HIDIRELLEZ

Hıdırellez ya da Hıdrellez, Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu’da kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir.
Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdırellez günü, dünyada darda kalanların yardımcısı olduğu düşünülen Hızır ile denizlerin hakimi olduğuna inanılan İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olarak düşünülür ve kutlanır.
Gregoryen takvimi (Miladi takvimi)ne göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Jülyen takvimine göre 23 Nisan Hıdırellez günüdür. 6 Mayıs’tan başlayıp 4 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 5 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 5 Mayıs günü gecesi kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelmektedir. Türkiye’de Hıdrellez Bayramı 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece kutlanır. Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Rum Ortodoks Patrikhanesi Rum Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler “Aziz George” günü olarak kutlamaktadırlar.
Hıdırellez’in UNESCO’nun ‘İnsanlığın Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi’ne alınması amacıyla 2010 yılında çalışmalar başlatılmıştır.

KÖKENİ

Hızır ve Hıdırellez’in kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları Hıdırellez’in Orta Asya, Ortadoğu ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Hıdırellez Bayramı’nı ve Hızır düşünüşünü tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Osmanlı itibariyle Balkanlar ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle belli başlı sevinç kutlamaları yapılmaktadır. Kimi yazılı eserler bu tipteki en eski ritüellerin milattan evvel Mezopotamya’daki Ur şehrinde yapıldığını göstermektedir. Kışın bitişiyle “Tammuz” ismi altında kutlanan bu ritüeller Mezopotamya ovasını sulayan Fırat ve Dicle nehirlerinin uyaran gücünü temsil etmektedir.

HIZIR İNANCI

Hızır ın; yaşam suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda insanlar arasında dolanarak, bolluk ve sağlık dağıtan, darda kalıp başı sıkışanlara yardım eden bir veli (Tanrı nazarında makbul, ermiş bir ulu) veya nebî (peygamber) olduğuna inanılır. Hüviyeti tam olarak bilinmese de halk arasında ve İslam mitolojisinde bir Hızır geleneği vardır. Hızır’ın bir isim değil, bir lakap olduğu genel olarak kabul gören bir kanaattir. Ancak çeşitli kaynaklarda adı ve nesebi hakkında çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Bazıları Hızır ile İlyas peygamberin aynı şahıs olduklarını öne sürmüştür.

Halkın Hızır hakkında kanaat ve inanışı onun ebedi olduğu ve baharda tabiatın uyanmasını sağladığı yönündedir. Anadolu’dan başka Kafkasya, Trakya, Kırım, Azerbaycan ve Suriye’nin birçok yerinde makamları vardır; bu da onun İslam âleminde hemen her yerde varlığına inanılan, ancak belirli bir kişi olmadığı bir simgeden ibaret olduğunu anlatır. Hızır doğasal bir durumu, baharla vücut bulan yaşamın tazelenmesini simgeler.

Halk arasında Hızır’ın sahip olduğuna inanılan vasıflar insanlara şifa, sağlık, uğur getirdiği tabiattaki diriliş, uyanış ve canlılığın insana yansıması şeklinde ortaya çıkar. İslamiyet öncesi “Gök Sakallı, Ak Sakallı Kocalar” gibi medet umulan, yardım istenen, akıl danışılan, kılavuzluk etmesi beklenen, barış, mutluluk, sağlık, refah getirdiğine inanılan bir kurtarıcı güç olarak düşünülür.

GELENEKLER

Halk huzura kavuşmak ve türlü dileklerde bulunmak için kışın sona erdiği tabiatın uyandığı Hıdırellez’de çeşitli çarelere başvurur. Anadolu’da halk tercihen beyaz elbiseler giyerek gün doğmadan önce yeşil ve bol sulu kırlara gidilip eğlenilir. Kutlamalar yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Bu gibi yerlere bu nedenle Hıdırlık denildiği de olur.

Hızır’ın gezdiği kabul edilen yeşil yerlerde dolaşıp çiçek toplanır, oyunlar oynanır, baharın ilk kuzusu kesilerek yenilir. Toplanan çiçekler kaynatılıp içilirse hastalıklara iyi geleceğin; bu su ile kırk gün yıkanan kişinin gençleşip güzelleşeceğine inanılır.

“Hızır Hakkı” için kuzu kesmek, Hızır geleneğinin yayıldığı her yerde görülen genel bir adettir. Diyarbakır’da Ciğaret adıyla ayrı bir tören yapılır. Baharın bu taze kuzusunu yemekle bedenlerin sağlık ve canlılık kazanacağı inanışı vardır.

Hızır’ın eli değen şeylerin dolup taştığı rivayeti nedeniyle Hızır günü arifesinde yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağzı açık bırakılır. Ev, bağ, bahçe isteyenler herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparak; altın ve benzeri ziynet eşyası isteyenler ağaç yapraklarını kollarına veya boyunlarına takarak isteklerine kavuşacaklarına inanır.

Anadolu’nun bazı yerlerinde Hıdrellez Günü yapılan duaların ve isteklerin kabul olması için sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme âdeti vardır. Kurban ve adaklar “Hızır hakkı” için olmalıdır çünkü tüm bu hazırlıklar Hızır’a rastlamaya yöneliktir.

BAHT AÇMA TÖRENLERİ

Hıdrellezde baht açma törenleri oldukça yaygın olarak uygulanır. Talih ve kısmet açtırmak isteyen genç kız ve kadınlardan yüzük, küpe gibi eşyalarını çömleğe atmaları istenir ve çömleğin üzerine su eklenerek ağzı kapatılır. Kapalı çömlek bir gece boyunca bir gül ağacının dibinde bekletilir. Ertesi günü bir araya toplanan kadınlar, çömleği ortaya koyarak maniler eşliğinde eşyaları çıkarmaya başlarlar. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”, Denizli ve çevresinde “bahtiyar”, Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir.

Yoğurt Mayalama Geleneği

Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine bağlı Yörük köylerinde bir yıllık yoğurt mayası, Hıdırellez ve bu günü takip eden 2 gün süresince sabah ezanı ile tan ağarması arasındaki sürede doğadaki bitkilerin üzerinden toplanan çiy tanelerinden sağlanır.

Trabzon-Şalpazarı İlçesi’nde maya katılmadan yoğurt yapılır. Mayalama sıcaklığındaki sütün içine besmeleyle bir tahta kaşık konur. Bu şekilde elde edilen maya bir yıl kullanılır ve gelecek yıl tekrar değiştirilir.
5 Mayıs akşam ezanı ile gül dallarına paralar asılır.(Eskiden kese içine para dikilip gül dibine gömülürmüş.) ya da açık cüzdan bırakılır. Böylelikle bolluk ve berekete ulaşmak, varlıklı kişiler olmak düşlenir. Asılan paralar ya da cüzdanlar 6 Mayıs sabah erkenden geri toplanır. Evdeki her kişi için yedi fasulye ya da yedi nohut ekilir, gelebilecek kötülüklerin bunlara gelmesi dilenir.

5 Mayıs akşamı evlenme çağına gelmiş kızlara bulaşık yıkattırılmaz.

5 Mayıs günü (Nişanlılar arsında) oğlan evi, kız evine Hıdırellez Kurbanı, olarak süslenmiş bir koç gönderir. Bu kurban ertesi gün kesilerek birlikte yenir. Yemeğe çağırılanlar, çarşaf, havlu yemeni ve gönüllerinden kopan armağanlar getirirler. Getirilen armağanlar ipler üzerinde sergilenir.

Hıdırellez günü, erkenden kalkılıp kapılar açılır. Genç kızlar için hazırlanan sandıklar açılır. Açılır ki eve bereket dolsun, genç kızımız da iyi bir evlilik yapsın.

Hıdırellez günü, bazıları sabah gün doğarken kırlara, bağlara, bahçelere çıkıp buralarda Hızır’ın ayak izlerine basarak bolluğa ulaşmayı düşler.
Hıdırellez günü, doğa ve insan sevgisi çok önemlidir çünkü Hızır ve İlyas, insanları, doğayı, iyiliği ve cömertliği seven, bereketin simgesi olan, kutsallıklarına inanılan dinsel varlıklardır.
Buraya kadar Vikipedi’den alıntıdır. Her sene bu geceyi bekleyen, dileklerini bıkmadan muntazam bir şekilde dileyen herkesin duaları ve dilekleri gerçek olsun. Ritüelleriniz var ise mutlaka tekrar edin inanmak muhteşem bir gerçekleştirici enerjidir.

Hepimizin güzel niyetleri ve dilekleri gerçek olsun…

#SEVDİM

Geçenler de bir arkadaşımın sosyal medya hesabında paylaştığı bir paragraf dikkatimi çekti… Ben de dayanamadım alıntı yaptım. Sonra kime ait olduğunu öğrendiğimde tabii asla şaşırmadım… Kimi kendine idol görür ve o olmak istersin? Mutlaka bunun bir karşılığı vardır herkes için…

Benim için de öyle biri var ki bu söz ona ait tabii ki…
#MERLY STREEP
Orijinal ismi ile MERLY LOUISE STREEP

Kendisi Yengeç burcu aleminden gelmektedir bazen düşünüyorum bu burç kardeşlerimi neden bu kadar çok seviyorum diye… Benimle aynı delilik seviyesinde olmaları sanırım ruhuma iyi geliyor.

Gel gelelim bu muhteşem satırlara…

Kırklı yaşlardan sonra farkındalıklarım…
“Bazı şeyler için artık sabrım yok; ukala biri haline geldiğim için değil, aksine hayatımda artık beni mutsuz eden ya da üzen şeyler ile vaktimi daha fazla kaybetmek istemediğim bir noktaya ulaştığım için… Laf sokmalara, haddinden fazla eleştirilere ve hangi türden olursa olsun talep ve beklentilere artık sabrım yok. Benden hoşlanmayan insanları memnun etmeye, beni sevmeyen insanları sevmeye ve bana gülümsemeyen insanlara gülümsemeye yönelik arzumu kaybettim. Artık yalan söyleyen ve beni yönetmek isteyen insanlara bir tek dakika bile harcamak istemiyorum. Oyunların, ikiyüzlülüğün, sahtekârlıkların ve ucuz övgülerin olduğu ortamlarda bulunmak istemiyorum. Çok bilmişliğe ve akademik ukalalığa tahammülüm yok. Aynı şekilde boş dedikodulara da bulaşmak istemiyorum. Uyuşmazlıklardan ve karşılaştırmalardan nefret ediyorum. Farklılıklardan, hatta zıtlıklardan oluşan bir dünyaya inanıyorum, bu nedenle katı ve toleransı olmayan olan insanlardan kaçınıyorum. Arkadaşlıkta sadakatsizlikten ve ihanetten hoşlanmıyorum. Birisine nasıl iltifat edileceğini ya da cesaretlendirmek için ne diyeceğini bilmeyen insanlarla bir arada olamıyorum. Abartılar beni sıkıyor ve hayvanları sevmeyenleri kabullenmekte zorlanıyorum. Ve her şeyin de üzerinde, sabrımı hak etmeyen hiç kimseye sabrım yok”.

40 lı yaşlardan sonraki farkındalıklarını paylaşmış Merly Streep bir röpörtajında… Ama o kadar güzel ifade etmiş ki hani okuyan herkesin bir şekilde kalbine ve ruhuna dokunduğunu düşünüyorum bu satırların.

Henüz 40 lı yaşlarımda değilim ama erken upgrade olanlar grubunda sayılırım belki 40’lı yaşların fizyolojik etkilerini taşımıyorum o kadar ama geri kalan her duyguyu ve değişimi erken hissetmeye ve fark etmeye başlayanlardan olarak bu satırların çok ama çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Arkadaşlıklar 30 lu yaşlarda daha da anlamı ve bir o kadar da sabır ister hale geliyor. Yaşıtlarınızı anlamakta güçlük çekiyorsanız mutlaka siz en az 5 adım ileride anlayamadıklarınız sizden 10 adım geri de demektir. Hal böyle olduğunda özellikle hem cinslerimde ki arkadaşlık kriterleri hep bu yaşlarda şekilleniyor ve öyle de gidiyor.

Hayatımızda bizi mutsuz eden, aşağı çeken kimseye yer bulamaz hale geliyoruz aslında sabrımız bitiyor birbirimize. Bencilleşmeye başlıyoruz arkadaşlıklarımıza. Ama ben buna iyi bencilleşme olarak bakıyorum çünkü normal hayatımda asla bencil olmayı beceremeyen biri olarak bari artık arkadaşlıklarım da hak ve evet/hayır deme özgürlüğümü kullanmamın zamanının neredeyse geçiyor olduğunu da fark ediyorum. Buna benim bencil olduğum konusunda yaklaşım gösterenler de zaten sadece kendilerini duygusal ve egosal olarak beslemeyi bıraktığım için böyle görüyorlar. Etki=Tepki meselesi.

Yine haksız eleştiri ve destek adı altında yıpratıcı ve yıkıcı yaklaşımları olan bu insanları anlamak için aslında çok ta uzun zamanlar geçmesine gerek olmadığını anlıyorsunuz. Ne derler “balık baştan kokar” misali. Her insan mutlaka defolarından birkaç anekdotla gelir hayatınıza. Başta sevimli gelen bu kişinin olumsuz ve kabul görmeyecek tavırları batmaz çünkü insan birini tanımak ve sevmek gayretindeyken olumsuz olanı asla görmez. Gören de zaten unu elemiş, eleğini asmış olandır.

Maalesef hala eleğimi asmama zaman olduğu için, en az kalp kırıklığı ve hayal kırıklığı ile o günleri görürüm diyorum…

“I no longer have patience for certain things, not because I’ve become arrogant, but simply because I reached a point in my life where I do not want to waste more time with what displeases me or hurts me. I have no patience for cynicism, excessive criticism and demands of any nature. I lost the will to please those who do not like me, to love those who do not love me and to smile at those who do not want to smile at me. I no longer spend a single minute on those who lie or want to manipulate. I decided not to coexist anymore with pretense, hypocrisy, dishonesty and cheap praise. I do not tolerate selective erudition nor academic arrogance. I do not adjust either to popular gossiping. I hate conflict and comparisons. I believe in a world of opposites and that’s why I avoid people with rigid and inflexible personalities. In friendship I dislike the lack of loyalty and betrayal. I do not get along with those who do not know how to give a compliment or a word of encouragement. Exaggerations bore me and I have difficulty accepting those who do not like animals. And on top of everything I have no patience for anyone who does not deserve my patience”.

Meryl Streep

Ah Benim ilham ve hayat kaynağım o güzel mis kokularım…

Her sabah yüzümü yıkadıktan sonra sizi tek tek görmek ayrı bir mutluluk anlatılması zor cinsten olan değişken mutluluk işte o…

Duş aldıktan sonra hazırlanma esnasında bir güzel parfümlenip en son dokunuşları saçlara da sıktıktan sonra kim tutar sizi yürüyen çiçek bahçeleri.

Hani her kadın parfüm sever, en alerjik kadın bile diyebilirim. Zevksiz ve eş-sevgililerinin güzel koku kullanmasını engelleyen geri varlıklar hariç diyorum 🙂 . Birde deo-spreyleri parfüm diye kullanan hemcinslerim ve karşı cinslerim hariç…

Parfümden anlayan insanlara haksızlık etmek istemem. Asla bu yazıyı da moda ya da trend olarak bir yere taşımak istemiyorum ama parfüm kullanmak ve o parfümü seçmek bir şahsiyettir. Herkesin ilgi alanı değil ve hala kültürümüzde parfüm kullanmak lüks tüketim anlayışı içerisinde. Haklı olabilirsiniz de ayrıca sözüm yok ancak bazı markaların çok ama çok kabul edilebilir ürünleri var. Birçok markanın birden farklı keseye uygun hiç te fena olmayan harika parfümleri var. Denemeden bilebilir misiniz tabii ki hayır. Ben ciddi bir parfüm hastası olarak her şeyi denerim inanın kolonyaların bile esanslılarını çıkarmaya başladıklarından beri onları bile tek tek gerek banyomda, arabamda gerek evimde misafire kullandım. İnanılmaz esansları olan yerli markalarımız var ki en azından denemekten bir şey kaybetmezsiniz.

Ben nefes almaya devam ettiğim sürece koku duyumu asla kaybetmeyeceğime inanıyorum. Belki de bu duyuya karşı olan öz güvenim sayesinde insanları iyi analiz edebiliyorum kim bilir. Bunların hepsi inanın ki çok gerçekçi etkenler. Üstelik koku hiçbir açıklama yapmaksızın beynimizin en ilkel noktalarına dahi ulaşabiliyor. Uyarısı yüksek oktavlı oluyor. Çiçek, baharat, ağaç kokuları… Parfüm sadece güzel koku değil, kimliği ve tarzı da yansıtan önemli bir araç.

Mesela yıllarca bittikçe aynısını alıp hiç değiştirmeden parfüm kullanan insanları anlayamıyorum ben. Çünkü parfüm mevsimdir, andır, olaydır, kişidir, aşktır, hediyedir, anıdır, üzüntüdür. Bir insan yıllarca aynı anıyı yaşayamaz, yaşatmaz ya da aynı kişi kalamaz heyecanları hep değişir. Mümkün mü aynı kokuyu durmadan kullanmak. Evet bazıları için oldukça mümkün. Bu yüzden bu tarz insanlar her zaman bana sıkıcı ya da vizyonsuz, meraksız gelir. Ama bazıları gerçekten vakitsiz ve meraksız olduğundan tavsiyem üzerine birden fazla koku edindikçe bana hak vermişlerdir. Bir gün 24 saattir arkadaşlar, gün de 3 öğün kabul edilebilir yemek yeriz, minimum 5 saat uyur her insan, gün aşırı duş almak sağlıklıdır. Bu kadar çok doğal kural varken bu doğallığında kendine göre deformeleri var o yüzden de güzel kokmak insana kendini iyi hissettirir. Temiz olma duygusu beyin içinde gerçek bir korunma mekanizmasıdır.

Parfümün Tarihçesine dair bazı kaynaklar çeşitli bilgiler sunuyor ancak hangisi en doğrusu derseniz inanın bende bilemiyorum ama sanki bir tarafım Mısırlıların bu işe de el attıklarını söylüyor sonra bir tarafımda Fransızların gösterişli hayatlarına bir renk daha katmak amacıyla parfümü keşfetmiş olmalarına göz kırpıyor.

Her neyse bakalım kaynaklar neler söylüyormuş…

Dünya parfüm tarihinin ilk parfümü Macar suyudur. Macar Kraliçesi Elizabeth kötü kokusunu bastırmak için bir formül uygulatıyor: Gül suyu, kekik esansı ve alkol. Tarihin ilk parfümü işte bu…

Bir efsaneye göre Macar Suyu olarak bilinen ve ilk defa bir keşiş tarafından Macaristan Kraliçesi Elizabeth için üretilmiş olan koku, kolonyanın atasıdır.

Asya, Anadolu, Babil, Ninova ve Persepolis’de giderek yaygınlaşan Misk-i amber gibi kokular Doğuda her sınıfa mensup kişiler tarafından gündelik hayatta sıkça kullanılmaktaydı. Koku kullanımı savaşlar, gezginler ve İpek Yolu kanalı ile 14. yy’da Avrupa’ya kadar ulaştı. Ancak modern parfümü dünya ile ilk tanıştıran Macarlar oldu. Avrupa’da o yıllarda kokulu yağların tüketicileri Avrupa saraylarıydı. 14. yy da (1370) ilk alkol temelli parfüm olan Macar Suyu güzelliği ile ünlü Macar Kraliçesi Elisabeth Von Ungar’e ithafen yapılmıştır. Muhteşem güzelliği ile tanınan Elizabetht 25 yaşındaki Polonya Kralı kendisine evlenme teklifinde bulunduğunda 72 yaşındaydı. Elizabeth’in muhteşem güzelliğinin sırrının Macar suyu olduğu söylenmektedir.

Floransa’daki Santa Maria Manastırı rahibelerinin aqua reginae adıyla 14. yüzyıldan itibaren üretmekte oldukları bu koku bir teoriye göre 17. yüzyılda bir gezgin olarak Floransa’da bulunan İtalyan parfümcü Giovanni Paolo Feminis’in ilgisini çekmiş ve baş rahibeden formülünü öğrenmiştir.

Köln’de yaşayan Feminis Floransa’dan döndüğünde bu kokunun içine bergamot, limon ve portakal esansı katarak bugün kolonya denilen kokuyu geliştirdi; önce Eau Admirable” (Hayranlık verici su), daha sonra da “Eau de Cologne” (Köln suyu, Almanca “Kölnisch Wasser”) olarak pazarlamaya başladı.

Artan talep üzerine Feminis’nin yardıma çağırdığı Giovanni Maria Farina adlı bir başka İtalyan parfümcü 1709’da Köln’de kurduğu fabrikada üretime devam etti. Köln Tıp Fakültesi’nin bu kokuyu tıbbi ürün olarak onaylamasının ardından kolonya Avrupa’da yaygınlaştı.

Kolonya ilk geliştirildiği yıllarda tıbbi amaçla kullanılıyordu. O günlerdeki formülüyle biberiye, portakal çiçeği, bergamot ile limondan oluşan ve ferahlatıcı özelliği yüzünden rağbet gören karışım, sindirim sistemi rahatsızlıklarında şeker üzerine damlatılarak alınıyor ya da şaraba karıştırılarak içiliyordu. Antiseptik özelliğinden ötürü ağız çalkalamada, yara temizliğinde kullanılıyor, kas ve eklem ağrıları için harika bir friksiyon solüsyonu oluyordu.

Uzun yıllar tedavi edici özelliğinden yararlanılan bu sıvı, tuvalet amacıyla kullanılmaya başlandıktan sonra bir devrim yüzyılı olan 18. yüzyılda adeta bir çığır açtı. Sınıf savaşının en keskin biçimde yaşandığı yıllarda yükselen burjuvazi karşısında, ağır ve pahalı parfümlerle özdeşleşen aristokrasi yenik düşünce, ağır kokuların da itibarı azalmıştı. Kolonya gibi hafif ve ferahlatıcı kokular sadeliğin, saflığın simgesi haline geldi ve burjuvazinin gözdesi oldu. Köln’de 1799’da üretilmeye başlanan “4711” adlı kolonya markası, üretimi günümüzde de devam eden en eski kolonya markasıdır.

Teşekkürler canım Vikipedi.

Sekizbin yıllık bir kültüre sahip olan kokunun bugünkü kullanımı kişisel olsa da aslında ilk olarak dinsel geleneklerde ortaya çıkmıştır. Mısır’da M.Ö 6000 yılında Güneş Tanrısı Ra’ya tapınmak için güneş doğarken biberiye, rezene ve kekik yakılarak çıkan dumandan ritüeller yapılırmış. Bilinen ilk ismi ise Kleopatra olan kokunun Avrupa’daki tarihi ise 300-400 yıl önceye dayanıyor. Avrupa’ya Haçlı Seferleri ile giden koku esans kültürünü bir üst seviyeye taşıyarak parfüm sektörünü oluşturmuştur.

Farklı duygu durumlarında farklı kokuyoruz. Araştırmalara göre, iş görüşmelerinin ilk üç saniyesinde işe alınıp alınmayacağınız konusunda % 70 oranında bir izlenim veriyoruz. Bunda vücut diliniz kadar kokunuz da etken. Elbette kokunuz büyük bir değişim yapmaz ama kararsızlık noktasında ikna edici etkisi vardır.

Birinde beğenerek aldığımız parfüm bizde öyle durmayabilir. Kokuyu belirleyen temel unsur kişinin ten salgısıdır. Ten salgısını anlayabilmek için ise yaş, cinsiyet, yeme-içme alışkanlıkları, uyku düzeni, su, süt ve et tüketimi, sigara ve alkol kullanımı gibi kişisel faktörlerin bilinmesi gerekmektedir.

Ki İnsanoğlunda diğer canlılara göre koku alma duyusu çok ama çok azdır. Omurgasız ve alçak seviyeli omurgalılar en çok koku alma duyusuna sahip olan canlılar. Örnek olarak balıklar, kurbağalar.

Daha da açarsak bu örneklemeyi bilim onları amfibiler olarak adlandırıyor. Derisi çıplak ve nemli, göğüs kemiği hiçbir zaman kaburgalarla bağlanmamış, çoğu ses çıkarabilen, su dışında yaşayan ilk omurgalılar olan hayvan sınıfına Amfibiler deniyor.

Kokuların Karakterleri de var…
Tatlı Kokusu: Kişinin duygularına dinginlik vererek sakinleştirir. Güven duygusunu yükseltir.
Sandal Ağacı: Özellikle Uzak Doğu’da bilinen ve kullanılan bu kokunun hayal gücüne olumlu katkılarının olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda hayal gücünü de yükseltmektedir.
Günlük: İnsanların olumsuz düşüncelerinden kaynaklanan kirli enerjiyi temizler. Kişi üzerinde ve ev içerisinde sükûneti sağlar. Bilinci ve algıyı tazeler.

  • Gül: Aşk, sevgi, muhabbet duygularını yükseltir. Kişiler arasında yaşanan duygusal çatışma ve çalkantıları dinginleştirir.
  • Limon: Rahatlatıcı bir etkisi vardır. Sinirleri gevşetir, ferahlık verir.
  • Yasemin: Mistik duyguların harekete geçmesine, duyuların artmasına ve kişilerin birbirlerini daha iyi anlamasına yardımcı olur.
  • Lavanta: Erkekler üzerinde daima iyi duygular uyandırıcı bir etkisi vardır. Şifa verici ve temizleyici olarak da kullanılır.
  • Papatya: İnsanın içini hoş bir sevinçle doldurur. Saf duyguları harekete geçirir.

İnsanoğlunu adeta büyülemiş olan kokunun tarihçesi insanlık tarihi ile birlikte başlar. Menşei eski Mezopotamya, Mısır ve Çin’e dayanır. Gelişmesi ise Doğu kültürleriyle beraber Avrupa ile olmuştur.

Koku, M.Ö. 4000’li yıllarda insan yaşamına kokulu bitki ve reçinelerin yakılması ile yani tütsü ile girmiştir. Eski çağlardan beri kokuyu ifade eden sözcük PARFÜM dür. PARFÜM kelimesi Latince kökenli olup DUMANDAN ÇIKAN anlamındaki PER-FUME kökünden türemiştir.

Eski zamanlarda insanlar badem, kişniş, mersin, kozalaklı ağaç reçinesi, bergamot gibi otları ve baharatları yakıp kokulandırma yapıyorlardı. Parfüm maddesini ise yağlarla çiçeklerin taç yaprakları, çeşitli ot ve baharatları kuvvetli bir şekilde ezip harmanlayarak yapıyorlardı.

Eski Mısırlılar dini törenlerde kokulu bitki ve çiçeklerden elde edilen hoş kokulu yağları tütsü ile birlikte tanrıları memnun etmek üzere kullanılmışlardır. Güzel kokuları yaşamın ötesine de taşıma isteğiyle ölülerini güzel kokulu yağlar ile mumyalayıp, mezarlarına armağan olarak kokulu yağlar ve kremler koymuşlardır. Firavun Tutankhamon’ un mezarında yapılan kazılarda parfüm şişeleri ve krem vazoları bulunması, II. Ramses’in tanrı Ra için Karnak’taki Ammon Ra tapınağının duvarlarına “Sana güzel kokulu bitkiler ve en görkemli kokularla birlikte otuz bin öküz kurban ettim” yazdırması, kokunun ne kadar değerli kabul edildiğinin göstergesidir. Sık sık yıkanmayı gerektiren Doğu sıcağının etkisiyle koku dini amaçlar dışında güzel kokmak için vücuda sürülerek kullanılmaya başlandı.
11. yy’da İranlı İbn-i Sina (Avicenna), damıtma yoluyla gülsuyunu ve bugün essential oil (uçan yağ, eterik yağ) dediğimiz koku verici maddeyi gülden çıkarmayı keşfetti. Çalışmasını diğer çiçekler üzerinde de geliştirdi. Gülsuyu önceki kokulu yağlar ve tütsüye göre daha narin ve hafif olduğu için hemen popüler oldu. Damıtma teknolojisi de önemli bir şekilde, batıdaki bilimsel gelişmeleri etkiledi.

14. yy da Fransa’nın Güneyinde başlamış olan hoş kokulu çiçeklerin ekimi zamanla büyük bir sanayiye dönüşmüş ve Fransa kısa sürede, parfüm imalatının Avrupalı merkezi olmuştur. Günümüzde Fransa hala Avrupa parfüm tasarımının ve ticaretinin merkezidir.

Parfüm yapımı Rönesans ile İtalya’da 16.yy da gelişmeye başladı. İtalyan Catherine de Medici Fransa Kralı II. Henry ile evlenmek üzere İtalya’dan Fransa’ya gelmiş, Rene le Florentin isimli kişisel parfüm satıcısı ile Fransa’nın Grasse bölgesinde Florentin’e araştırma laboratuvarı kurmuş ve gizli bir pasajla kendi evine bağlantı yaptırmıştır. 16. yy’dan bu yana Grasse Fransa deri işletme endüstrisinin de merkezi olmuştur. Burda yapılan deri eldivenler amber, baharatlar, yasemin, akça yasemin ve misk ile kokulandırılmıştır. 18. yy’da deri ticareti önemini kaybettiğinde kokulu eldiven üreticileri sadece parfüm üretmeye yöneldiler, bu amaç için çeşitli ağaçlar yetiştirdiler. İnsanlar koku ihtiyaçlarını 19. yy başlarına kadar bitki ve çiçeklerden elde ettikleri kokulu yağlar ile karşılamışlardır.

Modern parfümeri 1806 da Jean Maria Farina tarafından Eau de Cologne’un pazarlanması ile başlamıştır. Almanya kaynaklı olan formülü 1818 yılında patent almıştır. Formülü alkol-su bazının portakal tomurcuğu, bergamot, biberiye ve limondan oluşan bir yağ ile kokulandırılmasından ibaretti.

Ülkemizde ise 19. yy.da, gülyağı ile uçan yağ üretimine başlanmıştır. Isparta gül yağı, kalitesi ile dünyada aranan bir ürün olma özelliğindedir. Ancak dünyada, 19. yy. sonları ile 20. yy başlarından itibaren Kimya sanayindeki çok hızlı gelişme ve sentetik kimyasal maddelerin eldesi koku konusunu da olumlu bir şekilde etkilemiştir. Diğer yandan dünya nüfusunun çok hızlı ve büyük oranda artışı, kültür düzeyindeki yükselme çok çeşitli kişisel temizlik, kozmetik ürünlerle, evsel ve endüstriyel temizlik ürünlerin büyük oranda üretilerek tüketilmesine neden olmuştur. Bu artışla paralel olarak koku maddelerine olan gereksinimde artmıştır.

Naturel yağların çıkarıldığı bitkilerin bu ihtiyacı karşılayamaması sebebi ve kokuyu daha ucuza mal etmek amacı ile laboratuar ortamlarında oluşturulan sentetik hammaddelerin naturel yağlar ile karıştırılması ile oluşan KOMPOZE ESANS doğmuş ve bugünde sanayi sektöründe önemli bir yer edinmiştir.

Eski antik dönemlerde, kokulu bitkiler yakılarak ve ezilerek kokuları dinsel törenlerde kullanılırdı. Bu kokuların havada mesaj taşıdığına inanılırdı. Mısırda yapılan arkeolojik kazılarda bulunan bazı şişeler açıldığında, halen çok güzel koktukları da bilinen bir gerçektir. Bu bize, yüzyıllar önce insanların bitki yağlarını çıkararak güzel kokular yaptığını göstermektedir.

Avrupa’da Rönesans’a kadar koku üretimi durmuştur. Esans yağlarının kullanımı ve baharatların koku üretimine katılması da bu yıllara rastlamaktadır. İlk parfüm üretenler, meyve kokularını, gül ve farklı çiçek yapraklarını hayvansal sabitleyiciler ile kullanmayı öğrenmişlerdir. İçine alkol katılan ilk parfüm, 1370 yılında Macar kraliçesi için yapılmıştır. 1533 yılında İtalyan Catherina, Fransız kral 2. Henry ile evlenmek için ülkesinden Fransa’ya gelince, parfüm kullanımı artmıştır. Çünkü yeni kraliçe, parfüm imal ettiren ve bu konuyu çok iyi bilen bir insandı. O dönemde, kanalizasyon ve tuvalet alışkanlığı olmayan Fransa’da, parfümlü eldivenler yapılıyordu. Böylece kötü kokudan kurtulmak için, bu eldivenler ile soylular burunlarını tıkarlardı. Zamanla, kraliçenin de desteğini alan bu üreticiler parfüm üretmeye başlamıştır. Daha sonraları, Fransa kralı 14. Louis parfüm kralı olarak anılmaya başlamıştır. Öyle ki, yanında olan kişilerin bile her gün farklı parfüm kokmasını isteyen kral için çok özel parfümler yapılmaktaydı. Bu gün kullandığımız modern parfümler ise, 1806’da Jean Maria Farina tarafından Cologna pazarlanması ile başlanmıştır. Cologna yani kolonya Alman kaynaklı alkol, su, portakal, limon ve bergamut ile oluşan bir koku idi. Bu alkol içeren koku, çok hoş bir limon kokusu ve hızlı uçması nedeni ile kuruyordu. Böylece günümüzün parfümleri üretilmeye başlanmıştır.

Ülkemizde Osmanlı imparatorluğu zamanında, Topkapı sarayının bahçesinde bir gül bahçesi kurulmuş ve gül yapraklarından, misk ve amber ile parfümler yaratılmıştır. Bu konuda, sarayda çalışan bir parfümcü grubu olduğu bilinmektedir. İran’dan ve Suriye gibi ülkelerden gelen özel baharatlar ve yağlar ile yapılan, özel kremler ve parfümler sıklıkla kullanılmaktaydı.

Halk arasında çoğunlukla Fransa’da icat edildiği bilinen parfümlerin tarihi aslında çok daha eskiye, milattan öncesine dayanıyor. Yapılan araştırmalara bakıldığında Mısır ve Mezopotamya’da ilk kez insanların güzel kokmak için esans süründüğü ortaya çıkıyor. Parfümlerin günümüzdeki şeklini almasıysa Doğu’dan Batı’ya uzanan sıra dışı bir yolculukla gerçekleşiyor…

Kaynaklar böyle söylüyor… Bir gün umarım bende kendi markam ile kendi parfümümü çıkarırım. Çok sevdiğim bir aile dostumuz iş hayatının 45.senesinde bütün dostlarına hediye olarak kendi yazmış olduğu kitabını ve kendi adına özel tasarlattığı parfümünü göndermişti yeni yıl arifesinde. Daha önce kimsenin cesaret ya da maddi olarak kalkışmadığı bir durumdu ama o kadar hoştu ki hala unutamam. Benimde yapmam lazım

Çocukken Barbielerini bile parfümle yıkayan, yatmadan yatağına yastığına parfüm süren bir kız çocuğu ileride nasıl bir yetişkin olur?

Cevap buyurun benim. Hala parfüme aç her an bir yenisinin aileye katılabilir olduğu bir düzenim var. Kaç adet parfümüm olduğunu burada yazmasam daha alımlı ve ağır olur herhâlde ama duysanız da sanırım bu yazıyı okuduktan sonra şaşırmazsınız diye düşünüyorum.

Bitkisel kaynak olarak; ister ağaç kabuğu, çiçekler, meyveler ister yaprak ve dalları, reçineler, bitki kökleri ya da tohumlar ister ağaç gövdesi ve kehribar, misk kedisi, petek… En son da Castoreum (Bir tür kunduz) denilen, aroması çok kuvvetli kunduz çişi… Kuzey Amerika’da yaşayan bir kunduz türünün salgı bezlerindeki kokulu keselerden elde edilen ve bazen gıdalarda ama daha çok da parfüm sektöründe kullanılan salgıya verilen isimdir. Diğer doğal kaynaklar likenler ve kahverengi alglerdir. Kahverengi alglerin 1500 kadar türü varmış ayrıca.

Son Olarak…

Çok sevdiğim parfümlerimden biri olan Loewe – Quizaz adına klip bile çekilmiş hatta…
Buyurun…

 

Ve hatta Dubai’de Address Downtown Hotel’in lobisinde soğuk buharla serinletme makinasına su yerine Terre d’hermes koymuşlar. Şok olmuştum, her yer buram buram kokuyordu.

Koku her yer de güzel…

 

KAYNAKÇA

http://www.dersimiz.com
https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberleri/koku-korlugune-dikkat/
http://obilir.com/parfumun-tarihcesi/
http://www.antoloji.com/parfum-sanayii-fransizlarin-pisliginden-dogmustur-2-bolum-2-siiri/

Önce şöyle söylemeliyim ki ben biraz karışık bir yazarım. Ne demek karışık merak etmeyin kafa karıştırmak için değil ilham kaynağım her şey tanıdığım, konuştuğum ya da tanımadığım, bilmediğim ne fark eder. Resmin bütününden azalarak bakıyorum olaylarla ve duygulara. Bizi biz yapan her şey çok fazla markajımda. Duyguları güzel aktarabildiğime inanıyorum ondan ben karışık bir yazarım diyorum. Korkutmasın  🙂

Blog yazılarımı öyle esip yazıyorum tabii ki spontane yazılarım sayfa sayfadır. Ama bir de başlık koyup öyle beklettiklerim var. Ne bileyim gelmiyor herhâlde altına dolduracak bir şey bende öyle saklıyorum ama bir gün kesin doluyor o başlığın altı. Neyse ki dolar taşar…
Ama bu başlığı uzun süredir bekletiyorum. İyi bir şeyler çıksın istedim. Hatta biraz kaynak topladım hem kendimden hem dışarıdan karıştırdım işte bir şeyler. Hangimiz sevmez ki ortaya karışık bir şeyler.

“Ne garip şey şu mutluluk! Gitti mi gider. Çağırsan gelmez. Gelse de kalmaz. Kalsa da yetmez.“
⇒Sunay Akın’dan alıntıdır. Asla emek hırsızlığı yapmam yapana da çok kızarım.

Tamam, garip bir şey de bu mutluluk, neden böyle hep kalıcı olmaz hava durumu gibi 4 mevsimden fazlasını yaşatır insana çözemiyorum orayı. Muhtemelen bu duyguları yaratan Tanrı bunu da bilerek sabit kılmamış hep bir arayış, hep bir var oluş çözümü/düğümü içindeyiz.

Arayış bitmiyor hep daha fazlasına kafa yoruyoruz. Sonra ben mutsuzum, hayat bana gülmedi hiç, şansım yok, yıldızım düşük… Uzar da uzar bu falanlar… Her birimiz neler neler yaşıyoruz, biriktiriyoruz ona sözüm yok zaten eksiksiz tamamladığımız yaşam süreci içinde. Bu duygular bizi biz yapıyor zaten. Ama neden hep sabit kalamıyoruz mesela bu benim hep merak ettiğim bir düğümdür. Bana sorulsaydı koşulsuz mutluluğu tercih ederdim arada bir minicikte olsa düşüşler asla istemezdim. Evet, bazıları bunlardan beslenerek başarılı oluyor bu bir gerçek ama neden bu olumsuz duygular bizi yukarı itsin ki? İtmemeli hayır itmesin… 😉

Neyse işte böyle anlarda çok özendiğim bir karakter var kendisi yıllardır belki de asırlardır konuşulur hatta buna şaşıranlar gülerler. Kendisi gitmiştir bir daha da dönmemiştir. Bazı hikâyelerde kendisinin 10 sene kadar sonra döndüğü söylenir ama o meçhul hikayede gerçekte kimse bilmez ne olduğunu.
Evet, başlığımda ki hayran olunası anonim karakter “Bakkala diye çıkıp kaybolan İnsan”. 😀
Dönmeyen insan bazen dönen insan 🙂 dönerse de efsaneleşen karakter.

Yazıyı yazmaya karar verdiğimde başlığı attım bıraktım ama araştırmada yaptım. Google da binlerce hikâye ve yazı var, okurken çok güldüm onları paylaşmak istiyorum… Nasıl yorumlar yapmışlar inanamadım ama bizim insanımızın gerçekten harika bir görüş kapasitesi var mizahi yönde ağırlıklı.

Buyurun o zaman beraber gülelim…

→Daima imrendiğim, hakkında çıkan haberleri dikkatle takip ettiğim insan. Bu nasıl bir olaydır? Adamın cebinde 2 3 milyon, altında bir eşofman, ayakta terlik ya da rastgele giyilmiş bir spor ayakkabı ve tek görevi ekmek alıp gelmek. Evden çıkıyor ve hoop! Uçtu gitti. Yahu yıllardır var bu tarz haberler ne yapıyor bu insanlar kaçıp kaçıp gizli bir bölgede buluşuyorlar mı? Gündelik hayattan etraftaki baskıdan bir kaç ekmek parası ile kaçıyorlar mı? Ekmek almaya çıkıp “into the wild” oluyor adamlar bildiğin. #salvadordeli

→İçten içe haset ettiğim insan. O koy vermişlik, boş vermişlik ve akabinde oluşan şuursuz rahatlık düşüncesi elbette çekici gelen. Ammaaa iş yerinden bakkala diye çıkıp kaybolunmuyor hacı. Yok yok, o değil de benim cidden bakkala diye çıkıp kaybolasım var.
Sıkılmış bünye feryatları vol.2 #melpomene

→Evden bakkala diye çıkıp 10 yıl kaybolasım var ama Müge Anlıdan korkuyorum. @kotuserafettin

→Bende bazı geceler yıldızlara bakıp derim; şu ufolar kaçırıyorsa bazılarını gerçekten, gelseler de beni de kaçırsalar, farklı bir deneyim 🙂 #cobalt1977
Dünyada yapılmakta olan en saf ve katkısız ekmeği almaya gitmiştir belki. Uzun sürebilir.

→Altında büyük bir yanlış anlamanın yattığı eylem. Adam diyor ekmek parası kazanmaya gidiyorum, kadın anlıyor ekmek almaya gitti.

→Tam bir macera adamına yakışacak delilikten bir adım sonraki duraktır.

→Navigasyon cihazıyla gittiğim her yerde kaybolduğum için bunu bile başarabileceğime inanıyorum. #gp

En çok Müge Anlı kısmına güldüm ve çok doğru bir tespit aman arkadan sizi merak edecek bir aileniz varsa lütfen bakkala diye çıkmayın sabah kuşağı programlarında ünlü olabilirsiniz aniden.

Bir de Neyzen Tevfik hikâyesi var…
Yaşanmıştır.
Alıntı; Murat Bardakçı’nın haftalık tarih dergisi. Babasından sürekli dayak yiyen Neyzen Tevfik’i babası bir ramazan akşamı iftarlık limon almaya gönderir. Bakkala giderken rıhtımdaki gemilere gözü takılan Neyzen hayatının kararını verir ve bir geminin ambarına saklanır. Geldiği yerin Mısır olduğunu çok sonra öğrenecektir. Beş yıl sonra Neyzen yine bir ramazan akşamı elinde limonlarla babasının kapısını çalmıştır.

Demek ki insan bazen yaşadığı sıkıntılardan, mutsuzluğundan ya da olmak istediği yere varabilmek için de kapıdan çıkıp gidebiliyor. Ama nereye gidersen git içindekileri de götürürsün. Yani kapıyı çarpıp çıkmak çok ta geçerli bir durum değil. Hangi kişi ya da kişiler kalkıp 10 yıl kaybolmuş ve beraberinde içindekileri de taşımamış ki… Dertler, üzüntüler, mutluluklar her zaman kalbimizde. Zaten öyle bir gerçek olsa fişi çekip gitsek değil mi ama öyle bir gerçek yok en azından kimse arkasını dönüp var olduğu hayata kolay kolay arkasını dönemez diye düşünüyorum…

Her ne sebeple olursa olsun insan bu ruh haline erişiyorsa işler ciddi boyutta demektir. Buna da saygımız sonsuz. 😛

Ben yazımın ana fikrine o özendiğim karaktere döneyim… Evet, kendisine hayranlık duyuyorum ancak asla kendimi bir akşam bir rıhtım da, bir gemiye binip sonrasında bir Ülke de bulmak istemezdim.  Annem, babam, kardeşim ( kardeşlerim ) ve diğer aile bireylerimi öyle bir anda arkamda bırakamazdım. Manevi değerlerim her şeyin üstünde, öyle olmayanları da saygıyla karşılıyorum…
E buna benzer bir şey yapmışlığım var geçmişte. Çokta masum değiliz yani. Hatta iki şey ama olsun her biri haberli idi. 10 yıl da sürmedi  Gerçi ikinci girişimim yakında 10.yaşını kutlayacak. Hayatta her şey mümkün diyoruz en nihayetinde de insanız başımıza her şey gelebilir. Başka bir İnsan yüzü yüzünden kaçma duygusu oluştuğunda o durum değişiyor maalesef. Her ne olursa olsun ne diyoruz hayat yaşamaya değer, bir kere geldik diye biliyoruz madem 10 ömürlük yaşayacaksak ta kalp kırmadan yaşayalım. Her gün çok değerli, her bir gün geçiyor ve geride kalıyor. İyi değerlendirmek lazım ve en önemlisi empati yeteneğimizi geliştirmek üzere ilişkilerimizi sürdürmeliyiz. Karşındaki insanın duygu dünyasını anlamak, bir saniye için bile kendini onun yerine koymak aslında bu dünyada ki en kolay yetenek. Maalesef bazılarımızın bunu yapmak işine gelmese de hala umut var diye düşünüyorum.

Napıyoruz o zaman?
Artık bakkala gitmiyoruz bir sürü büyük market var oralara gidelim. 😛
Giderken akıllı telefonlarımızın varlığını unutmayalım artık teknoloji diye bir şey var kaybolmayan sakız yok. Sizi her yerde bulabilirler. Gerçekten kaybolmak için ciddi bir araştırma yapmanız gerekli özellikle Müge Anlı’nın ağına takılmadığınız sürece kaybolan sakız olabilme şansınız yüksek. E madem durum böyle evden çıkıp dönmeyeceksek sosyal medyada yer bildirimi de yapmayalım. Böyle evden çıkıp gidenler var tabii gittiği yeri söylemeyenler var ama bu baş belası teknoloji sayesinde artık yalanların da üstü kapalı kalmıyor, daha iyi niyetli hali ile gidenler öyle gizemli de kaybolamıyor sürekli birilerine bir şeyler gösterme durumu yüzünden de kaybolunamıyor. Yani bu özenilesi insanlar artık rahatça efsane olabilirler.

Sevgilerimle… 😉

Ey Sevgili Sevgililer,

Bugün biz kadınları hatırlamanız için güzel bir fırsat diyelim. Cevabı hemen duyar gibiyim ama geçiştirelim birazcık her şeyi de duymak zorunda değiliz.
Aman yanlış anlaşılmasın öyle oturup çeşit çeşit mekan adı sayacak ya da alınacak uygun hediyeler listesi falan yapmayacağım yani. Hemcinslerim kızmasın. Sebebi var konuyu güzel yere bağlayacağıma dair söz veriyorum şimdiden.

Hani yemeğe çıksanız her gün çıkarsınız nedir yani bu günün sihirli özelliği hangi hemcinsimin başına gökten bir elma düşmüş ve o elmanın içinden parlak mı parlak temiz mi temiz bir pırlanta çıkmış ki? Yani hem de karşı cinsimin kafasına taş da düşse böyle bir mucize gerçekleşmeyeceğinden. Ama umutsuz olmayalım yazıyı okuyalım. Keep going arkadaşlar…?.

Ben böyle günler de klasik İtalyan geleneği madem evde makarna yenmesini uygun buluyorum zaten hali hazır da en sevdiğimiz yemeklerden biridir makarna. Hani ben yememek için kendimi tutsam da bugün özgürüm nefes alamayana kadar makarna yiyeceğim. Ama yapan biri var tabii ki ondan böyle söylüyorum bakmayın. ☺?

Zaten ev yaşantısını inanılmaz seven biriyim koy bir film, yap bir makarna, aç güzel bir şarap oldu da bitti işte, kim verebilir bu konforu sana dimi? Ama sakın bu yazıyı takiben sizler de bunu güzeller güzeli yepyeni sevgililerinize yapmayın biraz alıştırın kendinize ilk önce. Ondan sonra evde yer sofrası mı kurarsınız, çiğ köfte yapıp tavana mı atarsınız o sizin bileceğiniz iş. İlk flörtlerde bu günleri iyi değerlendirmek lazım. Hem bize de sonradan kafanıza “sen eskiden böyle değildin, değiştin” diyecek malzeme çıkar. Haksız mıyım? ?

Unutmayın ki her erkeğin ilk sevdiği kadın Annesidir. Annesine bağlı ve saygılı bir erkek her zaman size de aynı sadakat ile bağlı kalır tabii bunun olumsuz tarafları yok mu saymakla bitmez o ayrı bir başlığın konusu. Onları sonra konuşuruz.?

Gelelim Vikipedi’nin faydalarına klasik canım benim o, bütün kafa karışıklığımı gerekli gereksiz bütün bilgilerle dolduran bilgi bankam.

Canım vikipedi diyor ki bu harika anlamsız gün için; Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” (İngilizce: St. Valentine’s Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.

Kısaca diyebiliriz ki çok akıllının biri sayesinde ticarileştirilmiş gün. Yani düşünsenize bazı çiftler ay dönümü, ilk kıvılcımın doğduğu gün, ilk tanıştıkları gün, doğum günleri falan derken birden fazla gün kutluyorlar yani düşünemiyorum bu kadarını da artık saçma da geliyor hani. Karşı cinsime fazlasıyla hak veriyorum. Ama tabii bazı özel günler asla es geçilmemeli o konuda da varsa zıt bir fikir kesinlikle karşınızdayım.

Her neyse canım vikipediyle devam etmek istiyorum… Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktaymış. Antik Yunan takvimlerinde, Ocak ayı ortası ile Şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera’nın kutsal evliliğine adanmıştı.

Sanırım ondandır ki bu ay bereketli ve kutsal saptanmış buradan da bu gün takvimlere eklenmiş. Olsun zararı yok çiçek çiçektir diyorum çok şekerce.

Şaka bir yana ticari günlere gerçekten çok karşıyım ama artık toplumca buna itaat ettiğimiz için bir kişinin ya da on kişinin düşüncesiyle bugünler yasaklanmıyor.

Dünyada sadece bir tek Suudi Arabistan’da sevgililer gününü kutlamak yasak olduğundan o güne özel satış ve hediye paketleri hazırlanmaz. Sebebi tabii ki tahmin edersiniz ki dini ve kültürel nedenler. Ama dinle ilgisi ne kadar yakından diye baktığın da bunu tek yapan ülkenin en dindar ülke olarak bilinen Suudi Arabistan tarafından yasaklanmış olması tabii ki sizi şaşırtmıyor eminim. Ancak orada yaşamış biri olarak hemen şu tezi de çürütmek isterim halk gene bildiğini okuyor okumasına, günah deyip vaz geçende var, bana her gün sevgililer günü diyen de var. Suudi Arabistan ‘da sevgiliniz ya da eşinize öyle sıradan hediyeler de alamazsınız. Alınan her şeyin ne kadar abartılı ve gösterişli olduğunu eklemek zorundayım dolayısıyla kendi içlerindeki dini ve kültürel sebeplerle yasaklanmış gün olarak bilinse de genel olarak orada her gün sevgililer günü.

Hatırlıyorum da evde çiçekleri koyacak yerimiz kalmamıştı üstelik bunları gönderen sadece yakın arkadaşlardı. Şimdi ise evde yeterince bol yerimiz var ama artık Arabistan’da değiliz.

Şaka bir yana dediğim gibi ticari günler de bir beklenti içinde olmamak lazım ama ben anlık jestleri ve beklenmedik sürprizleri daha anlamlı buluyorum. Ama asla doğum günlerinden yana kastım yok, hatta en unutulmaması gereken özel gün bence doğum günleridir. Bunlar bir kuru sözle de olsa mutlaka insana hatırlandığını hissettirmeli diye düşünüyorum. Ama biz de aynı kültürel durumlar olduğundan ya abartmayı severiz ya da hiç. Umarım sevgililerinizin doğdukları o muhteşem günü unutmayan bir tanecik güzel sevgililersiniz sizler de.

Unutmayın kadınların en hassas oldukları konuların başında doğum günleri gelir. Lütfen duyarlı olalım karşı cinslerim. Sonra sizi daha iyi anlayabilmemiz için daha çok krediniz falan da olur hani. Neyse bunu okuyan karşı cinslerim tipik bir kadın yazmış diye düşünsün istemediğimden gene o tipik kadın gibi konuyu kendimize çeviriyorum.

Sevgili hemcinslerim bugün gül alamadınız mı? Üzülmeyin harika bir fikrim var kendinize bugün çiçek ısmarlayın. Cömert olun kocaman bir buket yaptırın. Kafanıza, keyfinize nasıl uyuyorsa öyle geçirin bugün. Kızları arayın kafa kafaya verip yüz yılın aşkına muhteşem enerjilerinizi gönderin.

İnsanın önce kendini sevmesinden başlar başkalarını anlaması ve sevmesi. Mutlaka sizin de kalbinize eş ve yakın bir kalp var bir yerlerde, belki de kader planında ki süreyi tamamlamayı bekliyordur sizinle tanışmak için. Her bir insanın bir ruh eşi vardır er ya da geç yaşadığınız ömürde onunla tanışırsınız. Kimimiz onun gerçek aşk olduğunu bilemez veya farklı koşulların altında mücadele etmeden ondan vaz geçeriz. Bu yüzden o kadar da umutsuz olmamak lazım hayat, en nihayetin de hep sürprizlerle dolu kısacık bir serüven. Sade ve sadece hayatımızda benim için önemli dediğiniz biri var ise kalp kırmamaya özen gösterin diyebilirim çünkü onun telafisi ne bugün ki gibi ticari bir gün ile telafi edilir ne de maddi değeri olan bir hediye ile. Kalp camdan yapılmamıştır ama duygusal kalkanı camdan da keskindir.

Her birimizin noksanları ve defoları olduğunu unutmadan bu bakış açısıyla bakmak olumlu olacaktır diye düşünüyorum. En mükemmeli diye bir tanımlamaya da zaten inanan biri değilim. Kusursuz diye bir şey yoktur. Hayatımızdaki güzellikleri kusurlarıyla da sevebilecek kadar yüksek gönüllü olalım bunun dışında her gün zaten adını ne koyarsanız günü olsun.

Kalbi boş olan herkesin gönlüne göre iyi bir sevgili diliyorum tabii ki bundan fazlası hayat arkadaşı olsun diyorum. Karşı cinslerime hayatlarında ki güzel ruhları ihmal etmemelerini tavsiye ediyorum.
Adet yerini bulsun madem Sevgililer Gününüz kutlu olsun.

TİPİ TİPLER
TRAJİKOMİK

Bu yazı Sosyal Mesaj içerir, lütfen esprileri ciddiye alıp uygulamayınız.
Teşekkürler 🙂

Var böyle tipler kullanıcı isimli bir hesap var Instagram da ben en sıkı takipçisiyim iyiki de var o olmasa son aylarda elimde telefon kahkahalara boğulamazdım sanırım kendisine teşekkürü bir borç bilirim?.

Mutlaka takip edin pişman olmayacaksınız. Gerçek kimliğini ifşa etmemesi beni hiç rahatsız etmiyor aksine çok akıllıca bir hareket sonuçta kendi keşfettiği ve sosyal çevreden yakalayıp vurgulamak istediği figürlerin önüne kendini atsa belki bu kadar popüler olmayacaktı o da bunun farkında zaten.

Şimdi adamın işlediği karakterler eğer aktif bir hayatınız varsa gerçekten çok fazlaca gün için de karşılaşacağınız minimum 2 ya da 3 tipten biri oluveriyor. Birinci kat sol kapı komşu teyze, mahallenin bakkalı ve terzisi ama en önemli mekân biz kadınlar için kuaför salonları ve sanatkârlarımız diye uzar gider. Zaten hali hazırda gün içinde yurdumdan manzaralar korosu malumunuz bir de bunların hayatımızda olan versiyonları var ki, işte orda yol sadece çatallaşmıyor, git gide kıvrımlarına kıvrım katıyor.

Mesela en sık karşılaştığımız ya da hayatımızda olup da en çok şikâyet ettiğimiz insan tipi olumsuz kişilikler. Muhtemelen ben de bunlardan biriyim bir başka arkadaşım için nasıl olsa er meydanı diye aldım kalemi yazıyorum işte… Siz de alın siz de yazın hem ben öyle kimseye laf geçirmem yüzüne baka baka söylemekten inanılmaz haz alırım ve dürüst sevgi yoluyla noktayı koyarım bazen virgül de olabiliyor gelmeyin üstüme?.

Bu tipi tipten biraz bahsetmek istiyorum sizin için sakıncası yoksa zaten yazı bitince ah yazık Merve neler çekmiş fikrine kapılacağınızdan hazır kalem bendeyken istediğim kadar ajite edebilirim durumu?

Bu olumsuz insan tipi tip sabahın körlerinde sizi aramaya başlar taa ki akşam uyuyana kadar, akıllı bir tanecik telefonunuzun şarjı ölene kadar arar arar arar … Uyuyamaz gene arar, uyanır gene arar. Rüya görür arar, görmez arar. Bakkala gider bakkaldan arar eve döner evden arar, tuvalete gider oradan arar. Şarjı biter komşunun telefonundan arar, mesaj yağmuruna tutar… anlatabiliyor muyum ? Dertleri sıkıntıları bitmez, hep mutsuz ve kadersizdir. Öyle alışmıştır ki rolüne dışarıda ki insanları da ağır eleştirir sırf bu yüzden yani hata payı sıfır insan örneği oluveriyor kendileri. Ah ne şeker dimi?

Hep siz onunla olun isterler eğer bu bir kız arkadaş ise asla sevgili, eş yapamazsınız çünkü kuvvetle muhtemel kendinin ki kısa süre önce, çok kısa bir süre kaldıktan sonra kaçtığından bu kızcağız yalnızdır ve harika bir çeyizi vardır ama nafile her şeyi siz olursunuz. Sevgiliniz varsa da zaten vazgeçin o iş bitti demektir. Ya sevgiliden ya arkadaştan vaz geçeceksiniz ama bence ikisini de terk edin 🙂 Bir taş la iki kuş vurmuş olursunuz, hem zaten öbürüyle hala sevgiliyseniz aman ne işiniz var iyi bir adam olsaydı şu an size o muhteşem gelinliği giymeniz için geç olmadan en büyük taş ile teklifi yapmıştı. Yapmadığına göre hala sevgilisiniz 🙂 Dediğimi yapmayın bu sadece çok şeker bir şaka 🙂 ama yapabilenleri tebrik ediyorum canım hem cinslerim iyi ki varsınız ama keşke biraz daha az kıskanç olsanız doğanız gereği sadece hayatınızda ki adamı kıskansanız ve bu korkunç arkadaşlık safsatası bozulup gitmese dimi…?

Çünkü maalesef kadının en büyük düşmanı gene kadın ?.

Ama bu tipi tip eğer sıradan bir erkek arkadaşsa yani sevgili olmayan versiyonu ile hayatınızda boy gösteriyorsa, bunu sadece evde kalmış kız arkadaşlarınızla tanıştırın ki başını yakın çünkü eğer hala bekarlığından yakınıyor, yalnız uyanmaktan, kadınların bu devir de artık erkekleştiğinden, geyşalığı unuttuklarından falan mız mızlanıyor ise bilin ki kaşınıyordur onun sultanlık dönemini şehzade olarak geçirdiğini ona hissettirmeden Rus ruleti oyunuyla gösterin☺ ve onun başını yakın kısaca başınızdan atın derim onlar zararsızlardır. Sadece erkekler inanılmaz dedikodu severler. Çoğunluğu dinleyici olduğunu iddia etse de bu büyük bir yalandır alakası yok asla öyle bir şey yok çünkü tarihte de çok fazla örneği vardır ki erkeklerin çenesini tutamadığı ve çok fazla dedikodu meyilli karakterler olduğundan çok kişinin ocağına incir ağacı dikilmiştir.? Neyse bunlarla düşman olsanız da bunlardan zarar görmezsiniz çok az erkek kin tutar arkadaşlıklarına karşı. Hem fenamı birinin daha yuvasını yapmış olmanın verdiği muhteşem hafiflemeyle artık siz kesin bir kanatsız meleksiniz. Neyse ben bunu çok yaptım hala da çok pişmanım çünkü kendime faydam olmadı insan önce kendini sonra çevresini mutlu eder yok ben  ilk önce 1349933 milyon insanı mutlu etmezsem asla hafifleyemiyorum.

Peki, iyide bir de sizin de azıcık kalmış enerjinizi de alır götürürler bunlar zaten her yerdeler kaçmak mümkün değil. Özel hayat sigortanız varsa sizi delirttiğinde gidebilecek dilinizden anlayan güzel konforlu özel hastaneler var özelden yazın anında adresleri cebinizde ? şaka tabii ki asla böyle bir şey yok.

Bir de bu olumsuz ve mutsuz, ölmüş, bitmiş, tükenmiş insan versiyonuna ilaveten biri daha var ki belki ondan çok az vardır hayatınızda belki henüz karşılaşmadınız bile yani çok şanslısınız diyorum kaçın diyorum … Gidin bir sahil kasabasına yerleşin, dönmeyin buraya… Çünkü karşılaştığınızda muhtemelen bir daha hayatınızdan çıkarmak için çok uğraş vermeniz gerekecek çünkü bir de bunlar bağımlılık yaparlar, alışırsınız sonra da çekip gidemezsiniz kolay kolay. Neyse bu kişiden kişiye değişir tabii hepimiz aynı değiliz arkadaşlar rahat olun?.

Biraz da canım Katalizörcüğümden bahsetmek istiyorum yüksek müsaadenizle…

Bu da böyle dünyaları yaratmıştır, en muhteşem, en özel, en en en en yani yazmakla bitmez öyle en leri vardır ki yani siz daha ne gördünüz ki neyse aman Allahtan öğrenmeye açığımda benim için sorun olmuyor.

Bunlar acayip kavgalar çıkartılar katalizör diyebiliriz bunlara ben öyle gruplandırdım bu yavrucakları. Neyse bu katalizörler çıkarttıkları acayip anlamsız zamanlamalı kavgalarını size yıkarlar ve bunu toplum önünde küçük düşmenize sebep olma amacıyla yaparlar ki dikkatli olun onlarla kavga etmeyin he deyin itaatkâr olun isterler. İtaatte en ufak bir değişme hissederlerse görmeyin zaten kapayın gözlerinizi çünkü birazdan üstüne atılacak suçlar sayesinde 1873187329 milyar ışık hızı ile bu dünyadan uzaklaşmak isteyebilirsiniz.

Çok normal bir tepki bu  korkmayın hiçbir şey olmuyor sadece kısa süreli devrelerinizi zorlayan bu gerilim hattı projesi yüzünden biraz hayatı erteleme moduna girebilirsiniz bunlar dediğim gibi çok normal.

Neyse bu katalizör arkadaşlarla uğraşmak çok zor ve bunaltıcı ama bunlar bir de korkunç blöf tipler yani siz kendinizi nimetten saymıyor ve rahat kafa.com diye yaşıyorsanız bile inanın zor. Yalan, blöf, bahane, uydurma her türlü iskambil bunlarda ve eğer yalan söylemeyi beceremiyorsanız emin olun ki söyleyeni çok ama çok iyi anlıyorsunuz. Tecrübeyle sabit?

Siz düşünün artık bunlar ne denli tehlikeliler… Yaşam enerjinizi çalarlar bir köşeye geçer onca şeyi yapan kendisi değilmiş gibi bir de nutuk çekerler size hani burada vermek istediğim orijinal tepkiyi yazamayacağımdan ? sadece G kuvvetiyle bunlara doğru koşmak istiyorsunuz zaman zaman, ne şeker dimi.

Bunlarla ilişkilerinizi nereye taşırsınız bilemem ama hala onlarında farkında değilseniz sadece kendinizi küçümsemeyin hayatta her şey şaka, espri tadında diye böyle içimden geldiği şekilde tatlı bir hale çevirmeye çalışıyorum ondan yazı dilim ve kalemim ağırlıkta esprili. Lütfen kendinizi sevin, her şey kendini sevmekle başlar geçte olsa bu sözü öğrenip hayatıma geçirdiğim için şükrediyorum ama gerçekten insan en taze yaşlarında bunu göremiyor zaten her birimiz ölmeyecekmişiz gibi yaşadığımızdan bazımız için öz güven egoya dönüyor ben bundan değil zararsız kısmından bahsediyorum o yüzden de kendinizi sevdiğiniz için kimse ölmez, önce kendinizi sevin bu bedende geldiyseniz bu dünyaya önce bedeninize güzel ve sağlıklı bakmak zorundasınız.

İşte böyle bunlarla ilgili zaman zaman yazı yazacağım ama siz dediğim gibi dediklerimi yapmayın…?

Sevgiler.

Bir gün çok uzak bir şehirde acıdan nefes almaya çalışırken ben…
Aşk şehri Paris’teyim

Odam buz gibi yani sonuçta günlerden 24 Şubat Fransa’da mevsim Kış ama ben 50 derecelerden geliyorum malumunuz ve benim giysiler yazlık…  Neyse zararsız cadılar bayramı sarhoşu ben Merve kısaca memnun oldum. Aşk sarhoşu yazmayı ne kadar da çok isterdim bilemezsiniz.  Yer, mekân bu kadar da iklimime uygunken ben de iklimime uygun adam için Paris’i yakmak isterdim ama “what can i do sometimes” canım der gibi bir ses arkalardan…

Zaten cadılar bayramı konseptine ruh hali olarak hiç te yabancı değilim o zamanlar, ne yaparsam yapayım benden gene kötü bir şey çıkmıyor hamur iyi ne yaparsın. Buna bile üzüldüğüm zamanlar çok olmuştur :). Her neyse cadı karakterli bir kız olamadığımdan yazıma devam etmekte bir sakınca göremiyorum… sadece konsepte uygunuz o kadar .

Sene 2010
Sorun şimdi bana o zamanın şarkılarını ezbere söylerim malum uzaklardayız  ama bu başka türlü bir uzaklık hatta komik-trajik uzaklık. Şarkıların suçu yok müzik her zaman benim en sevdiğim bilgi birikimim, canım ilgi alanım oldu. Ben sadece durumu ajite ediyorum o kadar.

Yolda inatla taksi ararken kuralcı Fransa’da olduğumu unutuyorum elbette ve kendimizi halka açık parti yapan bir villanın önünde buluyoruz. E Tanrı misafiriyiz durum belli tabii girelim mi girelim, içelim mi içelim… Benim dışımda herkes uzaylı gibi malum cadılar bayramı her halde bir ben, bir de polisler orijinal haliyle dolaştı o gün boyunca . E tabi durum böyle olunca gerçek uzaylı gibi hissetmemek işten değil. Neyse ki bu fasıl uzun sürmüyor ve neredeyse ileride ikametimi almaya yaklaştığım otele dönebiliyoruz… Niye böyle yazdım çünkü insan jokerden bir şehirde senenin 200 günü kalamaz arkadaş tamam abarttım ama buna yakın bir konaklama süreci geçirmiş olduğum doğrudur. Zaten hali hazırda sırf sanat ve tarihe olan saygımdan sevdiğim bir kaç Avrupa ülkesi dışında hepsinden nefret ediyorum o dönemler komik komik şeyler işte.

Bir gece önce ağlamaktan bayıldığım için odamın penceresinde kapatacak gücüm kalmamış belli ki kıyafetlerimle donarak uyandığım da her şey film şeridi… Ah diyorum o kadar karıştırmasaydın, ah o kadar içmeseydin zırvalamaları zaten sonra saat olmuş öğlen kaç kahvaltı çoktan gelin olmuş gitmiş, böyle saçma sapan hallerdeyim. Saçlarım birbirine karışmış tarakla bile açılmayan hale gelmiş, rimellerim akmış of aman aynada ki ben olmasına benim de, neden o benim ? Tam da böyle depresyonlarımın başladığı zamanlar o zamanlar. Sanırım ben 30 sendromunu 20 lerde yaşamaya başlamıştım şimdi doğal olarak upgrade sendrom yaşıyorum sadece.

Ve şiddetle toprağım da toprağım diyen gurbetçiler gibi ağlıyorum… Beni Köyümün Yağmurlarında Yıkasınlar diye bir şarkı var hatta mp3 player’mda. Sen şok ben manşet durumu. Neyse ki bir yandan Kenny G, Antonio Orozco, Chopin olduğu için yanlışlıkla birinin eline geçmiş olsa hiç üstüme alınmam. Dinleyenin kafası karışır bir iki o kadar biraz bilseniz benden ne müzikler çıkar hiç şaşırmazsınız.

Bir de gene benim acil aramalar kısmındaki tek numaram Anneciğim… Canım Annem dünyanın neresine gidersem gideyim havadan karadan beni takip eder beceremezse bütün teknolojik tipleri seferber eder. Ama bilir ben iyiyim, sağlıklıyım. Arada bir ipin ucu kaçar da çok neşelenir arar bizim şarkımızı dinletirsem sorun yok ta gecenin bir körü sabah şokuyla Anneni aradığını gördüysen acaba ne anlattım diyorsun normal olarak. Zaten endişeleniyor uzaklardayım yaşamaya çalışıyorum küçüğüm yani sayılırım evden ilk ayrılışım falan filan bir sürü şey üstümde bir de böyle aramalar pek sağlıklı olmuyor tabii ki :).

Annemi de aramışsam tamam olay bitmiş diyorum ama acaba neler saçmaladım gecenin bir köründe saat farkını da unutmuşum zaten, muhtemelen ben dünyaya 3 milyon ışık hızı uzaklıktaydım o gece ama kadıncağıza ne anlattım da ağladım, ne saçmaladım da onu üzdüm diye içim cız ediyor tabii.

Aramak için telefonumu aldığımda o zaten beni aramış mesajlar atmış hatta üstüne bir şeyler giy kızım bile demiş bir gece öncesinde… Nerdeee ben de o enerji kalkıp bir şeyler giyineyim öylece uyuya kalmışım gene 89.sezon aynı rüyanın devamındayım  Bir de açım… Bir de günlerden Pazar. E burası da Aşk Şehri Paris şampanya&çilek günaydın canım balayımızdan memnun musun diye soran olmadığından diyorum ki keşke bir akrabam olsa evine gitsem bana çiğ börek ve ayran yapsa diye hayaller kuruyorum gene kaldım yağlı kalorili kuruvasana taze olmayan meyve suyuna. Kim demiş ya Fransızlar sağlıklı beslenir dikkat eder diye. Herkes elma yerken fotoğraflarını çekiyor ondan sanıyor herkes bir sağlık uzmanı havasında. Bu arada çiğ börek sanki yağsız da çaktırmayın neyse.

Aman neyse ki hayallerden çıktım gittim zehirledim kendimi kalorilerle ama tabii o zamanlar kilo alma derdi de yok oldukça rahatız tatlım, yesem de yemesem de aynı benim gene. Bütün antrikotcular benim bütün fondücüler benim her yer benim nasıl olsa ya yapayalnız tek başına kredi kartı limitleri zorlanıyor.

Ama zaman denilen illet geçmiyor sanıyorsun ya şimdi ne değerli her şey. Melekler var sandığın dünya şeytanlarla dolu sanki çizgi film tadın da her şey nasıl bakmak istersen artık. İnsan elindekinin değerini o gitmeden anlamaz ki zaten ne zaman gider o zaman değerli olur. Gelen gideni aratır falan sözleri bir anda günün sözü olur çıkar. Evet, tam da bu moddayım o dönemler.

Cezalı gibi ülke ülke dolaşıyorum o sıralar sanırsın Avrupa turnesinde uvertür şarkıcı ben. Ama herkes hayatıma hayran anlamıyorum bende o kafaları o dönemler de.  Sonradan çözdüm de neyse şimdi burada rezil olmayalım .  Herkesin yerinde olmak istediği hayatı nasıl elde ettin ya da etmek istedin mi gerçekten diye baktığında çoktan seçmeli sorumun altına tüm alfabenin sesli ve sessiz harfleri toplanıyor.
Ve hemen bir hashtag çıkıyor #iwasntluckyideservedit canım.

Arada bir etnik seyahatlere karışıyorum da içim daha da bulanıyor. Bunun açıklaması gene Hindistan da düğümlenecek dediğim gibi diğer yazılarda da oraya sonra geleceğim ? Ama deliler gibi her yerden alışveriş yapmaya devam ediyorum. Çarşı, pazar, avm her yerdeyim tabii hiç düşünmüyorum bir gün ev falan sahibi olduğumda bu birbirinden oldukça alakasız saçma sapan objeler, eşyalar nasıl uyum içimde duracak. Olsun devam Merve almaya devam…Karışık olsun da ortaya muhteşem bir sanat eseri çıksın. Bir de onları taşıması var tabii ben bayılırım nerede zar zor iş var hep içindeyim asla kolaya kaçmam huyum kurusun.

Acaba yarın neredeyim?

O zamanlar tripadvisor falan yok sensin trip, sensin advisor. Her şey sensin. Hislerin ve burnun nereye götürürse orada yersin, orada doyarsın hele hele resepsiyonda ki iyi niyetli vatandaş senin de kendisi gibi olmadığını düşünür de kendi mutfağına yollamazsa seni şanslısın…

İşte böyle 7 yıl birkaç ay gibi geçti gitti desem de o zamanlar geçmiyordu tabii. Gönüllü ve ücretli havacı olarak kendimi dünyanın bir kadın için en ama en zor yaşanacak yerine tayin etmiştim. Ve çok sonraları kendime nasıl da büyük bir iyilik yaptığımı diğer arkadaşlarıma ve yaşıtlarıma baktığımda anlayacaktım…

Ama dedim ya ben zar zor işlerin insanıyım çarkı çevirsem 1 milyar bilinmeyenli denklem sorusu gelir muhtemelen ona da verecek bir cevap bulurum. Yine çıkarırım burnumu dışarı. Ama sanmayın ki şanslı falanım alakası yok kan grubuma uğramamış şans $ si. Evet, bu çok manidar nedense.

Bu kadar yazdım yazdım nereye mi varmak istedim… İnsanın doğduğu yere… Büyüdüğü, bütün güzel anılarının toplamı olan o yere yani gerçekte ait olduğu yere varmak istedim. Kolay olmuyor uzun cümlenin kısasını kurmak bu durumda. Tabii o zaman da uzun yolların kısasını hiç bulamazdım ama öğrendiğim bir şey oldu ki o da “karnın nerede doyuyorsa…” diye başlayan güzel cümle. Kendi kazandığınla başlayan bir ay başı, kendi imkanlarınla gidip gördüğün onca yer onca iklim ve kültür… Başka birine ihtiyaç duymadan sadece kendin olarak ayakta durabildiğin her gün o kadar kıymetli ki hele de bunu şeriatın göbeğinde yapıyor ve kendine yetiyorsan…

Hep aynı sorular, aynı cümleler…
Evin neresidir diye sordukların da birden fazla cevap verirken buluyordum kendimi sonra bu soru-cevap ikilisi canımı sıktığından düştüğüm hayatı erteleme hastalığından çıkmak için çabalıyordum da çabalıyordum. Sonra gene bir adres karmaşası neyse ki insanoğlu geç olsun güç olmasın terazisine ağırlık verdiğinden en sonunda bu kararı verebiliyor. Gerçek olan ev asla unutulmuyor kim ne derse desin. Evini, yatağını, yemek yediği sofrayı, en sevmediği komşusunu bile özler hale geliyorsan evet sen evini çok ama çok özlüyorsun. Karnın nerede doyarsa doysun yine sen doğduğun yere aitsin. Rotalar değişebilir, bazı hayatlara konuk olabilirsin ya da onlar sana ama en nihayetin de insan huzuru öğrendiği ilk yeri kolay kolay kendinden uzak bir yere koyamıyor. Durum böyle olunca acil kararlar alma mekanizması devreye giriyor, genç yaşların deliliğinin verdiği gözü karalık insana kıtalar atlatabiliyor. Ne güzel ki şimdi bunların değeri başka hiç bir şey ile ölçüşemeyecek kadar gerçek oldu.

Dünyada yaşanacak çok fazla güzel iklim var ancak gerçek evimiz çok ama çok özel. Her nerede olursa olsun yaşayabilen insanların bile aslında dibinde bu duyguyu yaşadığı bilinen bir gerçektir.

Hepimizin gerçek evine bir an önce tekrar kavuşabilmesi ya da o gerçek ev hissini yaşatacak insanlarla karşılaşması dileğiyle…

Saroo Brierley’in “A Long Way Home” kitabından uyarlanan ve gerçek bir hikaye olan Oscar ödüllü Lion-2016 filmini izlemenizi tavsiye ederim.

 

Kendinize güzel bakın…

Sevgiler

Merve

Miss Peregrine’s Home For Peculiar Children

Öncelikle film izlemeyi seviyorsan…
Roman uyarlamalı filmler ilgini çekiyorsa…
Okumayı zaten çok seviyorsan…
Hayalperest ve rüyalarını resim resim hatırlayanlar için bence harika bir film.

http://www.imdb.com/title/tt1935859/
Ransom Riggs ‘in ilk romanından uyarlanmış.
https://en.wikipedia.org/wiki/Ransom_Riggs
Son zamanlarda izlediğim en fantastik sinema filmiydi. Biraz geç kalmış olarak seyahat ederken izledim. Bayıldım bayıldım ve bayıldım.
Şiddetle tavsiye ederim.
Mutlaka izlenilmesi gerekenler listesinde olsun…

#jumanji Jumanji filmini hatırlayanlar için de aynı hazzı verebilir.
http://www.imdb.com/title/tt0113497/?ref_=fn_al_tt_2

Ransom Riggs Romanın’dan  alıntı bir de güzel bir söz var paylaşmadan duramayacağım…:)

 

Bu arada filmin Soundtrack albümünü dinleyin inanılmaz güzel. 21 şarkıdan oluşan albüm sanki sizi masallarda gezdiriyor ve filmin son sahnesinde ki kapanış müziği Florence and the Machine – Wish that you were here ?. . Gerçekten hem izlemeye hem dinlemeye değer.

 

Herkese güzel seyirler olsun şimdiden…

Merve