Hiç bir şeyin tesadüf olmadığını bilen ben, her şeyin olması gerektiği gibi şekil aldığına inanan ben ilk kez böylesine arka arkaya tesadüf kelimesinin gerçeğinin dışına çıkarak “olmaz böyle şey” der gibi bu hikâyeyi fazlaca duydum son zamanlarda…

Çok uzaklardan bir ses, bir güzel enerji olsa gerek kendisi… Bana bu senenin son sürpriz doğaçlama tanımını yaparak Anka Kuşu’nun hikâyesini hatırlattı…
Bende bu senenin son güzel yazısını bu betimlemeden çok etkilendiğim için böyle yazarak kapatmak istiyorum.

Küllerinden doğan yani, Zümrüdü Anka kuşu öleceğini hissettiği zaman kendisine ağacın kuru dallarından bir yuva yapar ve hiçbir zaman ne olduğu anlaşılmayan bir yapışkanla yuvayı sıvar, yuvanın içinde ölümü bekler.

Ta ki güneş bütün görkemiyle ortaya çıkıp, kuru dalları yakıncaya kadar… Simurg oluşturduğu yuvada yanarak ölür ve küllerinden yeniden doğar.
Bu kısır döngü sürerken, kuşların başına bir gün öyle bir talihsizlik gelir ki, Simurg’tan yardım istemeleri gerekir. Birden Simurg’un uzun süredir hiç görünmediğini fark ederler. Öyle çok beklerler ki yuvasından çıkıp havalanacağı anı. Sonunda umudu keserler. Tam her şeyin bittiğini düşündükleri bir anda, çok uzaklardaki bir ülkede, Zümrüdü Anka kuşunun kanadından bir tüy bulunur. Umutları yeniden yeşeren bütün kuşlar, birlik olup Simurg’un yuvasına gitmeye karar verirler.

Ancak Zümrüdü Anka kuşu yuvası, etekleri bulutların üstünde olan, görkemli Kaf Dağı’nın tepesindedir. Oraya ulaşmak için, yedi dipsiz vadiyi geçmek gerekmektedir. Bu vadiler öyle zorludur ki, yolda bir sürü kuş kaybolur.

1. Vadi: İrade vadisi
Burası kuşlar için bir cennettir. Aradıkları her şeyi irade vadisinde bulurlar. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark ederler. Sınırlar yoktur. Zevke, sefaya, bütün emellerine kavuşabileceklerdir. İnsanları anlatan masallardaki gibi; çalışmadan, uğraşmadan mevki makam sahibi bile olabileceklerdir.
Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılır, öyle çok şey ister ki, bu vadide bir sürü kayıp verilir.

2. Vadi: Aşk vadisi
Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplar. Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanarlar.
Gözleri kör olmuştur. Kapılırlar, sürüklenirler ve gözden kaybolurlar.

3. Vadi: Cehalet vadisi
Bu vadide her şey güzel gelir gözlerine. Anka kuşunu bile unuturlar. Nereye gittiklerinin hiç bir önemi yoktur.
Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü… İlginç nesneler görürler, ancak ne olduğunu sorgulamazlar. Önemsemedikçe düşünmemeye başlarlar.
Düşünmedikçe unuturlar Unuttukça yükleri hafifler ve artık amaçsızca gülümsemeye başlarlar

4. Vadi: İnançsızlık vadisi
Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirir. Simurg’u bulmanın hiç bir şeyi değiştirmeyeceği inancına kapılırlar.
Kesin öleceklerini iddia edenler, Simurg’un çözüm bulamayacağını söyleyenler, bu kadar yolu boşa geldiğini, emeklerinin boşa gittiğini düşünenler vardır. Kanadı yaralanan bir kuşun aşağıya düştüğünü, hepsinin başına aynı şeyin geleceğini bağıra bağıra söylerler.
Tüm bu olanlardan sonra kuşların birçoğu yolu tamamlayamayacaklarını ya da tamamlasalar da hiçbir işe yaramayacağını söyleyip geri döner.

5. Vadi Yalnızlık vadisi
Vadiye giren bütün kuşları korku salar. Bulundukları yerde sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılırlar. Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünür.
Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olur. Her biri kendi başına hareket etmeyi seçer ve yönünü tek başına bulmaya çalışır.
Kendilerini kimse yokmuş gibi, yapayalnız hissederler. Milyonlarca kuşun aynı amaç için uçmakta olduğu akıllarının ucundan bile geçmez.

6. Vadi: Dedikodu vadisi
Kuşlar, vadiye girdiklerinde her köşesinde fısıltılar duyulmaya başlarlar. En arkadaki kuş, Simurg Anka’nın yeniden doğuşta tüylerinin yandığını söyler. Öndeki kuş bunu duyar ve yanan tüylerin tekrar çıkmadığını söyler.
Bir öndeki kuş bunu duyar, yanan tüyleri çıkmadığı için Anka kuşunun gizlendiğini söyler.
Bir öndeki kuş bunu duyar, morali bozuk olduğu için Simurg’un, saklanırken, onu görenlere zarar verdiğini söyler.
Daha öndeki kuş bunu duyunca, herkese zarar veren Simurg’un, dayanamayıp kendini öldürdüğünü söyler.
En öndeki kuşa, gitmeye gerek kalmadığı, Simurg’un toprak olduğu bilgisi gelir.
Birçok kuş söylentilere inanarak geri döner.

7. Vadi: Ben vadisi
Bütün kuşlar ‘’Ben’’ vadisine girer girmez, içlerinde değişik bir his uyanır. Kimi diğer kuşun kanadını eleştirmeye başlar, bir diğeri her şeyi bildiğini iddia eder. Yanlış yoldan gidiliyor diye kargaşa çıkar. Her kafadan bir ses çıkmaktadır.
Herkesin fikri vardır ve hepsi de söyleyen için doğrudur.
Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi…
Hepsi en önde lider olmak ister, öne geçmek için birbirlerini ezip dururlar. Ta ki vadiden çıkana, “Ben”den uzaklaşana dek…

Ve nihayet vadiden Kaf Dağı’na vardıklarında, dünyadaki bütün kuşlardan geriye sadece 30 tanesi kalır.
Zorlu vadilerden geçen bu 30 kuş, yuvaya vardıklarında Zümrüdü Anka kuşunun “otuz” demek olduğunu öğrenirler. Yani kalan kuşların hepsi Simurg’tur.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: “Si”; “otuz” demektir, murg” ise “kuş”. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “Simurg – otuz kuş” demekmiş. Onların hepsi Simurg”muş. Her biri de Simurg’muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

Kurtarıcı, bilge, mükemmel kuş; bu yedi vadiyi geçen kuşların tamamıdır.
İradesine hakim olan, körü körüne bağlanmayan, düşünen, kendini geliştiren, kendine ve başaracağına inanan, hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi egosunu eğiten kuşlar Simurg’tur.

30 kuşun aradığı kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
Anka’nın en yaygın özelliği, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşadığı için kanaati temsil etmesidir.
Bundan kinaye olarak kanaat sahiplerine “ankāmeşrep”, “ankā-tabiat” denir.

Kaf Dağı gibi efsanevî bir yerde yaşadığı için bu kelimeyle birlikte çeşitli şekillerde kullanılır.
“Kāf-ı kanâat beklemek” tabirinde görüldüğü üzere kanaat sahibi ve alçak gönüllü, her şeye ve herkese eğilmeyen, kimseye minnet etmeyen, uzlete çekilmiş kişileri ifade eder:
“Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz
Bir bölük ankālarız Kāf-ı kanâat bekleriz”
(Fuzûlî)

İsmi var cismi yok olduğu için bu sıfatla anılmak istenen şeyler için de kullanılır:
“Bî-vücûd olmak gibi yoktur cihânın râhatı
Gör ki sîmurgun ne dâmı var ne de sayyâdı var”
(Râgıb Paşa)

Yine bu özelliği sebebiyle kimseden bir şey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanır.
Kaf Dağı’nı aşabilmek ve göğe yükselebilmek için Anka’ya binmek gerekir.
Bu bilgiler alıntı olmakla beraber yazılı arşivlerdir…

Merve’den…

Gerçek bir yolculuk nedir, nasıl yapılır diye yıllarca düşünüp hep gezdiğim ülkeleri birer birer kayda aldım. Bazen yazıya döktüm sonralarda resimlemek istedim… Ama kendimi her zaman biraz eksik biraz da ayak bastığım yerleri unutarak geçirdiğimi hep hissettim…

Köklenmek veya tam tersi bir his içinde geçirdiğim zaman dilimi bana kalemi kâğıdı hiç bıraktırmadı. Hep yazdım hep. Sonunda da ortaya benden bir ben çıktı.
Kalben hep bilirsiniz bir yerlere ait olmak duygusu ne denli insanı yoran bir histir.
Benim için tam da bu kelimenin hüküm sürdüğü bir senenin sonundayım artık.
Ve kendime söylediğim birçok güzel şeyin içinde artık nereye ait olmadığımı bilmekte var. Ve nerede mutlu olacağımı da.

Çok uzak sayılmasa da yine de uzaklardan bir ses bana bu hikâyeyi beni benle yüzleştirerek hatırlattı.
Bunu duyduğum an “küllerinden doğmak” ne tatlı bir deyim diye düşünmüştüm.
Ama sonrası bunu düşünmekle geçirdiğim zaman dilimi hiçte öyle değildi.

Bana tekrardan beni hatırlattı. Ne zamandan beri ben nerelerdeydim, neden gitmiştim ve neden uzak kalmak içime böylesine işlemişti…
Bunlar birer soru olarak burada kalacak olsalar da benim için hepsinin artık güzel bir cevabı var.
Aradığın kendinsindir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

Bu yolculukta bana şu saniyeye kadar eşlik eden yer yer kanadımı kıran, bazen de bana tekrar uçma isteği veren her bir enerjiye ne kadar teşekkür etsem az.
Bazen nedenlerin içinde kaybolmanın bile müthiş bir birleştirici gücü var.

Bunları burada yazsam bile yeterli olamaz…
Ama ben yolumu kendime çevirdim ve artık bütün su buradan akacak yani ben bana hoş geldim.

2018’de yaşadığımız bütün iyi, kötü olan her şeyi sevgiyle uğurlayalım.
Yeniye daha güzele açalım kalbimizi♥
Herkes mutlaka bir gün kendine döner diyelim…
Ve gelecek sene ( birkaç gün sonra ) 2019 için hepimize bol sağlıklı ve huzurlu aşk dolu bir yıl olmasını diliyorum…

Uzakta ki ses sana çok teşekkür ederim.
Bir söz bin nasihatten değerli işte.
Kırılma noktası ve hazırız…
Harika bir sene olsun hepimize…

#2019

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

Sevgili Vikipediğiciğimden…
Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir.
Sênmurw ve Sîna-Mrû diğer isimlerindendir.
Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur.
Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir.

Aşk Layık Olanda Kalmalı adlı çalışmam 🙂

Bana göre hayatın anlamı diyerek girerim yazıma.
Yaz demişken ne güzel geçti gitti değil mi? Hayatımda en çok bu yaz mevsimi için bir yerlere tekrar yaşanacak notu iliştirdim!

Hadi konuya girelim sabırsızlanıyorum…

Aslında felaket heyecanlıyım çünkü çok yakında uzun süredir turşu gibi beklettiğim kitabımı hayata geçiriyorum. Niye bu kadar bekledim diye herkes kızacak merak etmeyin cevabı ikinci kitapta…
Bu başlık biliyorsunuz harika bir İlhan Şeşen şarkısıydı. Sanırım ikinci bir sesten sene 2000 de dinlemiştim.
O zaman da şu an ki duygulara sahip olmayı ne çok isterdim tabii aynı beden ve ruh değişim geçirmeden edinilmiyor tecrübeler. Bunu da öğrendiğimizden ah kafam ah diyecek zamanımız yok artık.

Aşk dedim değil mi?

“Bir şeye sahip olmak değil, layık olmak önemlidir.”
Diyor Erich From

Bence anladınız 🙂
Sizi aşka layık görmeyen tipler var ya bu yazım onlara aslında. Hatta üstüne alınan değil herkesin bir tık alması gereken bir mesaj var burada.
Öyle havalardan mı bilemiyorum işte bir şey oldu gitti insanlara. Herkes ayrılıyor. Boşanıyor. Terk ediliyor. Terk ediyor. Buna kimisi iş hatta bazısı proje diyor. Şaka gibi değil mi?
Neyse gökyüzüne haksızlık etmek istemem elbette ama kendisine saygısızlık ediyoruz. Bunca güzel ve parlak yıldızın içinde neden gidip en denk olmayanına tutuluyoruz derseniz eğer…
Bakınız Büyükayı 🙂 – Küçükayı 🙂 2’ye ayrılırlar aralarında ki farkı sorarsanız onunda yakıştırmasını siz yapın derim.
Benim en sevdiğim app lerimden biri olan SkyViewLite yoksa edinin derim. Gökyüzünü rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Bütün yıldızların isimleri, açılar derken tabii kafanız karışacak baştan söylemedi demeyin.

Nerede kalmıştık…
Büyükayı ve Küçükayı hmmm bunlar 2 adet işte göründüğü gibiler. Bir de diğer yıldızlar var ki onlarda gayet güzeller. Üstelik bunların hepsi de aynı takımdalar. Bir diğer yazıda ki gibi rekabet temalı birliktelikleri yok.

Peki, neden seçimlerimizi bize daha kendini sevdirmeden, üstelik layık olma kategorisine girmemişlerden yana yapıyoruz ki? Çünkü en iyisi diye bir inanış var onun peşinde herkes.
Hayır, öyle bir şey yok. Herkes iyi ya da kötü, az veya çok hemen hemen aynı. Elbette keskin farklılıklar bariz var ama en iyisi diye bir seçim sadece hüsranla sonuçlanır.
İyi diye seçilenle mutlu olunmaz, gider beterine tutulursun falan bu böyle başından zincirleme kaza. Uydudan bakın oradan bile görürsünüz.
Aşk öyle güzel bir duygudur ki bunu asla kalıplar içinde yaşayamazsınız. Bir kıvılcım yeter bir “an” ‘ı ölümsüzleştirmeye… Asla altını üstüne bakmazsın. İşte bunları öğrenmişken bile kendini hala şanslı sayanlardanım ben ama gene de şunu söylüyorum bazı deneyimler ne kadar acı hatıralara kendini teslim etse de insan vaz geçmiyor. Tekrar tekrar aynı duyguya hem de çok hızlıca bürünüyor.

İşte tam olarak görüntüye biri girmek üzereyken sahip olmaktan çok layık olmanın ne denli değerli olduğunu hatırlatmak istedim.
Çünkü en hazin sonlar bile bu şekilde inşa edilmiş bir düzen üzerinde vedalaştığında diğer vedalardan farklı olduklarını göreceksiniz.
Ne demişler aşığın kalitelisi vedada anlaşılır…

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kısa Kısa
Erich Fromm, Yahudi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist, sosyolog ve filozoftur.
Büyükayı, takımyıldızı, modern 88 takımyıldızdan biridir. Kuzey yarım küreden tüm yıl boyunca görülebilir. Callisto efsanesiyle ilişkilendirilir.
Küçükayı, Ursa Minor ya da Küçük Ayı takımyıldızı, modern 88 takımyıldızdan biridir. Büyük Ayı takımyıldızı “Büyük Kepçe” ye çok benzeyen “Küçük Kepçe”, gerçekte tam bir takımyıldız değildir.

Deneme, deneyim, sınama.
Görmüş geçirmişlik, görgü.
Eş anlamlısı çok olsa da benim ağzıma en yakışanı TECRÜBE.

Ne de olsa yatıp kalkıp şükrettiğim yegâne okulum yani burası “hayat okulum” içinde ki bitmek bilmeyen dersleri ile sürekli öğrendiğim ve bitmeyecek olan sınavlarımın baş harfleri.

Sözlüğü açıp bakınca başka bir şey çıkmıyor karşınıza zaten. Bir de çok şeker sosyal medya alıntıları var ki “zaman insanları değil armutları olgunlaştırır” gibi gibi…
Yani meyvenin bile olgunlaşmış olanını tercih ederken bu kadar zamana bırakamadığımız meselelerle neden iç içeyiz? Bu sorular benim kendi iç muhakemem de gün içinde milyon defa sorduğum sorular desem yalan olmaz.

Gerisi zaten size ait olanlar. Zamanla edindiğiniz ya da aynı yerden gelen zalim sorular. Veremediğiniz sinsi cevaplar silsilesi :). Hayat böyle olmasa zaten yeterince sıkıcı olurdu. Aynı dizi misali bir bölüm sonra olacaklara tahmin yürütmek bir kenara, ne zaman hayatınız dizi tadında geçiyor inanın bana şanslısınız…

Ya monoton ve yemek yiyip uyumaktan başka yapacak bir şeyiniz olmasaydı? Bunların bile neden olduğuna teşekkür etmek lazım.

Olayları ve anıları dramatize edenler bizleriz. Bazen tekiz bazen hepimiziz. Ama sonuçta olayların kendi halinde kalmasına izin veriyor olsak, orada öylece kalacakken maalesef vermiyoruz ve iyi yönetemiyoruz.

Sonra “ben hatalıyım” demek büyük bir erdem haline geliyor ki daha ben bu sözü olayların sıcaklığında söyleyenine rastlamadım.
Her neyse ki bir zaman sonra bile söyleyene şapka çıkarıyorum.

Sevgili tecrübeye, bir taraftan hayatın bize öğrettiklerini unutmama sanatı da diyebiliriz. Acıların bizi istemediğimiz kadar olgunlaştırdığını düşününce ben buna sanat demeyi çok görmüyorum. Her birimiz yeterince sanatçıyız. Kimileri ünlü, kimileri ünsüz sanatçılar.

Oturduğumuz yerde değil de, yaş aldıkça ve hatalarımızla güzelleşebilmeyi öğrenmeye tecrübe diyorum.
Oradan biri çıkar da sen deli misin? Hatayla güzelleşilir mi diye sorarsa buna da cevabım hazır. Tabii ki evet! Neden güzelleşilmesin ki. En önemlisi çirkinleşmemek değil mi zaten. Vedaların arkasından güzel kalabilmek meziyet bence.

Tecrübe, herkesin hatalarına verdiği addır aslında. Bakmayın kimse ben hatalıydım demeyi sevmediğinden bolca yaşanmışlığı olduğunu iddia eder. Aslında öyle çukurlara girmiştir ki buna bir türlü kendi hatası gözüyle bakamadığından, yüzleşmeyi de beceremez.

Ne zaman hatalarınla çırılçıplak yüzleştiğinde masumiyetini de fark ediyorsun. Belki o hatayı yapmaman gerekirdi ama ne fark eder yaptın! Geriye alabiliyor musun zamanı? Boş ver o zaman ileriye bak.

Gözlerin iyi görmüyorsa bir gözlük tak. Ama gör!

Sezen ne derdi?
İnsan biraz olsun akıllanmaz mı?
Büyümez mi er geç?
Yanardağ gibi için için
Sönmez mi bu sinsi ateş?

Söner… Öyle bir söner ki, yeri gelir sizi o hataya sürükleyen insanlar ve olaylar bile unutulur. Gün gelir evde kullanmayıp bez yaptığın gereksiz eşya haline gelirler.
Hayatımı bu yüzden çok seviyorum.

İnsanları tanımaktansa 33 senelik ömrümü önce kendimi anlamaya adadığım için kendime çoğu yerde (kafamı kırmam gereksede) kızmıyorum. Çünkü önce kendini anlayan empati de yapar. Yerine koyar başkasını ve aynısını onun yaşamasını istemez.

Ama önce başkaları için yaşarsan daima onların istediği hayatı sürdürürsün. Onların istediği gibi giyinir ve yersin.
Sen ne zaman sen olmayı başarırsan işte hayatta yaptığın en iyi şey bu olur. Sen sen olursun. Başkası olmaya kalkmazsın.
Seni başkalaştırmaya çalışanlar senin için tecrübe olurlar, sen değil.
Sen kendinin farkına varırsan dünya senin etrafında döner. Sen değil!
Hayat böyledir işte. Bir bakmışsın varsın, bir bakmışsın yoksun.

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Hayatımızda çoğu zaman “yarım kalan” bir şey yok aslında.
Ömrü o kadar, onun bizimle bağı o kadar. Yarım olduğunu düşündüren şey, beklentilerimiz.
Ve insan zamanla onu da öğreniyor; kimden, neyi, ne kadar bekleyebileceğini…
Yasemin Öztürk👠
@terapiyegel

 

Beklentiler çoğu zaman insanı umutsuzluğa sürükleyen yegâne çukurlar. Ne zaman beklentisiz olursun o zaman şartsız mutluluk seçimin olur.
Bunu başarabilsek duyguları bir kenara, mantığı bir kenara koyabilmeye başlamışız demektir.
Ve ne yazık ki 30’ndan sonra insan gurmesi olmak denen bir şey var.

 

Ağzınızın tadını bozan insanları eleyin. Ve bunu vicdan ile karıştırmayın. İnsanın en çok kendine yaptığı kötülük vicdan sandığı ama gerçekte kaybetme korkusudur.

Kimse vaz geçilmez değil. Ve de hayat bunları deneyimlerken başkasının canını acıtmak için çok kısa.

Neden yaşarken görüyoruz haksızlıkların çetelesini…?

Çünkü cayır cayır yanmaktan korktuğumuz cehennem burası.

 

 

SEVGİLERİMLE,
Merve♥

 

Sad Piano Music – Despair (Original Composition)

 

#tweegram
#amazing
#look
#love
#igers
#instadaily
#girl
#iphoneonly
#bestoftheday
#instacool
#instago
#webstagram
#colorful
#style
#swag
#instamood
#instagrammer
#bestoftheday
#instagramers
#igdaily
#webstagram

 

 

Rahatını bozmadan hiçbir şeyi değiştiremezmişsin!

İnsan aklı yaşadıklarına şiddetle karşı çıksa da bunu öğrendiğinde her şey değişmeye başlıyor.

Ne mutlu bana🙏🏻

Dünyanın en mükemmel iyiliği terazinin sizin iradeniz dışında sarsılmasıdır ve tekrar olması gereken haline kavuşmasıdır♥️♥️♥️
Ve de iradeniz dışında davranmamanızdır!

Her ne sebeple olursa olsun iyi olmaktan vaz geçmemek ve de bunun kimse tarafından onaylanmasına ihtiyaç duymamak ne kadar huzur verici.

Herkes sizi suçlayabilir, kötülenebilirsiniz.

Zaten kötü diye adlandırdığımız bütün olaylar arka arkaya gelmez mi hep?
Bırakın su aksın yolunu bulsun.

Bunlar ne kadar can acıtıcı olsa bile insanın kendini bilmesi dışında hiç bir şey güç veremez.

Hayat size bunu er ya da geç öğretir.

Uğruna savaşsanız bile doğruluğunu senelerce ispatlamak için, duygularınızın ve
iyi niyetinizin saflığına inanın.

Başka sesler sadece eleştirir. Ama insan sadece başına geldiğinde içinde bulur kendini.
Dışarıdan konuşmak hep kolaydır.

Neden doğru duvar yıkılmaz derler biliyor musunuz?

Çünkü, iyi temeller üzerine inşa edilmiş niyetler asla sözlerin kurbanı olmaz. En ufak sarsıntıda dağılmazlar.
Tam olarak bunun aksine inşa edilmiş niyetler bir an da tuz buz olur.
Kendinize inanın.

Ne yaşarsanız yaşayın, iyiliğiniz her zaman sizin baş ucunuzda olsun.

Her zaman paylaşacağım ve çok sevdiğim söz;

“Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme…
Nereden bilebilirsin hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”

― Şems-i Tebrizî

 


Sevgilerimle,
Merve♥

#mutlulukyakalanır
#mutluyumçünkü
#huzurluyum
#huzur🙏
#değişenbeynim📚
#içselhuzur

Cam Fanus ’un içindeki Japon Balığı Hikâyesi🔮

Balık sahibine sormuş “neden beni buradan seviyorsun” diye?

Sahibi de “ben uzaktan da severim” demiş.

Balık düşünmüş…

Neden onu seçtim koskoca bir okyanus varken…!

Sonra eski arkadaşlarının söylediği bir sözü hatırlamış…

“Seni uzaktan seveni, sende en uzağına koy! O zaman seni göremez ve uzaktan sevmemeyi öğrenir…!”

 

🐠🐠🐠🐠🐠🐠🐠🐠

Hayatınız sizi uzaktan sevmeyi öğütleyenlerle geçirilmeyecek kadar kısa.!
Bunu onlara da hatırlatın ya da bırakın kendileri öğrensinler.

 

Kelebeğin ömrünü hatırla🦋

Kendine çok güvenen Şövalyeyi…

 

Söz kılıçtan keskinse neden başka hayatların sevgisine uzaktan ihtiyacımız olsun ki?

Seni uzaktan seveni sen hiç sevme çünkü onun gözleri bozuktur🤙🏻

 

 

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

Yazıya çok sevdiğim bir şarkıyı ekledim severek dinlemenizi diliyorum okurken…

Buray – Tac Mahal

 

Kendimizi bolca dev aynasında görmek dileği ile yazıma giriş yapmış bulunuyorum…
Dev aynası dediğime bakmayın sakın ola sadece kast etmek istediğim kendimizi çok sevmeye devam etmememiz dileği ile!

Ben aynaları çok seviyorum ancak içinde çeşitlileri var o yüzden güzel gösteren aynayı bulmak şans.
Bolca filtrelenen resimlere rağmen evet dünyalılar hala aşkı yansıtan bir ışık bulamadık…
Anladınız sanırım diye düşünüyorum.

En güzel gösterenini bulsak bile “aşk” ı yansıtan nerde hani?

Şöyle bir beyin fırtınasına hiç mi hiç ihtiyacımızın olmadığını biliyorum ancak kalem benim elimde:).

Hani “ayna ayna benden daha güzeli var mı bu dünya da” diye sormuştu Pamuk Prensesin bir o kadar güzel ama donuk kalpli üvey annesi.

Var demişti ayna… Senden çok daha güzel biri var. O gün sarsılmaz güvenini kaybettiği ilk gündü kraliçenin. Belki de kaybedeceği bir ömrün ilk günüydü.
O kadar inandırmıştı ki kendini bu güzelliğin kalıcılığına ve esas perdenin tenin altına olmadığına. Onun için sadece aynada gördüğü idi. Hadi hoş güzeldi bu öz güven. Ama insan kendini sadece aynada görmemeli aslında aynanın tam aksinde içine ışık tutan bir ayna daha var. İşte onu bulabilen gerçek güzelliği yakalıyor. O zaman ne ayna ne de başka birinin söylediği gerçek olamaz hal alıyor.

Zaten asıl mesele de bu ya.
Masallarda bize öğretilen ve prensi tarafından kurtarılmayı bekleyen prensesler olarak büyümemizde çok büyük sakıncalar olduğunu kimse bilemiyor. Ne zaman ki kalbin kırılıyor. Onun bile camdan daha keskin olduğunu anlıyorsun. O zaman aynaya çok güvenme güzel kız.

Aynada ki bir gün sen bir günde bir başkası olabilir. Yıllar hele asla iyi davranmaz insana. Estetiğin mucizevi etkileri bile genç deriyi sever.
Dürüst ol güzel kadın! Sen bu masala hep inanmak istedin. Aynanın ne kadar yalancı olduğuna kızdın. Sen zaten çok güzelsin. Bu güzelliği bir başka güzellik değiştiremez ki.
İçine dön bak orada ki güzellikleri keşfet. Neler neler saklı orada. Hiç keşfetmediğin eşsiz bir güzelliğin dışındasın sadece. İçine dön bak ve senden daha güzelinin sen olmadığını bil. Sen sadece sensin. Seni kimse değiştiremez seni sen yapan güzellikler sayesinde sen oldun.

Bunları hangi sebeple olursa olsun görmezden gelmene kalbim dayanmaz. Bırak en güzel aynayı arama zaten ışık sensin gerisi teferruat.
İnsanların senin hakkındaki yargıları seni boşluğa düşürmesin ve asla kendine olan sevgini kaybetme.

Unutma bir aşkı daha büyük bir aşk temizler. Ayna da gördüğüne güç veren o sembolik sandığın mutluluk ayaklarının dibinde.
Seçim senin.

Kendini sevmekten sakın vaz geçme.
Başkalarına da bulaştır.

Önce sen Güzel Kadın!

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE

Çok sevdiğim Odessam…

Anne tarafından anavatanım ve komik insanların genetik olarak fazlaca üremiş olduğu güzel iklim.
Ne desem nasıl tarif etsem yetmez.
Görüldüğünde kendine hayran bırakan manzarası, yumuşacık havası adeta huzurun ortasında hissettirir bana kendimi.
Toprak kısmi olarak çekiyor. Ne kadar böyle desem de sene de 1 kez bile gidemiyorum son zamanlarda.

Yurtdışından ev alma hakkımı orada kullanacağım kesin.

Tüm dünyada olduğu gibi, 1 Nisan’da Odesa’da da şakalarla geçen bir gün yaşanır.
Şaka Festivali var gerçekten şaka değil.
Odesa merdivenleri, Yedi Kilometre pazarı, Pototsky Sarayı derken kendinizi burada kaybedebilirsiniz.
Neler neler var her  şey renkli ve sizi kendine çekiyor adeta.

 

Odesa’da el yapımı ürünler oldukça popülerdir.
Kupalar, küçük sandıklar, el yapımı takılar, el örmesi giysiler derken valizinizi bir dolu hatıra ile doldurabilirsiniz.
Yerel bir ürün dediğinizde tabii ki matruşkalar gelir akla ve oldukça da şekerdir hepsi.

Eski Rus zamanlarında, işçiler arasında Matryona veya Matrioska çok meşhur ve beğenilen bir bayan adıydı.
Akademisyenler bu ismin kökeninin Mater, yani anne olduğunu söylemektedirler.

Bu ismin büyük bir işçi ailesinin sağlıklı, canlı ve iri görünüşlü anneleri tasvir ettiğini düşünmekteler.
Bunun sonucu olarak Matruşka, içine başka bebekler sığdırılarak yapılan, parlak boyalı tahta figürlerin ismi haline gelir.
Yani hikâyesi gene Ana’dan doğar. Bu bebeklerin hep tek sayıda olmasının nedeni ise, Rusların tek sayının uğuruna inanmalarıdır.
Matruşkalar genelde geleneksel Rus kıyafeti olan “sarafan” giymiş bebekler şeklinde boyanır ancak bazen eski Sovyetler Birliği liderleri olarak çizilmiş olanları da vardır.

Şehrin merkezi Deribasovskaya Caddesidir ve trafiğe kapalıdır.
Burada dilediğiniz gibi alışveriş yapabilir, önü açık kafeteryalarda atıştırabilirsiniz.
Geceleri de ışıklandırıldığından oldukça keyiflidir.

Türk erkekleri maalesef her yerdeler ve timsah gibi gezip kızlara saçma sapan İngilizceleriyle sorular soruyorlar.
Hani böyle sahnelere sıkça şahit olabilirsiniz. Malum Odessa dendiğinde bir de kadınının güzelliğinden bahsedilir ki bu da başa bela bir durum olmuştur.
Kendi adımıza utanç olarak görüyorum bu sarkıntılığı. Ayrıca karısından, kız arkadaşında gizli gelmiş birçok tanıdığımı da görmüşlüğüm var burada.
Ne yazık ki kendi kültürümüzü bile oldukça yavan şekilde tanıtıyor olmamıza bir anlam veremiyor ve kendilerini sit-com’ların malzemesi olarak görüyorum.
Gene de gidecek olanlara tavsiyem tenhalarda fazla gezmeyin, her önünüze gelene güvenmeyin. Kafe-bar ve restoranlarda içeceğinizi önünüzde açtırın.

Odessa, Ukrayna’nın güneybatısında şehir ve aynı isimdeki Odessa ilinin yönetim merkezidir. Karadeniz kıyısındaki en büyük limanlardan birine sahiptir. 2004 yılı itibarı ile nüfusu 1.012.500’dür. Kiev ve Kharkiv’den sonra 3. en büyük Ukrayna şehridir. Önemli bir demiryolu kavşağı ve otoban bağlantı noktası olup aynı zamanda önemli bir endüstriyel, kültürel, bilimsel ve tatil merkezidir. Tahıl, şeker, makine, kömür, petrol ürünleri, çimento, madenler, hint keneviri ve kereste, Odessa limanında ticareti yapılan en önemli ürünlerdir.

Odessa, aynı zamanda, askeri bir üstür ve balıkçılık ve antarktik balina avcılığının da ana üssüdür.
Şehirde, gemi inşası, petrol rafinesi, makine inşası, metal işçiliği, gıda üretimi, kimyasal madde üretimi, giyim, ağaç işçiliği, makine yedek parçaları, hint keneviri ürünleri ve ipekçilik gelişmiştir.

Pek çok büyük sağlık merkezleri de şehir çevresindedir. 1865 yılında kurulmuş bir üniversitesi, 1809 yılında inşa edilen bir opera ve bale tiyatrosu, 1825 yılında yapılan bir tarih müzesi, 1830 yılında inşa edilen bir belediye kütüphanesi, 1871 de inşa edilen bir astronomik gözlemevi, 1883 – 1887 yılları arasında inşa edilen bir opera binası ve 1898 yılında yapılan bir resim galerisi vardır.
Halkı, Ukraynalılar, Ruslar, Yahudiler ve Yunanlıların ağırlıklı olduğu kozmopolit bir yapıya sahiptir.
Şehrin, 3. ve 4. yüzyılda ortadan kalkan antik yunan kolonisinin yerini doldurmakta olduğu söylenir.
14. yüzyılda, Litvanya egemenliği altındaki şehir, khadzi-bei (gazi bey) adı ile anılan bir kırım tatar kalesi ve ticaret merkezi olmuştur.
1764 yılında buraya limanı korumak için “yenidünya” adında bir kale kuran Türkler tarafından alınmış, 1789 yılında ise Rusların eline geçmiştir.
1792 yılındaki Jassy anlaşması ile, Türkler Dniester ve Buh arasındaki Odessa’nın da içinde olduğu bölgeyi buraları tekrar bir kale, ticari bir liman, ve deniz üssü olarak inşa eden Ruslara bıraktılar.

Şehir, bu kalenin etrafında çok kısa bir sürede Ukrayna’nın tahıl ticareti merkezi olarak gelişti. 19. yüzyılın ikinci yarısında demiryolunun gelmesi ile şehrin önemi daha da arttı. 1819 – 1849 yılları arasında serbest limandı ve 1866 yılında Kiev, Kharkiv ve Romanya şehri olan Jassy ile demiryolu bağlantısı kuruldu. Sonrasında da, endüstrileşme başladı.
Odessa, Bulgar ve Yunan vatansever göçmenlerinin, Ukrayna kültürel ve milli hareketinin, Yahudi kültürünün, çalışma hareketinin ve sosyal demokrasinin merkezi olmuştur.

Şehirdeki ilk işçi organizasyonu 1875 yılında kurulmuştur. Odessa, 1905 deki potemkin zırhlısı denizcilerinin yaptığı ayaklanmanın da olduğu yerdir. Türkiye, 1. dünya savaşında Çanakkale boğazını müttefiklere kapatınca Odessa limanı da kapandı ve daha sonra Türk donanması tarafından bombalandı. Ardından 1917 Bolşevik devriminde, kızıl ordu 1920 yılında gelip de şehri generalden teslim alıp Sovyetler birliğine katana kadar art arda merkezi güçlerce işgal edildi.

2. dünya savaşı sırasında, Ekim 1941 de, şehir Romen ve Alman kuvvetlerinin eline geçti. Sovyet ordusu sayesinde bağımsızlığını kazandığı 1944 Nisanına kadar, Transnistra’nın başkenti sıfatı ile Romanya’nın yönetimi altındaydı. Bu dönemde, işgalciler tarafından pek çok bina yıkıldı ve söylentilere göre çoğu Yahudi olmak üzere 280.000 sivil katledildi ya da yurtdışına sürüldü.
Günümüzdeki Odessa, çevresindeki kasabalarıyla birlikte 2.5 milyon kişilik bir şehirdir. Limanı gören teras misali bir tepe üzerine kurulmuştur. İklimi yumuşak ve kurudur. Ortalama sıcaklıklar, ocak ayında – 2 derece, temmuzda ise 22 derece civarıdır. Sadece 35 cm yağış alır. Sağlık amaçlı pek çok tesisi vardır.

Şehirde en çok konuşulan dil Rusçadır. Ukraynaca da resmi dildir ve pek çok tabela bu dildedir. Ruslar Odessa’yı “odessa” olarak, Ukraynalılar da “odesa” olarak okurlar.
Odesa ayrıca “Karadeniz’in incisi” , “Odessa anne”, ve “güney palmira” olarak da anımsanır.

Para birimleri: Ukrayna Grina’sıdır. Ukrayna Grivnası’da denir.

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

I have this strange feeling that I’m not myself anymore.
It’s hard to put into words, but I guess it’s like I was fast asleep, and someone came, disassembled me, and hurriedly put me back together again.
That sort of feeling.

Haruki Murakami

#harukimurakami
#harukimurakamiquotes

Kelimelerle açıklamak kolay olsaydı Allah herkese yarın uyanmayı nasip etmezdi.
Zannetmeyin bu gece karanlığı üzerimize örtülü kalacak…
Gün aydınlanacak…
Işık pencereden içeri sızacak ve sizinle kucaklaşacak.
Hayatın en sevdiğim yönü en çaresiz anların hemen arkasından gelecek olan sürprizleri.

Mutlaka aşka kalbini açık tutmalısın.
Biri gelecek ve görüntüye girecek.

Hayat böyle işte.
Bir bakarsın hikayenin tam ortasındasın, bir bakarsın hiç yaşamamış gibi yeniden onarırsın.

Hiç bir acı sonsuza dek sürmez yeniden sevebilirim diye boşuna mı demiş Sezen ⭐️….!

 

Sevgilerimle,
Merve♥️

#photooftheday
#tweegram
#amazing
#look
#love
#igers
#instadaily
#girl
#iphoneonly
#bestoftheday
#instacool
#instago
#webstagram
#colorful
#style
#swag
#instamood
#instagrammer
#bestoftheday
#instagramers
#igdaily
#webstagram

 

 

KISA KISA…

12 Ocak 1949 (69 yıl yaşında), Fushimi, Kyoto, Kyoto, Japonya’da doğmuştur.
Franz Kafka, Stephen King’den etkilenerek yazdığını söyler.

http://www.harukimurakami.com/

Sevgili minik kurbağa,

Seni öptüğümde prens oldun sanmıştım.

Meğer sen kılığında kalmış ve geceleri diğer arkadaşlarını rahatsız etmişsin.

Oysa ki ben sana asaleti ve sessizliği öğrettim. Seni öperken dudağıma değen iklimin bana zarar verir dememiştim.
Neye inanırsan meselesi…

Kimi öpersen öp benim “adım” geçer.

Çünkü Prens olman için önce hiyerarşiyi ezberlemen gerek.

Yoksa sınıfta kaldın.

Bende öpücüğümü geri aldım.

Merve♥️

#kurbağaprens
#kurbağacık
#öpücüğümüaldım
#sessizol
#günenot📝