
Deli mi bu diye okurken söylenenleri hissediyorum… Sorun yok ben çok alışığım bu tepkiye etkisizleştiğimden beri.

Klasik bilgiler vermeye bayılırım…
Cidde Suudi Arabistan’da, başkent Riyad’dan sonra gelen ikinci büyük şehirdir. Ülkenin batısında, Kızıldeniz kıyısında, Mekke yakınlarında kurulmuş bir liman kentidir. Diyor Vikipediciğim…

Neler neler saklıdır içinde yaşamadan bilemezsiniz asla üç beş tur atarak sindiremezsiniz oraları. Bu arada bunların asla kültleşmiş inançlarla ilgisi yok tamamen havada ki kup kuru duygudan gelen bir şey…

Peki, öyle mi bir bilene soralım…
Cidde bence bu yazılanların aksine tepeden baktığında Maldivler sanıp uçaktan atlamak isteyeceğin bir yer desem haksızlık etmiş olmam o derece güzel yani… Ama sadece yukarıdan baktığında !!! İçine girdiğinde hiçbir mekân asla uzaktan göründüğü gibi değildir. Çeşitli kusurları vardır ya hani göze istemsiz çarpar, burada durum biraz farklı. İstemsiz çarpan hiç bir şey yok her şey ortada sanıyorsunuz o kadar, aslında öyle de değil içine girdikçe daha da çok çekiyor sizi. Kimisi çok sever kimi nefret eder… Ben o ikinci şıkta ki kimselerden olamadım her zaman burayı sevmek için bir neden yaratmışımdır kendime.

Nüfus: 3,431 milyon. Bence daha fazla hatta ama ne yapalım verilere sırtımızı yaslamak durumundayız…

Tertemiz caddeler, uzun uzun kuleler ve iş merkezleri, sıcaktan bunalmış insan göremeyeceğiniz bir yer… İnsanlar evlerinde ve ofislerinde saklanıyor adeta gündüzleri korkunç bir sıcak ile yüz yüzesiniz çareniz yok klima tek dostunuz bu durumda. Tabii alışık olmayanlar 3.gün üşüterek yataklara düşmüyor değil hani… Arabalar da görebildiğiniz tek renk giyinmiş erkekler çoğunlukla ve her iş merkezinin girişinde bedava dağıtıldığına inandığım iğrenç çilek kokusu kimine göre meşhur hacı yağı  kendime gülesim geliyor bazen iyi bir şey anlatmak istediğim de bile duygularımı gizleyemiyorum bu da yengeç burcunun özelliklerinden diyelim…

Bu şehir de tek eksik Kadınlar…
Sanmayın ki yoklar varlar elbet ama onlara araba kullanmak yasak olduğundan özel şoförler eşliğinde aramızda siyah abayaları ile dolaşıyorlar yani herkesin bildiği kapkara çarşafları ile… Sanki ben cavalli kıyafetimle geziyordum da böyle yazdım 🙂 kadınsan abaya giyeceksin arkadaş ne yapacaksın sonuçta orası Suudi Arabistan…

Her şeyin bir sebebi var…
İşte en tilt olduğum konu da bu. Her şeyin bir sebebi olduğuna inanan, inandırılmış bir toplum tabii ki buna o kadar katı katı, karşı değilim elbet ama bunu hiç okumadıkları kitaplara sığınarak yaptıklarından sinir oluyor insan ve sırf bu yüzden de düzen yavaş işliyor. Belki öğrendiysem sabrı, selameti burada öğrendim işte azıcık.
Benim yazacağım Jeddah yazısı da öyle bir sefer de nasıl olacaksa her kelimenin altında inanın birden fazla hikâye ve anı var nasıl anlatırım onca şeyi bir kerede bilemiyorum. Farkındaysanız halen acele ediyorum ben .

Bir de Cidde’nin Suudi Arabistan’ın dini kuralların en esnek olduğu şehri olduğunu da söylemeyi unutmamak lazım. Böyle dediğime bakmayın tabii ahlak polisleri her yerdeler onlara da mutavva deniyor. Bir makalede diyor ki “bazı yabancılar saçlarını açabiliyor ama o kadar” demiş  gülmek istedim sadece yüksek sesli ancak o da halk arasında yasak canım. Sadece en özgürleşebildiğimiz yer kanatsız irtifamızı yakalayabildiğimiz anlar elbet… Ve evin kapısından girmeyi hayal ettiğimiz o müthiş tatiller.

Gerçi o kadar da abartmayalım ama bu Mutavvalar (Ahlak Polisleri) her yerde olduklarından adeta bir ps oyununda ki gibi her an karşına çıkabilir cinstenler. Denizin ortasında, bir avm tuvaleti kapısında ya da bir arkadaşının bahçesinde barbekü yaparken… Hangisi başına geldi diye sorun d-hiç biri tabii ki de. Sadece bir kez arkamdan beddua ettiğini duymuştum bende büyük bir saflıkla aynı ağızdan cevap verme gafletinde bulundum ta ki yanımdaki arkadaşımın pasaportuma el koyabilme haklarını hatırlatmasıyla susmam bir olmuştu. Evet, her zaman özgürsün ama sadece ülkenin sana sunduğu haklar dâhilinde bakmayın bu bir taraftan da gayet insanı eğiten ve öğretici bir durum. En nihayetinde ömürlük kalmayacağından bir süre için bu kadere baş eğebilirsin elbette.

Her şeyin kapalı kapılar ardında yaşandığını düşününce kendi Ülkende daha özgür olduğunu hatırlıyor ve gelecek üzerine mükemmel planlar yapıyorsun tabii erteleme hastalığını katmazsak. Onu ayrıca anlatacağım .

Compound dedikleri bizde ki gibi sitelere benzer yerler var, etrafı genelde duvarlar ve tel örgüler ile çevrili. Duvarların üzerinde de cam kırıkları saplı canım. Kapısında güvenliği olan son derece lüks yerleşim merkezleri bunlar. Sitenizin içindeyseniz isterseniz bikini ile dolaşın, kimse karışmıyor, ama dışarıdaysanız kurallara uyacaksınız. Hayat böyle bence sorun yok… Kurallara uymayı severiz. Burası kurallara uymayı öğreten cinsten bir yer. Hani fena da değil benim kadar “ben yaşarım” isen. Öğrendim mi evet. Yaşadım mı en güzelinden. Özlüyor muyum işte orası manen ve hatıralarda saklı cevapları olan bana büyümeyi öğreten yer.
Kadınlar için Cennet mi, Cehennem mi bilemeyeceğim ama Suudi Arabistan tam bir ERKEK cenneti, sadece huriler yok. Ama ararsanız en güzel huriye taş çıkaracak güzellikte Arap kızları da yok değil… Ama şunu da söyleyeyim ki Cidde dışarıdan oldukça göç almış bir şehir dolayısıyla genel insan kalabalığı çalışmak için geliyor bu şehre ve doğal olarak birçok farklı ülkeden insanla karşılaşabilirsiniz burada.
Akşam bütün kafe ve restoranlar dolu, hepsi erkek, nargile (shisha) içiyorlar. Lokantalar dolu, oturup saatlerce sohbet ediyorlar, boş masa bulamıyorsunuz. Hepsi erkek. Ama mekânların da kendi içlerinde “family section” ve “male section” olarak ayrılmış bölümleri var. Kadın ve Erkeğin bir olduğu en önemli mekân Alışveriş Mağazaları. Orada bile bazı yerler single / family diye ayrılıyor. Bazı mağazalara ERKEKLER giremiyor, kapısında sadece kadınlara özel yazıyor. Ki ben o mağazalara bayılırdım. Anlat anlat bitmez Cidde cidden Ciddi bir yer:)…
Ne yersin…
Nasıl canım çekiyor şu sıralar anlatamam Suudi Arabistan’ın belki de en meşhur markası olan Al Baik’e Cidde de rastlamak mümkün. Burada insanlar gece yarılarına kadar kuyruğa girer ve Al Baik’ten yemek almaya çalışır. İnanılmaz lezzetli. Sırrı sosunda.

Diğer bir özlediğim mekân Chillies… Meksika mutfağı ama aslında ne ararsan var bir de sonuçta şeriatın ortasındayız kullanılan et her şekilde dana eti. Gönlümüz rahat kendimize uyarlı yemek yemeye bayılırız.
Khayal Restaurant-Türkiye’nin dört bir yanında yiyebileceğiniz tüm kebap çeşitlerini bulabilirsiniz. Türk mutfağının zengin meze ve salata çeşitleri emrinizde. Dönerimizi Türkiye dışında en lezzetli hali ile ancak Khayal Restoranda yiyebilirsiniz. Fırında güveç çeşitlerimizi tatmadan güveç yedim demeyiniz. Hayal edemeyeceğiniz bir ortamda sizi karşılayıp güler yüzle uğurlamak en önemli ilkeleridir.

Piatto
Portofino
Sultan’s Steakhouse
Sakura Japanese Restaurant

Buralarda diğer güzel ve lezzetli mekânlardır. Cidde bir den çok milliyetin iş için gelip bir süreliğine kaldığı bir yer olduğu için doğal olarak her damak tadına uygun restoranlarıyla da ünlüdür. Unutmamak lazım ki helal et olmak şartı ile.
Marketlerde Türk ürünlerine rastlamak mümkün. Çoğunlukla bisküvi, top kek gibi ürünler bulabilirsiniz. Ürünlerin neredeyse tamamı Ülker ve Eti ürünleri. Cidde’de önemli bir Türk nüfusu var sonuçta. Ülker Firması Cidde’de ki fabrikası ve ürünleriyle önemli bir pazara sahip.
Türk yemekleri ve ürünleri dışında buranın diğer ürünlerinde pek tat tuz bulamayabilirsiniz. Türk marketinde Türkiye’den gelen ürünler satılmasına rağmen oldukça pahalı durumdalar. Ama gerçekten Türkiye’deki ürün lezzetlerine ulaşma şansınız yok başka türlü. Dikkatimi çeken bir diğer şey de burada kaju fıstığının inanılmaz lezzetli ve ucuz olması. Onun dışında diğer kuruyemişlerde çok fazla tat bulamıyorsunuz. Marketlerde içecek reyonlarında Türkiye’ye oranla çok daha fazla ürün bulunmakta.
Kısaca İslamiyet’in merkezi olarak Suudi Arabistan birçok Müslüman için dinen ziyaret edilen bir lokasyon olsa da bunun yanında çalışmak ve kısa süreli işler için gidilen bir yer olduğu için de bir de bu tarafından kaleme almak istedim.

Muhteşem Arap müziklerini de es geçmemek gerek tabii ki. Mısır, Lübnan, Kuveyt ve Suudi ezgilerini orada bir süre yaşadıktan sonra hemen ayırt edebilir hale gelebiliyorsanız artık siz olmuşsunuz demektir.

Çok Sevdiğim Cidde’ye kalbimden kocaman sevgilerimi yolluyorum…

Sevgilerimle,
Merve

 

 

 

 

Kaynaklar
https://tr.bachelorstudies.com/%C3%BCniversiteler/Suudi-Arabistan/Cidde/

Kısa Kısa
Mutavva: Suud Ahlak Polisi
Abaya: Arap ülkelerinde müslüman kadınların giydiği üst giysisi, dışarlık giysi. Özellikle arap ülkelerinde giyilen ve genellikle siyah.

BİR ZAMANLAR ANKARA

Dediğinde biri ne hissettiriyor sana bu cümle?

 

Başlayalım mı? Benim için çoktan fazla, fazladan öte hatta tarifsiz şeyler hissettiriyor…Eminim bugün Ankara’dan gidip başka şehirlere taşınmış bir sürü insan için Ankara denizi olmayan ama olan şehirlere göre çok çok yaşanmışlığı derin bir yerdir.
Arkadaşlıkları başka, jargonu başka, sokakları bile başkadır. Başka konuşur kendi sessizliğinde ANKARA.

Orada biriyle buluşurken bile verdiğin saatte sözünde durursun gariptir ki zaman tam olarak yerinde işler Ankara’da.

Verilen sözler, kurulmuş dostluklar sağlamdır. Güvenebilirsin Ankara’da. Çok aşık olabilirsin. Ve herkes bir şekilde aşkını bilir. Saygı duyar. Seni herkes tanımasa da tanınırsın ve tanırsın.Ağlarken hiç tanımadığın biri sana dert ortağı olur bir daha da görmezsin. Araba kullanmak sıkıntılıdır çünkü Şehir de acele yoktur herkes yerinde ağır olduğunu hisseder. Trafik belki de o yüzden hep gergindir belki de o siyasi havaya ayak uydurur halk kim bilir. Ankara her güne başka bir hava da uyanır çünkü herkes bilir kar zamanında yağar zamansız hiçbir şeye alışık değildir Ankara.
Başka yerler gibi havası değişmez pastırma yazı zamanında gelir ve ona göre de kıyafetler hemen kalkmaz. Bahar bambaşkadır. Hele yemyeşil olmaya başladığında ağaçlar birkaç semt vardır yürümeye doyamazsın. Her mevsimi güzeldir. İnsanları da mevsimler gibidir neyse hava ona ayak uydurur bütün bedenler.

Ve hiç değişmez, bir Ankaralı başka bir Ankaralıyı hemen tanır tanımasa da… Çok ilginçtir bu konu aslında hiç arkadaş olmayan insanlar birbirilerini bilirler. Diğer Şehirlerde de insanlar birbirini bilir ama tanıştıklarında hiç tanışmamış ve ismini duymamış gibi davranırlar. Ankara öyle değildir tanımasa bile biri bir başkasını uzaktan da olsa o kişiye saygı duyar. O yüzden samimiyettir Ankara hem de o buz gibi siyasi havanın altında. Herkes samimidir. Biri birinin derdine kendi derdi gibi sahip çıkar.

Doğup büyüdüğüm bu güzel Şehri öve öve bitiremediğimi düşünebilirsiniz ama çok insan bana hak verecektir diye düşünüyorum.

Bir zaman sonra herkes Ankara’dan başka şehirlere gitmek için can atar ama nereye gidersen git sende bıraktığı son resimdir Ankara. Ve her zaman bir yerlerdedir. Zaman zaman iyi ki dersin ama bir an gelir neredeysen orayı hep özlersin. Ve bu özlem hiç bitmez.

Biraz da Ankara’ya dair eski unutulmamış mekânları hatırlatmak istiyorum hazır “bir zamanlar” demişken…

1990’lar…
Ankuva daha yeni yapılıyor herhalde Tepe İnşaat iş başında o zamanlar… Galeria’nın ilk yıllarını yaşadığı (ilk alışveriş merkezi), Park Caddesi diye bir yer yok tamamen hayalet ot,çayır,çimen oralar. Muhtemelen yolda yok o dönemlerde. Şimdi ki Panora’nın yerinde Milletvekili lojmanlarının bulunduğu zamanlar…

Tivoli’yi hatırlayanlar kesin vardır. 90ların başı ve bence Ankara’nın Ankara olduğu zamanlardı. Ne güzel bir yerdi orası nereye gitsem hep aynı tadı aramışımdır. Ama asla bir örneği bile çıkmadı karşıma. Şaka değil bu!!!
Bu arada bilmeyenler için Tivoli, Ankara’nın ilk hamburgercisi idi.
Hatta ilk fastfood konseptini yapan ve ciddi müdavimi bulunan bu hamburgercinin takeaway’i bile vardı. Sonradan Tapas ismiyle hayata geçen mekan 2014 yılında kapılarını tamamen kapattı. Anakaralılar iyi bilir ki “ankara oyun havaları” dışında da sosyal kültürel olarak hafta içi ve sonları herkesin bir hobi olarak edindiği sonralarında yarışmalarda bile ödüller alan insanların yetiştirildiği bir yerdi Tapas.
HaHaHa bir de Tunalı Hilmi Caddesin ‘de Best Of Best Ajans diye bir modellik akademisi var dı. Şahsen 6 ay ciddi zarafet ve yürüyüş dersi almışlığım var oradan… Sonralarında orası da Ankara’mızın tarihine gömüldü. Sahibi ne yapıyordur acaba ? 🙂

Ya Atakule…
Sanırım burası oyun merkezinden kumpircilerine alışveriş merkezi konseptin ’den Ankara manzaralı hem de o zamanlar için dönen bir restorana sahip olan tek ve unutulmaz olan bir yerdi… Şimdilerde ise malum hali… Çoğu Ankaralı ilk kez kumpiri burada yemiştir. İlk kez çocuklar için bir oyun merkezi açıldıysa eğer orası Dream Land idi. At yarışı diye bir oyun var dı ben delirirdim onu oynamak için. Ve de uzay gemisi var dı en çok jetonu da o makine alıyordu.

Dream Land Jeton

 

Gündüz diskosu mu dediniz tabii ki Tuties… Parti düzenlemişliğim var hatta adıma afiş bile bastırtmıştım… Şimdilerde yok artık diyorum çünkü Lisedeydim o zamanlar… 🙂 Ben kim parti yapmak kim ama onu da yaptım!

 

O zamanlar için fazlaca yüksek olan Atakule’nin en üst katı… İşte orası beni çok ama çok duygulandırıyor… Sebebi vesilesi ile en mutlu olduğum adresi en güzel oradan izleyebiliyordum. O üst katın bir altında bulunan UFO Bar ve oraya ait olan döner restoran Kubbe…

Neler neler yoktu ki… Belki de bu yüzdendir herkes bilir birbirini. Çok seçeneğin olmadığı bir yer de herkes aynı şeyden keyif almaya çalışır desen o da değil çünkü çok fazla seçenekte vardı o senelere göre… Tabii bu o seneler için geçerliydi. Şimdiler de o zamanlarda ki gibi çok alternatif yok. Olan alternatifle de kimse eskisi gibi evden dışarı çıkmıyor. 

 

Atakule’den sonra Kavaklıdere’de Karum Alışveriş Merkezi açıldı ve orası da oldukça keyifliydi.
Alışverişe gidiyoruz dendi mi direk Karum da alırdık soluğu.

Jeton Burger…
Burası da hiç unutamadığım hamburgercilerden. Nedendir bilemiyorum hiçbir yerde bu tadı da bulamadım desem yalan olmaz. İzmir Caddesini bilen her Ankaralı ( bilmeyen yoktur ) mutlaka hayatında bir kere bile olsa burada hamburger yemiştir.

 

 

Ankara’nın Tiyatro Sahneleri ve Sinemaları da oldukça önemlidir. Öncelikle Devlet Opera ve Bale’nin merkezi olmasından kaynaklanan ve sanata, sanatçıya çok değer veren bir kültürü vardır Ankara’nın. Batı Sineması, Kavaklıdere Sineması, Şinasi Sahnesi birçok önemli sanatçının oyununu ve filmini sergilemiştir. Hiç unutamadığım “Karanlıkta İlk Işık” adlı bir tiyatro oyununa gitmiştim sanırım 8 yaşlarındaydım yanımda oturan seyirci bir anda oyuncu olarak sahneye çıktı elinde silahı ile çok etkilendiğimi hala hatırlarım. Ankaralı olupta tiyatroyu sevmeyen yoktur.

Timeout… Hayatım boyunca Monte Carlo dışında benzer kalitesine rastlayacağıma halen bir örnek getirmemiş olan kulüp. Gerçekten kalite ve nezih bir ortam dendiğinde o dönemlerin en hit mekanı idi. Zaten bir daha da örneği olmadı.

Sonrasında yani 2000 li yılların başında Hard Rock olarak tekrardan mekân canlandırılmak istense de o da olmadı. Bu mekân Türkiye’de ilk olarak Ankara’da açılmış olsa da ne yazık ki varlığını uzun süre sürdürememiştir. Gariptir Ankara’da bir mekân sadece açıldığı yerde can bulur. Yer değiştirir ya da yerine başka bir yer açılırsa eğer,  asla uzun süreli olmaz orası. Ve bunu bütün Ankaralılar bilir.

Pineapple…
Köroğlu Caddesi üzerinde sarı-beyaz iç mekân dizaynı ile halen aklımda kalan ve orada yediğim pizzayı bir daha hiçbir yerde yemediğim tek restorandır. Çocukluğumun en güzel anıları… Ne yazık ki internette araştırdığında bir fotoğrafı bile yok…

Daily News…
Arjantin’den yukarı doğru çıkarken sağ tarafta çok keyifli ve kaliteli bir restoran olan Daily News vardı ve spesiyali olan kendi adını taşıyan salatası mükemmeldi. Özellikle hafta sonları ve akşamları masa bulmanın çok zor olduğu mekân ve bahçesinde çok keyifli zaman geçirilirdi.

Tıpkı Kavaklıdere Tenis Kulübü gibi…
Daily News dersen burayı da yazmadan geçemezsin arkadaş… İşte o kadar keyifli ve bol anılı olan bu kulüp sadece aile olarak gittiğimiz ve benim çocukluğuma dair en güzel anılarımın olduğu yerdi… Köftesine de ölürdüm… Ha bir de çocukken tenisçi olmaya çok özenirdim çünkü o zamanlar bile tenis oynarken ayrı bir modaya ayak uydurulurdu. 1990’lardan bahsediyorum dikkatinizi çekerim…

Arjantin Caddesi dedim değil mi?
Ah diyorum ah…
Ne çok severdim bir aşağı bir yukarı yürümekten hiç usanmazmışız… Şimdiler de ne kadar yorucu gelse de cumartesi dediğin de Arjantin caddesinde ki bütün mekânlarda oturur birinde yemek birinde tatlı birinde çay birinde kahve içilirdi… Güzel di, özel di… Keşke bugün gene olsa. O zamanlar caddenin hemen başında sağ da duran Daily News Cafe’nin yanında Paul vardı. Paul’ün karşısı Kafe Kahveydi… Ne çok severdim orayı da ne zaman gitsem sabit aynı şeyleri yemekten hiç bıkmazdım.

Orayı geçinde sol tarafta sadece pazartesi kapalı olan Cafemiz var dı halen de var. Ve sanırım orada yıllardır tek açık kalmayı başaran mekân Cafemizdir. Bilenler Mahmut Ustanın salatasını çok iyi hatırlar ya da külbastısını… Frambuazlı Cheesecake de bir başkaydı bir de Pazar günleri Brunchları… Budakaltı ve Ivy de unutmamak gerek büyük haksızlık olur…

Ve en önemli yer… Villa Restoran! Ah o sufle inanır mısınız bir daha yemedim ben öyle sufle. Açıldığı dönemden sonra Ankara’nın belki de en çok ilk buluşma, evlenme teklifi gibi özel günlerinin yaşandığı Villa Restoran; yemekleri ve kalitesi ile birçok kişinin en özel anlarına şahit olmuştur.

Eski yeri Esat Caddesinde bulunan Sebahattin Baba’nın yeri doksanların sonlarında mekânını değiştirerek Köroğlu caddesine taşınmıştı. Bu mekân Ankara’da fasıl ortamının en güzel olduğu mekânlardan bir tanesiydi. Ayrıca Ankara Kalesindeki mekânlar da fasıl için şimdi olduğu gibi o zaman da güzel alternatifler sunmaktaydı. Neler vardı neler… Bir gece de çıkıp geçebileceğiniz en az 20 farklı mekân vardı…

Köroğlun’da ki belki de en ünlü mekân Section’dı. Seven oldu Raja oldu hatta ben köpeğimin adını bile Raja koymuştum :). O dönemin en bilinen mekânı olan Section Nene Hatun Caddesi üzerindeydi.

Bence gene Ankara gece hayatının en önemli mekânı olan Salata o dönemin de en önemli mekânlarından bir tanesiydi. Ankara’da açılan cafe restoran ve barların genellikle kısa ömürlü olduğunu düşünürsek yıllara meydan okuyan Salata’nın o dönemlere damga vurması çok önemlidir. Türkçe canlı müzik yapılan Salata, o dönemlerde Ankara’nın en eğlenceli mekânlarından bir tanesiydi. Resit Galip’de bulunan Salata’ya ek olarak Nene-Hatun Caddesinde de bir tane, Mesa Koru’da da bir tane açıldıysa da ilk Salata her zaman çok popülerdi. Hatta aramızda da Salataya gidiyorum cümlesi geçerse hangisine cevap ilk olur du. Bunu Ankaralılar iyi bilir.

Tunalı Hilmi Caddesine geldiğimizde ise Sixties önemli rock barlardan bir tanesiydi. Bir iş hanının içinde bulunan sixties hem o döneme ait güzel müzik çalan hem de kaliteli hizmeti ile müdavimleri olan bir mekândı. Mesela beni bir kere almamışlardı  niye çünkü 18den küçüktüm… 

Bestekar Sokak…
Mini Barcıların mekanı dersem kimse anlamaz sadece Ankaralı anlar işte bu da Ankara’ya özgü bir jargondur. Burada ki eğlence anlayışı diğer saydığım yerlere göre daha kendine özgü ve salaştır…
Bugünün Ankara’sında artık kimse sokakta zaman geçirmiyor ondan halen bu geleneği sürdüren var mıdır bilemiyorum ama tek bildiğim şimdilerde olsa her gün yapacağım en keyifli aktivite olurdu Mini Bar.. Resimde görüldüğü üzere İnsanlar sokakta ve rahat…

Tunalı’dan biraz daha yukarıya Atakule’ye çıktığımızda Ankara’da açılmış en önemli zincir restoranlardan biri olan TGI FRIDAY’s karşımıza çıkardı. Dünyanın ünlü zincir restoranı Ankara’da yanlış hatırlamıyorsam 1996 yılında açıldıysa da uzun süre varlığını sürdürememişti. Tutunamayan mekânlardandı.

Atakule civarında bulunan Cafe des Paris de Ankaralılara çok kaliteli hizmet veren bir mekândı. Hatta ben o apartmanda oturuyordum meşhur Binboğa apartmanı. Çocukluğum hey gidi hey…

Ayrıca Atakule’den aşağıya inerken Hoşdere Caddesinde bulunan ve gece gezmelerinden sonra uğranılan Beykoz ve karşısındaki Aşiyan Ankara’nın en ünlü çorbacılarındandı. Ve saat kaçta gidersen hep tıklım tıklım ve aynıydı… Buna ek olarak Köroğlu İşkembecisini de eklemem lazım…

Beykoz Restoran’ın diğer bir şubesi de Gölbaşında halen hizmet vermektedir. Gölbaşında bulunan Belçikalının Yeri de şehrin atmosferinden kaçmak isteyenler için güzel bir ortam sunmaktaydı.

İncek’in bu kadar popüler olmadığı o zamanlarda Ahlatlıbel’de bulunan Devran Restoran, müşterileri için geniş bir menü ile keyifli bir akşam yemeği alternatifiydi. Ailecek ne çok gitmişizdir…

1996’da Ankara’da popüler olmaya başlayan bir bölge de güvenlik caddesiydi. Özellikle North Shield’s Pub’ın açılması ile Güvenlik Caddesinin ara sokaklarında park yeri bulmak imkânsız hale gelmişti. Gece gezen ekiplerin özellikle Cuma akşamı uğrak yeri olan North Shield’s diğer bir şubesini de Eskişehir Yolundaki Mesa Koruya açmıştı.

Ankara’da yazlık mekân olarak ilk mekan herhalde Mayday’di. İlk olarak Beştepe’deki Gençlerbirliği tesislerinde açılan mekan yaz aylarında özellikle hafta sonları gündüzleri havuz akşamları ise cafe restoran olarak hizmet vermekteydi. Ancak daha sonra Mayday Bilkent’e taşındı ve Beştepe’deki mekân Avenue olarak hizmet vermeye başladı. Ve benim favori mekânımdı. İçeride bulunan havuz Atatürk’ün yüzdüğü ilk havuzdur.

Bilkent denilince o dönemlerden ilk akla gelen mekân hiç kuşkusuz Pulse 8’dir. O dönemki ekipler arasında oldukça popüler olan Pulse, underground mekanların Ankara’daki ilk örneklerinden bir tanesiydi. Birçok farklı tarzda insanın uğrak yeri olan Pulse’ın önünde hafta sonlarında soğuk kış gecelerinde T-shirt ile sıra bekleyen gençleri görmek hiç de şaşırtıcı bir durum değildi.

Ankara’daki yer altı mekanlardan söz etmişken X-S’den de bahsetmemek olmaz. Ziya Gökalp caddesinde bulunan bu mekân da Ankara’nın ilk yer altı kulüplerinden bir tanesiydi. Çok uzun süre çalışmasa da Ankaralı gençleri yeni bir tarzla tanıştırması ile Ankara gece hayatında önemli bir yere sahip olmuştu. Yani sırada Faces, 20 ve Cage vardı… Konya Yolundaki Twenty ve Cage isimli mekânlar özellikle Pulse 8’in kapanmasından sonra açılmış ve Ankara’nın yer altı ortamında ki boşluğunu doldurmuştu.

Çevre sokak ve Farabi sokakda şimdi olduğu gibi eskiden de birçok mekân bulunmaktaydı. Manhattan o zamanlarda da şimdi olduğu gibi dolu ve kendi müdavimleri olan bir mekândı. Manhattan’dan başka Barba, Grafitti ve Zaguda isimli mekânlar da bu sokakta iz bırakmış mekânlardı. Ayrıca New Castle önceden olduğu gibi şimdi de hizmet vermektedir.

Farabi sokakta Complex olarak açılan mekân kendi içinde bağımsız  Lounge konsepti yaratmıştı. Farklı tür müzik isteyenlere hizmet vermekteydi. Bu mekânın adı zaman içerisinde Cashmere olarak değişmişti.

Bir Zamanlar dedim işte neler çıktı neler… Anılar öyle güzel ki yazarken bile hepsi de teker teker canlandı gözümde… Bütün yaşlarım, yaşadıklarım, mutluluklarım, hayal kırıklıklarım, heyecanlarım ve benim en sevdiğim şarkılarımla Ankara’mı gene özledim. Burada doğmuş, büyümüş iseniz nereye giderseniz gidin bu anlattıklarımı zaten hatırlıyorsunuzdur. Mekânlar değişebilir ama gençlik yılları unutulmaz. Bu yüzden de burada bu yaşları geçirenler Ankara’yı ayrı apayrı sever. Başka yerlerden başka insanların alay konusu olursunuz “denizi olmamakla suçlanan şehir” yüzünden. Ama gene “balık mıyız la biz” diye cevap verir kahkaha atar 5 dakikaya bir yerde olma sözü verebilirsiniz trafikten garantili.

Dediğim gibi denizi olmamakla suçlanan şehirdir ANKARA ama gene de orada ki dostluklar başkadır… Mevsimler başkadır, sevgisi, aşkı, öfkesi başkadır.

SON OLARAK ANKARAYA DAİR YAZDIĞIM BU YAZIMA OKUYAN HERKESİN BİR ANISI OLDUĞUNA İNANDIĞIM BİR ŞARKI EKLEMEK İSTİYORUM…!

 

 

#ANKARALIOLMAK
#ANKARADADOĞMAK
#ANKARADABÜYÜMEK
#İYİKİANKARALIYIM

 

Sevgilerimle,
Merve

 

 

 

 

KAYNAK
https://isbasar.wordpress.com/tag/90larda-ankara-mekanlari
http://www.hurriyet.com.tr/bir-emektar-daha-gitti-27785942