“Hayatımıza giren herkes değerlidir; ama herkes özel değildir.
Saygı hepsine, sevgi layık olana verilir.”

Sevme Sanatı, Erich Fromm

Her şey yolunda giderken insan ne kolay güveniyor ve teslim oluyor karşısındakine. En kapalı odaları ve onların içindeki sırları açıveriyor. Güven ne güzel bir duygu karşılıklı olduğunda. İçindeki düşünceleri biriyle paylaşmak ne kadar insani. Tabii ki o güven dediğimiz, yani güvendiğimiz dağlara karlar yağıncaya kadar…

İnandığın, güvendiğin ya da o çok sevdiğin kimseler için artık böyle düşünmüyorsun. Yani birkaç saat bile olmuş olabilir hatta. Çok değil bütün bunları hayal meyal hatırladığın o an ki güvensizliğin ve inançsızlığın bir o kadar tezat bütün yaşananlara. Gereğinden fazla yüklenen bütün anlamlar aynı şekilde anlamsızlaşarak bütün inandırıcılığını tüketiyor.
Zamanla yok olması beklenen ne varsa bugün saniyeler içinde kendini imha ediyor. Oysaki insanların birbirinde bıraktıkları iyi şeyler de olmalı, her şey bittiğinde. Bugünün sevmeleri ve sıkı dostlukları kendini, kendi kuralları içinde imha ediyor.

Ne zaman karşımızdakine verdiğimiz ipleri, paha biçilmez değeriyle halka arz ediyoruz o zaman da ilk vaz geçtiği kişi biz oluyoruz. Neden ben, neden sen falan soru soru soru bitmeyen bir arbede başlıyor beyninin içinde. Aslında burada ki tek yanlış hamle, vazgeçilmez olanın sadece biz olduğunu hissettirememekten kaynaklı. İşin aslı ve özünde vaz geçilmez tek kişi biziz. Diğerleri sadece bizim verdiğimiz değer ile hayatımızda var olabilenler o kadar.

Ne yazık ki dengeler şaştı mı insanoğlu kendisi gibi görür karşısındakini de. Kendinde göremediğin kusur hep başkasında bulduğundur aslında. İnsan insanın aynasıdır sözünü bu sebepten çok severim.

İlişkilerin bütünü aynı sınavdan geçer ve temeli sağlam olan ne varsa her zaman büyüyerek yolunda devam eder. Ne kadar tevazu gösterirsen göster, karşındaki kişinin de aynı çaba ve istek ile emek vermesi ile ilişkiler sağlamlaşır. Aslında bildiğimiz ama uygulayamadığımız doğrular silsilesi bütün bunların hepsi de. Ancak sadece insanlar kendilerine verdikleri değerin tam anlamıyla taşıyıcısı olabildiklerinde bu dengeyi tutturabiliyorlar.

Günümüz ilişkileri çok iyi örnekler olarak durmasa da, aslında çok eskiden de böyleydi her şey bugün değişmedi. Değişen tek şey zamanın bile kontrol edemediği teknolojinin sadece zararlı kısmına eğilimli hale gelmemizden kaynaklı. Tek bir farkla bugün daha kolay yaşanılır ve çabuk tüketilir hale geldik o kadar.

Bugün sarıldığımıza yarın canavarca davranabiliyoruz. Dostluk ve arkadaşlık kavramlarını birbirinden ayırmak zor değil artık, aksine ilgimizi çekmiyor. Kim dost, kim arkadaş diye bir arayışın iddiası içinde de değiliz, yeter ki hayatımızdakilerden sadece alalım. Gayet tek taraflı ve sağlam tüketme üzerine kurulu yavan ilişkilerden ibaret bir hayatı herkes gerçekçi sansın diye de gereken süsü püsü ihmal etmeyelim.

Yamalı yalnızlıklar peşindeyiz kaliteli yalnızlıkları kimse umursamıyor. Arkamızda bıraktığımız ne varsa bugün hatırına bile saygı göstermiyoruz. Ondandır güven biteli çok oldu aslında. Herkesin her şeyi yapabileceğini gördükten sonra, herkesten her şeyi beklemek büyük bir evham da değil artık. Hayatımızı sahtelik ve son kullanma tarihli ilişkiler üzerine kalabalıklaştırıldığımızdan beri aslında sevginin de çok önemi kalmadı. Sevmeden bile insanların, ne kılıkları kuşanıp yaşadığını göreli çok oldu aslında belki de kabul etmek istemedik. Ama günümüz aşk-ı memnu edebiyatı haline gelen ilişkilerde ki son durum bu. Mutlaka arada derede farklı birileri vardır ama çoğunlukta mı? Asla…

Böyle hayatınız kalbiniz gibi olsun gibi temennilerle devam etmeyeceğim yazıma merak etmeyin. Sadece insanların kendi iç dünyalarında ki saklı odalarından çıkardıkları bu yapay davranışların çok uzun vadede puan toplamadığına inanın. Eğer ki başınıza üzücü bir olay geldiyse sırf bu yazdıklarıma benzer olarak, bırakın elbet su akar yatağını bulur…

Hayat bize menfaatler çerçevesinde merhaba demek zorunda kalmadığımız, kendi düzenimiz bozulmasın diye başka bir düzeni sarsmadığımız senaryolar versin. İnsan olmak kolay, iyi insan olabilmek için illa ki kötülerle karşılaşman gerek diyor dış ses. Olsun her konu başlığında gene de iyilik olsun diyebiliyorum sadece.

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

“Hayat fazla garip. Bugünün dünündeyken bugün için hiçbir umut vermeden daha dünden çalmaya başlıyor hayat.
Bugünün içinde soramadığın sorularla baş başa kalıp, en önce kendine sarılmayı öğreniyorsun.
Sonra yine ellerin buz kesiyor kendinden uzaklaşıyorsun. Senle yaşananın bir kopyasına gözler doluyor, kalpler titriyor ama ne garip esas sen elindekinin kıymetini bilmiyorsun. Fazlasıyla garip ve manası tükenmiş bir samimiyetsizlik içindeyiz.”

Merve

 

Bazen yazılarım günlerce aylarca durduğu yerde sürünüyor.
Devamı gelmiyor ve “yazamıyorum” klasörüne atılıyor ileride bir şans daha olur mu diye. Ama mutlaka bir açıyorum bakıyorum mutlaka hayat buluyor bir gün.

Bazen de bir kaç saniye içinde konu başlığı, alt metin, görsel, ses derken her şey tamamlanıyor. İşte en çok bu anlarda yazmayı seviyorum. Ama hep bu anlarda telefon çalıyor :(.
Konsantrasyon oldukça önemli benim için. Anında yok olur gider aman aman. Benim yazılarım çok değerli benim için her düşüncem geldiği gibi kâğıda dökülmeli ve kaydedilmeli.

O kadar çok yazım var ki yayınlamadığım ve hala bir yere oturtamadığım, merak ediyorum acaba bir gün istediğim konsepte ulaşacak mı diye. Ulaşamazsa da mutlaka kitap olarak çıkacak. Her şeyden önce en değerlime benden bir şeyler kalmasını çok istiyorum.

Öylede olacak biliyorum.

Çoğu yazım son cümlesini beklediği için senelerdir öylece duruyor. Çünkü yazıların kurgusu çok önemli benim için. Hiç bir yazımı öylesine diye yayınlamıyorum, yayınlayamam ki, her birinin kendi içinde bir kurgusu var, kendine ait bir yaşanmışlığı var. O yüzden her yazımı yayınlama aşamasına geldiğimde oldukça titiz davranıyorum. Gerçi hala çok içime sinmeyen bir kaç tanesi gözüme çarpsa da onlarında nazarlık olarak tutuyorum diyelim.

Bugün aniden gelen bu cümleler tabii ki öylesine akmadı kâğıda. Bunun kurgusu da bende saklı kalsın. Ancak gece geç saatte gördüğüm bir ölüm haberi ve buna ilaveten okuduğum bir yazı diyelim… Bir anda gene ben bilgisayarımın başındayım.

Ama unutmayın her olayın kendi içinde bir kurgusu vardır ya yakın geçmişinde, ya da tam olarak zemininde. Şartlar ne olursa olsun kurguya dayalı yaratılan konular hayal ürünü olarak algılansa da her birinin yeterince gerçek sebepleri vardır.

Yani ben yazayım içimi dökeyim siz okuyun ama işin aslını astarını da çok sormayın demek istiyorum nazikçe sadece.

Kimilerine göre gerçek dışı duygulardan esinlenmiş olarak kalırım, kimilerine göre de gerçeğin bana hala kendini şaka gibi hissettirdiği bütün o “an” ların toplamından yola çıkmış olurum… Fark eder mi? Söz uçar yazı kalır… Bir gün gene açar bunları ben mi yazdım derim kendime…

Bu yazının da diğerleri gibi mutlaka doğru bir zamanı vardı buna inancım tam. Bunca zamandır üzüntünün sebep olduğu üzücü kayıplar, hak ve hakkın şiddetle alı konulması üzerine fazlaca dolmuş olmalıyım ki, kafam da bunu mutlaka iyi betimlemeliyim diye evirip çeviriyordum.

Sonra sıklıkla yaptığım görsel arayışlarımın her hangi bir “an” diliminde karşıma çıkmış olan bu görsel bana doğru zaman geldi dedi.

Bazı resimler konuşur bilir misiniz? Yani ben genellikle bu cümleyi çok kullanırım. “Bu resim konuşuyor” dediğim çoktur. Bilenler bilir :))) Evet aynen bu resim fazlasıyla konuşuyor. İçinde ki sevgi ve korku eşit. Kaybetmekten korkmak ve aynı anda da cesur olmak. Ve de imgelerin anlamları falan derken resmin içinde kendimi ve güzeller güzeli kızımı buldum sanki. Vurdu geçti derler ya. Yalnız ikimiz varız. Birbirimize sarılmışız… Aslında bizim bütün fotoğraflarımız bu sanat eserinin sadece bir kopyasıydı. Biz ikimiz. Başka kimse yok.

Baktıkça bu resme içimden kopan duygularımın bir daha asla aynı yere oturamayacağı gerçeği ile de yüz yüzeyim. Kan kaybettiriyor resmen bütün bu hislerin toplamı. Olsun diyorum kendine sarılmayı öğrenirsen zamanla iyi bir öğretmen olacak ve aynısını ona öğreteceksin. Peki, neden ona kendine sarılmayı öğretmeli ve kodlamalıyım ki… İlla ki güçlü olması için kimseye güvenmemeyi mi öğrenmesi gerek?

İşte burada durun çünkü burası çok önemli.!

Kadınlar kendinden bir parça dünyaya getirmeden önce sadece kendini düşünüyor. Şimdi ki modern zaman için kuaför, alışveriş, sosyal hayat vs tabii bazılarımız hariç :).
Ama ne zaman ki kendinden bir parça dünyaya getirdiği an, artık kendini düşünme kısmı ortadan kalkıyor ve başlıyoruz ilmek ilmek karşılıksız fedakârlıklara… Bu yol uzun, bu yol durmayı kabul etmez, bu yol çoğu zaman dikenlidir hele de yalnız bir kadın olarak yola çıkmışsan dikenleri bile bal kıvamında yer yutar susarsın…

Sırf bu yüzden “feda” ve “kar” olarak ayırmış olduğum bu kelimenin anlamının ne derece ağır olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bütün bunların bilincinde olmadan, sadece koruma içgüdüsüyle bu duyguları aşılıyoruz evlatlarımıza. Bugünlerin yarınları var diye…

Fedakârlık etmenin için de “kar” etmek var. Biri feda ederken, diğeri kar edecek… Ne kadar acımasız görünse de hayat böyle işte.

Gelelim bugünlerin dünlerine…

Benim için bugünlerin dünlerinde hiç böyle masallar ve hatıralar birikeceği düşüncesi yoktu. Nasıl olsun ki? İnsan gerçek dışı ve imkânsız derecesinde olmasına ihtimal vermediği şeylere inanır mı? Ama ne olur sonunda, olacak olan illa ki olur sen inansan da inanmasan da. Şartlar ve koşullar her an değişebilir kader buna hep razıdır. Hazırlıklı olmalı ve şeytanın çoğu zamanın şaşabileceğini bilerek hatalarına yenisini katmalısın eğer ki çok ısrarcıysan…

Ancak olanların karşısında ki duruş ve son resim hep önemlidir. Çünkü ilk hatırlanacak olan hep o duruş/duruşsuzluk ve son görüntü hatıradır. Bunlara rağmen başımıza gelen ani ve şok etkisi yaratan olaylara karşı genelde tepkili olur ve sancılı bir sürece sürükleniriz. Tıp bu sürecin 12-18 ay arasında son bulduğunu söyler.

Peki ya geri kalan kısımda son bulmayacak ve asla sonlanamayacak olan “dersimizin” ikinci kısmı ne olacak.?

İşte tam da orada normal ve aklı başında bir insan olarak şunu soruyorum kendime.
Elindekinin değerini bilmezsen gözlerin neden dolar?

Hayat bize ısrarla büyük lokma ye büyük söz söyleme der. Bunun sebebi söylediğin ve eyleminde ısrarla bulunduğun olayların hepsi senin sınavın olarak karşına çıkacaktır. Söylediğin her söz, evren de bir yer tutar ve bulunduğun her eylemde karmik bir bağ kurarsın. Yani ne ekersen onu biçersin.

Her ne şartla hayallerimizden ve kendimizden olan parçamızın kaderinden edildiysek bir şekilde buna sebep olan her birey bunun sancısını elbet çekecektir.

Bugün elinizdekilerin kıymetini bilmezseniz yarın başkasındakine gözleriniz dolsa kaç yazar. Önemli olan sizden olana sahip çıkmak ve emek vermek değil mi? Bunun dışında ki sahip olduğunuzu iddia ettiğiniz her duygu gerçek hayatta değerini bilmediğiniz esas duygularınız için samimiyetsiz olarak kayda geçer gider….

Son olarak ölüm değilse bizleri ayıran, gerçekten ortada büyük bir yazık etmişlik olarak kalacak ve de ömür boyunca da içinize hiç sinmeyecek o duyguyu taşıyacaksınız.
Bir gün aynı şekilde muamele görmek istemiyorsanız kimseyi kendi hayallerine küstürmeyin.
Bir şeyin sebebi olmaktansa orada hiç olmamak daha kalıcı bir çözüm var oluşunuz adına.

 

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

 

 

 

 

Lauren Jauregui – Expectations

Bir Merve sözü der ki; Boş konuşan, çok konuşur!

Kulağımın dibindeki susmayan sivrisinek misali resmen. Onun uçmasına hiç sözüm yok ama bazen de duruma ister istemez müdahale ediyorsun. Ama sevgili sivrisinek seni inan ki birçoğundan daha çok seviyorum hiç değilse sadece uçuyorsun 🙂

Bugün gene geldiler gelenler bende aldım elime kalemimi döktüresim var… Üstüne alınan, alınmayan, bir derdi olan, olmayan herkese en baştan sevgilerimi yolluyorum. Bu dünyayı, siz olsanız da olmasanız da sevgi ve iyilik kurtaracak.!

Sanıyorum günümüzde insanların ya derdi yok, ya da zamanında ağızlarına birileri bant yapıştırmış karanlık bir odaya kapatmış. Olamaz böyle bir şey. Sırf konuşmuş olmak için saatlerce telefonda lak lak yapan insan sayısı yüzünden bir gün telefon kullanmaya son vereceğim diye korkuyorum. Korkuyorum evet, çünkü bugünün en gerekli ulaşım aracı o lanet telefon ne yazık ki.

Eskisi gibi olsa keşke telefonda konuştukça para yazsa belki o zaman kralın çocukları gibi oradan buradan saldıramaz kimse kimseye. Şimdi yok dakikalar bedava, yok limitsiz paketler nefret ediyorum gerçekten ve sırf bu yüzden parası olan konuşsun diyorum 🙂 kızmayın ama hakikat bu. Aslında her konuda ağzı olan konuşmasa en çok ben mutlu olurum. Çünkü ağızdan çıkan bütün o anlamsız boş sözlerin hepsi bu dünya da bir enerji yaratıyor. Boşuna yaratıp yaratıp bizide çekmeyin şu işin içine aaaayh:)

İşi olmadığı için saatlerce sizi bloke eden o karşı taraflar hiç bitmez bu hayatta. Oysaki ne güzeldir sevdiğin, özlediğin biriyle konuşmak. Saatlerin nasıl geçtiğini fark edememek ne güzel duygudur. Ama yok illa ki tüketecekler ya, illa ki kötüye kullanacaklar.

Demem o ki, işi olmayan ne kadar boş tip varsa bir gün içinde tek yaptığı şey çokça BOŞ konuşmak. Konuşmaktan kastım bu eylemi gerçekleştirmek ve bununla yetinmeyip chat e dökmek. Bunlar sadece telefonda yaşamıyorlar. Gündelik hayatta da çoğunlukla hayatımıza olan “var böyle tipler” dediğimiz canlılar kendileri. Telefondan çıksalar elleri durmuyor, elleri dursa olumsuzlukları bitmiyor. Kısaca hep varlar ve de olacaklar. Ne kadar izole edip hayatımızdan uzaklaştırırsak o kadar iyi diyebiliyorum.

“Lâkırdı ile peynir gemisi yürümez.” Atasözünü de bu tiplemelere hediye ediyorum. Sanki hediyeye çok layıklarmış gibi 🙂

Az laf, çok iş! Az laf, çok icraat!

Boş boş konuşup kendi ipinizle bir action olmayacağını başkalarının zamanını çalarak ispat etmenize gerek yok. Siz zaten böyle yaparken çok değil bir iki denemeden sonra yüzünüzün boyası akar. Hiç konuşmayın hayır işleyin. Kafa şişirmeyin. Kendi dertlerinizi dinlemesi için insanların duygularını sömürmeyin. Kimsenin değerli vaktini kendi gereksiz çıkarlarınız için harcamayın. Unutmayın ki zaman çok ama çok kıymetlidir. En büyük hırsızlıkta bir başkasının zamanını çalmaktır.

Teşekkür ederim…

Aman da aman ne kadar doluymuşum ben hâlbuki…

 

SEVGİLERİMLE,
Merve

 

 

DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR

Hadi bakalım, böyle de başlık atarsan altını da sağlam satırlarla dolduracaksın Mervecim…

Hayatta bir şeyleri hep biliyoruz farkında mısınız? Yani genel olarak “ben bilirim, ben en doğrusunu bilirim, benim bildiğimden daha iyi bir doğru yok” derken neredeyse yani bilmenin gurusu olduğumuzu da biliyorsunuz değil mi?

Hepimiz biraz fazla biliyoruz arkadaşlar burada hiç bir sıkıntı yok. Sıkıntı sadece bildiklerimizin ne kadar doğru olduğu ve anlamını temsil ettiği desem kimseyi de kırmış olmam diye düşünüyorum.

Neyse kırılan kırılsın. Sonuçta her bildiğim doğruysa sorgularım bir hayatımı önce. Ne yani her şeyi doğru bilemezsin değil mi?
Gerçekten doğru bildiğimiz sabit yanlışlar var. Ve aramızda maalesef her şeyin en doğrusu bilen kıymetli arkadaşlarımız var. Aman Allah’ım ne zordur bay-bayan en doğruyu bilene dert anlatmak bilirsiniz.

Bundan sonra her gün birimizin doğru bildiği bir yanlışı yazarmışım:) Hahahah… Biliyorum arkadaşlar bildiklerimi yazsam aah ah olaylar kopar ama bir süre daha sade bir yazar olarak yaşamayı seçiyorum 🙂
Neyse ama günün haftanın en önemli gökyüzü meselesini de atlamayalım…

Merkür diyorum yahu… Anlayanlar lütfen sesinizi çıkarmayınız. Çünkü bu retro bana, doğru bildiklerimi de içime atmamı fazlasıyla öğretti de öğretti. Aman yarabbi bir güneş tutulur, bir ay tutulur sonra bunlar bir anda bir geri giderler falan ne oluyoruz durumları kısaca…

Her neyse… Bitti rahatlayalım, eşi dostu arayalım, dışarı çıkalım sosyalleşelim diyorum.
Adı üstüne ağzından çıkanı kulağın duysun gezegenidir o. Hiç acımaz. Dediğini de elbet yapar.

Peki, neler oldu ?

Merkür Retrosu dün sona erdi çok şükür diyelim. Hani herkesin bir köşesinden fikir sahibi olduğu, astroloji bilgileriyle hayatımızda önemli bir yere sahip olan -retro var ya hani…. Bir de yanına o harika gezegeni koyunca tadından yenmiyor bu ikisi.
Peki, ne anlama gelir bu retro kelimesi dediğinizi duyar gibiyim. Hatta hadi çok biliyorsan söyle bizi de rahat bırak diyorsanız ayıp ediyorsunuz.

Merak etmeyin bende bu işe yeni karıştım çok olmadı ve de yolum çok ama çok uzun. Öğrenmenin sınırı olmadığının en iyi kanıtıdır aslında astroloji… Aklınıza uzay gelir, mayalar gelir valla gelir de gelir. Ama bir doğru bilgi daha burada dursun bence de diyerek giriş yapmış bulunuyorum.

Retro?

En anlaşılır tanımıyla bir gezegenin geri hareketleri sonucu oluşan olaylara “Retro” deniyor.

Merkür Retro’su yani “gerileme” anlamına gelen olayların tamamına denir. Dikkat edin g-e-r-i-l-e-m-e diyorum gerilmeyin 🙂
Bir gezegenin gerilemesi nedir yani gerilediğinde ne gibi olaylar gündemi meşgul eder dediğimizde, kendi yörüngesinde yavaşladıkça ağır adımlarda geri gitmeye başlıyor. Aslında tam da “slow motion” efekti bu tanımlamanın karşılığı olsa gerek.

Bir gezegen gerilediği zaman astrolojik olarak dinlenme, yerinde sayma durumuna geçer. Bir nevi nekafet süreci geçirir. Bu nedenle de yönettiği alanlar, aktiviteler iyi çalışamaz. Bütün enerjiyi atması için fiziksel eylemini kendini yorarak gerçekleştirmesi gerekirken o sadece olduğu yerde durur. Ve durağan sabit bir enerji yaymaya başlar. Sonuç olarak da birçok alanda kargaşa, anlaşmazlıklar, kıssadan hisse gerilimler falan derken istenmeyen bir sürü olay yaşanabilir.

Neyse ki bu seneyi yarıladığımıza göre 6 Temmuzda başlayan retro dün itibari ile bitip, ileriye doğru devam edecek.

Merkür iletişim gezegenidir unutmamalı… Ve eğer kendini ısrarcı bir şekilde geri harekete alıyorsa orada biraz durmalısınız. Adı üstünde iletişim gezegeni… İletişimin olmadığı bir kâinat yoktur herhalde en kötü ateşle suyla falan anlaşsak gene de bir jest mimik anında bütün algıyı yıkar geçer tabii olumlu anlamda olan tarafındayım ben.

Merkür’ün yönettiği alanlar sadece iletişimle kalsa iyi tabiki ama sadece bunla sınırlı değil. En önemli; iletişim, düşünce, haberleşme, yazma, teknoloji, seyahatler, ticaret, reklam, kitap, senaryo ve yazılı kaynakları yönetir.

Eee ne olmuş yani…?

Şöyle…
Şimdi bu arkadaşlar bir araya gelip geri gittiler ya hani… O günden beri farkında değil misiniz sizde, her şey bir saçma hayvanlar bile sokakta kafa göz kavga halindeler.

İnanın ki bu çok ama çok büyük bir bilinç birlikteliği aslında. Neye inanırsan onu çekersin diyerek bunları da olumsuz olaylar olarak algılıyoruz. Hemen düzeltelim lütfen… 🙂
Merkür Cici, Merkür Bir tane :)))

Tabii bunların birer safsatadan ibaret olduğuna inanan kesime de sonsuz saygılıyım. Ne yapayım yani dükkân benim bende bir şeyler yazıp iletişim gezegenimi doyurmayayım mı?

Dediğim gibi insan hayatına hiç bir etkisi olmayabilir düşüncesinde olabilirsiniz bu konu bile değil. Ama ama ama şuna inanmalısınız ki siz doğduğunuzda gökyüzünde bir sürü action oluyor. Ve dünyaya karşı aldığınız ilk nefesiniz sizi, bu gökyüzünün yaratımına teslim ediyor aslında. Ve o andan itibaren bürüneceğimiz kişilik bizim öncelikle kendimizle olan iletişimimizi güçlendiriyor.

Bazı astro bilgi guruları der ki, bu Retro’da yapılmayacaklar listesi vardır. Lütfen bunlara özenle dikkat ediniz derler.

♣Yeni işlere başlamak iyi sonuç vermez diyenler vardır ve bununda sebebini sağlam temellere dayandırırlar bence haklıdırlar da.
♣Yeni anlaşma ve sözleşme yapmak risk taşır Randevularda gecikme, verilen sözlerde unutmalar yaşamak olağandır.
Çok takılmayın biraz relax derler.
♣Elektronik eşya satın almamak gerekir. (arıza problemi ve fiyat sorunu yaşanması görülebilir ) kolay değil koskoca bir dünya üzerinde yaşayan canlıların enerjisi aynı anda eksideyken, en kusursuz teknoloji bile vaz geçer kendinden.
♣Mecbur kalmadıkça seyahate çıkılması önerilmez, aksaklıklar yaşanabilir.
♣Pahalı ürünler almamak yerinde olur.( ev, arsa, araba gibi) imzaların bu dönemde atılmaması tercih edilir.
♣İkili ilişkilerde de iletişim ve fikirler kaynaklı yanlış anlaşılmalar olabilir.

Bu dönemleri çok da kötü algılamamalıyız. Her şerde bir hayır var mantığı ile yaklaşmak gerek. Birşeyler olmuyorsa mutlaka vardır bunun için engelleyici bir sebep.

Merkür gerilemesi sinir bozucu zamanlar olabileceği gibi, durup düşünülecek bazı olayları yeniden gözden geçirilebileceği, düzeltmeler yapılabileceği zamanlardır. Kayıp eşyalar, eski arkadaşlar ve eski aşklar bu dönemlerde yeniden ortaya çıkabilir.
Sanırım en güzel tarafı bu 🙂

Gerileme dönemlerini, hepimiz bilinçle atlatıp kendi yararımıza kullanabilirsek olumlu taraflarını da zaten çok net bir şekilde hayatımıza katmış olacağız.

Bu haftaya başlamadan son Pazar günü yazımı da bu şekilde tamamlamak ve sizinle paylaşmak istedim. Merak etmeyin bütün olay 2 Ağustos 05.58 de sona erdi…

 

 

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

Vazgeçilmez Nostalji Kasetler

“Yeni kasetime çok güzel şarkılar hazırladım” diyen birçok ünlü Türk sanatçımız sayesinde sıkça duyduğumuz, kutusunu açarken jelatininin tırnak kırdığı o güzel kutu…

80 ler kuşağında doğunca plakların sonuna kasetlerin doğuşuna şahit olduk ister istemez. Ama iyi ki de o kuşağın çocukları olarak dünyaya gelmişiz diyorum. Teknolojinin her seferinde önümüze sunduğu yeni bir sürprizi denemenin eşsiz zevkinden bahsetmek mi yoksa buna ters oranla bu zevkten hızla sıkılmamız mı diyelim durumun sıkıcı hale gelmesine…

İlk dinlediğim kaset koleksiyonumun ilki Phill Collins ve Michael Jackson dan start alarak başlamıştı. Çok küçüktüm ama deliler gibi müziğe âşıktım. Bilenler nasıl sağlam bir müzik kültürüm olduğunu da çok iyi bilirler.

80 lerde doğmak 40 ları bilmemek anlamına gelmiyor sonuçta müziği sevdikten sonra ne kadar geçmişte yaşadığınızın bir önemi yok. Bugün ki halim o günlerden gelmekte.

 

Teknolojiyle beraber her türlü bilgiye ve veriye bu kadar kolay erişebilmenin bir nimet olduğunu inkâr etmiyor olsam da, eskisi gibi kaseti başa sarmak deyimini yaşamayı da özledim.

Bir zamanlar hala çok severek hatırladığım o tatlı hatıralardan biri de, yazlığa gitmek üzere yola koyulmuştuk sene 1996 ydı.
Arabanın kasetçaları bozuldu ve Ankara – Çeşme arası aşağı yukarı 8 saat falandı. Biz o yolu baş son Levent Yüksel dinleyerek vardık. Tabii yazlıkta da durum aynı her saniye Levent Yüksel…

Şimdi kel alaka bir yerde, bir başkası bile o şarkılar okusa insanın yüreği cız ediyor. Biz gerçekten şanslıydık. Biz güzel günleri, canlı müziği, sanatçıların en verimli olarak ürettiği zamanlarda büyüdük.

Her neyse bu yazının sonu çağın kanayan yarasına dönüşür ve ben kalemi bırakamam sonra konu başlığından sapmasın diye… Kısa kesmek istiyorum. Hala elinizde bu değerli nostaljik albümlerden varsa sıkı sıkı sarılın. Niye mi? Linklerde de içerikleri görüntülediğinizde önünüze çıkacak olan şu an kasetleri toplayan “geçmişin müdavimleri” dediğimiz koleksiyonerler var ve bazı albümler gerçekten ciddi bir miras değerinde tekrardan alıcı bulabiliyor.


Aslında hem biraz geçmişe özlemi hem de Ağustos’a hoş geldin diyerek kalemimi elime almıştım, yazıma başlamadan önce ama tabii ki bunları anlatınca gene her şeyin ne kadar güzel olduğu duygusu yerleşti. Bunları yaşamış olmak bile bu dünyada artıdır. 80lerde 90larda eğer diskoda dans edebilmişsen, spor ayakkabıların disko topunun altına ritim tutmuşsa, Lambada nedir biliyorsan, Moonwalk seviyorsan, Gipsy Kings’ten sonra İspanyol müziğinin çingeneleşmiş yani sokak gitarcılarının versiyonlarını biliyorsan… Daha fazla yazmasam daha iyi… 🙂

 

Çok sevin, çok âşık olun.

Ağustos bam başka bir ay hele hele bu sene için en rahat nefes aldığımız süreye girdik desem yalan olmaz.

Bütün yazınız güzel geçsin…

Hep sevin ve de sevilin…

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

 

 

#1ağustos
#yeniaşklar

 

Okumanızı tavsiye ederim♣
www.sabah.com.tr/pazar/2018/08/19/kaseti-basa-sarma-donemi
www.iha.com.tr/haber-bazilari-icin-hala-vazgecilmez-nostalji-kasetler-792437/

 

Bence sen sus, Hiç konuşma!

Başlığı böyle atınca tabii çok sevdiğim o şarkım gelir aklıma ve mevzudan kopabilirim. O yüzden fon müziksiz bir yazı var sırada. Bu seferlik üzgünüm 😉

Ne diyordum ben…

Hayatımı karşımda ki insanların sözünü kesmeden ve de dinleyerek geçirdiğimi bilirim. Hala da en katlanamadığım ses tonu ve konu başlıklarına rağmen karşımdakini “sağlam” sabırla dinlerim. İyi bir dinleyiciden çok “cevap vermek için dinlemem” diyebiliriz. Kulak meselesi…
Ama benim de şuraya bırakacak bir pişmanlığım olsun istedim bir anda bu yazıyı yazma isteği doğduğunda…
Komik bir şekilde aklıma bir söz geldi ve dedim ki tamam bu da burada dursun Mervecim.
Söz uçar yazı kalır… Söz sende yazı bende demişler 🙂

Her neyse…
Zamanında bir yerlerde oldukça da fazla bilgi kirliliğine sebep olan bir tanıdığım vardı. Farkındaysanız “di” ‘li geçmiş zamanda kalan bir tanıdık olarak kayıtlara geçebilir.

Resmen o güzel değerli zamanımı alı koyardı. Her hangi bir şeyi saatlerce anlatır hatta bir anlattığını bir daha bir daha anlatır susmak bilmezdi.
Aman tanrım bir konuşmaya başlasın sonra sabahlar olmasın. Hem susmaz hem başladığı konuyu bitirmez. Bir yere bağlamaz. Sanki üniversite sınavındasın gibi döner dinliyor musun dinlemiyor musun diye de garip bir sorgulama yapardı. Sonra da etrafa kızardı saygısızlar beni dinlemiyorlar diye.
Alkışlanma güdüsü sanırım ya da takdir edilme dürtüsü diyelim. Ama inanın karşınızda susmayan biri olduğunda işiniz çok zor. Her ne anlatıyorsa bir yerden sonra insan ses istemiyor.

Ah ah onun böyle ağzına bant yapıştırmadığım için çok üzülüyorum ama neyse ki hayat benden daha yaratıcı şimdilerde 🙂
Daha esnek ve hatta daha zamansız şekilde ve de oldukça sanatsal.

O yüzden bence siz de fazla konuşmayın her düşündüğünüzü. Çünkü dikkat ediniz ki ne söyleseniz hepsinin bu gezegende bir yeri var. Hepsi de kayda geçiyor. Ama her düşündüğünüzü de söylemeyin ya. Bırakın size kalsın. Boş boş konuşmanın ne anlamı var işte kâinat üzerinde ses kirliliği falan.
Bazen çok konuşan değil de, konuşmama hakkını kullananların sessizliği daha gerçek oluyor.

Lütfen karşınızdaki insanların sizlere olan tahammül ve sabır sınırını zorlamayın.
Hele hele sizi koşulsuz ve sınırsız dinleyecek biri varsa yanınızda çok şanslısınız demektir. Ona sımsıkı sarılın ve sizi dinleyen biri olduğu için şükredin. Bugün her şeyi hızlı bir şekilde tükettiğimiz için çok şeyin değerini bilmiyoruz. Yanımızda duran sımsıcak bir dost eli belki de bulunmayacak hint kumaşı kadar kıymetli artık. Çünkü kimse çıkarsız sevmiyor.

Eğer iki sözün sohbetin değeri bilinmezse hayat bu noktada çok daha yaratıcı ve de zevkli. Paylaşılan ve varlığına dair saygı duyulan her şey bize tahammül ve hoş görü duygusu katar. Eğer bugün yanınızda olan kimseler tarafından “boş bile” konuşsanız sevgiyle kaale alınıyorsanız değerini bilin.
Bir gün sizi duvarların duyduğu bir an geliverir o nazik insanlara göstermediğiniz saygı için kalbiniz çok acır.
Sanırım söyleyeceklerim şimdilik bu kadar…

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

 

 

 

 

Aylardan Temmuz…

Yazın tam ortası ve de heyecan konularının odak noktası. Âşıkların tanışma zamanı.
Tatil zamanı…
Ara verme zamanı…
Bazen uzaklaşmak bazen de yeniden olma zamanı…

Benim Yen-Geç olma nedenim…

Çok heyecanlıyım, çocukluğumdan beri bana mucizeler getireceğine inandığım doğum ayım…
Ve ne tesadüf ise ben bir ay kızıyım.

Ay ne şekle girse sanki bedenimin aynı renklere ve bulanıklığa büründüğünü hissederim. Az şeyden etkilenirim ama gökyüzü benim için milyarlarca yıldızın bir bütünü olarak değil, tam olarak beni yansıtan parlaklığın ta kendisi.

Bir sürü anlamı ve manası var Temmuzun bence bu yazı da burada kalmalı…

Tammuz veya Tamuz Arapça تمّوز Tammūz
İbranice תַּמּוּז;
Akadca Duʾzu, Dūzu
Sümerce Dumuzi bir Babil tanrısı…
Babil Tanrılarını merak edeceğinizden;
İamat: Ulu Tanrıça veya Ana Tanrıça, Toprak Ana, tüm yaşamı besleyen, Apsu’nun karısı, Anşar ve Kişar’ın annesi, tuzlu suların efendisi olarak adlandırılır.
Mummu: Tiamat ve Apsu’nun oğlu, sislerin tanrısı olarak adlandırılır.
Anşar: Tiamat ve Apsu’nun oğlu, Kişar’ın ağabeyi ve kocası olarak adlandırılır.
Kişar: Tiamat ve Apsu’nun kızı, Anşar’ın kızkaresi ve karısı olarak adlandırılır.
Enlil: Yeryüzü ve gökyüzü arasındaki havanın tanrısı olarak adlandırılır.
Ea: Anu’nun oğlu, Damnika’nın kocası, Marduk’un babası ve Apsu’dan sonra tüm tanrıların ve tatlı suların efendisi olarak adlandırılır.
Damnika: Ea’nın karısı ve Marduk’un annesi olarak adlandırılır.
Marduk: Ea ve Damnika’nın oğlu, en akıllı ve yetenekli tanrı, tüm tanrıların efendisi oldu olarak adlandırılır.
Kingu: Marduk’a karşı Tiamat’ın güçlerini yönetir.
Sin: Ay tanrısı, Şamaş’ın babası olarak adlandırılır.
Şamaş: Sin’in oğlu, Güneş tanrısı. Zayıfları, haksızlık yapılanları ve gezginleri korur.
Babil dini Semitik bir dindi. Şehir tanrıları olarak başlayan Sümer tanrıları Babil panteonunda çeşitli roller üstlendiler:
Anu: Yaratıcı tanrı
Enlil: Rüzgar tanrısı
Ea: Su tanrısı
Nana: Ay tanrısı.


Samiler bu tanrılara güneş tanrısı olan Şamaş’ı ve bereket tanrıçası İştar’ı ekledi. Babil şehir tanrısı Marduk ise panteondaki tanrıların kralıydı.

(Tam/Dam) kökünden türemiştir. Sümerlerde Dumuzı veya Damuzı olarak yer alır ve anlamı güvenilir veya oğul demektir. Türkçe de Dam/Tam yani ahır ile bağlantılı bir anlam kazanmıştır.

Türk ve Altay mitolojisine de Tamız (Tamus, Tammus, Tamıs, Dumuz, Dumıs) Han olarak geçmiştir. Sümer kökenlidir.
Türk coğrafyasının büyük kısmında adı yaz aylarından birisine verilir; Temmuz, Tamız, Tamıs gibi…


Çoğu zaman Ahır hayvanlarının ve/veya Çobanların ya da kırsal hayatın, ekinlerin ve hasadın koruyucusu olarak görülür.

Damızlık sözcüğü, Damız (ahır) sözcüğüyle olduğu kadar bu isimle de bağlantılıdır ve Tamız Han için ayrılan hayvan demektir.
Sümer mitolojisinde çoban görünümlü olarak betimlenir.

Sümerce adı Dumuzi, 12 Hayvanlı takvimde de yer alan Domuz ile bağlantılı görünmektedir.
Ünü tüm Ortadoğu’ya yayılmıştır.

Temmuz ayı ismini bu tanrıdan almıştır. Babil’de Temmuz ayı tanrı Tammuz’un onuruna kurulmuştur.

Tammuz’un kökeni Sümer çoban-tanrı, Dumuzid veya Dumuzi’dir. Dumuzi İnanna’nın eşiyken, Akadlar’da İnanna’nın dengi olan İştar’ın eşidir.

Antik Suriye inancındaki Adonis, ki daha sonraları Yunan panteonuna da girmiştir, buradan kök almıştır.

Temmuz, Gregoryen Takvimi’ne göre yılın 7. ayı olup 31 gün çeker. Yaz mevsiminin 2. ayıdır.

Eski Türkçede “tamu-z” “çok sıcak, cehennem” sözcüğünden, Sümerce/Sumarca/Sümmerce/Suomerce bereket tanrısı bir Tammuz sözcüğünden gelmektedir.
Süryanca/Süryanice temmuz sözcüğü aynen Türkçeye geçmiştir.

Türkçede bu aya “orak ayı” ya da “ot ayı” denir.

Gregoryen takviminde bu aya, Roma İmparatoru Julius Sezar’a ithafen July adı verilmiştir.
Daha önceleri, Mart ayından başlayan Roma takviminde beşinci ay olduğu için Latince Quintilis olarak adlandırılmıştır.
İrlanda takviminde Temmuz, Iúil olarak adlandırılmıştır ve yaz mevsiminin üçüncü ve son ayıdır..

SEVGİLERİMLE, 
MERVE♥

♥♥♥♥

 

 

Kaynaklar
Dünya Mitolojisi, İmge Kitabevi İstanbul, Ağustos 1998
http://mitolojik.tripod.com/babiltnr.htm
http://tammuzi.blogspot.com/2013/10/tammuz-temmuz-vikipedi.html

Sorun SENDE!
HAYIR! Sende .!
Tamam Bende…

 

Yazı yarılamışken sevgili arkadaşlar ve birçoğumuz form tutkunu olduğundan, şu sıralar bedenine iyi bakıyor en azından bakmaya başlayanlardan biri olarak yazıyorum işte…

Merak etmeyin şimdi size harika bir diyet tarifi vermeyeceğim benimkisi masum bir yazı olarak burada duracak… 🙂

Bedenlerine bu kadar iyi bakan insanlar acaba ruhlarına da aynı şekilde bakıyor mu diye düşünmüyor değilim. Mutlak suretle beslenmenin bir sanat olduğuna inanan biri olarak, kavgayla beslenenlerinde git gide çoğaldığını fark ettiğim bir yaş skalasındayım diyelim.
Yani demeyin bana “aaa günaydın” diye. Ben bunu yeni tecrübe edenlerdenim diyorum masumum :).

Skala yabancı bir sözcük ve özellikle seçtim. Neden mi? Buyurun o halde okuyun…

Skala, genellikle ölçü aletlerinde ki gösterge çizelgesidir. Yaşımın bir ölçüsü olmadığından yani daha doğrusu yaşımın insanı olarak görmediğimden kendimi ben bunu yeni öğrendiysem artık…

Yıllardır ruh 60-70 diye dolaşıyordum bir de ortalarda. E tamam işte her gün yeni bir bilgi fena mı yani diyeceğim tam ama o türden bir bilgi değil bu. Oldukça ruhu yoran bir bilgi. Çünkü ben ruh 70 gibi sanırken kendimi, bir baktım ki bu şekilde beslenen ve ruhunu çökerten ve nefes alan karakterler var.
Aman tanrım neredeyim ben demek geliyor içimden ama tabii dünya hoş bir yer bence. Başka gezegenleri de görmeden yazamam bir şey :).

Neyse işte böyle yaza kendimizi formda ve sağlıklı besinlerle hazırlarken aklıma geldi bu şekilde beslenen arkadaşlar. Ondan bir yazayım dedim. Kötü de etmedim bence.

Bir ara enerji vampirlerinden söz etmiştim. İşte tam orada bu yazı hazırlanıyordu aslında ama henüz pişmemişti sizi besleyemedim özür dilerim.
New age tabir ile gerçekten bu tiplere “enerji vampirleri” deniyor. Ya iyi de ben çok severim vampirleri keşke onlara kıymasalardı. Neyse şimdi bu vampircikler sürekli kavga çıkartırlar ve bir bakarsınız hiç bir şey olmamış gibi gelip size sarılı verirler. Anlayamazsınız mümkün değil. Çünkü bu onların yaşama şeklidir. Ve gerçekten ruhlarını zinde tutar bu kavga etme eylemi. Durmazlar susmak bilmezler. Çıldırırsınız ve sonun da olan olur. Ve de suçlu bir bakmışsınız siz olmuşsunuz. Korkmayın hiç sorun yok. Eğer bunlarla yaşamaya alışkın hale gelmişse ruhunuz formülü söylüyorum. Hak etmediğiniz halde suçunuzu kabul edin 🙂 niye yoksa susmaz bunlar. Ses çıkarmayın demiyorum çıkarsanız ne olur diyorum.

Yani öyle vahim ki bu durum en zayıf halka konumunda ise çıkartın gitsin diyeceğim ama ya çıkartılamayacak kadar kalın halka olmuşsa… İşte orada reçete belli bırakın suçlu siz olun, ne fark eder 5 dakika sonra unutacak yaptığını başka şey arayacak ve biliyorum hiç kolay değil ama bunlarla yaşamakta bir sanat unutmayalım. Sanata destek vererek siz de bir ruh kurtarabilirsiniz tabii işin dozu çok kaçmamışsa… Yani hala umut vardır belki.

Ama bir gerçek daha var ki o da şu olumsuz insanlar asla ikna edilemezler. Sorun sende dersin, hayır sende der ama sen de dersin o gene hayır sende der. Yani bu böylesine bir çıkmaz sokaktır. Asla onları ikna etmeye falan çalışmayın, nafile nefesiniz tükenir. Sonra hevesiniz ve en sonunda da sevesiniz…

Yani bir şeyi sadece olduğu gibi kabul etmek bence oldukça zararsız bir sevme biçimi. Ama buna asla kişilik haklarının ihlal edilmesini dâhil etmiyorum. Tabii ki birini olduğu gibi kabul etmek kolay ama “o” biri eğer öylesine de “biri” değilse işiniz zor diyorum. Sizi sonunda kendinizden bezdirene kadar uğraşacakları için bir köşe de sessiz sessiz kabul de etseniz maalesef bu tarz insanlar her şeyi dışsallaştırırlar. Kabahatin kökeni hep başkalarındadır onlar için ve kendileriyle yüzleşmek oldukça zor bir sanattır. Bu sebeple durmaksızın üstünüze gelen adeta “White Walker” edasıyla çoğalır onların olumsuz düşüncüleri ve eylemleri.

Hâlbuki pozitif yaşama biçimi kadar güzeli yok. Bir insanın kahkahasından bile yeri gelir etkilenir kafanızı çevirir bakarsınız. Hiç tanımadığınız bir yaşam belirtisidir o. Yaşadığımız dünya yeteri kadar stresli ve zorlayıcı etkiler altında bir de bu ruhlarla uğraşmak zor iş.

Küçük detaylarda büyük değişiklikler olacağına çok inanan bir insan olarak gene de umut hiç bitmemeli. Görüntüye başkaları bile girse inanın ki sarsılma anı insanın değişiminin başladığı andır.

Herkese Güzel Hafta Sonları Diliyorum…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

 

 

Don’t waste your time with explanations, people only hear what they want to hear.

Paulo Coelho

 

 

 

Hiç bir şeyin tesadüf olmadığını bilen ben, her şeyin olması gerektiği gibi şekil aldığına inanan ben ilk kez böylesine arka arkaya tesadüf kelimesinin gerçeğinin dışına çıkarak “olmaz böyle şey” der gibi bu hikâyeyi fazlaca duydum son zamanlarda…

Çok uzaklardan bir ses, bir güzel enerji olsa gerek kendisi… Bana bu senenin son sürpriz doğaçlama tanımını yaparak Anka Kuşu’nun hikâyesini hatırlattı…
Bende bu senenin son güzel yazısını bu betimlemeden çok etkilendiğim için böyle yazarak kapatmak istiyorum.

Küllerinden doğan yani, Zümrüdü Anka kuşu öleceğini hissettiği zaman kendisine ağacın kuru dallarından bir yuva yapar ve hiçbir zaman ne olduğu anlaşılmayan bir yapışkanla yuvayı sıvar, yuvanın içinde ölümü bekler.

Ta ki güneş bütün görkemiyle ortaya çıkıp, kuru dalları yakıncaya kadar… Simurg oluşturduğu yuvada yanarak ölür ve küllerinden yeniden doğar.
Bu kısır döngü sürerken, kuşların başına bir gün öyle bir talihsizlik gelir ki, Simurg’tan yardım istemeleri gerekir. Birden Simurg’un uzun süredir hiç görünmediğini fark ederler. Öyle çok beklerler ki yuvasından çıkıp havalanacağı anı. Sonunda umudu keserler. Tam her şeyin bittiğini düşündükleri bir anda, çok uzaklardaki bir ülkede, Zümrüdü Anka kuşunun kanadından bir tüy bulunur. Umutları yeniden yeşeren bütün kuşlar, birlik olup Simurg’un yuvasına gitmeye karar verirler.

Ancak Zümrüdü Anka kuşu yuvası, etekleri bulutların üstünde olan, görkemli Kaf Dağı’nın tepesindedir. Oraya ulaşmak için, yedi dipsiz vadiyi geçmek gerekmektedir. Bu vadiler öyle zorludur ki, yolda bir sürü kuş kaybolur.

1. Vadi: İrade vadisi
Burası kuşlar için bir cennettir. Aradıkları her şeyi irade vadisinde bulurlar. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark ederler. Sınırlar yoktur. Zevke, sefaya, bütün emellerine kavuşabileceklerdir. İnsanları anlatan masallardaki gibi; çalışmadan, uğraşmadan mevki makam sahibi bile olabileceklerdir.
Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılır, öyle çok şey ister ki, bu vadide bir sürü kayıp verilir.

2. Vadi: Aşk vadisi
Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplar. Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanarlar.
Gözleri kör olmuştur. Kapılırlar, sürüklenirler ve gözden kaybolurlar.

3. Vadi: Cehalet vadisi
Bu vadide her şey güzel gelir gözlerine. Anka kuşunu bile unuturlar. Nereye gittiklerinin hiç bir önemi yoktur.
Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü… İlginç nesneler görürler, ancak ne olduğunu sorgulamazlar. Önemsemedikçe düşünmemeye başlarlar.
Düşünmedikçe unuturlar Unuttukça yükleri hafifler ve artık amaçsızca gülümsemeye başlarlar

4. Vadi: İnançsızlık vadisi
Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirir. Simurg’u bulmanın hiç bir şeyi değiştirmeyeceği inancına kapılırlar.
Kesin öleceklerini iddia edenler, Simurg’un çözüm bulamayacağını söyleyenler, bu kadar yolu boşa geldiğini, emeklerinin boşa gittiğini düşünenler vardır. Kanadı yaralanan bir kuşun aşağıya düştüğünü, hepsinin başına aynı şeyin geleceğini bağıra bağıra söylerler.
Tüm bu olanlardan sonra kuşların birçoğu yolu tamamlayamayacaklarını ya da tamamlasalar da hiçbir işe yaramayacağını söyleyip geri döner.

5. Vadi Yalnızlık vadisi
Vadiye giren bütün kuşları korku salar. Bulundukları yerde sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılırlar. Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünür.
Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olur. Her biri kendi başına hareket etmeyi seçer ve yönünü tek başına bulmaya çalışır.
Kendilerini kimse yokmuş gibi, yapayalnız hissederler. Milyonlarca kuşun aynı amaç için uçmakta olduğu akıllarının ucundan bile geçmez.

6. Vadi: Dedikodu vadisi
Kuşlar, vadiye girdiklerinde her köşesinde fısıltılar duyulmaya başlarlar. En arkadaki kuş, Simurg Anka’nın yeniden doğuşta tüylerinin yandığını söyler. Öndeki kuş bunu duyar ve yanan tüylerin tekrar çıkmadığını söyler.
Bir öndeki kuş bunu duyar, yanan tüyleri çıkmadığı için Anka kuşunun gizlendiğini söyler.
Bir öndeki kuş bunu duyar, morali bozuk olduğu için Simurg’un, saklanırken, onu görenlere zarar verdiğini söyler.
Daha öndeki kuş bunu duyunca, herkese zarar veren Simurg’un, dayanamayıp kendini öldürdüğünü söyler.
En öndeki kuşa, gitmeye gerek kalmadığı, Simurg’un toprak olduğu bilgisi gelir.
Birçok kuş söylentilere inanarak geri döner.

7. Vadi: Ben vadisi
Bütün kuşlar ‘’Ben’’ vadisine girer girmez, içlerinde değişik bir his uyanır. Kimi diğer kuşun kanadını eleştirmeye başlar, bir diğeri her şeyi bildiğini iddia eder. Yanlış yoldan gidiliyor diye kargaşa çıkar. Her kafadan bir ses çıkmaktadır.
Herkesin fikri vardır ve hepsi de söyleyen için doğrudur.
Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi…
Hepsi en önde lider olmak ister, öne geçmek için birbirlerini ezip dururlar. Ta ki vadiden çıkana, “Ben”den uzaklaşana dek…

Ve nihayet vadiden Kaf Dağı’na vardıklarında, dünyadaki bütün kuşlardan geriye sadece 30 tanesi kalır.
Zorlu vadilerden geçen bu 30 kuş, yuvaya vardıklarında Zümrüdü Anka kuşunun “otuz” demek olduğunu öğrenirler. Yani kalan kuşların hepsi Simurg’tur.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: “Si”; “otuz” demektir, murg” ise “kuş”. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “Simurg – otuz kuş” demekmiş. Onların hepsi Simurg”muş. Her biri de Simurg’muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

Kurtarıcı, bilge, mükemmel kuş; bu yedi vadiyi geçen kuşların tamamıdır.
İradesine hakim olan, körü körüne bağlanmayan, düşünen, kendini geliştiren, kendine ve başaracağına inanan, hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi egosunu eğiten kuşlar Simurg’tur.

30 kuşun aradığı kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
Anka’nın en yaygın özelliği, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşadığı için kanaati temsil etmesidir.
Bundan kinaye olarak kanaat sahiplerine “ankāmeşrep”, “ankā-tabiat” denir.

Kaf Dağı gibi efsanevî bir yerde yaşadığı için bu kelimeyle birlikte çeşitli şekillerde kullanılır.
“Kāf-ı kanâat beklemek” tabirinde görüldüğü üzere kanaat sahibi ve alçak gönüllü, her şeye ve herkese eğilmeyen, kimseye minnet etmeyen, uzlete çekilmiş kişileri ifade eder:
“Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz
Bir bölük ankālarız Kāf-ı kanâat bekleriz”
(Fuzûlî)

İsmi var cismi yok olduğu için bu sıfatla anılmak istenen şeyler için de kullanılır:
“Bî-vücûd olmak gibi yoktur cihânın râhatı
Gör ki sîmurgun ne dâmı var ne de sayyâdı var”
(Râgıb Paşa)

Yine bu özelliği sebebiyle kimseden bir şey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanır.
Kaf Dağı’nı aşabilmek ve göğe yükselebilmek için Anka’ya binmek gerekir.
Bu bilgiler alıntı olmakla beraber yazılı arşivlerdir…

Merve’den…

Gerçek bir yolculuk nedir, nasıl yapılır diye yıllarca düşünüp hep gezdiğim ülkeleri birer birer kayda aldım. Bazen yazıya döktüm sonralarda resimlemek istedim… Ama kendimi her zaman biraz eksik biraz da ayak bastığım yerleri unutarak geçirdiğimi hep hissettim…

Köklenmek veya tam tersi bir his içinde geçirdiğim zaman dilimi bana kalemi kâğıdı hiç bıraktırmadı. Hep yazdım hep. Sonunda da ortaya benden bir ben çıktı.
Kalben hep bilirsiniz bir yerlere ait olmak duygusu ne denli insanı yoran bir histir.
Benim için tam da bu kelimenin hüküm sürdüğü bir senenin sonundayım artık.
Ve kendime söylediğim birçok güzel şeyin içinde artık nereye ait olmadığımı bilmekte var. Ve nerede mutlu olacağımı da.

Çok uzak sayılmasa da yine de uzaklardan bir ses bana bu hikâyeyi beni benle yüzleştirerek hatırlattı.
Bunu duyduğum an “küllerinden doğmak” ne tatlı bir deyim diye düşünmüştüm.
Ama sonrası bunu düşünmekle geçirdiğim zaman dilimi hiçte öyle değildi.

Bana tekrardan beni hatırlattı. Ne zamandan beri ben nerelerdeydim, neden gitmiştim ve neden uzak kalmak içime böylesine işlemişti…
Bunlar birer soru olarak burada kalacak olsalar da benim için hepsinin artık güzel bir cevabı var.
Aradığın kendinsindir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

Bu yolculukta bana şu saniyeye kadar eşlik eden yer yer kanadımı kıran, bazen de bana tekrar uçma isteği veren her bir enerjiye ne kadar teşekkür etsem az.
Bazen nedenlerin içinde kaybolmanın bile müthiş bir birleştirici gücü var.

Bunları burada yazsam bile yeterli olamaz…
Ama ben yolumu kendime çevirdim ve artık bütün su buradan akacak yani ben bana hoş geldim.

2018’de yaşadığımız bütün iyi, kötü olan her şeyi sevgiyle uğurlayalım.
Yeniye daha güzele açalım kalbimizi♥
Herkes mutlaka bir gün kendine döner diyelim…
Ve gelecek sene ( birkaç gün sonra ) 2019 için hepimize bol sağlıklı ve huzurlu aşk dolu bir yıl olmasını diliyorum…

Uzakta ki ses sana çok teşekkür ederim.
Bir söz bin nasihatten değerli işte.
Kırılma noktası ve hazırız…
Harika bir sene olsun hepimize…

#2019

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

Sevgili Vikipediğiciğimden…
Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir.
Sênmurw ve Sîna-Mrû diğer isimlerindendir.
Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur.
Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir.

Aşk Layık Olanda Kalmalı adlı çalışmam 🙂

Bana göre hayatın anlamı diyerek girerim yazıma.
Yaz demişken ne güzel geçti gitti değil mi? Hayatımda en çok bu yaz mevsimi için bir yerlere tekrar yaşanacak notu iliştirdim!

Hadi konuya girelim sabırsızlanıyorum…

Aslında felaket heyecanlıyım çünkü çok yakında uzun süredir turşu gibi beklettiğim kitabımı hayata geçiriyorum. Niye bu kadar bekledim diye herkes kızacak merak etmeyin cevabı ikinci kitapta…
Bu başlık biliyorsunuz harika bir İlhan Şeşen şarkısıydı. Sanırım ikinci bir sesten sene 2000 de dinlemiştim.
O zaman da şu an ki duygulara sahip olmayı ne çok isterdim tabii aynı beden ve ruh değişim geçirmeden edinilmiyor tecrübeler. Bunu da öğrendiğimizden ah kafam ah diyecek zamanımız yok artık.

Aşk dedim değil mi?

“Bir şeye sahip olmak değil, layık olmak önemlidir.”
Diyor Erich From

Bence anladınız 🙂
Sizi aşka layık görmeyen tipler var ya bu yazım onlara aslında. Hatta üstüne alınan değil herkesin bir tık alması gereken bir mesaj var burada.
Öyle havalardan mı bilemiyorum işte bir şey oldu gitti insanlara. Herkes ayrılıyor. Boşanıyor. Terk ediliyor. Terk ediyor. Buna kimisi iş hatta bazısı proje diyor. Şaka gibi değil mi?
Neyse gökyüzüne haksızlık etmek istemem elbette ama kendisine saygısızlık ediyoruz. Bunca güzel ve parlak yıldızın içinde neden gidip en denk olmayanına tutuluyoruz derseniz eğer…
Bakınız Büyükayı 🙂 – Küçükayı 🙂 2’ye ayrılırlar aralarında ki farkı sorarsanız onunda yakıştırmasını siz yapın derim.
Benim en sevdiğim app lerimden biri olan SkyViewLite yoksa edinin derim. Gökyüzünü rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Bütün yıldızların isimleri, açılar derken tabii kafanız karışacak baştan söylemedi demeyin.

Nerede kalmıştık…
Büyükayı ve Küçükayı hmmm bunlar 2 adet işte göründüğü gibiler. Bir de diğer yıldızlar var ki onlarda gayet güzeller. Üstelik bunların hepsi de aynı takımdalar. Bir diğer yazıda ki gibi rekabet temalı birliktelikleri yok.

Peki, neden seçimlerimizi bize daha kendini sevdirmeden, üstelik layık olma kategorisine girmemişlerden yana yapıyoruz ki? Çünkü en iyisi diye bir inanış var onun peşinde herkes.
Hayır, öyle bir şey yok. Herkes iyi ya da kötü, az veya çok hemen hemen aynı. Elbette keskin farklılıklar bariz var ama en iyisi diye bir seçim sadece hüsranla sonuçlanır.
İyi diye seçilenle mutlu olunmaz, gider beterine tutulursun falan bu böyle başından zincirleme kaza. Uydudan bakın oradan bile görürsünüz.
Aşk öyle güzel bir duygudur ki bunu asla kalıplar içinde yaşayamazsınız. Bir kıvılcım yeter bir “an” ‘ı ölümsüzleştirmeye… Asla altını üstüne bakmazsın. İşte bunları öğrenmişken bile kendini hala şanslı sayanlardanım ben ama gene de şunu söylüyorum bazı deneyimler ne kadar acı hatıralara kendini teslim etse de insan vaz geçmiyor. Tekrar tekrar aynı duyguya hem de çok hızlıca bürünüyor.

İşte tam olarak görüntüye biri girmek üzereyken sahip olmaktan çok layık olmanın ne denli değerli olduğunu hatırlatmak istedim.
Çünkü en hazin sonlar bile bu şekilde inşa edilmiş bir düzen üzerinde vedalaştığında diğer vedalardan farklı olduklarını göreceksiniz.
Ne demişler aşığın kalitelisi vedada anlaşılır…

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kısa Kısa
Erich Fromm, Yahudi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist, sosyolog ve filozoftur.
Büyükayı, takımyıldızı, modern 88 takımyıldızdan biridir. Kuzey yarım küreden tüm yıl boyunca görülebilir. Callisto efsanesiyle ilişkilendirilir.
Küçükayı, Ursa Minor ya da Küçük Ayı takımyıldızı, modern 88 takımyıldızdan biridir. Büyük Ayı takımyıldızı “Büyük Kepçe” ye çok benzeyen “Küçük Kepçe”, gerçekte tam bir takımyıldız değildir.