♥33♥

Yakında kendime şarkı yazarsam şaşırmayın :). Bu aralar böyle oldu işte duygular bazen böyle yola çıkabiliyor. Hadi dedim madem 33 oluyorsun bir anlamı olsun. Bir yazı da kendin için yaz.

Sonra düşündüm de 33 biraz anlamlı sanki dedim. Araştırıyorum o gün bugündür. Rakamların eski uygarlıklarda ki açılımları, anlamlarını falan derken böyle mistik bir hale girdi bu araştırma.

Okültizm, geçmiş çağlarda doğa, evren, tesirler, insan ve evren ilişkileri ve gelecek hakkında gerek medyum, duru görü yollarla gerekse aktarıla gelen ezoterik tradisyonlar yoluyla edinilmiş derin bilgiler bütünü olarak tanımlanır.

Nümeroloji de Okültizm’in bir dalı olup, evrenin sayısal bir kurgu içerdiğini, evrendeki hiçbir şeyin rastlantıya dayanmadığını, her şeyin sayısal bir düzen içinde meydana geldiğini var sayar ve sayılarla ilgili çeşitli analitik ve sentetik çalışmalarla, evrendeki ve olaylardaki gizli yasa ve ilkeleri keşfetmeyi amaçlar.

Nümeroloji bilgilerinin gelecek veya gizli şeyler hakkında bilgi edinmeye yönelik olarak kullanılmasıyla ilgili alana ise aritmansi adı verilir. Eski Yunan ve Kalde’de uygulanan aritmansi ya da aritomansi sayılar bilimi denilen nümeroloji’nin öncüsü olarak görülür. Nümeroloji’nin Batı’daki gelişimi, esas olarak, sayılar bilimi ilahi güçler bilimi demektir diyen Pisagor’la başlamıştır. Pisagor’a göre, evren sayılar üzerine kurulmuş bir sistem olup, evrendeki ahenk sayıların bir uyumudur.

Babil’de 28 sayısı kutsal sayılırdı; çünkü 28, hem kutsal sayı olan 7’nin başka bir kutsal sayı olan 4 ile çarpılmasından oluşuyor, hem de ilk 7 sayının toplamına eşitti:1 + 2 + 3 + 4 + 5 + 6 + 7 = 28Pisagor’un izleyicileri için 1 sayı sayılmazdı, diğer sayıları doğuran bir başlangıçtı.
Bu yüzden ilk iki sayının (2+3) toplamından elde edilen 5 ile yine bu ilk iki sayının çarpmasından (2×3) oluşan 6’yı kutsal saymakta, fakat nedenleri açıklanmamakta, gizli kalmaktadır. Ünlü felsefeci ve matematikçi Pisagor’un düşüncesine göre sayılar aşağıdaki anlamları kapsıyordu.

1- Özün sayısı
2- Karşıtlık, değişiklik
3- Aracılık, bütünlük, başlangıç, orta ve son, tanrısal güç
4- Doğruluk, adalet, dünya
5- Evlilik
6- Şans
7- Evrenin tümü [Tanrısal güç (3) ile dünya (4)’ün toplamı] ya da tanrının dünya ile birleşimi
8- Sağlamlık
9- 3×3 ya da tüm sayıların özü
10- Sonu olmayan yeni bir dizinin başlangıcı olarak tanımlıyor.

Ben zaten bu Babil kısmında resmen uzay boşluğundayım bir türlü tamamlayamıyorum edindiğim bilgileri ve hep önüme gene Babil geliyor.
Doğanın sayılara göre kurulmuş olduğu görüşünde olanların bir kanıt olarak ortaya koydukları bulgulardan biri de, insan vücudunda, deniz kabuklularında ağaç dallarında ve doğadaki pek çok şeyde rastlanılan, “altın-oran” denilen 0.61803 sayısıdır. Platona göre kozmik fiziğin anahtarı altın orandır.

Sayılar bilimine Yunanlılardan çok daha önce Mısır’da önem verildiği bilinmektedir. Nitekim esin kaynağı eski Mısır bilgeliği olan inisiye Pisagor’un nümeroloji ile ilgili sözlerini eski Mısır bilgeliğini yansıtan Hermetika’da bulmaktayız. Mükemmel işleyen evren, sayıların gücüyle düzenlenmiştir. Sayıların seslerle ilişkilendirilmesi de, tarihçilere göre yine eski Mısır’da başlamıştır.

Eski Mısır’ın İsis misterleri inisiyeleri 22 sayısına çok önem verirlerdi. Yirmi iki sayısını kutsal saydıklarından ezoterik anlamını çok gizli tutmuşlarsa da, dinsel işlemlerde bu sayıyı kullandıkları bilinmektedir. Mısır’ın 22 sırrı, hermetik bilgeliğin Mısır’dan Avrupa’ya geçişiyle Okültizm’de 22 arkan ya da anahtar biçimine dönüşmüştür.

Fakat Avrupa’da Okültizm ’in ortaya çıkışından çok önce, Mısır’ı ziyaret eden Pisagor bu sayının önemini öğrenmiş bulunuyordu. Nitekim Pisagor matematikteki ünlü pi sayısını 22’yi 7’ye bölerek bulmuştur. Bu sayının daha sonra Dante’nin İlahi Komedya eserinde kullanmış olduğu görülür.

22 gibi 11 ve 33 de nümeroloji de üstat sayılar olarak kabul edilir. Yeryüzünde yaşayan halkların geleneklerinde en çok sözü edilen sayılar 1, 2, 3, 4, 5, 7, 12, 22, 40 ve 50’dir.

İBRANİLERDE NÜMEROLOJİ

İbrani alfabesini kutsal alfabe olarak gören kabalistlere göre İbrani alfabesinin 22 harften oluşması bir rastlantı değildir. Fenike alfabesi gibi, bu alfabenin de 22 harften oluşmasında eski Mısır’ın hermetik etkisi olduğu sanılmaktadır. Kabalistler 22 sayı ve harfi 3+7+12 biçiminde üç grupta ele alırlar. Bunlardan 3 temel harf semavi âlemi, evrensel kökeni, başlangıcı temsil eder. Sonraki 7 düalite harfi bilinçle idrak edilebilir Âlemin, yani aracı âlemin karşılığıdır. Kalan 12 harf ise duyularla algılanabilir âlemin karşılığıdır. Sayılarla ilgili kabalistik çalışmalar gematria, temurah ve notarikon adları altında üç ayrı uzmanlık alanı oluştururlar.

ARAPLARDA NÜMEROLOJİ

Kabalistlerin 3 + 7+12 biçimindeki üç gruplu sistemi Yahudilere özgü olmayıp, Eski Mısır, Fenike ve Eski Etiyopya’nın hiyeratik alfabe harflerinde ve Arap alfabesi harflerinde de uygulanmaktaydı. Tasavvufta en fazla önem verilen zikir olan “la ilahe illallah” sözü, 3 harf (elif, lam, he) kullanılarak yazılır, 7 hecedir ve toplam 12 harften oluşur ki, hepsinin toplamı (3 + 7+12), 22’yi verir. Arap alfabesi de çok önceleri İbrani alfabesi harflerine denk düşen 22 harften oluşuyordu. Harflere nümerik değerler vermek suretiyle yapılan benzer çalışmalar, İslam okültizminde Ebced hesabı adıyla bilinir. Arapça çalışma sisteminde Arap alfabesinin ya 28 harfinden yararlandır (büyük cifr ilmi) ya da önceki devirlerde kullanılan, İbrani alfabesine tümüyle denk düşen 22 harfinden yararlanılır (küçük cifr ilmi). Allah sözcüğünün ebced hesabıyla sayısal değeri 66 ‘dır.

3 RAKAMININ EZOTERİK ANLAMI

3 rakamı ilk geometrik şekil olan üçgenle özdeşleştirilir. Üçgenler “fikir” ile bağdaştırılırlar. Bir üçgene baktığınızda bir noktadan başka bir noktaya uzanan ve üçüncü hat olmaması durumunda çakışabilen ama asla birleşemeyen iki hattın varlığını görürsünüz. 3 rakamı birbirleriyle karşılaştıklarında nötralizasyona uğrayıp form değiştiren iki enerjiyi sembolize eder. Etken olan yaratıcılık enerjisi, edilgen olan doğurganlıkla karşılaşır ve ortaya yeni fikirlerin çıkmasına neden olur. Burada üçgenin konumu önem kazanmaktadır. Tepesi yukarı bakan üçgen, maddenin eterik olana dönüşmesini anlatır. Tepesi aşağıda olan üçgen ise, eterik olanın maddeye dönüşmesini gösterir. Eşkenar bir üçgen, enerjinin rahatça ve yararlı bir biçimde akabildiğini gösterir. Bu üçgende belirgin bir eşitlik vardır ve bu eril olan ile dişi olan arasında uyum olduğunu ve her ikisinden de eşit oranda yararlanıldığını anlatır.

Gelelim 33’e o zaman 🙂 Oh!
Diğer rakamlar ve anlamlarını dilerseniz ekteki linkten öğrenebilirsiniz. Kaynak kullandığım için uzatmak istemiyorum. Ama 3 çok önemli bir sayı üstat sayısı. Ayrıca 33 bir yaş olarak olgunluk yaşı diye tanımlanıyor. Bu da ilginç.

Müslümanlar 11,33 ve 99 taneli tespih kullanırlar. Fakat ilk Hristiyan tespihleri 33 tanelidir. Bunun anlamı ise Hz. İsa’nın 33 yıl yaşamasıdır. 33: En şanslı sayıdır. Sevginin sihridir. Her alanda şanstır. Ne ilginç benimde en uğurlu rakamımdır 3. Ama bu sefer çift 3 oldum. Sanırım bu sene benim en şanslı yaş senem. Zaten ne gariptir içimde tarif bile edemediğim inanılmaz güzel hisler var. Sanki biliyor gibiyim ama işte neyi biliyorum orası karışık.

Üstat sayılar içinde en güçlüsü 33 tür. Dünyanın koruyucu melekleridir adeta onlar. 33, Üstat öğretmendir ve en etkileyici sayıdır. O 11 ve 22’nin birleşimden meydana gelir ve onların sahip oldukları potansiyeli bir üst düzeleme taşır.

Tam olarak ifade etmek gerekirse 33’ler kişisel hırslardan yoksun ve manevi olarak tüm insanlığın gelişimine yönelik yeteneklerine odaklanmış haldedir. 33’ ün samimi bağlılığı onu çok etkileyici yapar. Başkalarına vaaz vermeden evvel, kendi anlayışını geliştirir ve aşkla hayatın hikmetlerini arar. Önce kendisi bilgeleşir sonra da herkesi bilgeleştirmek için bilgisini paylaşır. Harika bir öğretmendir. Tüm potansiyelini yaşayan ve yaşatan 33 son derece nadir bulunur.

33, numerolojik haritanızdaki öz sayılardan biri olarak yer aldığında bu değeri ifade eder. Aksi durumda 3+3 / 6 olarak kabul edilmelidir. Hayat yolu, İfade, Kalbin Arzusu, Kişilik, Olgunluk,…vs. hesaplamalarında 33 çıkması halinde geçerlidir.
Çok ender karşılaşılan 33 sayısı hesaplamalarda pek karşımıza çıkmaz.

Örneğin; hayat yolu sayısı 33 için, doğum tarihi (gün/ay/yıl) her hanede 11 olması halinde ve üç adet 11 in toplamı halinde elde edilebilir.
Veya yıl değerinin 22 çıkması halinde geçerli olabilir ki 20. Yüzyılda sadece 7 yılın toplamı 22 eder (1939, 1948, 1957, 1966, 1975, 1984 ve 1993). Bu yıllarda doğanlar sizi de yakından ilgilendiriyor.

Yıl değeri 22 elde edildiği bu durumlarda ay + gün değeri toplamının da 11 çıkması gerekmektedir. Örneğin 17. 03.1984 doğumlu bir kişinin hayat yolu (1+7= 8) + (3) + (1+9+8+4=22) 8+3+22= 33 dür.

Öz sayıları içerisinde 33’ e sahip olan kişiler Dünya’nın bütünün hayrına hizmet etmesi için programlanmış olan kişilerdir. 33, iki adet 3 rakamı ile toplamları itibariyle 6 rakamı ile üç adet ateş elementi rakamına sahiptir. Yapısı sırf ateş olan bu sayının özüne ulaşabilen insan çok azdır. Ateş yapı itibariyle yakıp yıkar. Hem kendine hem de çevresine karşı yitip yok edici bir enerji taşır. Bu enerjiyi dengede olmadığı zaman ve negatif tesirlerde olduğu dönemlerde yaşar.

Olgunlaşmış ve ruhsal mertebeleri yükselmiş olan bir 33 dünyaya ve insanlığa hizmet eder. Bu hizmeti aşkla ve tutkuyla yapar. İyimserlik enerjisi çok yüksek olan bu kişiler; Dünyada ne kadar büyük sorunlar da olsa onların çözümü için iyimserdirler. Tabii ki tek başına iyimser olması yeterli değildir. İki tane 3 etkisi ile harika bir organizatör ve savaşçıdır. Yaratıcı fikirlere sahiptir ve hizmetini aşkla yapar. Sorumluluk sahibidirler…

SEVGİLER,

MERVE

KAYNAKLAR

www.sozvesiir.com/genel/numeroloji-sayilarin-sembolizmi-ve-rakamlarin-anlamlari/
www.mistiknumeroloji.wordpress.com/2011/12/29/33/
www.milliyet.com.tr/sayilarin-gizemi/r-hakan-kirkoglu/cumartesi/yazardetay/29.09.2012/1603918/default.htm

TANIMLAMALAR

Ezoterik: Ezoterizm, bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara inisiyasyon yoluyla öğretilmesidir. Ezoterizm bir din veya bir inanç sistemi değildir. Metafizik ve mistik öğretileri kapsar.
Duru görü: Duru görü canlı ve cansız nesnelerin ve olayların beş duyunun yardımı olmadan algılanmasına verilen addır.

Tradisyon: Gelenek ve görenekler; bir toplumda, bir toplulukta çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar.

Nötralizasyon: Kimya biliminde, asit veya alkali niteliğini yok etme, etkisiz hâle getirme işlemi.

Hiyeratik: Hiyeratik yazı hiyeroglif yazısının kısmen sadeleşmiş halidir. Devlet işlerinde devlet adamları tarafından kullanılırdı.

Nümeroloji: Numeroloji evrenin sayısal bir kurgu ile düzenlendiği fikrine dayanan okültizm dalıdır. Buna göre evrendeki hiçbir şey tesadüf değildir. Her şey sayısal bir düzen içinde meydana gelir. Sayısal ilkelerle evrendeki açıklanamayan durumları, gizli ilkeleri ve yasaları açıklamaya çalışır.

Düalite: Türkçede “ikili”, “ikilem”, “ikili denge” anlamındaki terim. Hayır-şer, iyilik-kötülük, doğruluk-yanlışlık, eril-dişil, sıcak-soğuk, gece-gündüz, mikrokosmoz-makrokosmoz gibi iki gücü, iki varlığı, iki unsuru ifade eder.

Gematria: Gematria, Kabbala’yı esas alarak sözcükler ve sayılar üzerine yapılan kabalistik çalışmalarla ilgili bir uzmanlık alanıdır. Gematria’da, ebced hesabında olduğu gibi, alfabenin (İbrani alfabesinin) her harfine nümerik bir değer verilir.

Temurah: Ucuz

Notarikon: Ele alınan bir ayetteki kelimelerin her ilk harflerini alıp, diğerlerine geçirmektir. Başka bir yöntem de her ilk ve son harfin alınıp, bunlarla yeni bir kelime üretmektir. İlahi sıfatlar, melek ve şeytan isimleri çoğunlukla bu yöntem kullanılarak ortaya çıkartılmıştır.

Aritmansi: Nümeroloji bilgilerinin gelecek veya gizli şeyler hakkında bilgi edinmeye yönelik olarak kullanılmasıyla ilgili alana aritmansi veya aritomansi denir nümerolojinin öncüsüdür.

İnisiye: İnisiyasyon ölmektir. Önce ölmek sonra da tekrar dirilmektir. Yılanın derisini atıp yeni bir deri içine girmesi gibi, sembolik bir ölüm ve sembolik bir diriliştir.

Cifr İlmi: Cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az kişiye hitap etmektedir.

Ebced: Ebced: Cümel, cifr, sayı sembolizmi.

HEY TEMMUZ AYI

İYİ Kİ GELDİN!

Sanırım daha fazla söylememe gerek yok 🙂 ben bir Yengeç Kadınıyım.
Ve halimden çok mutluyum.

Hakkımızda yapılan saçma esprileri çok doğru buluyorum.
Hayat gerçekten burçmuş, ten rengiymiş, din, ırk demeden hepimizin aynı gökyüzü altında bulunduğumuz muhteşem bir dönüşüm yuvası.

AMA

KONUMUZ

YEN-GEÇ!

Size baştan söyleyeyim asla kendimi överek falan yazmıyorum ne yazıyorsam bildiğimden… İyi okuyun ama hele hele hayatınızda bir Yengeç varsa gerçekten bilmeniz gereken çok önemli şeyler var.

Ayrıca bu yazıyı bu kadar geç yayınlamış olduğum için de kendimden utanıyorum! Çünkü bu ay doğduğumu bile unuttum. Toplam 33 sene bunun 4 yaştan sonrası farkındalık diyelim ve ben ilk kez bu ay doğduğumu bile unuttum!

Sebepleri sadece gökyüzünü ilgilendirir:)…

Yengeç burcu insanları olumlu ya da olumuz durumlara ani tepkiler verebilirler, anlayamazsınız. Zaten anlamaya da çalışmayın fazladan size hızla geri dönecek olan tepkiler silsilesi ile karşılaşırsınız. Hani onu bilinde. Yok, o iyi niyetli anlamaya çalışan tavırlı insanları bazı olay ve anlar da bizler oldukça yanlış anlarız. Sonra pişman oluruz eğer iş işten geçmemişse gönül almayı da çok iyi biliriz. Tabi terslenirsek o zaman pek hoş olmayan durumlar söz konusu olabilir.

Şaka gibi kendimi yazıyorum öz güven patlaması yaşıyorum sanki…
Ben gidip birinden özür dileyeceğim ve o da beni kabul etmeyecek, düşünemiyorum bile! Neyse bunu yapan çok sayıda insan olmadığından edinilmiş fena deneyimler yok. İçiniz rahat olsun.

Dışarıdan kolay kolay kimsenin fark edemediği, kendini korumak adına ördüğümüz duvarlar sayesinde en güçlü depremlere bile dayanacak sinir ve sabır vardır bizlerde. Ama abartmayın yıkılmayız dediysek, savaş çıkaramayız demek değil bu. Hani ben düşerken yükseklerden diye tuttura tuttura gidersiniz…

Sevdiğimiz insanları korkunç anlamda (korkun ama) koruruz. Sahiplenme duygusu yüzünden çoğu zaman da kaybettiğimizi anlamamız biraz uzun sürebiliyor. Yani bunu da çok anlamaya çalışmayın çünkü anlayamazsınız.

Acayip senaryolar içinde oldukları için sizi, 7 göbek uzak akrabayı falan da koruma altına alırlar ruhunuz duymaz. Öyle değişiktir. Sebebi yok yani asla, birini sevmişse tamam konu kapanır ama sevmedi mi ömür billah kimse sevdiremez ona.

Aslında bu duvarın arkasında son derece duygusal, hassas ve ılımlı bir karakter yatar. Bunu da en yakınındakilere anlatmaları haliyle zaman alacağından, hayatlarında kalan insanlar genellikle uzun ömürlü kişilerdir. Yani günlük arkadaşlıklar, ani sosyalleşmeleri sizi şaşırtmasın bir anda sizi tanımayabilirler. Ama bunun mutlaka kendileri için geçerli sebepleri vardır.

Ördükleri duvar ancak karşısındaki insana güvendiğinde yıkılır. Yengeç burcunun insanlara güvenmesi oldukça zordur. Burası çok mühim!
Güven kelimesi onların başkentidir. Yani güveni ele aldınız mı tamamsınız. Sonuna kadar sizinledirler. Yengeç burcunun güvenini kazanan insanın asla sırtı yere gelmez. Varlıkta ve yoklukta asla sizden kopmazlar.

Kırıcı değildir, karşısındaki insanın kalbini kırmaktan hoşlanmaz. Moralleri bozulduğu zaman onları toplamak oldukça zordur. Asla asılan suratları 5 dakikada düzelmez. Maalesef kendimden çok iyi biliyorum. Benden beklenen ışık hızıyla eski halime dönmem iken ben asla o ben olmayabilirim hatta daha kötüsü bile diyebilirim. O yüzden bir yengeç insanını kırıp, küstürdüyseniz size hayatta başarılar dilerim.

Kolay Affetmez!
Hatta Affetmez!

Yapılan hiçbir şeyi unutmama özelliği sayesinde zaten beyninde ki çeşitli sinyaller his duygusunu oldukça geliştirmesine sebep olmuştur.
O sebeple dünyada ki bütün gizli servis ajanlarının %70nin Temmuz ayında doğduğu saptanmış. Düşünün artık. İçine bir kurt düştü mü onu ortaya çıkarmadan rahat edemez. Acayip bir araştırmacı kişiliği vardır. Ve bunu anlamanız da mümkün değil çünkü açıklaması oldukça güç ve zor bir durum. Sezgileri sayesinde tehlikeyi anında fark ederler. Ama o an doğru zaman değilse mutlaka bir yerde bekletilir o bilgi ya da kişi. Tabii ki ileride kullanılmak üzere. Rüyalar görür bunlar ve gördüklerini anlatırlar karşılarında ki insanlar dalga geçer. Kendimden biliyorum. Ne olur sonra biliyor musunuz? Görülen rüya gerçek olur. Bunun da tarafımdan defalarca yaşanılmışlığı vardır.

Aklınızı okuyabilirler dikkat edin derim 🙂 minik bir uyarı. Asla zekasını “duygusal” diye hafife almayın. Çünkü onun kıvrak zekâsının içinde ayrıca dolaşan minik minik tılsımlı ajanları vardır ve hisleri asla yanıltmaz onu. Ben demiştim demeyi çok sever. 🙂

Yengeç burcu insanları gülmeyi aşırı derecede sever ve çelişkili bir yapıya sahiptir. Yerlere yatabilirsiniz doğal halleri ile olan tavırları yüzünden. Mizah duyguları gelişmiştir. Aşırı empati bakış açısı sayesinde genel olarak “ben olsaydım” diyerek bakar. Ve konuşmaları genelde yıkıcı değil yapıcıdır. Tabii eğer karşısında kendini delirmeyen biri var ise. Her zaman anlayışlı ve sevecendir. Tabii anlayış dediysem abartmayın. Onun da bir sınırı var ki işte ben o halimi pek sevmiyorum.

Arkadaşlığa ve dostluğuna önem verir. Yardıma ihtiyacı olan herkese elini uzatır. İnanılmaz şekilde merhamet insanıdır. Dayanamaz ama asla da acımaz. O yüzden alçak gönüllü olması fark edilen en belirgin özelliğidir.

Sempatik bir kişiliği vardır. Zamanla onu daha yakından tanıyan kişiler onun içten içe acı çektiğini düşünebilir. Çünkü acısını belli etmemek için çok direnir. Saklar her şeyini asla bilemezsiniz onun. Yani ben onun her şeyini biliyorum diyebilen insan emin olun ki çok az bilgiye sahiptir. Çünkü yengeçler daima bir adet kendilerine ait sırrı kimseye anlatmazlar. Bunun mutlaka bir sebebi vardır. Yıllarca bir konuyu içinde tutabilir. Ama asla unutmaz.

Ya çok sevinçlidir ya da ölümcül derecede üzüntülü. AHAHAHAHAH Yüksek sesli gülüyorum çünkü bu Merve….

Bu özelliği Yengeç burcuna yönetici gezegeni olan Ay vermiştir. Şarkısı bile var arkadaş “aya benzer yüreğim” bu yüzden zaten ne oluyorsa o Ay yüzünden oluyor.

Yengeç burcu insanoğlunun doğumuyla ilişkilendirilir. Ölümü ve doğumu kendi iç dünyalarında bir bütün halinde yaşar. Sorunları olduğunda kendini toplumdan soyutlar, bunu da rahatsız edilmemek ve etmemek için yapar. Kendi acısını önce kendi hazmetmelidir ondan sonra ancak dışarı açabilir kendini.

Yengeç burcu o kadar gizemlidir ki, tüm burçlar arasında birinci sırayı alır. Depresyon ve taşkınlık, neşe ve üzüntü, iyilik ve kötülük hepsi bir aradadır.

BEN:)

Kendini tam anlamıyla bulamadıklarında, kapalı duygularını sevgiyle karıştırabilirler. Kendisine yöneltilen her öneriyi kabul edecek hale gelirler. Hatta o kadar benimser ki bu öneriyi, ortaya çıkaranın kendisi olduğunu bile düşünebilirler. İtiraz eden ve taraf olan kişi olmamak adına çevresindeki herkesten uzaklaşmak ister. Bu tarz yönleri ile kötü bir yoldaş olduğunu söylemek mümkündür.
Ancak kendini tam anlamıyla bulan bir Yengeç bunların tam tersi bir özellik sergiler.

Yengeç burcu insanları aşk hayatlarında son derece tutkuludur! İşte geldik en acı konuya çünkü bu yengeçler ne çekmişlerse hep aşktan çekmişlerdir. Ve aslında onların, aşka âşık olduklarını bile söylenebilir. Aşk hayatlarına çok fazla değer verirler. Sevdikleri kişiye, deyim yerindeyse taparlar. Var olan tüm enerjilerini aşk hayatları için harcar ve sevdiği kişinin uydusu haline gelebilirler. Eş seçiminde yengeç kusursuzdur. Tabii ki bazı kusurları vardır mesela korkunç kıskançtır. Aklınızın alamayacağı seviyede kıskanırlar ve bunu öyle bir yönetirler ki kıskanılmadığınızı bile sanabilirsiniz. Ama eve dönünce duvarlara falan kafa atabilirler sinirden tabii asla belli etmezler. Çünkü korkunç gururludurlar ve dik duruşlarını bir kere kaybetmek demek onlar için şeref meselesidir. Toparlayamazsınız bir daha. O yüzden aşk konularında özellikle bir yengeçle kurduğunuz diyalog her daim olumlu olsun derim.

Arada aşk varsa 2 kişi arasında yaşanan her şey özeldir ve bir Yengeç hiçbir şekilde yaşananların 3. kişilere anlatılmasından hoşlanmaz.
Ve asla ona yalan söylemeyin! Çünkü söylemeye başladığınız an anlar!

Yengeç burcu insanlarının aşırı derecede hayalperest olduğunu söylerler sanırım bu da doğru. Kurdukları hayale kapılırlar ve bunların gerçek olduğuna inanıp bu şekilde davranmaya başlarlar. Aslında hayal ettikleri her şeye de ulaşırlar. Çünkü inanılmaz odaklıdırlar hayallerine.

Yengeç burcu için maddiyat oldukça önemlidir. Her ne kadar madde insanı olmasa da. Paranın gücünden ve öneminden bir haber değildir. Lüks ve iyi şartlar için yaratılmıştır öylesine güzel harcar ki asla hesabını bilmez. Ama hep bir yerlerde sakladığı “kötü gün” parası vardır onların.

Aslında paraya kendilerinin ve ailesinin güveni olarak ihtiyaç duyar. Bu konuda her zaman dikkatli olur. İş hayatında da bu durum değişmez. Güvenli bir şekilde iş hayatında yükselmek ve başarılı olmak ister. Risk almak ona göre değildir. Ama gene de alır. Ve hırs yaptığı zaman onu yolundan döndürecek bir güç maalesef yoktur.

 

UFAK UYARILAR

Bir Yengece bağırmadan önce iyi düşün. Bir Yengeç kendisine yüksek sesle söylenen her harfi karşısındakine yedirmeyi iyi bilir.

Bir Yengeç “Hayatım deme bana” diyorsa; bu başın belada kırıldım demek oluyor.

Hatasını bildiği halde “Bu gün neden böylesin sen?” diye soran insan bir hata daha yapmış olur! Tam çıldırtır bir Yengeci.

Bir Yengecin her şarkıda bulduğu insan olduğun zaman onun içine işlemişsin demektir.

Bazı şeylerden vazgeçmesinin sebebini tek kelimeyle açıklar bir yengeç “Sıkıldım!” Aklı olan onu sıkmadan yıpratmadan sever.

Bir Yengecin sana dargın uyumasına izin verdiğin zaman en çok onu kaybedersin. Bazı şeyler sabaha ertelenmez!

Pazar günü Yengeçle birlikte olmak özel bir durum ve sen bir yengecin yanında olmak varken evde oturuyorsan çok şey kaçırıyorsun.

Ne diyeyim size kolay gelsin…

Yengeç insanları gerçekten çok evcimen ve aile kişileridir. İyi anne olurlar ve bunu bir görev haline getirdiklerinde hayatlarında kurdukları düzenlerinde onları kimse mutsuz edemez. Tabii eğer macera peşindeyseniz Yengeç sizinle anladığınız dilden oynayabilir ve âşık olabilirsiniz.

İYİ Kİ DOĞDUK

İYİ Kİ VARIZ

DOĞUM GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN!!!

BİZİM DÖNGÜNÜN ÜNLÜLERİ

Bedrettin Dalan, Türkan Şoray VE BEN aynı gün doğmuşuz.
#18 Temmuz

Sezen Aksu- Yıldız Tilbe- Harun Kolçak- Deniz Seki- Aşkın Nur Yengi
#sezenaksu
#yıldıztilbe
#denizseki
#aşkınnuryengi
#harunkolçak
#aşkinsanı
#yengeç

Türkiye’yi ağlatarak kendisine servet yapan Sezen Aksu, yengeçlerin duygularımızı nasıl helak ettiğinin bir numaralı kanıtı! Ve Yıldız Tilbe anlatmama gerek var mı? Duygularını şarkılarına döküp yaşadığı acıyı da sevinci de en dengesiz hali ile yansıtan kişilik.

Müjde Ar
Serenay Sarıkaya
Tuba Büyüküstün
Gizem Karaca
Kenan Evren

Louis Armstrong – Nelson Rockefeller – Yul Brynner – Ernest Hemingway – Hermann Hesse – Kafka – Ringo Starr – Mireille Mathieu – Nathalie Wood – Sylvester Stallone – Tom Cruise – Julius Caesar (Sezar) – Lady Diana

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE

O zaman güzel bir Sezen şarkısı gelsin bütün Yengeçlere…♥

 

 

Kaynak


www.yengecburcu.net/yengec-burcu-ozellikleri.html

www.hurrem.com/yengec-burcu-kadin-unluleri/

Kozmik kelime anlamı ile “evrenle ve onun genel düzeniyle ilgili” olarak ifade edilir. Günümüzde yüksek öneme sahip gizli ya da gizemli ve geneli ilgilendiren “şeylere” hitaben kullanılır. Tam da burada ne güzel oldu aylardır beklettiğim konu başlıklı yazım. Bugün yayında…
Ne derler bilirsiniz her şeyin bir zamanı var.
En çok bu “zaman” olayına takıntılı olarak gene kendi kendime de bir ders vermiş oldum♥

Peki, nedir bu kozmik seviye durumumuz…
Ülke olarak baktığında sanırım en üst seviyelerdeyiz… Bakış açıları değişti, ilişkiler değişti, iş ahlakı değişti… Değişti de değişti. Aslında iyi olan “değişim” zaman içinde kendi anlamına bile ters düşen bir duruma düştü.

Halimize bakın diyeceğim bakmayın bile… Ben bile kendimle çelişiyorum. Yazı yazıyorum işte kendi çapımda ve haddimi aşmadan bunları da web sitemde yayınlıyorum falan. Ama bazen ne için bütün bu çaba demiyor musunuz sizde? Sabah kalk işe git, para kazan, stres ol, eve gel, yat uyu! Robotik yaşamın dışında bir de hayatın gerçekleri var öyle hadi canım deyip geçemiyorsun. Gerçekten ben bile bunu sorguluyorum. Çünkü sosyal medyayı kullanıyorum, yazılarımı paylaşmak için ve çıkaracağım kitabımın az da olsa adını duyurmak için… Bir taraftan da sosyal medya resmen bir şeytan oyunu. Yani doğru yerde miyim, kime hitap ediyorum ya da edeceğim endişesindeyim aslında… Bu bir çelişki benim için o yüzden de oldukça dikkat ediyorum kullandığım kelimelere.

Günlerdir uyuyamıyorum okuduklarım, manşetler, olaylar… Aklım burada nasıl yaşayacağız diye sorguluyor artık. Hani gizlilik denen şey zaten kalmadı da, bir de ifşa durumları var. Akıl almaz halde insanlar birbirilerine saldırıyorlar. Ve biz sadece bardağın boş tarafını görmeye alışığız. Bu kötü bir ruh hali değil olaylara hazırlıksız yakalanma hali diyelim. O bardak var ya aslında hep boş. Yani aldığı kadar hazneye sahip. Konularda bundan ibaret. Aslında çoğu şey basitken zorlaştıran bir zihniyet olmaya doğru gidiyoruz.
Bizler insani canlılar olarak yani pekte uzaylı olduğumuzu düşünmezsek eğer, bu kozmik enerjiyi neden olumlu yönde kullanmıyoruz. Cevap belli işimiz gücümüz #stalk çünkü…

Herkesin elinde (ben de dâhilim) telefon o ne yemiş, ne içmiş, ne giymiş yani saçma sapan bir durum. İnanın artık kimse kimseyi özlemiyor. Niye özlesin ki! Sosyal medyayı aç bak gör. İşte bu hale geldi bizim sözde “kozmik seviye” durumumuz.

İşi, gücü sadece insanlara hava atmakla geçen, zamanının %80’nini sosyal medyada harcayan bir nesil var. Ve ne yazık ki yetiştireceğimiz çocuklarımızı bunlardan uzak tutmak ne kadar mümkün? Aslında bu işin en korkutucu kısmı. Zaten artık sokakta oynayan çocuk yok, kimse çocuğunu başıboş sokaklara bırakmıyor. Kötülük ve müebbet suç teşkil eden olaylar kol geziyor çünkü. Kimsenin kimseye güveni kalmadı. İyi de sokaktan korudun ya sosyal medya?

Şimdi söyleyeceklerim gündemi meşgul eden, etmiş olan, etmekte olan ve daha niceleri için… Hepimiz yetişkin insanlarız ama bir de korumakla sorumlu olduğumuz evlatlarımız var. Şu anda evde bir saniye bile televizyon ya da internetle baş başa kalsalar görecekleri neler bir düşünsenize? Birilerinin çıplak videoları, açıklamaları, ifşa edilmiş özel hayatlar, çeteler, terör… Sizce böyle çocuk yetiştirmek nasıl bir duygu? Tahmin edebiliyorum.

Peki ya bunlara izin verenler ve gizli kalması gereken mahrem hayatlarını önümüze direk sunanlar için ne düşünüyorsunuz? Onu da tahmin ediyorum. Hayat sadece fotoğrafların altına yazılmış hashtag #andanibaret değil arkadaşlar. Hayat bir bütün olarak temsil ettiğimiz kişilikten ibaret. Yaşadığın hayat ve temsil ettiğin isim senin kim olduğundur. Her gün bir yenisine imza atan sözde skandal haberlerin gündemi ve hayatımızı doldurduğu bir hayata ben “hayat” demiyorum. İnsanların bu denli çirkinleşip birbirilerine saldırdıkları bir düzene dâhil olduğum için ucundan kıyısından sessiz de kalamıyorum.

Hadi sorgulayalım şimdi nerde kaldı bizim “kozmik” “seviye” ? Mutlaka bir yerlerde ama nerede? İnsanların kendi kusurlarını örtmek için başka hayatları harcamasına “seviye” diyebiliyorsak ayakta alkışlarım.

Çünkü yetişmekte olan yeni bir nesil var her ne kadar bunun farkında olmayanlarla beraber aynı havayı soluyor olsak da. Ve o nesil öyle bir geliyor ki, yakında belki de yenidünyayı yaratacak olan bir nesil bu. Nasıl örnek olacağız? Ne bırakacağız geride… Ya da bizler yaşlandığımızda bir köşede insanların birbirini ezip geçmesine mi şahit olacağız. Kimse farkında değil ama ister istemez gülüp geçtiğiniz sözde skandal olaylar bile zamanla kendi içinde meşrulaşıyor. Ve kişiler yapmakta oldukları eylemlerine bir yenisini ekliyorlar.
Konu da bu ya zaten.!

Ne olduğun değil, ne yaptığınla anılmak. Şu anda hangimiz sorguluyoruz karşımızdakinin hayrını, hayırsızlığını? Ama yapılanlar orada kalıyor. Ve çok uzun zaman alıyor biliyor musunuz sosyal medya üzerinden yayılan şeylerin kalkması. Çünkü internet kanser hücresi gibi çoğaldıkça başka yerlere de bulaşıyor. Resmen metastaz oluyor bu olaylar. Belki fikri mülkiyet sahibinin esas amacı da bu ama bize neden bulaştırıyorsun? Başka hanelerde yaşananlar, özel hayat, cinsel kimlikler neden bizi ilgilendirsin ki? Ama ilgilendiriyor olaylar böyle işlediğinde. Bence artık dur deme zamanı geldi. Ve kalpten inanıyorum bunların bir seferde değil belki ama kalıcı çözümlü cezai yaptırımlarla önleneceğine.

Mesela ben yan dairemde neler oluyor bilmek istemiyorum. Kim ne kadar kazanıyor merak etmiyorum. Beni sadece kendi sorumlu olduğum kişiler ve hayatları ilgilendiriyor. Böyle olması gerek değil mi normal şartlarda. İstemeden dahil edildiğimiz özel hayatlar hakkında fikir sahibi oluyoruz ve gizlilik diye bir şey kalmıyor. Evet, belki bundan para kazanan insanlar var ama kısmı da beni ilgilendirmiyor. Sadece bu hayatların eksilmiş enerjilerini alıyoruz kendi içimize. Örnek asla olamaz ve hatta insanın aklında uyuyan tilkileri bile uyandırıyor deyimi yerindeyse. Buna hakkınız var mı? Beni, seni, onu, diğerlerini konuya yorum yapar hale getirmeye hatta ve hatta empati kurmak zorunda bırakmaya hakkınız var mı?

—YOK!—

İşte bu yüzden insanları edindiği hobilerinden ve zevklerinden vaz geçmeye zorluyorsunuz. Özgürlük anlayışınıza her şey ters ama bir sizin ki doğrudan şaşmıyor. Zamanında inancınız eksik şimdilerde tavan. Peki, bize ne bundan. Her şey Allah ile kul arasındadır. Aynı şekilde AİLE yaşantılarınızda sizleri ilgilendirir. Bizlere ne bundan! Yaptığınız hayırdan ya da bağıştan bizlere ne! Zaten yapılan bir iyilik asla dile gelmez. Bize böyle öğretildi. Ancak sizler yüzünden dediğim gibi dinlemeyi sevdiğim müzikten, eğlendiğim mekânlardan, kendimce dilediğim dileklerimi bile manasız görmeye başlamış biri olarak. Gerçekten bizlerin hayatların da sizlerin ne işi olabilir? Herkes yaptığı iş ile gündemdir ya da değildir. Sonra bir de şu arınmalarınız yok mu?

Hele hele en delirdiğim konulardan biri de şu; jimnastik yapmayı yani bir nevi bedeni gevşetmeyi başka isimler altında arınma olarak görenlere deli oluyorum. Saygıda duyuyorum ama şahsi fikrim maalesef kendini bir yere bir türlü ait hissedemeyen ve travmatik geçmişleri olan azdan çok bilen insanlar bu yola baş koyuyor. Başarılı da oluyorlar. Ama hangi konuda? Kendini geliştirmek mi yoksa bedenini geliştirip aynı denklem içinde zihnini açmak mı?

İnanın tahmin edemeyeceğiniz kadar okumuş ve bilgi birikimi sağlam biri olarak bunları söylüyorum. Kimilerini rahatsız edeceğini bilsem de bunu söylemekten dolayı asla kendimi kötü hissetmiyorum. Eninde sonunda bu da bir tercih değil mi?

Huzur isteyen kendini her şeye adayabilir. Ama önce kendine verecek bunu sonra sorumlu olduğu kişilere. Bu konuda da çok netim. İnsanlar bazı arayışların sonunda aşırıya kaçtıklarını ya fark etmiyorlar ya da bu bir şeyin kafası olmalı…

Bir kere her şeyden önce bilimsel olarak ispatlanmış beden iskeletinin farklı travmalara uğramasına sebep bu derin düşünme işleri. Ben bedenimi seviyorum ve iyi bakıyorum çok arınmak istersem de ne yapacağımı ve bana neyin iyi geleceğini çok iyi biliyorum. Ama bu yol asla aşırıya kaçmak değil. Yani aslında şunu söylesem size sokaktaki bir dilenciye acıdığınız zaman ona para veriyorsunuz, çünkü kendinizden farklı ve aşağı buluyorsunuz onları.

Hâlbuki biz insanlar eşit değil miyiz? Ne zaman ki sen birini kendinden az görürsün o zaman kendini de nerede gördüğünü hatırla derim.
Bir laf vardır “acıma acınacak hale düşersin” diye. Niye böyle demişlerdir biliyor musunuz kendinizi kimseden üstün görmeyin herkes eşit yaratılmıştır inanışından gelir bu.

Ancak bazı bedensel aktiviteler bunu Dünyanın en fakir bilinen Ülkelerine giderek yapıyorlar. Niye mi çünkü orada ki kültürel ve sosyal farklılığın onları terbiye ettiğine inanıyorlar.

İşte bu bir acıma sistemi! İnsan ister istemez kendi mutlu hissediyor, şükür etmeyi bilmeyen bile oraları gördükten sonra şükür ediyor.
Bu sizce bir arınma yöntemi mi? Yoksa kendini daha da değerli hissetmene sebep olan yaşayışı görüp mutluluğun para olmadığını anlama yöntemi mi? Hangisi?

Bana göre bunlar tamamen insanın kendi kendini inandırıp avunma sistemi.
Sistem ne ister? Çalışasın, çok çalışasın ve bunu şikayet etmeden yapasın, izin verilen ölçülerde eğlenesin, evine dönesin, televizyon izleyesin ve sonra yine çalışasın, çalışıp kazandığını sandığın parayı yine sistem için tüketip ona geri veresin… Kapitalizmin işleyişi böyle.

Alın bakın buyurun gündeme koskoca bir cemaat kurulmuş insanlar kandırılmış, istismara uğramış. Her şeyin aşırı zarar ve de gizli kalsın diye yıllarca üstünü başkalarını suçlayarak örttüğümüz kusurlarımız yüzünden bir yerlere sığınmak diyelim. Ya da demeyelim. Herkes yapmak istediği arınma sisteminde özgür!

Ama halk olarak bizi en çok rahatsız eden bakış açısı işte bu! Bana ne senin ne yediğinden, organik hayatından ve inanışlarından. Bedeninden, geç yaşlanmandan bunların ıvır zıvır faydalarından. Gerçekten bize ne! Doğal hayatın adresi belli bunu seçen insanlar da var ancak hiç biri körü körüne “kabul ediş” yaşamıyor. Ve işin manevi kısmında direnip konu maddeye gelince de özenilesi hayatlar yaşamıyor.

Ama şunu özledim hani o duvara bardak dayayıp komşusunun evini dinleyen teyzeleri ve giriş kat penceresinden ayrılmayan sokağın ajanı olan insanları işte o nesil…
Hatırlatırım ama o bardakta boştu.!
Bir de Masumdu!

Kötü değildik bu kadar. Savunmasız olan canlılara böylesine ıstıraplar çektirmiyorduk bence (hala eskinin iyi olduğuna inanan biri olarak) belki de haberimiz yoktu ama kötüydü gene. Ne fark eder gizlilik diye bir şey var mıydı? Vardı! Mahremiyete saygı vardı. Aile denen koskocaman bir çatıydı. Ve böylesine gelişi güzel harcanmıyordu hiç bir duygu.

Sabah 4’e doğru sıçrayarak kalkıyorum aman Allah’ım ne rüyalar neler neler filmlere konu olur öyle şeyler görüyorum şu sıralar. Çünkü insanların üzerinde bırakılan metastaz olan bu sosyal medya hastalığı rüyalarımıza kadar girmeye başladı. Anlatsam inanamazsınız. Çünkü korkuyorum gelecekten ve yetiştirmekte olduğum evladımın hayatından.

Daha dürüst ve gerçek insanların ön planda olması gerektiğini düşünüyorum. Ve inanır mısınız ben çok uzun süredir zaten televizyon izlemeyen biri olarak artık dizi bile izlemeyi bıraktım. Sadece bebeğimin izlediği şeyleri takip ediyorum o kadar. Buna rağmen işim gereği yazdığım için sosyal medyadan bir haber de olamıyorum ama şu an gerekli enerjiyi bulsam hayatımı iş kolik olarak geçireceğim bir meslek seçmeye harcardım.

Her neyse sadece evrenin bir parçası olarak kabul ediliyorsak bu enerjiye sahip olduğumuz alanları tamamen gene başka kozmik konulara doğru yönlendirelim hiç değilse. Son zamanlarda her şey bu kadar ters giderken bu işte de vardır bir hayır demeyelim mesela. Çok bilmek ya da çok gezmekten değil aile olgusunun en özel sırların kasası olduğunu unutmayalım, unutturmayalım.

Ve son olarak Alman yazar merhum Günter Grass’a ait olan Kozmik isimli şiirden birkaç dize paylaşarak, bir sonraki yazımda daha neşeli ve güzel şeylerden bahsetmek dileği ile konuyu artık kapatayım.

 

♥♥♥

Bir yaşantımız var şu yuvarlakta
Adına yeryüzü dediğimiz
Biz kaplamışız duvarlarını bin yönde
Çizmiş karanlığı üzerine ellerimiz
Düşmanlar yaratmışız kendi içimizden
Ölümü üleştirmiş eşken isimlerimiz
Sımsıkı kapanacaksa bütün kapılar
Hiç belirmeyecekse o düşsel umut
Kapkara duracaksa orada ufuklar
Sonsuza kadar ışıksız şu konut
Yalnız korkudur boy verir içimizde
Bir gizli düşmanın açlığını büyüten
Saldırır belki yıkar duvarlarımızı
Çiğnenir geçeriz belki dişlerinden
Direnç anlamsızdır o zaman, yenilmişizdir çünkü
Yönelir sorulara durmadan çaresizlik
Dostlar, kardeşler, en kopmaz ilgiler
Şu yuvarlak içinde baştan gömüldük…

♥♥♥

 

Belki de ileriyi gördü ya da sezgileri çok kuvvetli idi.
Ama sonuçta ne ben kâhinim ne de sen. Hepimiz güzelleştirmekle meşgul olduğumuz bedenlerin içinde ki ruhlarız. Ne zaman bu bedenlerin içinden dışarı taşıyoruz işte orada kozmik seviye dediğim nokta başlıyor…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

Kaynaklar
www.antoloji.com/kozmik-2-siiri/

Yazımı okuyup buradan sadece “meditasyon” alıntısı yapacak olanlara da bir link tavsiye edeceğim.

Mutlaka okuyun
Bilgi zararsızdır kirletmediği sürece…
http://www.derki.com/sifacilik/yoga-tehlikeli-midir/

Aşk Her şeyi Affeder Mi?

 

Şaka değil merak etmeyin gerçekten soracağım birkaç önemli konu var bunun üzerine. Hali hazırda yakın geçmişte bir yakınımın hikâyesinden esinlenerek, günlerdir de üzerinde düşünmekte olduğum soru bu…

Koskoca bir başlık beklemeyin benden sakın çünkü öyle bir başlık yok bu yazının altında… Tamamen enerji ile ilgili ve de tıpkı camın içeriden mi dışarıdan mı daha güçlü kırılacağı deneyi gibi bir durum söz konusu…

Her neyse…

Aşk kelimesinin tam olarak neyi ifade ettiğini atlayarak soruyorum bunu, sizce her şeyi affeder mi?
Tabii bunun anlamı yorumlarınızı bekliyorum demek oluyor ama ben daha farklı bir dil kullanarak sormak istiyorum aslında bunu. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Bunu sorgulamaya başladığında akla ilk gelen ihanet oluyor tabi doğal olarak. Ama baktığında ihanetinde bin bir çeşit draması var kendi içinde. Kimisi yıllarca birlikte olduğu kişiyi artık istemiyor ve sevmiyor, kimisi baştan beri heves peşinde, kimisi de gerçek sandığı şeyin peşinden gidiyor… Olay aslında bakmayın tamamen drama. Yani ihanet üzerine sayfalarca yazar, yorumlarız ancak iş bu noktada değil de eğer ihanet dışında ki başlıklar altından kaynaklanıyorsa yine de affeder mi?

Birkaç kişiyle sohbet ettim geçen zaman içinde. Çok acıklı hikâyelerde var bunların içinde ancak bazen öyle şeyler olabiliyor ki akla gelen ilk ihanet teması bile “keşke” öyle olsaymış dedirtebiliyor insana.

Çünkü çok sevdiğim biri aynen bu cümleyi kullandı “keşke bana ihanet etseydi” dedi. “O zaman kendimi daha çok severdim belki de” dedi. Bunlar bence oldukça acı cümleler özellikle de bir Kadın için. Gerçekten şaştım kaldım çünkü ihanet başlı başına çokta özenilecek bir son değil benim için. Niye diye sorduğum da ihanetten daha da kötü şeyler olabileceğini de öğrenmiş oldum. O günden bugüne hala düşünüyorum, aklıma takıldı kaldı… Benim başıma gelmiş olsaydı ne yapardım dedim. Çok şeyi sorguladım çocukluklarımızı, hayallerimizi, kalbimizi kıranları ve seçimlerimizi… Ne bileyim o tanıdığım adına derin bir üzüntü hissettim ama bir cevap aradım. Gerçekten bazen bazı olayların bir cevabı bile hak etmediğine inanıyorum.

Şükür mü diyelim halimize? Tabii ki hayır ama inanın hayatta peşinden koşturduğumuz o boş ve kafa yoran durumlar aslında insana çok bir şey katmıyor. Sadece o süre zarfınca yaşanılan şeylerin hatırı kalmıyor falan. Saygı bitiyor, inancın kalmıyor… Git gide azalıyor her ne varsa. Bu arada şunu da eklemek istiyorum “güven” duygusu yenilenebilir bir duygudur. Yani sizin güveninizi boşa harcamış birine yeniden güvenebilmeniz gayet mümkün. Tersini seçmeniz sadece bir seçim. O yüzden güvensizlik üzerine olan konuları da dâhil edince fazladan bir zarar olarak bakmıyorum, toparlanır demek istiyorum tabii daha da fecileri yoksa. Yani ya bundan daha da kötü senaryolar varsa gerçekten işte o zaman insan düşünüyor… Hakikaten kime sarılacağız bu hayatta… İnsan neden bir başka bedende bütün olmak için var neden sadece kendi ile sonsuza kadar mutlu değil… Cevap basit… Bir elmanın iki yarısı…

Yukarıda sormuş olduğum soru aslında, tam da bu noktada devreye giriyor. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?
Aşk gerçekten iki kişi arasında yaşandığında ve “biz” olunabildiğinde tadından yenmez bir duygu. O kelebek uçuşmaları sırasında aslında beyniniz vücudunuza oksitosin, dopamin, adrenalin, serotonin, ve vazopressin hormonlarının salgılanmasını sağlıyor. Hani kızlar arasında olur böyle muhabbetler “sen de bir şeyler var” “güzelleştin!.” falan işte aslında farkında olmadan o mutluluk ve enerji birleşimi insanda bu hormonları tavana çekiyor. Buna kim hayır der ki. Varsın olsun aşk hayatımızda her gün olsun.

Ancak bir süre sonra aşk bitiyor ve buna hiç biriniz inanmayacaksınız ama gerçekten aşk çok kısa süren bir duygu. Yerini daha güzeline devrediyor tabii buralara gelebildiyseniz şanslınız… Sevgi başlıyor ve tarifsiz olan duygular silsilesi… Ve bence bu çok doğru insan ne gariptir ki ilk gördüğü an da anlıyor o insanla beraber üreyeceğini… Buna henüz kendi adıma bir açıklama getiremiyorum ama gerçekten bu doğru. Ve aşk çocukları kesinlikle bu şekilde dünyaya geliyorlar.

Çok fazla link bilgisi yazmak istemiyorum ama buda burada dursun hani… Gerçekleri de bilelim. İngiltere’de aşk ve beyin fonksiyonlarının incelendiği bilimsel bir çalışma, aşk halinde romantizmin süresinin 937,5 gün sürdüğünü ortaya koydu. Yani toplam 2.5 sene dersek buna ki bence çok bile uzun, araştırmaların verileri böyle sonuçlanmış. Hoş gerçi bunların kaçı evlilikle sonlanıyor orasını bilemiyorum.

Ve çok tatlı bir bilgi daha…

Medicana International Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülküf Önal, aşk ve nefretin çok yoğun duygular olduğunu ve bu duyguların beyin hareketliliği ve dışa vurum açısından benzer özellikler gösterdiğini söyledi.
Aşk ve nefret arasındaki en büyük farkın, muhakeme ve aklıselimin merkezi olan beyin korteksinin büyük bir bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesinden kaynaklandığının altını çizen Önal, “Nefret eden kişinin korteksi çalışıyorken, âşık olan kişilerde kortekste ışık gözlenmiyor” dedi.

“Âşık olunca, beyin kendini kapatıyor”

Tamamen karanlık yani…
Araya girip şunu söylemek istiyorum. Bu bilgiye tamamen katılıyorum çünkü halk arasında derler ya “gözü kapandı” “büyü yapıldı” diye aynen böyle bir durum var. Yani beyin dışarıya kapanıyor. Ben buna tamamlanma da diyorum o ayrı. Büyüye hiç inanmıyorum o apayrı. Eğer hayatta bir kez olsun aşktan gözünüz kör olduysa ne mutlu size diyelim.

Dönelim makaleye…
Önal, Prof. Dr. Semir Zeki liderliğinde İngiltere’de yürütülen ve Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme tekniğinden yararlanılarak gerçekleştirilen çalışmada, aşk gerçekleştiğinde, beyinde meydana gelen değişikliklerin incelendiğini anlattı.
Önal, romantizmin süresinin de araştırmalarda “937,5 gün” olarak saptandığını ifade ederek, “Katılımcı çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele tutuştuğunu belirtirken, 937,5 gün sonra bu oran yüzde 38’e iniyor. Evliliğin üçüncü yılında ise çiftlerin yüzde 83’ü yıl dönümlerini kutlamak için uğraşmıyor” dedi.

“Kadın ve erkek beyni aşkı farklı yaşıyor”.!

Kesinlikle doğru. Kadın aklı denen bir şey var bir de erkek aklı. Hani kızmayın küçümsediğimden değil ama kadınlar gerçekten değişik yaratılışları ve kimyaları olan canlılar. Yuvayı dişi kuş yapar lafı doğrudur. Betondan bir evi, bir kadın “yuva” yapabilir ancak. Sevgi ile yapamayacağı şey yoktur ki kadının… Yeter ki ihtiyacı olan sevgi, ilgi, şefkat ve güveni alsın karşısından.
İnanın ki karşınızda sizi seven bir “kadın” varsa o “erkek” her zaman bütün bir kişilik haline bürünür. Buna “adamı vezirde, rezilde eder” atasözümüzü eklemeden edemeyeceğim. Zaten onlardan oldukça fazla olduğundan bugün erkeklerin kadınlara bakış açısı net değişti. O da ayrı bir sorun başlı başına.

Makalenin devamı…

Önal, erkek beyninin nörolojik aşk devrelerinin kadınlarınkinden farklı olduğunu, bu durumun “ilk görüşte aşk” ve “tek gecelik ilişkinin nedeni olarak gösterildiğini dile getirdi.

Âşık olan kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalarda, âşık kadınların beyninde birçok alanın hareketlendiğinin tespit edildiğini anlatan Önal, “Özellikle içgüdülerle ilgili alanların, dikkat ve hafıza devreleri hareketleniyor. Erkeklerdeyse görselliğin işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış, aynı zamanda erkeklerin neden kadınlardan daha kolay ‘ilk görüşte âşık’ olduklarını açıklıyor. Kadın ise tecrübelerine önem veriyor. Bu nedenle tek gecelik ilişkiyi daha çok erkek yaşıyor” açıklamasında bulundu.

“Kara sevda, korkunun önüne geçiyor”…!

Diyerek bu bilgileri sonlandırmışlar. Ben yeterince doğru olduğuna inanarak sizlerle paylaştım. Normal şartlarda bir Yengeç burcu kadını olarak asla aşkın tıbbi bir karşılığı olduğunu savunmam ama yukarıda da yazdığı üzere “tecrübe” dendiğinde orada akan sular duruyor ve ben sevgili yükselenim Kova burcu kadını oluyorum. Zaten benim kombinasyonum tam bir felaket hiç sormayın yani, yengeç ve kova imkânsız ikili. Su kovaya dolar. Yani durumun vahametini düşününce neden ajan olmadım diye ah çekiyorum. Bende yıllarca neden kızlardan çok, erkek arkadaşlarım olduğunu sorgular dururdum meğer beynimin bir kısmı erkek kafası olarak adlandırabileceğimiz bir yığın gariplikler içindeymiş. O sebepten erkekleri çok iyi anlarım ve sağlam empati kurarım. Kuramadıklarım da olmuştur elbet ona da zamanlama hatası diyelim.

Ben sorumu tekrar sorup konumuza döneceğim…

Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Yani aşkın gerçekten de affedici bir tarafı var ise bunu sağlayan şey gerçekten o hormonların da etkisi ile kabulleniş mi…? Ya da dış etkenler mi? Sosyal çevre, statü, imkanlar vb. şeyler mi. İşte esas insanın sorması gereken soru bu. Hele de en son etmiş olduğum hafif acıklı sohbetin arkasından kendime dâhil bu soruyu sordum günlerce. İçeriğini çok yazamasam da ihanetten daha kötüsü ne olabilir diye düşünün isterseniz. İşte o sebepten belki de bu konuya bile vakıf olmam çok manidar bir dönemde oldu.

Ve dedim ki kendime aşk her şeyi affeder. Kendi başına bile içinde kelebekler uçuşturan bir duygunun olumlu haline baktığın zaman affedici olmaması içten değil zaten. Ama eğer aşkın affettiği şey, aşkın dışındaysa o affeden duygunun adı aşk değil. Başka bir şey. Orada sorgulamak gereken başka konu başlıkları olmalı.

Ve bunu bütün samimiyetimle söylüyorum ki “keşke bana ihanet edilseydi” cümlesinden sonra iyi ki dedim. Hem kendi tecrübelerime baktım, hem çevremdekilere, her şeye… Hayat aslında göründüğünden daha da yıpratıcı ve bazen gerçekler hiç bilinmese daha iyi… İyi ki dedim… Neye dedim orası bende kalsın… Ancak gerçekten beterin beteri var. Hayatta en kabul edilemeyecek durumu bile bir son olarak dilemiş birinden duyduğumda, çok şükür demek içten bile değildi. Ayrıca bundan da ne ders çıkarılır orası da bin bilinmeyenli denklem.
Bakmayın aslında bizler kendi mutsuzluklarımızın üzerine hayatlar kurmaya çaba göstermesek içinde bulunduğumuz olumsuz olaylar aslında hiç olmayacak. İnsan en çok mutsuz olduğu yerini, yani en eksik hissettiği şeyi hayatına çekiyor. Ve bence bunu tamamen bilinçsizce yapıyor.

Ve bugünün o yıpranmış adamlarını da aslında bu tarz hem cinslerimiz bu hale getiriyor. Aynı şekilde kayıp ruhlu kadınlar olarak adlandırdığım hem cinslerimi de bu “ıssız adam” ‘lar bu hale getiriyor. Her şey karşılıklı. Ama keşke olmasa.

Her insan birbirinde istemeden de olsa derin izler bırakarak yeni bir sayfa açıyor. Ve tekrar tekrar aynı hatayı yapıyor. Affetmek ve kabul etmek varken bütün eski öfkelerini diğer dişil ya da eril enerjiye taşıyor. Belki bu size şu an çok yabancı gelebilir. Ama enerji bütünlüğüne inanıyorsanız şuna da inanın; siz birini aldattığınız zaman birlikte olmuş olduğunuz kişinin enerjisini, hem aldattığınız kişiye, hem de hayatınızda ki aktif kişiye geçiriyorsunuz. Tıbben buna hastalıklarda dâhil elbette ama bir de işin enerji kısmı var ki orada maalesef aldatılan kişi bunu çok net anlıyor. Öyle bir enerji sistemi ki bu tekrardan evinize dönüp birlikte olduğunuz insana sarıldığınızda, ona birkaç saat önceki bedenin hislerini geçiriyorsunuz.

Bahsettiğim şey klasik yakalanmalar değil tamamen enerjiyle bütünleşmiş bir his durumu. Bir kadın veya erkek birbirinden şüphe ediyorsa inanın ki orada ters giden bir şeyler vardır. Çünkü bırakın jest ve mimikleri ben hiç oralardan çalmayacağım insan karşındaki ile anlaşmaya razı ise asla kusur aramaz. Ya da her fırsatta bir konu yaratıp karşındakini yıpratmaz. Bunların hepsi eskiden kalma öfke birikintileridir. Ve bu öfke deryasında kişi hiçbir açıklaması olmadığı halde karşındakine de aynı şeyi yapar ve de çok uzun sürmez her şeyin açığa çıkması.
Dişil ve eril enerji olgusu, seks ve bedenden öteye uzanan başka boyutlar ve gerçeklikler taşır. Geleneksel olarak kadınlar, alıcılık, besleme, hassasiyet, duygu ve sezgi ifade etme ve geliştirme durumundadırlar. Geçmiş tarihte pek çok kadın, kendine güven, doğrudan eylem, zekâ, etkili ve güçlü bir şekilde görev yapma yeteneklerini bastırmıştır. Benzer bir şekilde erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Güçlü, doğrudan, saldırgan ve iddialı hareket etme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Pek çok erkek kadının tersine, sezgi, duygu, hassasiyet ve besleme duygularını bastırıp inkâr etme yoluna gitmiştir.

Her cins, hayatını devam ettirebilmek için çaresizce diğer yarısına bağlı ve muhtaçtır oysaki. Yani erkekse dişiyle, dişiyse erkekle tamamlanmadan var olamaz. Bu durum, bedensel-cinsel-tensel bütünlenme çerçevesinde kısıtlı kalmayan, kendi varlığının içindeki enerjisel zıt yanına da ihtiyaç duyarak yaşamak ve hayatta kalmaktır. Yani birey var oluşunu devam ettirmek için çiftleşme amacıyla diğer yarısına ihtiyaç duyduğu kadar, kendi öz benliğindeki diğer karşıt çiftine de ihtiyaç duymaktadır.

Son binyılın sosyal ve psikolojik baskısıyla töre, edim ve kurallar silsilesine göre yaşam tarzı oluşturan insan toplulukları; fiziksel olarak hangi cinsin organlarını taşıyorsa, o cinsin sembolü olan davranışsal edimleri kendisinde baskın kılmayı seçmiştir. Dengede olmayan bu baskınlık tüm dünya enerjilerine yansır. Sadece kadın-erkek arasında kalmayan negatif kutuplaşma; tüm dünyanın enerjisinin üzerinde bir kâbus gibi oturuyor. Kutuplar, kendi varlığının özündeki karşıt ve tamamlayan enerjiyi reddeden durumu devam ettirdiği sürece; her türlü ikiciliğin arasındaki gerilim alanı, dengesizlik yaratmaya devam edecektir.

Basit tanımlamayla kadın ve erkek, ayrı ayrı yarım insandır. Erkekler sezgisel bilgelik ve duygusal destek için kadınlara ihtiyaç duyarlar.

Kadınlar da edilgen olmayı seçtiklerinden eylemsel olarak erkeklerine bağlıdırlar. İdeal bir iş bölümü ve paylaşım gibi görünmekle birlikte, diğer yarısı olmadan yaşayamayacağını bilen birey, kendini tek başına bir bütün olarak hissedemez ve kendi iradesinde olmayan diğer yarısını kaybetmekten korkar.

Bu korku, sürekli olarak karşıt kaynağı kontrol etme güdüsü yaratır. Bu güdü bir şekilde eylemini gerçekleştirmelidir, durdurulamaz. Zorla, hileyle ve ne pahasına olursa olsun karşı tarafı kontrol etme edimleri, ince davranış detaylarıyla şekillenerek bağımlılığa dönüşür.

Bu da kaçınılmaz olarak gücenme, incinme ve savaşı doğurur. Oysa gerçek sevgiye dayanan bütünlenmelerde bu türden bir kontrole ihtiyaç ve yer yoktur. Çünkü her iki taraf da kendi bütünlüğü içinde birer Tam’dır.

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok, Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

(Hacı Bektaş-ı Veli)

Bence bu yazı tamda buralarda durmalıydı ve kendi görevini şu anlık tamamladı. Çünkü devamı geliyor…
Aşk üzerine, sevgi üzerine, bütünleşmek üzerine daha çok söylenmeyen sözler var.

Gene de pişmanlık duyulmadan ve var olan durum üzerinden bakıp daha da kötüsünün olabileceği ihtimalini akıldan hiç çıkarmadan yolumuzda emin adımlarla ilerleyelim… Unutmayın kimse kimseye muhtaç değildir ve mutlak suretle doğanın bir dengesi vardır. Bu denge ne zaman farklı algı boyutlarına taşınıyor işte o zaman başlıyor bir şeyler değişmeye… Olumlu yönden bakıp daha doğru ve düz olarak cümlelerimizi söylemekten çekinmeyelim derim…

Sevgiyle kalın…

Mutlu Pazarlar…
Merve♥

 

Kwabs – Cheating On Me

 

Kısa bir not…
Özlem Tekin’in hayatımıza tam olarak bu şarkının sözleri ile dâhil olduğu o dönemleri düşünmedim değil bunları yazarken… “Çok üzgünüm, istemeden…” diye ince tiz bir sesle harika hatıralar bırakmış olduğu muhteşem şarkısı. Sene 1995 benim için aşkın çok fazla bir şey ifade etmediği dönemler doğal olarak… Ama çok iyi hatırlıyorum bu şarkı dillere dolanmıştı ve Yerebatan Sarnıcında çekilmişti o klip. O günlere de minik bir dönüş olur belki Pazar Pazar…

#ozlemtekin
#askherseyiaffedermi

 

KAYNAKLAR



⇒www.teknokulis.com/haberler/guncel/2014/04/29/askin-omru-bilimsel-olarak-hesaplandi
⇒www.indigodergisi.com/2013/04/icimizde-saklanan-kadin-ve-erkekler/

Yazımda kaynak olarak kullanmadım ama bakmanızı tavsiye ederim.

www.sagliklisifacilik.com/ruhsal-cinsellik-şehvet-tatmin-ve-i̇ffet-4ef3531d54a9

 

 

AÇIKLAMALAR

Oksitosin: Oksitosin, primer olarak beyinde nöromodülatör görevi olan bir memeli hormonudur. Beyinde hipotalamusta sentez edilir ve arka hipofizden salınır. Oksitosin en fazla üremedeki rolü ile bilinir.
#oksitosin

Dopamin: Dopamin, vücutta doğal olarak üretilen bir kimyasaldır. Beyinde, dopamin reseptörlerini aktive ederek nörotransmiter olarak görev yapar. Dopamin, ayrıca, hipotalamustan da salgılanır ve kana karışarak nörohormon görevi yapar.
#dopamin

Adrenalin: Adrenalin, böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur. Doğada bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır.
#adrenalin

Serotonin: Serotonin, insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.
#serotonin

Vazopressin: Vasopressin, ve Antidiüretik Hormon olarak da bilinen Arginin Vasopressin, insan dahil olmak üzere memelilerin büyük çoğunluğunda bulunan bir hormondur. Vasopressin’in birincil görevi, böbreklerden su geri emilimini arttırmaktır.
#vazopressin

Öyle anlar geliyor ki karşınız da ki harika suretli insana bakıyorsunuz ve diyorsunuz ki sussan daha güzelsin. Tabii diyemiyorsunuz o ayrı. Ama diyenler vardır diye düşünerek yazıyorum…

Ne komik ama değil mi? Kadın ya da Erkek demeden en güzel insana bile dayanamaz olabilirsiniz. Çünkü genellikle insanlar boş konuştuklarının farkında değillerdir. Gerçi dolu konuşmaksa mesele neyi konuşacağız diyeceksiniz siz de haklısınız.

Boş konuşan insan tabii eğer iş yaptığınız biri ise sus diyemeyeceğiniz kesin. Katlanılması zor durum. Bir de “o değil de…” ile başlayıp, tamamen alakasız başka bir konuyla, ani araya giriş yaparak laf kesenler var onlarda feci tabii. Ama kendi lafı bölünürse sinirlenip bir boş konu daha açmaktan da kendini alıkoyamazlar. Hemen oradan kaçın, telefonunuza sahte bir uygulama yükleyin mutlaka bulunsun. İşte amcam arıyor, patron çağırdı falan diyerek ortamdan sıyrılın yoksa bitmez, sabahlar olmaz…

Yıllarca görmediğin bir arkadaşına hasretle kavuştuğunda geçen zamanın özetini birkaç saate sığdıramazsın ayrılırken de eksik hissedersin.
Bir de gerçekten konuşmak isteyip konuşamadığın tipler vardır. Çünkü onlar asla dinlemezler seni. Konu açarsın kendinden bahseder. A dersin kendini anlatır, b dersin gene kendini anlatır kısaca dayanılmaz bir eziyete döner bu tarz insanlarla birkaç saat bile geçirmek… Onlardan da kaçın. 🙂

Yazının sonu sanırım Tibet’e doğru gidiyor… Kendimde emin olamadım… Ama merak etmeyin Tibet’e hiç gitmedim. Gidersem 7 değil 77 yıl kalmayı düşünüyorum…

 

Benim sıkça başıma gelen vazgeçilmez “taksi” muhabbetleridir. Zamanında havalimanından taksiye bindiğimde malum üzerimde üniformam olduğundan hemen muhabbet başlardı. İlk soru abla nerelisin? İkinci soru evli misin? Sanki oğluna alacak mübarek… Neyse tabii bin bir surat ifadesi ile durumdan ne kadar rahatsız olduğumu fark etmesi için uğraşsam da boş, sonunda evin önüne gelince maaşın ne kadar sorusu ile kaç kez taksiden indiğimi hiç unutmam. O gün bugündür de tanımadığım insanlarla sohbet etmek konusunda yabanileştim. Sanırım haksız değilim. Boş konuşmak meselesi oldukça sık rastlanan bir durum. Zamana çok kıymet veren biri olarak ben “zamanımın çalınmasına” hır çıkarabilirim.

Gelelim tarz-üslup konusuna… Aslında ben daha önce de bir yazı yazmıştım “diksiyonsuz silikonlar” diye. Hatırlamayanlar için link :http://merveninblogu.com/iste-ilk-konumuz-diksiyonsuz-silikonlar/.

Kadınların özellikle günlük hayatta ki konuşma biçimlerine çok takılırım ben. Öncelikle sağlam bir üstattan diksiyon eğitimi aldığım için, beden dilinin ve mimiklerinde buna ilave olarak insanın kendisini nasıl ifade ettiği konusuna özellikle dikkat ederim. Ve kadınlar doğaları gereği beden dillerini doğuştan özel bir yetenekle gerçekten kullanabilen canlılardır.

Eğer bir kadın gözlerini konuşurken çok net bir şekilde kullanıyorsa tabii ki bu bulunan ortama da bağlı dikkatli olun derim. Çünkü insanın en önemli ifade duyusu gözdür. Ve hiç şaşmayan ikinci hareket kadınlar saçlarıyla oynuyorlarsa eğer ya ortamda ilgi odağı olmak istiyorlardır ya da huzursuzlardır.

Ben çocuksu davranan kadınların konuşma tarzlarını eskiden çok tatlı bulurdum ne zaman bu böyle iğreti hale geldi artık dayanamadığımın farkına vardım. Gene söylüyorum ah şu sosyal medya. Hep bu gördüğümüz ve neredeyse aklımızın bir köşesinde tatlı iken kötüye dönüşen görüntüler.

İtiraf etmeliyim ki gerçekten güzelliğine toz kondurmayacağım ama konuştuğu zaman yok olmasını istediklerim var ki işte onlarla ömür nasıl geçer bilemiyorum. Karşı cinslerime sabır diliyorum. Ben erkek olsam ne yapardım bilemiyorum. Ondan kadın olmuş olabilirim :).

Aynı oranla çok konuşan erkekler de bir şekilde ya telefonu kapamayı bilmiyor, ya da işsizler gerçekten bilemiyorum ama kesin orada da bir sorun var. Benim için uzun telefon konuşmaları tarihte kaldı herhalde ya da çok yoruldum. Ondan bu kadar sinir oluyorum uzun konuşmalara. Bazı arkadaşlarımın ilişkilerinde hala da şahit olduğum saatlerce süren konuşmalar da bunlara dâhil. Neyi konuşuyorsunuz arkadaş. Anlamıyorum anlayan varsa aydınlatsın.

Ha bir de eskiden okuldan eve gelirdik, ev telefonundan saatlerce bütün günü geçirdiğimiz insanlarla konuşurduk. İşte o esas neyin kafasıymış hiçbir anlam veremiyorum şimdilerde.

Neyse siz çok konuşan erkeklerden de kaçın, inanın zaman kaybı. Bir erkeğin konuşacak çok şeyi olmalı elbet ama gün 24 saat en azından bunu temel alın öyle bakın. İşi olan insan işiyle uğraşır telefonuyla, chat yapmakla falan değil. Böyle erkekler oldukça fazla özellikle şunu da söylemesem olmaz asansörde ve spor salonunda fotoğraf çeken erkekler antipatik. Artık pozunuzu değiştirin.
#birdost

Çok neşeli durumlar haricinde bir de içkinin etkisiyle çenesine vuranlar var. Aman Allah’ım susmayı bilmez aynı konuyu 1000 kere anlatır. Dinlemez. Hani bunlar sene de 365 günde en çok 1 kere olsun dediğim şeyler haline geldiğinden beri biliyorum ben o eski ben değilim… Sanırım yaşlanıyorum. Ya da eski muhabbetleri özlüyorum şimdiler de hiç biri yok çünkü.

Zannetmeyin bunları yazan kişi olarak ben öyle suskun, az konuşan falan biriyim. Tabii ki hayır bol keseden sallamıyorum ama hafif kendimden de ithafta bulunarak bir şeylere değinmek çabasındayım.

Sinir seviyesi yüksek gerilim hattına bağladığında enerji çeneye vuruyor kanaatindeyim. İnsan istemediği sözleri de söylüyor hatta ancak pişmanlık yaraya merhem olmuyor. Yapılan bir araştırmaya göre, egosu yüksek kişilerde daha çok olurmuş bu. Egoist insanların gün içinde harcaması gereken enerji dışında bir de kelime haznesi varmış ve bunu kullanamadıklarında evdekileri bile uyandırır cinsten tepkimelerde bulunduklarını söylüyorlar… Politikacılar ne yapsın o zaman sürekli konuşuyorlar. 🙂

Ben kendimi iyi bir dinleyici olarak görürüm hep. Dinlemeyi severim. Karşımdakinin bana duyduğu güven, sadakat ile bana bir şeyler söylendiğini düşünürüm ve saygı duyarım. Ancak bazen iyi bir dinleyici olmak kendinizi dinletememe seviyesine de ulaşabiliyor. İşte burası tehlikeli suların sinyallerinin tam da olduğu yer. İnsanlar karşılıklı olarak eşit seviyede iletişim kurabilirlerse ancak kavga, huzursuzluk vb. durumlar gerçekleşmez. O yüzden kendinizi dinlettiğiniz insanları da kendiniz gibi görün ve onlarında dinlenmeye ihtiyacı olabileceği gerçeğini asla yabana atmayın derim.

Neyse ben şu çok güzel suretli olan tiplere döneyim… Mesela kadın çok güzel bakmaya doyamayacağınız derecede güzel ama içi neredeyse saman dolu misali… Neyleyim ben öyle güzelliği der geçersin. Ama bir de konuşuverir ki aman aman duymayan kalmasın dercesine kültürden uzak, hatta taş devrinden günümüze ışınlandığını düşündürten seviyede. Elinde telefonu çeşit çeşit filtre ile güzelliğine güzellik katıyor. Ne yapsın onunda markajı bu. Bunu da sevenler var ne yapalım ölelim mi?

Gene de bakmayın en çok tercih edilen kadınlar aslında çok şey bilmeyen kadınlar olarak adlandırılır. Niye mi çok bilirsen, çok görürsün. Ama bilmezsen öyle masada ki tuzluk misali durursun. İşte tam da burada… Çok güzelsin, çok şekersin, çok hoşsun ama boşsun diyecek birilerinin hala yaşadığına inanıyorum. İnanmak istiyorum. Çünkü kadın dediğin varlık hiç bir şeyi bilmese, görmese bitkiden ne farkı olur. Bitki dediğin bile su ister. O yüzden çok fazla bu işleri gerçekle sanal arasında karıştırmayın derim.

Birincisi dilimize hâkim olmamız gerek konusunda netim çünkü dilin kemiği yok. Öyle yumuşacık bir organ olduğuna bakmayın, bazı anlar oluyor ki insan o kelimeleri nasıl ettim diye kendini bile sorguluyor aslında. Tabii sorguluyorsa bu iyiye işaret. Bir de sorgulamayan ve her seferinde aynı şeyi yapanlar var ki onlar en zor karakterler maalesef. Hayatta en önemli kurallardan biri ve en sevdiğim sözdür “Söylemediğim şeylerin hiçbiri, bana zarar vermedi.” Calvin Coolidge

Farz edin ki söylemediniz, hakkınızı korumadınız ne fark eder ki konuşsan da aynı konuşmasan da. İşte sular yükseldiğinde insanın en çok diline hâkim olması gerekir. Çünkü bazı sözlerin dönüşü yoktur. Ve hayat boyu edenin önüne karma halinde dizilir.

İkincisi eline hâkim olmak. Şiddet içerikli hiçbir yola başvurmamak tabii net kastım ancak bir de elinin durmadan yazdıkları var ki bazen sözden bile keskin olabiliyor. Ayrıca bir şeyi yapmadan önce iyice düşün, başkalarına zarar vermekten kaçın.
Üçüncüsü için tabii ki bilinen sırasıyla beline sahip olmak. Bence burada kastedilen sadece ihanet değil, şehvet ve tutkuların insanda hâkim olmasına dair yapılan bir uyarıdır.

Bence de çok doğrudur…

Zira insan çok söz söylemekle değil, söylediği sözlerin yerinde ve faydalı olmasıyla kadrini ve kıymetini yükseltir.

Şimdi Tibet’e gidebiliriz arkadaşlar. Çünkü bu yazıyı okuduktan sonra mutlaka birilerinde inziva isteği uyandırmış olacağımı hissediyorum. 🙂
Giderseniz haber verin bende gelirim…♥

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

KAYNAKLAR

Calvin CoolidgeKimdir?
John Calvin Coolidge, Jr., Amerika Birleşik Devletleri’nin 29. Başkan Yardımcısı ve 30. Başkanıdır.
4 Temmuz doğumlu olması da ne kadar manidar 🙂
Tam bir Yengeç kafası…

BASİT AMA UFACIK MUTLULUKLAR ÜZERİNE

Hiç düşünür müsünüz eski günleri bazen böyle kahvenizi alıp dalıp gider misiniz hatıralara? Böyle büyüklerimizin evlerine gittiğimizde sehpa ortasında duran değerli aksesuarlardan oyunlar yarattığımız o günleri… Şahsen benden en çok çeken babaannem olmuştur. Neler yapardım ona, gık demezdi. Bilemiyorum ama açık oturum yazısı olsun hadi belki sizlerin de vardır böyle hatıraları bir yerlerde hatırladıkça mutlu sizi mutlu eden, huzurlu hissettiren… Aklınıza gelen en kötü gününüzde bile bir şeyler vardı bir yerlerde değil mi… Neydi onlar sahiden?
Hayat daha mı kolaydı o zamanlar? Madde denen şey daha mı az dile getiriliyordu bilemiyorum….
Yoksa bizler bu kadar çabuk tüketmeyi henüz bilmiyor muyduk?

Geçenler de birbirine girmiş eşyaların içinde bir not buldum. Anneme yazmış olduğum bir not. Ondan ayakkabı istemişim. Ve o an ne kadar önemliymiş bu benim için. Ona sahip olmak, giymek vs. Sahiden şu an düşünüyorum da, hayat sadece bu kadar basit isteklerden oluştuğu o zamanlar da, ne oldu da biz böyle büyüdük? Neden artık en iyisi bile mutlu etmiyor. Huzursuzluk içinde yaşamanın bilincinde isek neden bazı şeyleri değiştirmiyoruz. Huzur insanın ruhunun en büyük ilacı. Ötesi var mı?

Artık o istekler bile bitti. Bayram geldiğinde artık kimse kimseyi ziyaret bile etmiyor. Kapı çalmıyor hatta eve şeker bile alınmıyor. Bunların hepsi de gerçekten çok özeldi. Benim için hayatımın ve ailemin bana kattığı en önemli duygu birlik ve beraberlik içinde hayat sürmek. Yarın için büyük hayaller kurmakta sakınca yok ancak yarın için ne olacağım demeli insan. İşte bu yüzden de küçük şeylerin bizleri mutlu ettiği o güzel günler anısına bir kaç konuya değinerek bir yazı hazırladım.

Bu basit ama keyifli mutluluklar kimisi için çok daha büyüdü ama bahsettiğim şey küçük şeylerin, isteklerin yarattığı telaşlarken artık “küçük” ya da “az” diye bir kavram kalmadı. Gerçekten eskiden basit şeylerle mutlu olabilen ve bunun keyfini günlerce çıkarabilen insanlardık. O zamanlar bugünlerin böyle hissettireceğini söyleselerdi zaman dursun isterdim. Şu an da bana böyle hissettiren her şeye çok kolay ulaşıyor olmak hissinden çok yalnızlaşan bir toplum haline gelmemiz yüzündendir.

Lise döneminde kopya çekmek ve onun için sarf edilen enerji o minicik kâğıtlar, sınıfta hocanın gözüne girmek, karne hediyeleri, bayram harçlıkları falan bir sürü şey… O kadar saf ve güzeldi ki şimdi ise bunların yerini sadece hayat telaşı aldı. Hiç bilmediğimiz hırslarla tanışık olduk bir anda. Rekabet arttı ve insanlar kötüleşti. Sürekli taktik üzerine yürüyen veya yürümeyen ilişkilerin var olduğu mutsuz kadınlar ve erkeklerin içinde bu dünyayı döndürüyoruz. İnsanların birbirilerine yaptıklarını sanırım hiç bir enerji sistemi yapamaz. Hani hastanelerde görüntüleme odalarının olduğu yerlerde kapıda yazar ya kocaman “dikkat” diye. O radyoaktif enerjiden korkarız. İşte aslında şu an hepimiz birer “dikkat” ibaresiyiz. Enerjiler kötü, inanışlar kötü… Ne bileyim artık haberleri okurken git gide mutsuzlaşıyorum.

Suç işleyen insanların bile neye dayanaklı olarak kasti şekilde zarar verdikleri canların hazin son hikâyeleri git gide arttı. Neden diyor insan “ben” bunu yapmam “o” neden yapıyor. Şiddet neden bu denli aldı başını gitti? Esas sorun temelde ise bugün geldiğimiz nokta teknoloji adına bir devrim. Ancak insanların bu devrim de geçirmiş olduğu evrim bizi milyarlarca yıl geriye götürüyor. İşte böyle soru-cevap karmaşası içinde geçen sohbetlerde buluveriyoruz kendimizi… Herkesin bir fikri var ancak kim o fikri dibine kadar savunuyor orasını bilemiyorum. Yargılamıyorum da. Eskiden çok daha sert üslupla hayvanlara ve insanlara yapılanları eleştirirdim. Şimdi ise hayvana yapılan katliama söz söylesen biri çıkıyor insanlara neden üzülmüyorsun diyor. Sizce mümkün mü bu? Hayvana üzülen insana nasıl kayıtsız kalsın. Neyse işte böyle insanlarla doldu taştı dünya. Aslında gündemin de bir parçası olan herkesin bildiği ve Türkiye’yi yasa boğan küçücük bir meleğin neden, ne sebeple öldüğü? Hayvanlara yapılan işkenceler, tecavüzler neler neler… İşte bunlar bizi geriye götüren meseleler. Artık kimse çocuğunu sokakta oynamaya göndermiyor sebebi belli. Bizler böyle büyümedik ki. O yüzden bu anılar canlandığında eskiyi bu denli arıyor insan.

İnsanlık nereye gidiyor… Sosyal medya yaratılışının aksine kötüye kullanılıyor. Niye mi? Eskiden ihanetler gizli kapaklı da olsa kolay yakalanamazdı ama artık öyle mi? Aksine sanki gel beni yakala dercesine her şey apaçık ortada. Kimsenin kimseden korkusu kalmamış. Özel hayat denilen dört duvar arasında yaşanan mahremiyet bitmiş. Yaş belki 18 bile değil ama gencecik kızların sosyal medya üzerinden tanımadıkları insanlara yolladıkları fotoğraflar ve videolar içler acısı. Kısaca İnsanlık bu şekilde giderse kendi kendinin sonunu getirecek diye düşünüyorum. Ve tatmin olma seviyesi git gide azalacak. Ne yediğin yemekten zevk alacak, ne de uyuduğun uykudan bir fayda görecek hale getiriliyoruz. Evet, birileri bundan ciddi manada maddi kazanç sağlıyor. Ama her şey sadece bu boyutta kalsa iyi. Daha da kötüsü maddi kazancın önüne geçen insanların kolay yoldan para kazanma hırsı ve bunun uğruna yok ettikleri birçok hayattan bahsediyorum. İşte bizler eskiden basit şeylerle mutlu olurduk. Şimdi ise mutluluğun resmini çiz dercesine dalga konusu haline gelmiş haldeyiz. Kimimiz çok farkında, kimimizde çok farkında olduğunu sanıp hiçbir şey bilmemekte.

Çok şey bildiğini sanan kesim azalan gizlilik düzeyinin farkında olmasına rağmen bunu kimi zaman bir reklam amacı olarak kullanıyor. Bir sürü sosyal medya sitesine üye olan kullanıcı özel bilgilerinin buralarda güvende olduğunu düşünüyor. Ve hatta bunun için yüksek derecede birçok adımlı kimlik doğrulaması yöntemlerinin olması daha da güven duyulmasını sağlıyor. Ancak, kullanıcıların gizli tutmadıkları tek ayar arkadaş listeleri. Araştırmalar sonucunda arkadaş listesini kullanarak ulaşabileceğiniz bilgiler eğitim seviyesi, mezun olunan üniversite, memleketi ve diğer kişisel ve ya özel bilgiler olduğu belirlenmiştir. Ve bunlar size zarar vermek isteyen biri için kolaydan elde edilen standart bilgiler gibi görünse de aslında sonuçları hiçte öyle değildir. Bunu yazan ben bile aynı grup listesindeyim. Tabii ancak sosyal medyayı ne amaçla kullandığım ve ya işimin gerektirdiği bilgileri yayınlanmak kaidesi ile sınırlı olmaya özen gösteriyorum.
Yüzeysel bakıldığında sosyal ağlar insanları internet üzerinde bir araya getirir, ama daha derine inildiğinde ise aslında bireylerin soyutlandığını görebiliriz. İnsanların sosyal ağlarda daha fazla zaman geçirmeleri yüz-yüze iletişimi büyük oranda azalttı.
İşte tam da burada “iletişim” denilen en önemli kendini ifade etme yeteneği köreldi. Belki çoğunuz buna katılmayacaksınız ama maalesef öyle. Hiç tanımadığınız biri ile saatlerce sohbet edip, kendi evinize döndüğünüzde ailenizle bir kelime sohbet etmiyorsanız maalesef dediğime geliyoruz.

Bilim adamlarının yaptığı birçok çalışmada “soyutlanma” kavramını araştırdı ve bu kavramın birçok zihinsel, psikolojik, duygusal ve fiziksel rahatsızlıklara aynı zamanda bunaltı, somatik yakınmalar ve depresyon gibi daha birçok sıkıntıya yol açtığını bildirdiler. Bunun sebebi ise aşırı sosyal medya kullanımının yol açtığı soyutlanma beyne etki eden hormonları zayıflatır ve bundan dolayı sosyal olarak soyutlanmış insanlarda yüksek oranda stres, saldırganlık ve anksiyete görüldüğü söylenebilir.

Mutlu olmak için yapılan her şey kalpten geçer. Hala basit şeylerle mutlu olma imkânınız var. Yağmur yağdığında, hava buz kestiğinde, semt pazarı gününde vs. bir şeyler yapın. Belki bir yerlerde mutlu olmayı unutmuş bile olabilirsiniz ve hatta farkında bile olmayabilirsiniz. Günlük hayat telaşı ve rutin dışına çıktığında insanların çeşit çeşit istekleri olsa da iç sesinize kulak verin, geçmişi hatırlayın. Bu kadar kolay değildi birine istediğin anda ulaşmak. Merak etmek vardı. Şimdi aksine hem kolay ve hem de bir o kadar zor. Unutmayın bunları yapan bizleriz. Telefon çalarken gördüğümüz halde bakmayan, sonra ararım diye erteleyen bizleriz. Eskiden bunlar yoktu. Hayatın içinde modernleşirken bir o kadar da yozlaşmaya yüz tutmuş bu düzenin biraz olsun dışında kalmak için hiç değilse günde 1 saatinizi ayırın.
Hatta en son olarak şunu da eklemek istiyorum…

Mektup yazın…

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

KAYNAKLAR
http://vizyonered.com/genel/sosyal-medya-ve-olumsuz-etkileri

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun”

Oturuyordum öylesine karanlıktı gökyüzü…
Duygularıma şahit yıldızlar bile küsmüştü sanki bana.
Ne derdimi anlatacak biri vardı, ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Şimdiden çok yalnızlaşmıştı gelecek yıllar.
Ama birine benzemek güzeldi.
Benzetilmenin alt yazıları vardı.
Güzel olan yansımaydı.
Ve o bunun ne anlama geldiğini bilmeden “yalan” söylüyordu.

♥♥♥

Karşınızda ki kişinin yalan söylediğini bildiğiniz halde saatlerce onu dinlediğiniz oldu mu hiç ? Hem de seve seve, fazlaca feda ede ede…
Onun kurduğu tatlı cümlelerin hüznü ve neşesi bir an olsun sizin içinde gerçek olmadı mı? Ne kadar fazla duygu yükünü sırtında taşıdığını yalanlarıyla bile olsa böylesine açık eder miydi? Senin de onun kadar “sevdiği birine benzediğini” bilse…
Eder di! Düşünmeden ederdi. Çünkü o hep sevdiği birine benzetmeyi seçmişti.
Biliyordum aslında hem de çok iyi biliyordum, ben dersime çok iyi çalışmıştım hâlbuki.
Sadece beni hazırlıksız yakaladığını düşündüğü için kendi akıl oyunlarına, beni de dâhil etmek istemişti. Aslında o kocaman bir çocuktu. Yıllar ona hain davranmıştı sadece. Aslında o hep çocuktu ve bir masumu sevgiyle, içtenlikle en samimi hali ile oynuyordu.
♥♥♥

İşte tam da o sırada biri geldi ve dedi ki “sen sevdiğim birine benziyorsun”.

Duymak isteyeceğim son cümle dizeleriydi.
Ben kimseye benzemek istemezdim çünkü gerçek olan “ben” idim. Benzeşmek sadece ten ve suretten ibaretti.
♥♥♥
Aşk ise konu çoktandır inceldiği yerden kopmuştu. Buna körü körüne inananlar “aşk” kelimesini 101 adet gülle tanımlıyor ve çok değerli taşlarla süslüyorlardı.

♥♥♥

İnanılacak duygular yerini sadece kırgınlıklara bırakmıştı.
Henüz yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebek için “sevdiği birine benzetilmek” sadece bir kırgın yüreğe daha “hoş geldin” demekti.

♥♥♥

Kelimeler bazen öylesine akar yürekten ve bir yerlere oturur. Sonra geçer karşına “hadi beni buradan izle”  der.
Baktığın mı gördüğündür, yoksa gördüğünden ötesi mi vardır? Mesele görmek midir yoksa görmeyi bir meziyet olarak bilmek midir?
Çok okuyan misali felsefeye kafaya yoranları iyi anlarım. Azdan çok deli olanları severim bende onları sevdiklerime benzetirim. Sevdiklerim hep yansımalarımdır. Onlar benim bütünüm, inandıklarım ve bana bu hayatı şükrederek yaşamayı öğretenlerdir.

♥♥♥

Çünkü felsefe kendi başına bile bilgelik konusu. Neye inandığının çok fazla önemi olmaz. En önemli çıta ne kadar derin olduğundur. Sen bir insan formu olarak dünyada isen ağırlığın kadar suyun içindesindir. Ya batarsın, ya çıkarsın. Ondandır ayağının yere değmediği sularda yüzme der bir bilenler.

♥♥♥

İnsan kendi içine döndüğünde ne bilgelik kalıyor ne de hatırı sayılır hayat dersleri… Sadece o “an” var olabiliyor. İmkânlar baktığında oldukça cömert ama bir o kadar da kısıtlı kendi içinde. Senin kabın ne alırsa aslında sen o kadarsın.!

♥♥♥

Seni sevdiği birine benzeten mi gerçek, yoksa sevilen kişiye benzeyen sen mi? İşte tam da bu nokta da “gerçek” olmak ne kadar mühim bir algı insan benliğinde.

♥♥♥

Neyi ne amaçla yapıyorsan ve bu tarifin içinde sevgi varsa karşılığı illa ki gerçek olacak. Bize öğretilen bu. İstemesek bile zamanla bunu beynimizin en ince yerlerine öyle bir kaydediyoruz ki, gerçek olan geldiğinde bunu bile göremez hale geliyoruz.
Siz belki bu kadar uzun girizgâhlara alışık olmayabilirsiniz ve hatta size sıkıcı bile gelebilir. Ama insan gerçek ile yaşadığı an kavramı arasında sıkışmış bir beden dili aslında. Tam olarak insan, kendi merkezini keşfettiği anlarını bazen trajediye dönüştüren, bazen de akışta kalarak sonuca huzurla ulaşan en güzel tanımlanan canlı aslında.

“Yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuzdur.”
Denis Diderot

Kendisi Fransız yazar ve filozof. Aydınlanma Çağı’nın en önemli kişiliklerinden biri. Toplumu eğitmek ve geliştirmek için tasarlanan ünlü Ansiklopedi’nin baş editörüydü. E dile kolay böylesine derin düşünce anca böyle birinden çıkar dedirtiyor.

Tekrar ediyorum…

♥♥♥

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun” dedi…
Bizler bunu gündelik hayatta sıkça yapıyoruz çünkü yalana dayanmak en kolay yol zihin içinde. Ancak bunun sadece bir kere olabileceğinin matematiğine çok fazla itimat etmediğimizden bunu birden fazla kere yapabiliyoruz. Gerçekler sonsuzdur. Ama sevdiğiniz insanları soktuğunuz kılıklar sadece bir “an” içindir. Bunu ikinci kere tekrarladığınızda asla aynı tadı vermez. Bir kere deneyimlenmiştir ve kişide de aynı hazzı vermez. Sadece kılıklar ve suretler değişir. Siz aynı kalırsınız. Kendinize söylediğiniz en güzel yalan bile sadece bir kez tat verir ve devamı sonsuz mutsuzluğa sürükler sizi.

Duygularınıza şahitlik eden yıldızlar bile küser sonra ne derdinizi anlatacak biri kalır ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Yani başa döner durursunuz.

♥♥♥

Yalanların ne kadar bulaşıcı olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bazen en iyi bildiğiniz yalan bile öyle tatlı gelir ki inanmamak içten değildir. İnanmak ister yürek öylesine saf ve derinden… Seni sevdiği birine benzeten kişiyi Tanrı bile ilan edebilirsin gözünde. Ama “öz” o kadar da iyimser değildir. Acımasızdır ve sana bunu mutlaka tekrar hatırlatacaktır. O gün öğrendiğin sözlük anlamında karşılığını bulan “şeytan” ya da “iblis” bile olabilir o kişi.

Önemli olan vurgu sana ne söylendiği değil senin neye inanmak istediğindir. Çünkü yalanlar hep güzeldir.
Gün içinde “tatlı yalan” adı altında bile onlarca kurgu üzerine ilişkiler devam eder gider. Ancak işin içine “yalan” girdi mi işte orada yoldan geri dönmek oldukça zor ve zahmetlidir. Artık bir kişiden çok, birçok kişi olmuş olursunuz ve de gerçek ile yüzleşmektense ondan kaçmak daha kolay yol olur. En ucuz bilet misali…

Eiffel kulesinden nefret eden şair Guy de Maupassant ,
“Yeryüzünde, insanların sayısı kadar gerçek vardır.” der.

İstatistik olarak haklı çıkması mümkün olsa da bunun ne derece derinden gelmiş bir cümle olabileceğini ancak insan kendi özüne baktığında yani yüzleşme başladığında anlayacaktır. Kendisinin bile katlanamadığı gerçekler dizisine bakıldığında, en çokta kendine düşman olmuş kişi olarak tarihe geçmiştir. Burjuvazi bir yazardır ancak bir gece yarısı başına silahı dayadığında içindeki kurşunların çıkarıldığını görünce sinirlenip yere fırlatıyor. Fakat pes etmiyor, ölmeye kararlı olduğu için masanın üzerinde duran çelik kamayı şah damarına saplamaya çalışıyor ama sadece boğazını yaralıyor. Bunun üstüne, atlamak için pencereye koşuyor ama kapalı panjurlarla karşılaşıyor, panjurları sarsarak açmaya çalışırken odaya girenler onu yatağına yatırıyor. Yüzü kan revan içindeyken uşağına sesleniyor: “Bak ne yaptım… Boğazımı kestim. İşte bu delilik demek…” bu olaydan sonra bir kliniğe yatırılıyor. Artan delilikleri 6 Temmuz 1893 sabahı şiddetli bir krizden sonra gelen ölümle son buluyor.

♥♥♥

Beyninin içinde ki “kanayan bir yara” dediği ıstıraplar dinmiş midir öldüğünde, bilinmez. Ama bana yeterince Orhan Pamuk esintisi verdiğinden burada onunda cümlelerine yer vermek istedim.

Aşk üzerine yazılan milyarlarca söz ve şiirden çok, yeryüzünde ki insanların kalp atışına baktığınızda belki hiçbir şey göremezsiniz. Ama gerçek olan hep aynı kalır ve “gerçek” değişmez. İçinde yaşadığımız düzen değişmez, değişmeyebilir. Alışkanlıklar birden çok takıntılı yaşam tarzı haline dönmüş olabilir kendi içinizde ama asla unutmayın ki insan denilen varlık eninde sonunda beyninin hükmettiği tüm duygulara rest çekecektir. Bunu bir mutlu son veya trajedi olarak kayda geçirmek senin elinde.

Evet, sen sevdiğim birine benziyorsun… Hem de çok!
“O” ‘nu çok fazla andırıyorsun. Elimde değil mutlak benzerlikleriniz var ve ben inşaların çift yaratılmış olduklarına değil, bir bütün olabileceklerine inanıyorum. Geleceğe inanıyorum ve beni dinlemeden yargılıyorlar.
Bilmiyorlar, yapay zekaya inanıyorlar ve daha kötüsü sonumuzun geldiğine inanıyorlar.

Ben kâhin değilim.
Ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu hissediyorum.  Çift yaratılmak sadece suret benzerliği. Ve biz bunu istersek kalemle bile çizecek yeteneklere sahibiz. Çünkü ben sevgiyim ve nereye gidersem gideyim sevgimle ve beni ben yapan tüm varlığımla gideceğim… Topraktan geldiysem toprağa, ışıktan geldiysem ışığa ama her ne şekilde olursa olsun dönüşeceğim o muhteşem sevgi enerjisine inanarak söylüyorum sana bunları. Sen sevdiğim birine benziyorsun… Ve o aslında benim!
Sen de bensin!

♥♥♥

“Our memory is a more perfect world than the universe: it gives back life to those who no longer exist.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“There is only one good thing in life, and that is love.”
― Guy de Maupassant, The Complete Short Stories of de Maupassant

♥♥♥

“Everything is false, everything is possible, everything is doubtful.”
― Guy de Maupassant, Complete Works

♥♥♥

“Love means the body, the soul, the life, the entire being. We feel love as we feel the warmth of our blood, we breathe love as we breathe air, we hold it in ourselves as we hold our thoughts. Nothing more exists for us.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“cette oppression douloureuse, ce malaise de l’ame que laisse en nous lé chagrin sur lequel on a dormi. Il semble que lé malheur, dont lé choc nous a seulement heurte la veille, se soit glisse, durant nôtre repos, dans nôtre chair elle-meme, qu’il meurtrit et fatigue comme une fièvre.
هذا الضيق المؤلم، إنزعاج الروح الذي ننام عليه يترك فينا الأسى. ويبدو أن صدمة التعاسة التي ضربتنا بالأمس تنزلق خلال راحتنا، في لحمنا نفسه فتُمرض وتًتعب كالحمى.”
― Guy de Maupassant, Pierre et Jean

♥♥♥

Biz hepimiz birbirimizin muhteşem yansımalarıyız.
Sırtımda yüklerim bile olsa, ağırlığımdan fazlasını kaldırmayacağım. Ve hayat bana bunu mutlaka öğretmiş olacak.
En akıllılardan sayılmak yerine, deli diyecekler. Ona da gönülden razıyım.
O gün geldiğinde sen bir zamanlar çok sevdiğim ya da aslında kendimin yansımasını gördüğüm kişi olacaksın…
Ve eğer sen o isen, ben çok mutlu olacağım.
Ayna da gördüğüm yansımam sen de bütünleşecek, ve bütün kusurları sevgiyle sarmalayacak…
İşte o zaman sen sevdiğim birine çok benzeyeceksin.

Eğer bunu okuyorsan bil ki sen bendesin…

Ve ben de sendeyim!

Karşılaşmamız sadece bir illüzyon!
Sen buna yanılsama da diyebilirsin.
Bugün hiç istemediğin bir yerde uyanabilirsin.
Unutma bunlar sadece senin seçimlerin.
Başkalarına yükleyeceğin başarısızlıklar seni sadece daha hırslı yapar.
Daha fazlasını isteyeceksen eğer, aynaya bak ve yansıman sana ne söylüyorsa onu yap.
Sana sihir ve büyü yapamam!
Sadece kalbimden geçen en güzel dileklerimi dilerim.
Sen ne kadar iyiysen ben de sana o kadar aynayım.

Sonsuza kadar!

Sevgilerimle,
Merve♥

#kupakızısinekvalesi

Alessandro Safina – Luna

 

 

Kaynaklar

http://ejderkulesi.blogcu.com/olulerin-dedikleri-maupassant-dan-alinti/9806944♥♥

İŞTE BENİM ZAMANIM!

Kalemimi elime almışsam hele aylardan Temmuz ise beni durduramazsınız… Kendi doğama ve hatta doğumuma bir throwback yapıyorum demek oluyor bu. Hani hal böyleyken son günlerde bütün yazılı basın ve haberlerde sözü geçen Kanlı Ay için benimde birkaç sözüm olacak… Biraz erken giriş yapacağım belki önceden okuyup farklı fikirler edinir insanlar diye. Kanlı falan olduğuna bakmayın hani işte klasik ay tutulması demiyorum diyor muyum asla! Ama varsın olsun her türlü kültürün ve inanışın içine daldım ben de kendi düşüncemi paylaşayım istedim. Kimileri için dünyanın sonunun geleceği inanışı olduğundan biraz olsun içinizi ferahlatabilirim belki de.

Farkındaysanız bu blog sitesi tamamen gezdim-gördüm üzerine açılıp zaman içinde çıkacak kitabımın içinden parçaları ve güncel hayata dair konuları ele aldığım bir yer haline geldi. Ben çok memnunum halimden ama bazı blogger arkadaşlar için eleştiri simgesi haline geldiğim doğrudur. Haksız değiller elbet ama dünya bile sınırlı hani hepsini gezsem de yazsam da okumaya ne vakit kalır ne de zaman. Siz en iyisi beni arayın . Tabii ki işin şakası 256 Ülke gezmişim dile kolay ve bu dünyanın yarısı demek oluyor ki sanırım az buz yol kat etmemişim. Şimdi ise yılların birikimi birkaç kitap toplanıp sizlerle buluşmaya yüz tutunca az biraz kitaptan tılsımlar vermek istiyorum hem de güncel hayattan kopmamak. Bu sebepten sürçü lisan ediyorsam ve beklenti karşılığında kafa karışıklığına sebep oluyorsam şimdiden söz veriyorum ki beni okuduğunuza hiç pişman olmayacaksınız.

Gelelim şu meşhur Kanlı Ay Tutulmasına…
27.07.2018 Cuma
Günlerden en sevdiğim…

2- B, K, R – Öğrenme, Hassasiyet, Hayal gücü, Annelik etmek, İkilemler
7- O, Z – Gizem, Ruhsallık, Hassasiyet, Gizli olana ilgi, İnceleme, Derinlik
Bu mükemmel ve şanslı bir sayıdır. Kişiye cesaret ve güç getirir. Kişi kendi özgün düşüncelerini, planlarını sürdürmeli, yaptığı işlerde başkalarının etkisinden uzakta kalmaya özen göstermelidir. Bu da karmik bir ödül sayısıdır.

Bence bütün bunlar bir mucizenin kapı aralığından gözükmesinden başka bir şey değil.

Öncelikle kıyametin kopacağına ilişkin düşünceler ve makaleler doğrultusunda çokta iyimser olamayacağım. Çünkü neredeyse 100’den fazla makale okudum ve her biri öylesine inandırıcı halde yazmış ki kronolojik olarak ay tutulmalarının üstüne olan olaylar mı dersiniz, kâhinler ve büyücüler mi dersiniz ne derseniz deyin insan aklını aşan konulara fazla yorum yapmamalı derim. Tabii herkes boylu boyunca yapıyor. Körü körüne dinine inanan en günah olanı yaptığında gene saklanıyor bir köşeye ve oradan inandırıyor kendini. Hani bunu küçümseyen bir bakış açısına sahip olduğumdan değil sadece hiçbir dine ve inanca bağlı kalmadan bakmak bence objektif olarak yorumlamak anlamına geliyor benim için. Size çok komik gelebilir ama ilk Terminatör filmi çıktığında ben daha dünyada yoktum. Daha sonraları bu film serisini istemeden de olsa her izlediğimde hep aynı yorumu yaptım. Eğer bir gün dünyanın sonu gelecekse bunu insanlık yapacak. Yani dünyanın sonu gelmeyecek ya da başımıza taşlar yağmayacak. Biz insanlar kendimiz için ürettiğimiz ilaçlar ve kimyasal silahlar yüzünden dünyanın çivisini çıkaracağız. Bence Terminatör filmi tam da bu idi. Bilim-kurgu hiç sevmesem de önereceğim en mantık ve dürüst yapıt bu filmdir.
Kıyametin kopacağına çocukluğumuzdan beri bir şekilde inandırıldık. Ama kopmadı. Kopan bir şey yok aslında baktığında. Çok şey var. Suçsuz günahsız insanların ölmesi, çocukların öksüz kalması ya da kadınların savaş sırasında uğradığı tarifi zor işkenceler bunlara zaten net örnek. Yani öyle fazladan Kanlı Ay olmasına çokta gerek yok. Dünyanın büyük bir kısmı şu an zaten kan kaybetmekte. Ancak biz gene madde olarak ele aldığımız için algımızı korkunç teoriler geliştiren beyinlere inanmaya fazla meyilliyiz. Neyse ki bu konu tam da burada çok derinleşeceğinden şahsi kanaatim ile ancak bunu aklımı bir gördüğüm insanlarla paylaşmayı tercih edeceğim. Sonuçta burası er meydanı değil.

Ben daha çok Ay denildiğinde yüreği hop eden cinsten bir kadın hatta yengeç bir kadın olarak bu duruma daha iyimser bakıyorum. Çok anlamasam da Venüs falan hoş gezegenler bence bir gün gidilmeli mutlaka…

Her şeyden önce kan kelimesi bana en sevdiğim vampirleri falan çağrıştırıyor o yüzden o kadar da zoraki bir durum yok bence şu an gökyüzünde. Biraz hareketlilik var elbet aldığım bilgilere göre ancak olana kabul verme zamanı diyebilirim. Ve daha az çikolata yemenizi önerebilirim. Şahsen ben hayatımda yemediğim kadar çikolata yiyorum sıralar. Ve bence bu tam da Kanlı Ay yüzünden.
Gelelim o gece yapılacak önemli işlere… Eğer fırsatınız ve imkânınız olursa bolca mum yakmanızı öneririm tabii ki evinizi yakmayın. Öyle şeyler okuyorum ki evlilik teklifi ederken ev yakanlar olduğu için uyarmadan edemedim. Ani kararlar almayın derim niye derseniz deneyimle sabit.♣ 

Biliyorsunuz mum yakmanın çeşit çeşit inanışlara göre anlamları da var…

Kiliseye giren biri mum yakar. Basit görünmesine rağmen, aslında çok derin ve anlamlı bir eylemdir. Mum yakmak Rabbe sunulan bir adaktır. Dualarımızı ve O’nun nimetleri için olan şükürlerimizi O’na sunar. Mum yakmak duanın bir sembolüdür. Mum yakma hareketi, sözsüz bir duadır; yine de mum yakarken dua edilebilir. Ki ben en çok o kısmını yürekten ve özgürce yapılmasına değer veririm.
Işık, insanları ve imanı temsil eder. İnsan kilisede dururken Rabbin Sözüne karşı alev gibi canlı ve özenlidir. Bu yüzden, mum kişinin kilisedeki varlığını temsil eder. Bu aynı zamanda, Mesih’in dünyanın IŞIĞI ve ALEVİN Kutsal Ruh olduğunun hatırlatıcısıdır.
Ayrıca, mum bir insana benziyor – sertleşmiş bir kalple dünyadan kiliseye geliyor. Tıpkı alevin ısısı balmumunu eriterek yumuşak yaptığı gibi, umarım aynısı birey için gerçekleşir ve kalbi yumuşar, Tanrıyı kabul eder.

Çoğu mumlukların ortasında büyük ana mum olur. Mumunuzu o mumdan yakın – bu ana mum (Mesih’i temsil eder) küçük olanlara (insanlara) ışık tutması sebebiyle semboliktir.

Bazı kaynaklar böyle söylese de ben evimde hep güzel kokulu mumlar bulundururum. Her ışığı kapatıp mumlarımı yakarım. Onların verdiği ışık içime huzur verir. Bazen dileklerimi dilerim ve yakarım bazen de onları saklarım mutlaka önüme yanması gerektiği gün geri gelir. Sonuçta ışık her daim içimizde ki sonsuz umudun bir yansıması. Tabii bu mumların renkleri de önemli ve ayrıca kokuları da.

Kırmızı Mumlar

Kırmızı rengi fiziksel dünyada kesin olarak kökleşmiştir. Kırmızı mum yakmanın kişiyi bedenin gücüyle temasa geçmesine yardım ettiği söylenir. Kırmızı rengi geçici, dünyevi hazları temsil eder. Ayrıca kırmızı rengi; kişinin düşmanlarına karşı durmasını sağlayan küçümseme ve cesaret duygularının yanı sıra aşkı ve tutkuyu sembolize eder. Kırmızı enerjiyi, canlılığı, doğurganlığı ve kişisel gücü tetikler. Kırmızı mum yakanlar Scorpio’nun enerjisinden faydalanır; aşk, saygı, güç çekimi ve hayatta kalma arayışındadırlar.

Sarı Mumlar

Sarı rengi zihin gücünü ve zekâyı temsil eder. Asırlık bir bilgelik, zihinsel yeteneklerinizden alacağınız faydalar üzerinde tam kontrol arayışı içindeyseniz sarı bir mum yakabilirsiniz. Sarı rengi yaratıcılığı, esinlenmeyi, konsantrasyonu, mantığı, öğrenmeyi ve eylemi düzenler. Sarı bir mumun ışığı kişiyi; arzuladığı keyifliliğe, dayanıklılığa, istikrara ve güvenliğe yaklaştırır.

Mavi Mumlar

Başlıca manevi renklerden yapılma mavi mumlar; duygu kontrolü (Satürn enerjisi) için, teskin eden bilgeliğe ermede ve iyileştirici uykuya ulaşmada kullanılır. Mavi birçok tonu vardır. Koyu mavi bir mum yakmak neşeyi ve gülümsemeyi güçlendirir. Koyu mavi rüyaları ve duyguları etkiler. Kraliyet mavisi bağlılığı ve sadakati belirtir. Ayrıca, kraliyet mavisi ruhsal benliği uyandırır ve bu renk mumlar gerçeklik arayışındakiler tarafından tercih edilir. Açık mavi bir başka maneviyatı güçlü renktir. Açık mavi mumlar Aquarian enerjisi (sakin sular) saçar ve ilham verici meditasyonlar yaparken idealdir. Yaratıcılık ve algılarını güçlendirirken bir yandan hakikat, ahenk ve rehberlik arayışında olanlar mavi mumları kullanabilirler.

Yeşil Mumlar


Yeşil, bereket ve başarının rengidir. Bu anlam, refahın bol hasatla aynı manada olduğu zamanlara kadar dayanır. İş bulmak veya işteki potansiyel başarını arttırmak adına ya da doğanın yansımalarını almak, güçlenmek, canlanmak ve bol şans için meditasyon yapıyorsan; yeşil bir mum yak.Manevi amaçlarla mum yakma uygulamalarının tarihi antik zamanlara kadar dayanmakta. Mumun varlığından bu yana, yanan bir mumun fiziksel dünyayla ruhlar âlemi arasında bağlantı kurabileceğine inanan insanlar var. Bu insanlara göre, ateş ve alevler yaratılışın kıvılcımları. Mum yakmak özü aydınlatmanın bir aracı.İnsanlar, mum yakmaya dair bu inançları, ulvi potansiyellerini ortaya çıkarmanın bir yolu olarak kabul ediyorlar. Bu inançların ve gösterilen mumların anlamlarının bir sonraki tetkiki temennilerin meditasyonla karışmasıdır. Bu tetkik elbette ki mumların renklerindeki anlamı ve önemi anlamayı içeriyor.

Pembe Mumlar


Ben mumlarımı her yaktığımda dileklerimi dilerim ayrıca dilediğim dileklerimden de boş çıktığım hiç görülmedi. Ne de olsa iş enerji meselesi. Örneğin, Ay tutulmasının size ve sevdiklerinize, ailenize huzur denge, bolluk getirmesini, hayırlı kapılar açmasını temenni edebilirsiniz. İnancınıza göre bildiğiniz bir duayı okuyabilirsiniz. Tutulmanın vurgulu rengi Mavi. Mavi, huzur ve dengeyi çağırmak, doğru iletişim kurabilmek adına da çok faydalıdır. Bu iki gün hayatınızda maviyi biraz daha öne çıkarabilirsiniz.

Bu arada Bath&Body Works mumları bir harika. Benim en sevdiklerim Tiki Beach-Watermelon Lemonade-Blue Ocean Waves-Sea Salt Linen-Island Margharita-Frozen Lake şiddetle tavsiye ederim.

Dünya Ay’ın Işığını Kısacak

Güzel geçen bir bayramı daha geride bırakmak üzereyiz. Kurbanlığıydı, misafirliğiydi, açılacak okuluydu derken hepimiz yoğunluk içerisindeyiz. Ancak Astronomi bizim dünya işlerimize bakmıyor. Gökcisimleri rutin hareketlerine devam ediyorlar. Tabi bu hareketleri sırasında bazı özel anlar oluyor. Cuma günü de bu özel anlardan biri gerçekleşecek.

Yılın dördüncü ve son tutulma olayında Ay, Dünya’nın yarıgölgesine girecek. Bu Tutulma Avustralya, Asya, Afrika ve Avrupa’dan gözlenebilecek. Tutulma, başlangıcından bitişine toplam 4 saat sürecek. Ay, Türkiye saati ile 19:54’te Dünya’nın gölgesine girmeye başlayacak. Bu sırada konum olarak doğu yönüne baktığınızda Ay’ı görebilirsiniz. Zamanla güney yönüne ilerleyerek aynı zamanda da ufuktan yükselecek. 21:54’te maksimuma ulaşacak olan tutulma 23:54’te ise son bulacak.

Tutulmanın simülasyonuna bu linkten bakabilirsiniz:
https://media.giphy.com/media/l3vRnIhAMA2RiSaiI/giphy.gif

KANLI AY NEDİR

‘Kanlı ay’ ise ay tutulması öncesi Dünya’nın gölgesinin Ay’a düşmesiyle oluşuyor.
27 Temmuz’da gezegenimizin tek uydusu Ay Dünya’ya yakın bir konuma ulaşacak ve bu tarihte Kanlı Ay Tutulması gerçekleşecek. Kanlı Ay Tutulması Dünya’nın gölgesinin Ay’ı tamamen karanlığa bürüyerek Tam Ay Tutulması yaşandığı zaman gerçekleşir ve bu sebeple Ay kırmızı renk görünür.

Her sene gökyüzünde Güneş ve Ay tutulmaları meydana gelir. Astrolojik olarak bu tutulmalar o senenin genel meydana gelebilecek olayların teması hakkında biz astrologlara bilgi verir. Tutulmalarda Güneş – Dünya ve Ay aynı hizaya gelir. Bu hizalanma aslında her ay meydana gelir ama her ay bir tutulma olmaz. Bunun da sebebi Dünya’nın yörüngesi ile – ki buna ekliptik diyoruz- Ay’ın yörüngesinin çakışmamasıdır. Eğer çakışırsa tutulma meydana gelir. Astrolojik olarak da Dünya ve Ay’ın yörüngelerinin çakıştığı noktalar Kuzey ve Güney Ay Düğümleridir. Ay düğümleri, karmik, kadersel konuları ifade eder. Hatta doğum haritalarımızda bulunan Ay Düğümleri de, bizim yaşam geliş amacımız, konfor alanlarımız ve geliştirilmesi gereken yönlerimiz hakkında bizlere detaylı bilgiler verirler.

Kanlı Ay Tutulması 27 Temmuz 2018 Cuma günü gerçekleşecek. Kanlı Ay Tutulması en net Afrika ve Avrupa’dan gözlemlenecek. Madagaskar ve Orta Doğu Kanlı Ay Tutulması’nın en iyi şekilde izlenebileceği yerler olacak.

BİREYSEL OLARAK ETKİLERİNE GELİNCE

Kanlı Ay tutulmasının yansıması ile hepimiz fazlası ile gergin her şeye çatacak bir ruh haline bürünebiliriz. Anksiyete ve panik genel olarak ruhumuzda etkin olacaktır. Tutulma esnasında Ay Algol sabit yıldızı ile etkileşimde olacak. Gökyüzündeki en kötü, vahşi ve tehlikeli yıldız olarak kabul edilir ve dünya tarihinde birçok korkunç olayla bağlantılı olduğu düşünülür. Anahtar kelimeleri: şiddet, kötü talih, kişinin aklını yitirmesi, boğulma, ateş, sanat, müzik, krizler, boğaz hastalıkları, boyun yaralanmaları bu sabit yıldızla ilişkilidir. Algol sabit yıldızı kişiyi hayatının karanlık yönleriyle yüzleşmeye zorlar. Algol inançlı-ateist gaddar-hoşgörü, vahşet-şefkat ve iyileştirme karşıtlıklarında yer alır. Bu tutulma ile her birimiz kendi karanlığımızdan aydınlığımıza erişmek için çaba göstermeli son 6 aydır dünden bugüne yaptıklarımızı değerlendirmeli ve tutulma enerjisi ile bireysel anlamda da kendi değer yargılarımıza göre dersler alacağımız, olumlu ve olumsuz ektiğimizi biçeceğimiz zamanlar. Kendi içsel dönüşümümüzü gerçekleştirip farkındalığımızı arttırarak, eğriyi doğruyu ayırt etmek için çaba göstermeliyiz. Ruhumuzu arındırıp olumsuz davranış ve alışkanlıklarımızdan sıyrılmaya çalışmalıyız. Tutulma enerjisini HZ. Mevlana’nın İsyanlardayım Dedi; Hayır, İmtihanlardaydı. Fark Etseydi, Kurtulacaktı! Sözünün doğrultusunda değerlendirmeli, kalbimizi öfke, kibir ve kinden arındırarak özümüzle bütünleşme çabası içinde olmalıyız.

TUTULMADAN EN ÇOK ETKİLENECEK BURÇLAR

NOT: Doğum haritalarında aşağıdaki yerleşimlere sahip olanlar,
*Güneş ya da Ay burcu Koç olup 12’ 16 derece ile yerleşimi olanlar.
*Güneş ya da Ay burcu Terazi 12’ 16 derece ile yerleşimi olanlar.
*Güneş ya da Ay burcu Oğlak ya da Yengeç olup 12’ 16 derece olanlar.
*12’ 16 derece ile doğum haritalarında(MC kavuşumu) olanlar
*12’ 16 derece ile Koç ve Terazi yükselen burca sahip olan kişiler bu tutulmadan oldukça fazla etkilenecekler.

DÜNYA ve TÜRKİYE GENELİNDE ETKİLERİNE GELİNCE

Türkiye’miz tutulma ile birlikte önümüzdeki birkaç ay içinde halkı içine alan karışıklıklar ve kaosu yaşayabilir. Ekonomide beklenmedik gelişmelerle para piyasalarında ani ve zorlayıcı değişimleri yaşayabiliriz. Siyasi gösteriler öğrenciler eğitim alanlarında yürüyüşler çatışmalar gösteriler bu ay itibari ile başlayabilir sanat ve sanat alanında yaşanacak sansasyonlar ve bu alanlarda yaşanacak kayıplar gerginlikler söz konusu olabilir. Hükümete bazı tehditler yapılarak liderleri hedef alan çarpıcı gelişmeler ve gerginlikler yaşanabilir. Bunun getirisi olarak yerel düzeyde bazı yetkililer görevi bırakabilir. Dünyaya göre ülkemizde de depremler yaşanabilir fakat ülkemizi daha fazla sıkıntıya sokacak etki seller olabilir. Önümüzdeki altı ay içinde terörizm ve panik fazlası ile artacaktır bu süre içinde ekonomik panik olasılığı da fazlası ile etkili olacaktır. Dünya genelinde ise büyük felaketler küresel mali kriz etkili olacaktır. ABD İran anlaşması üzerinde siyasi nedenlerle uluslararası aşağılanma ile karşı karşıya gelebilir. İç ve dış kaynaklardan Mısır ve İsrail ciddi gerginlikler yaşanabilir.

Brezilya; Arizona ve Colorado; California. Ukrayna; Suudi Arabistan; Finlandiya, Ekvator Afrika da (Terörizm); Japonya da (Ekonomi); Filipinler ve Malezya da (Kazalar, felaketler). Orta Avrupa İngiltere, İspanya Almanya Fransa (Daha fazla seyahatlerde trajediler ve terörist eylemler).

Mali konularda kaygılar tutulma enerjisi ile ön plana çıkacak panik havası tüm dünyada etkili olacak. Dünya genelinde sağduyu hâkim olursa tüm bu kriz ortamı daha az etkilerle iyileştirilebilir.

‘’Ey hayat; Ey yaşanmışlıklarım, Ey hayatımda olanlar olmayanlar; Bana Ya hep ya hiç demeyi cesareti ve cesur olmayı öğrettiğiniz için aralarda sıkışıp kalmaktan beni kurtardığınız içimde ki ışığı görmemi sağladığınız için size müteşekkirim. Yükseklerden alçaklara düşüp ayaklarımın üzerinde durmayı bilgelik hamuru ile yoğrulmayı bana nasip eden yüce güç sana şükürler olsun. Bugünümü dünümden güzel kılan Allah’ım yarınlarımı da bugünümden güzel ve hayırlı eyle’’…Amin.!

Astrolog Senay Devi

Karanlığı ardımızda bırakıp IŞIĞA yürüyerek BİZ olabildiğimiz BİR olabildiğimiz günlerin gelmesi dileğimle.
Gökler rehberimiz yolumuz ışık olsun.

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

KAYNAKLAR
http://www.astrodeha.com/muneccim-baslarinin-ay-tutulmasinda-yaptiklari-uygulama-ve-ritueller-neler
http://gaybihaberleri.blogspot.com/2015/04/kanli-ay-tutulmasi-kehanetleri.html
https://www.timeanddate.com/eclipse/blood-moon.html?hc_location=ufi
https://www.cnnturk.com/bilim-teknoloji/bilim/kiyametin-27-temmuz-gunu-kopacagina-inaniyorlar?page=4

http://www.lulucandle.com/mum-renklerinin-anlamlari

https://www.facebook.com/futurescienceteam/posts/625515264276645:0

Renklerin şüphesiz hayatımıza etkisi büyük. Günlük yaşantımızdan tutun da, arabamız, evimiz, giysilerimiz, rüyalarımız da bile renkler gerçekten ön planda. Bu yüzden de insan psikolojisinin renkleri neden bu denli gerçek kabul ettiğini merak ettim.

Gözümüzdeki retinanın ışık dalgalarının frekanslarını ayırt etme yeteneği sayesinde farklı renkler görüyoruz. Renk ışıktır. İki yüzyıl önce İngiliz fizikçisi Isaac Newton kendini bir karanlık odaya kapatarak bu teoriyi kanıtladı. Newton küçük bir delikten içeriye girmesine izin verdiği bir ışın demetinin önüne bir üçgen prizma yerleştirdi. Böylece beyaz ışığı güneş tayfı renklerine ayırmayı başardı. Yine Goethe, Newton’un “7 renk vardır” şeklindeki tespitine karşı; mavi ve sarı renkleri (kırmızıya da sarının içinde görüyor) ana renkler olarak tespit etmiş. Goethe’ye göre sadece mavi ile sarı var ve diğer renkler de bunların dereceleri. Bu onun Renkler Kuramına dair en popülerlik kazanmış bilgisidir.

Mutlak suretle lacivert ile siyahı ayıramayan çok vardır eminim. Bende onlardan biriyim. Ama kendimi daha çok bakar kör olarak kabul ediyorum renklerin hiç suçu yok.

Bu yazı da sadece bir renk üzerinden yazmak istedim hâlbuki en sevdiğim renk bile değil. Merak ettim neden sarı bu kadar ilgi çekici diye… Ve hakkında çok şeker bilgiler edindim.

Sarı renk tamamen geçiciliğin ve dikkat çekiciliğin ifadesidir. Trafik lambalarını düşünün. Sarı renk bir süre sonra bitecek olan bir süreci gösterir.

Ayrıca dünyanın tüm ülkelerindeki taksiler sarı renktedir. Yolda çok rahat görülebilsin, diğer otomobillerden kolayca ayırt edilebilsin ve geçici oldukları da vurgulansın diye.

Ayrıca yol çizgilerinin de artık beyaz değil sarı olmasındaki sebep de sarının dikkat çekici bir renk olmasından kaynaklanır. Çünkü tahminlerin aksine sarı beyazdan daha göz alıcı bir renktir.

Ofiste kullanılacak renk tercihlerine geri dönecek olursak, eğer bir yerde insanların hızlı geçişlerini ve çok kalmamalarını sağlamak ve tempoyu artırmak istiyorsanız kesinlikle renginiz sarı olmalı.

Tabi eğer çocuk odasını sarıya boyarsanız, bu durumda küçük afacanın adrenalin ve yaramazlık düzeyindeki artışa da çok şaşırmamanızı söyleyebiliriz.

Ayrıca iletişim rengidir. Birine çıkma teklifi etmek için cesarete ihtiyacınız varsa sarı giyin. Randevuya gideceksiniz sohbetin kolay gelişmesini sağlayacaktır. Daha yaratıcı ve neşeli olduğunuzu hissedeceksiniz. Sarı giyenler hazır cevap olurlar. Neyi, nasıl söylemeniz gerektiğini bilirsiniz. Espri yeteneğiniz güçlenir. Eğer bir talepte bulunacaksanız ya da ilişkide bir sorunu tartışacaksanız sarı giyin.

SARININ ZİHİNSEL VE DUYGUSAL ÖZELLİKLERİ:
(Tamamlayıcı rengi: MOR)

YÜKSELEN ÖZELLİKLERİ: Spektrumun sıcak renkleri arasında en hafif ama en fazla kozmik gücü olan sarı renk, Güneşe en çok benzeyen renk oluşu ile insana umut duygusu veren bir potansiyeldir. Parlak, neşeli ve heyecan yüklü bir güce sahiptir. Hırs ve iddiayı simgelerken özgürlüğe en düşkün renktir. Açık görüşlülüğü ve ilhamı simgeler. Parlak bir renk oluşu ifade, bilgiyi ve bilgeliği ön plana çıkarır. Entelektüel bir bakış ve yöneticilik duyguları ile de iç içe yaşar. Üst mantal zekâyı öne geçirir, mantığı simgeler.

KAYBOLAN ÖZELLİKLERİ: Sarı rengin olumsuz özelliği, yıkıcılığa yol açabilmesidir. Aldatma, ikiyüzlülük, kindarlık negatif yönlerinin en belirginleri arasında yer alır. Derin bir karamsarlığa, zihinsel depresyona sebep olabilecek özellikleri de bünyesin de taşır. Sinir sistemi bozukluğu ve ani fraksiyonlara sebep olur.

FİZİKSEL ETKİLERİ: Sinir ve kas sistemini sağlar. Dolaşım sistemini doğru yolda çalıştırarak kalbin daha rahat çalışmasında yardımcı olur. Karaciğer ve safra kesesinin çalışması gibi bazı vücut fonksiyonlarında yardımcı olur. Mide sularının salgılanmasını sağlar. Sarı renk hiçbir akıl ve zihin hastasına tavsiye edilmemelidir.

 

 

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

 

KAYNAKLAR
https://hulyaasarli.wordpress.com/2013/01/03/sari/

Honore de Balzac, “Güzellik, çoğu zaman kusurları gizleyen bir örtüdür.” der.

Güzel olmak tamamen algılandığında vitrinin dışarıdan görünüşüyken bir de görünmeyen tarafı vardır.
Şüphesiz onun adı iç güzellik!

Peki, nedir bu iç güzellik?
Aklıma ilk gelen ruh güzelliği ve onun dışarıya yansıması. Müsabakası yapılmayan güzellik olarak tanımlıyorum. Kimde olduğu pek kolay bilinemez. Kimisinde de adeta dışarıya saçılacak kadar fazladır. Aslında bir bakıma fark edilebilir de tabii ne gözle görüyorsanız karşınızdakini.

Ruhun kusursuz güzelliği hayatınızı birlikte geçirmeyi düşündüğünüz kişide olması gereken has güzelliktir. En yakınınız da duran dostunuzun sahip olması gereken temel güzelliktir. Bunlar yoksa sadece vitrini dolduran kâğıttan maketler olarak kalırlar akılda.
Peki, bu dışarıdan görünen yegâne güzellik bütün kusurları örtüyorsa, insan bunu ne zaman ortaya koyar… Tabii ki zamanla ve gerçek kişiliğini ortaya koyacağı olaylar ile birlikte. En çok buna insanın orijinal kişiliğini ortaya koyan faktörler açığa çıkarır. Örneğin kişinin maddeye verdiği değer ve onun kişiliğinde ne denli çatlaklar yarattığı durumlardır. Kişi mutlak suretle kendi için övündüğü durumlardan yana defoludur hep. Toplumda kabul görme, saygınlık kazanma ve diğer etkenler içinde kendi hep güzel gösterme çabasındadır. Asla doğallığını ortaya koyamaz ve sıradan davranamaz. Bu bir çeşit zehirli egodur. Ne kadar farkındadır bilemiyorum ama egosu altında zehirlenmiş çok insan genellikle iç güzellik söz konusu olduğunda kibirden öteye geçemez. Ve çıkar gerçekler ortaya.

Nice güzeller biliyorum bakmaya doyamazsınız ama öyle boş ki bu suretler, neden diyorsun her ikisi de bahşedilmemiş aynı anda? Buna da katılmıyorum. İnsana her iki özellikte verilir. Doğuştan bizimle büyüyen duygularımız zaman içinde ya küçülür ya da büyür kendinden taşar.
Kimisi bunu bıçak altına yatarak daha da çarpıcı hale getirir. Kimisi de hiçbir şey yapmadan yine de güzeldir. Güzelliğe sonsuz saygısı olan biriyim yanlış anlaşılmasın. Ama burada daha da derinde vurgulamak istediğim ruhun temiz güzelliği… Hani estetiği olsa gidin vicdanınıza estetik yaptırın diyeceğim insanlar var. Öyle kolay değil yıllarını veriyorsun olmaya çalıştığın kişi olarak. Ha seni bir vitrininden bilenler var bir de içinden… Vicdan öylesine mühim ki insan doğasında bunu yaşadığınız hayatta sergilediğiniz karakterinizle temsil ediyorsunuz. Ve sanmayın ki bu görünmüyor.

“Güzellik, derinin ete değdiği yerde biter; çirkinlik ise kemiğe dek dayanır.”
John Murphy

O kadar güzel açıklamış ki bu sözüyle Murphy, ruhun içindeki dayanılmaz çirkinlik kemiklerine işler ve onu hiçbir suret ile gizleyemezsin. Aslında her şey ortadadır. Hayvanları çok sevdiğini iddia edersin ama gidip bir sokak hayvanını sahiplenmezsin ya da ona bir kap su vermezsin. Ama çok vicdanlısındır. Sokakta gördüğün dilenciye çoluğun çocuğun için sadaka verirsin ama onu içten içe küçümsersin. Birilerinin önünde alkış toplamak için paranla hava atarsın ama kendi ailene gelince her şeyi esirgersin. İşte bunlar hep vicdanlı insanlar. Bu şekilde yaşayanlar bence vicdanınıza acilen estetik yaptırın. Ruh bu şekilde avunmaz. Geçmişte yaptığın her şey bir gün mutlaka ayağına dolaşır insanın. Bu nedenle karmadan bahsetmek istiyorum.

 

1-Büyük Karma Yasası

Karma’ ya göre söylediğimiz, yaptığımız ve düşündüğümüz her şeyin hayatımıza doğrudan etkisi var.
“Ne ekersen, onu biçersin”. Evrene yolladığınız her şey size geri döner. Kötülük, beddualar, lanetler, belalar, kem bakışlar, yokluk bilinci, dedikodu, art niyet, yargılama, nefret, kıskançlık ya da kısıtlayıcı düşünceler…
Ve elbette sevgi, hayır duası, şifa, iyi dilekler, teşekkürler, hakkaniyet, razı gelmeler, fedakârlıklar, saygı, söz hakkı da öyle. Kelimenin tam anlamıyla ne verirseniz, onu alırsınız.

Siz ne almak istiyorsunuz?

Dikkatli seç!

Sorumluluğumuz nedir? Bunun cevabı; eylem, söylem ve düşüncelerimiz konusunda yaptığımız seçimlerde her an daimi bir farkındalık içinde olmaktır.

Kulağa zor geliyor biliyorum; ama bir kere niyet edip başladığınızda ve birkaç hafta boyunca her sabah bu niyetinizi tekrar ederek; gün içinde düşünce, söylem ve davranışlarınızla ilgili seçimlerinize dikkat ve özen gösterdiğinizde daha birinci ay dolmadan fark ediyorsunuz ki bu, sizin kişilik özelliklerinizden biri olmuş.

Seçimleriniz konusunda kendinizi 3 hafta boyunca adadığınız bir taahhütle özen gösterirseniz hayatınız çok daha farklı (ve elbette olumlu) bir şekilde dönüşecektir, bilginiz olsun.

2. Yaratım Yasası

Biliyoruz ki; istediğimiz şeyler durup dururken olmaz, bizim de hadiseye dâhil olmamız gerekiyor. Ve bu noktada da şunu anlamak önemli: Evren bir bütündür ve biz de onunla biriz. İçimizde ve dışımızda ne varsa, istisnasız hepsi Evren’in bir parçası ve her şey ama her şey birbiriyle bütünleşmiş şekilde birbirine bağlı.

Bu, yaşamınızın nasıl ilerleyeceğini etkileyebileceğiniz anlamına geliyor. Çünkü etrafımızı çevreleyen her şey içsel durumumuzla, yani ruh halimiz ve düşüncelerimizle ilgili bize sayısız ipucu veriyor. Bu durumda en iyisi kendiniz olmak ve etrafınızı sadece etrafınızda var olmasını istediğiniz şeylerle donatmak. Çevrenizi olmasını dilediğiniz şeylerle donatıp ve gerçekten olmak istediğiniz kişi olursanız, her şeyin bütünleşmiş şekilde birbirine bağlı olduğu Evren nasıl cevap verecektir acaba?

Düşünmeye değer, değil mi?

 

3. Tevazu Yasası

Anonim bir deyiş var: “Alçakgönüllülük olmadan, yiğitlik tehlikeli bir oyundur.” diyor. Aile içinde, sosyal hayatımızda, iş yerinde, sevgilimizle, takım tutarken, görüş bildirirken ve dinlerken uygulamayı pek az hatırladığımız muazzam bir insan yeteneği tevazu. Bir başka deyişle; alçakgönüllülük.

Etrafımızdaki insanlara uygulamadığımız bir şeyi kendimizle olan ilişkimizde uygulamak da doğal olarak zorlaşır. Bu yüzden de hayatımızda reddettiğimiz her şey, hayatımızda kalmak için direnç gösterir.

Çünkü eğer karşımızdaki insanı kötü ya da düşman olarak görüyor veya onu herhangi bir sebepten dolayı yargılıyorsak; yüksek bilinç düzeyini hedeflemiyor ve daha iyi bir versiyonumuzun varoluş seviyesine odaklanmıyoruz demektir. Tevazu, bu konuda iyi bir ilaçtır.

4. Büyüme/Gelişme Yasası

Ulaştığın yer neresiyse, orası gitmeyi seçtiğin yerdir. Ruhani anlamda kişisel büyüme sadece ve sadece tek bir şekilde olur: Biz değişirsek. İnsanlar, koşullar, ortamlar, mekânlar, şehirler veya sahip olduklarımız değil; biz değişmeliyiz.

Bu dünyada sahip olduğumuz yegâne varlık kendimiziz. Ve kontrol edebileceğimiz yegâne şey de yine kendimiziz. Gönlümüzün ta derinliklerinde kim ve ne olduğumuzu değiştirebildiğimizde çevremizdeki insanlar da koşullar da bize uyum sağlayacaktır.

5. Sorumluluk Yasası

Hayatımızda ters giden bir şey varsa, biz de ters giden bir şey var demektir. YÜZDE BİN! Bu evrensel bir gerçek: Biz etrafımızın aynasıyız ve etrafımız da bizim aynamızdır. Olan her şeyde sorumluluğumuz var, her şeyde! Etrafımıza bu gözle bakıp, başımızdan geçenlerle ilgili “Bu konuda benim sorumluluğum nedir?” sorusunu sormaya başladığımızda, hayatımızın da sorumluluğunu almış oluruz.
“Hayatımızda olan biten her şey bizim sorumluluğumuzda” farkındalığı Dünya’yı bambaşka bir gezegen yapabilir.

6. Bağlantı Yasası

Hatırlayın: Evren bir ve bütün.
Bu yüzden, size küçük ve önemsiz gelen (bir anlamda yargıladığınız) şeylerin bile yapılması gereklidir; çünkü her şey birbirine bağlıdır. Küçük ya da büyük her adım bir diğerini getirir ve bu böyle devam eder durur.

Devasa bir işin bitirilebilmesi, işin başlangıcındaki o küçük adımın atılmasına bağlıdır. Ve ne ilk adım ne de sonuncusu diğerinden daha büyük anlam ifade eder; her ikisi de görevin tamamlanabilmesi için elzemdir. Evren’de her şey gibi; geçmiş, şu an ve gelecek de birbirleriyle bağlı ve birdir.

7. Odak Yasası

Bunu anlamak için bir deney yapabilirsiniz: Aynı anda iki farklı şey düşünmeyi deneyin.
Yapamayacaksınız!
Bir düşünce diğerinin hemen ardından gelecek, bir nano saniyede bir şeyden diğerine dönüşecek, “Dur yahu galiba yapabiliyor muyum acaba?” derken asıl düşündüğünüz şeyi düşünemediğinizi fark edeceksiniz. Ne olursa olsun, aynı anda iki farklı şeyi düşünemeyeceksiniz.
Bu yüzden odağımızın nerede olduğu çok önemli. Hayatınızın için de bunun ne kadar önemli olduğunu Duygusal durumunuzun sizi engellememesi için harika bir yol: 3F başlıklı yazımda anlatmıştım. Ruhani gelişim yolunda da odağınızın nerede olduğu -tekâmül, gelişim ve dönüşüm konularında büyüyebilmek istiyorsanız- çok önemli!

Eğer ruhani büyümeye odaklandıysanız sizi aşağı çeken açgözlülük, kıskançlık, öfke ve güvensizlik gibi düşük düşüncelere sahip olmanız mümkün değildir.

8. Vermek ve Mihmandarlık Yasası

Bu yasanın İngilizce ismi “The Law of Giving and Hospitality”. Hospitality sözünü “misafirperverlik” ya da “konukseverlik” olarak da çevirmek mümkün olsa da “mihmandar” kelimesinin anlamı daha iyi ve kuvvetli şekilde karşılıyor içeriği: “Misafire hizmet ve yardım eden; misafiri ağırlayan kimse”.

Bu yasanın da söylediği şu: Eğer bir şeyin doğru olduğuna inanıyorsanız, hayatınızın bir anında bu bahsettiğiniz “doğru”yu sergilemeniz gerekecektir. Bir başka deyişle; savunduğunuz “doğru”yu eyleme dökmek için bir şeylerden vazgeçmenizi, bir şeyleri vermenizi ya da bırakmanızı gerektiren durumlar yaşayacaksınız. İşte bu durumlar sözümüzü, pratikte aksiyona dökme yeri ve zamanıdır.

9. Şimdi ve Burada Yasası

Geçmişin muhasebesini yapmanın neden olduğu en tatsız şey tam şu anda ve burada olmamızı engellemesidir. Geçmişe dair düşünceler, geçmişten beri süren alışkanlıklar, eski paternler, eski hayaller… Hepsi de bizim yeni düşünce, alışkanlık, duygu ve hayallere sahip olmamıza engeldir.

Aynı şekilde gelecek de şimdi ve burada olma halinizden çalar. Geleceğe dair en basit bir merak duygusu, endişe ve kaygı, yani gelecekle ilgili tüm negatif duygu halleri size şu anda ve bulunduğunuz yerde fayda sağlamadığı gibi, sizi, “şimdi ve burada” olma gücünden de uzaklaştırır.

10. Değişim Yasası

“Tarih tekerrürden ibarettir”. Bu kesin ve net bilgi: Tarih kendini tekrar eder. Ta ki biz yolumuzda değişim gerektiğine dair öğrenmemiz gerekenleri öğrenene kadar!

Aynı tip adamlar ve kadınlar mı çıkıyor karşınıza? Ok. Görmediğiniz ne var? Neyi değiştirirseniz aynı filmi izlemekten kurtulabilirsiniz? 4. yasayı, “Büyüme/Gelişme Yasası”nı hatırlayın: Değişim sizde başlayacak. İşler siz öğrenmeniz gerekeni öğrenip de değişik yolu seçtiğinizde düzeliyor.

11. Sabır ve Ödül Yasası

Tüm ödüller bir çabanın sonucudur. Kalıcı değerlere sahip ödüller, sabırlı ve ısrarlı çalışmaların sonucunda gelir. Gerçekten keyifli ve huzurlu olmak istiyorsak yapmamız gerekenleri yapmak ve yaptıklarımızın ödülünün tam zamanında geleceğine güvenmek, yapılacak en akıllıca şeydir.
Kısa yoldan köşe dönmeyi kovalamak da,
Sıkışık trafikte emniyet şeridine dalmak da,
Yeni tanıştığınız kadını hemen yatağa atmak ve
İki haftadır birlikte olduğunuz adamla bir an evvel evlenmeye çalışmak da
tamamlanmışlık, tatmin ve ödül duygularına kestirmeden ulaşma denemeleridir ve sonuç genellikle sevimsiz olur. Yani neymiş? Sabreden derviş murada ermiş.

12. Önem/Anlam ve İlham Yasası

Neyin gerçekten önemli olduğunun farkında kalabiliyor muyuz? Bırakın farkında kalmayı, gün içinde yaptıklarımız arasında neyin önemli olduğunu düşünüyor muyuz? Bu sorular dursun kenarda, gelin biz “ilham”ın anlamlarına bakalım:
Allah tarafından kalbe ihsan edilen feyiz ve hakikatler.

Tanrı’nın, peygamberlerin yüreğine doldurduğu tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler.
Esinlenme, içe doğma.

Herhangi bir şeyin gerçek değeri direkt olarak içine konan niyet ve enerjiyle ilgili ve bu yüzden kişisel olarak bulunduğumuz her katkı aslında bütüne katkı demek. Bununla birlikte ilhamdan ve parıltıdan yoksun bir bireysel katkının bütüne bir şey katmayacağı da ortada. Oysa ilham ve aşkla kattığınız her şey bütüne de muhteşem bir ilham veriyor.

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

Karma Yasaları ile ilgili alıntı⇓

Devamı: https://www.uplifers.com/hayatinizi-degistirecek-12-az-bilinen-karma-yasasi