3 MAYMUN

Geçenler de bir mağazanın ev bölümündeydim ve dikkatimi küçükten büyüğe 3 adet heykel çekti. En küçüğü “duymadım, ortancası “bilmiyorum”, büyük olanı da “görmedim” diye duruyordu karşımda. Hemen alıyorsun dedim ve aldım. Çünkü bu aralar kendimi en çok bu üç cümleyi ezberler halde buluyorum. Tamam dedim Merve bu bir işaret hemen al.!
Alındı!

Şu an karşımda duruyorlar! Eğer bir Lea onları kırmazsa kendimi yaşlanınca taşıyacağım eve de benimle gelecekler…

Merak ediyorum nedir bu 3 Maymun hikâyesi? Neden 3 ve neden Maymun?

E tabii soruyoruz bir bilene…
Hepimiz, birisi elleri ile gözünü, birisi kulaklarını diğeri de ağzını kapatmış olan üç maymun figürlerini biliriz. Olaylara karışmak istemeyen anlamına gelen bu üç maymun, üç maymunu oynuyor gibi deyimleşmiştir.
Japon halk kültürüne ait olan bu üç maymun, Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru isimlidir.

Çok eski zamanlarda, bir dağda yaşayan iyi bir maymun kral varmış. Diğer dağda şeytan yaşarmış. Maymun kralın, çok yaşlı ve akıllı üç tane danışmanı varmış.

Diğer dağda bulunan şeytanı gören ve işitenler taş kesilir, sonsuza kadar lanetlenirmiş. Üstelik maymun krallığı, bir sürü felaketler yaşayarak yıkılacakmış.

Bu danışman yaşlı maymunlar, bir gün ormanda gezinirken şeytanla yüz yüze gelmişler. Biri görmemek için gözlerini, diğeri işitmemek için kulaklarını tıkamış. Üçüncü ise, şeytanı hem görmüş, hem duymuş bu sırdan bahsetmemek için ağzını kapamış. Taşlaşacaklarını düşünerek, bir ağacın altında beklemeye başlamışlar. İlerleyen saatlerde kralı ve halkı tehlikeye atmamak için, ellerini oradan hiç çekmemeye karar vermişler. O zamandan bu güne insanlar, gözlerini, kulaklarını ve ağızlarını kapatmışlar, insanların çıkarı için gördüklerini ve duyduklarını bir sır olarak saklamışlar.

Üç maymun on yedinci yüzyılda Japonya’da, ülkedeki iç savaşı bitiren komutan Tokugawa’nın anısına 1636 yılında yapılan anıtın önünde ağaçtan oyulmuş şeklinde yapılmıştır.

Kutsal ahırlara bekçilik yapsın diye konulmuş oldukları düşünülmektedir. Maymunların Japon kültüründe özel yerleri vardır. Hatta maymunlar günü dedikleri belirli günlerde, onlara dualar okunur ve ayinler düzenlenir.

Vadjra Düşüncesi

Üç maymun figürüyle ilgili bilgiler bununla bitmiyor. İlk olarak Japonya’da ortaya çıkan üç maymun figürünün felsefesinin 8. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıktığı ve Budist rahipler tarafından Çin’e, daha sonra da Japonya’ya geçtiği düşünülmektedir. Hindistan’da ise üç maymun felsefesi Vadjra düşüncesine dayanıyor: Görmezsek, işitmezsek, konuşmazsak şeytan da bize dokunmaz, işimize karışmaz. Vadjra üç gözü ve birçok eli olan mavi yüzlü korkunç bir Tanrı’dır. Tahmin edeceğiniz üzere elleri ile sürekli ağzını, gözlerini ve kulaklarını kapatır. Bu şekilde insanlara şu mesajı verir: Kötülüklere bulaşmayın. Belki de bu mesaj sözle bu kadar dikkat çekici olmazdı. Göze hitap eden ve akılda kalan üç maymun figürü bu mesajın insanlar üzerinde etkileyici olması için iyi bir yöntem.

Ancak görülüyor ki bu deyim günümüze kadar çok farklı şekilde ulaşmış çünkü şu anda kötülüklere bulaşmama anlamında değil de kötülükleri görmezden gelme ve söylememek anlamına geliyor. Kim bilir, belki Vadjra da kötülüklere bulaşmayın derken bunu söylemek istememiştir.

Gelelim 3 Maymun Rolüne…
Bildiğiniz senaryolardan değil ve bu rolü kapmak için sırada bekleyen yüzlercesi yok… Aslında hayatın temel kurallarından biri. Huzurlu ve kendi içinde yaşamak isteyenlerin tercih ettiği davranış şekli. Tabii bazen görmedim-duymadım-bilmiyorum kısmını gördüm ama boş ver, duydum ama hoşuna gitmez, bilmiyorum ama ile başlayan cümleler ile tamamlayanları da sıklıkla hayatlarımızda ağırlıyoruz. Yani bu davranış şekli karşımızdakinin zaman zaman oynadığı rolden çok kendini ne kadar maymun ettiği ile de alakalı. Bunlardan o kadar çok var ki yüzüne değil de arkadan oldukça konuşmayı seven insancıklar olarak tanımlasam yeridir.

Sorsanız felsefe ile uzaktan yakından bağı yok, bir tane kitap almışlığı yok hatta ama kendisi baya felsefi bu anlamda. Yani hep söylenen şey felsefesini öğren ve taklit etme demek buradan geliyor bir nevi. Bizler neyi nasıl gördüğümüzü kendimize göre yorumlayabilen ve inanan varlıklarız burada sıkıntı yok. Ama eğer anlattığımın aksine bir tavır içindeyseniz ne görmediğinizi, duymadığınızı ne de bilmediğinizi konuşmamak durumundasınız.

Aksi takdirde görmezlikten geldiğiniz olayları bir yerde konuştuğunuz zaman siz 3 değil maymun olmuş oluyorsunuz. Asla kendinize bu kötülüğü yapmayın. Ya bilin ya da hiç bilmeyin. Bunun arası asla yoktur. Olan arası da halk dilinde ve kültürel olarak kötü algılanır.
Rahmetli Uğur Mumcu ne güzel yazmış,

“Gözlerin açıksa göreceksin. Kulağın sağır değilse duyacaksın. Ellerin kesik değilse uzanacaksın!”
(yeni ortam, 20 ocak 1975) / çağın suçu)

See no evil
Hear no evil
Speak no evil

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kaynaklar
www.mailce.com/uc-maymun-hikayesi.html

Eylül
Ve
Rosh Hashanah

Eylül, Gregoryen Takvimi’ne göre yılın 9. ayı olup 30 gün
çeker. Arapça eylûl, Süryanice “üzüm” anlamındaki aylûl’den gelmektedir. Hristiyanlar bu aya “istavroz ayı”, “haç ayı” ya da Karadeniz’de değiştirilerek “istavrit ayı” derler.

#vikipedi
Vikipedi, hayatımın en özgür ansiklopedisi…

Gregoryen takvim Jülyen takviminin yerine Papa XIII. Gregory tarafından yaptırılan takvim. Milad’ı tarih başlangıcı ve Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı “1 yıl” olarak kabul eder. Dünyada en yaygın olarak kullanılan takvimdir.
#vikipedi

Elül ( İbranice : אֱלוּל , Standart Elül Tiberian ʾĔlûl ), Yahudi uyruk yılının on ikinci ayı ve İbrani takviminde dini yılın altıncı ayıdır. 29 günlük bir yaz ayı. Elul genellikle Ağustos-Eylül aylarında Gregoryen takvimde gerçekleşir.
Elul ayı boyunca, Yüksek Kutsal Günlere giden bir dizi özel ritüel vardır. Rosh Hashanah’dan önceki güne kadar ( sabahın ilk günü) Rosh Hodesh Elul’dan her sabah Şabat’ı ( Şabat hariç) üflemek gelenekseldir.

Patlamalar, kişinin ruhlarını uyandırmak ve onu Yüksek Kutsal Günler için hazırlayacak olan ruhsal arayışa başlamak için ilham vermek içindir. Bu hazırlığın bir parçası olarak Elul, bazen zor olan bağışlama ve bağışlama sürecine başlamanın zamanıdır. Ayrıca her gün Mezmur 27’yi, Rosh Hodesh Elul’dan Sukkot’ta ( Tishrei’de) Hoshanah Rabbah’dan ezberlemek de alışıldık.

Shofar’ın üflenmesinden başka Elul sırasında yapılan diğer önemli ritüel uygulama, ya her sabah Pazar gününden önce Rosh Hashanah’tan hemen önce başlayan selichot (özel tövbeli dualar ) ya da Pazar gününün başlaması dört gün selichot alamazsa Daha sonra bir hafta önce Pazar ( Ashkenazi geleneği) veya Elul’un ( Sefarad geleneği) tüm ayı boyunca her sabah. Ashkenazi Yahudileri, Selichot’un ilk gününde gece yarısı (gece 12:00) ve sabah ışığı arasında cumartesi gecesi özel bir hizmetle selichot’ın okunmasına başlıyor.
Birçok Yahudi, geçmişte bizi daha tam yaşamak için bize ilham veren geçmişi hatırlamak ve onurlandırmak için ay boyunca sevdiklerinin mezarlarını da ziyaret eder.

Bir başka toplumsal gelenek ise, Elul’un ayı boyunca yazılan tüm mektupların, alıcının iyi bir yıl geçirmesi dileğiyle başlamak ya da bitirmektir. Standart kutsama, ” K’tiva VaHatima Tova ” (“iyi bir yazım ve kararın mühürlenmesi”) anlamına gelir; bu da kişinin iyi bir yıl için Hayat Kitabına yazılması ve mühürlenmesi anlamına gelir. Gelenek, Rosh Hashanah’a göre, her insanın önceki ya da önceki yıllardaki eylemlerine dayanarak iyi ya da fakir bir yıl için yazıldığını ve hatalar ya da zarar için kefaret etmedeki samimi çabalarını öğretir. Yom Kippur’da, bu kader “mühürlendi”.

Yahudi yeni yılı, Rosh Hashanah ( İbranice : רֹאשׁ הַשָּׁנָה ), kelimenin tam anlamıyla “yılın başlangıcı (aynı zamanda kafa)” anlamına gelen Yahudi Yeni Yılıdır . Bu tatil için İncil adı Yom Teruah ( יוֹם תְּרוּעָה ), kelimenin tam anlamıyla “bağırarak veya patlatma günü” dir. Kuzey Yarımküre’nin ilk sonbaharında meydana gelen Levililer 23: 23-32 tarafından belirlenen Yahudi Yüksek Kutsal Günlerin ( יָמִים נוֹרָאִים Yamim Nora’im . “Günler Awe”) ilkidir.

Rosh Hashanah, Yahudi medeni yılının ilk ayı olan Tishrei’nin ilk gününde, ancak dini yılın yedinci ayında başlayan iki günlük bir kutlamadır. Bu, Yahudiliğin öğretilerine göre yılın başlangıcına işaret ediyor, çünkü İbranice İncil’e göre ilk insan ve kadın olan Âdem ve Havva’nın yaratılışının geleneksel yıldönümünü ve Tanrı’nın dünyasındaki insanlığın rolünü başlatıyor. Tek bir laik düşünceye göre tatil, Güneydoğu Asya ve Kuzeydoğu Afrika’da ekonomik dönemin başlangıcına kadar zamanını tarım döngüsünün başlangıcına işaret ediyor.
Rosh Hashanah gelenekleri, İbranice Kutsal Kitabın Yom Teruah’ta “gürültüyü yükseltmek” için reçetesini takiben, Tevrat’ta öngörüldüğü gibi, shofar’ı ( çukurlu bir koçboynuzu) seslendirmeyi içerir. Onun rabbinikal gelenekleri sinagog hizmetlerine katılmak ve teshuva ile ilgili özel ayini okumak ve şenlikli yemeklerin tadını çıkarmaktır. Simgesel gıdalar yemek artık tatlı bir yeni yıl uyandırmak umuduyla bal içine daldırılmış elma gibi bir gelenek.

O zaman
SHANA TOVA!

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Kaynaklar
Yazının tamamı Vikipedia’dan alıntıdır.

Uzun Uzun…

“Rosh”, “kafa” için İbranice bir kelimedir, “ha”, kesin makaledir ve “shanah”, yıl anlamına gelir.
Böylece “Rosh HaShanah”, yeni yılın Yahudi gününe atfen “yılın başı” anlamına gelir.

“Rosh Hashanah” terimi şu andaki anlamıyla Tevrat’ta görünmemektedir. Leviticus 23:24 yedinci ayın ilk gününün festivaline ” Zikhron Teru’ah ” (“boynuzları üfleme” ile [a] hatıra “); Leviticus’un “ שַׁבַּת שַׁבָּתוֹן ” ( shabbat shabbaton ) ya da sondan bir önceki Sabbath ya da meditatif dinlenme günü ve “Tanrı’ya kutsal bir gün” olarak da değinilmektedir. Bu sözler, Mezmurlar’da anma günlerine atıfta bulunmak için yaygın olarak kullanılır.

Sayılar 29: 1, Yom Teru’ah festivalini çağırıyor , (” Günah [üfleme]”) ve İshak’ın Bağlanması gibi bir dizi konuyu sembolize ediyor, böylece İshak’ın yerine bir koç kurban ediliyordu. Ramses dâhil olmak üzere hayvan kurbanları, yapılacaktı.

Hashanah terimi Hezekiel 40: 1’de İncil’de bir kez görülür, burada genellikle “yılın başlangıcı” anlamına gelir veya muhtemelen Yom Kippur’a bir atıftır.

Ayrıca Nisan ayında İbranice ayına değinebilir, özellikle Exodus 12: 2, Exodus 13: 3-4 ışığında, daha sonra Nisan ayında yeniden isimlendirilen Aviv’in bahar ayının “yılın ilk ayı” olduğu belirtilir. “ve Hezekiel 45:18 ” ilk ay “, kesin olarak Nisan’a, Hezekiel tarafından düzlüğe getirilen, Fısıh Bayramı’na Siddur ve Machzor’daki Yahudi dua kitaplarında Rosh Hashanah da “Yom Hazikaron” (anma günü) olarak anılır, ilkbaharda aynı adı taşıyan modern İsrail bayramı ile karıştırılmamalıdır.
İbranice Rosh HaShanah, Müslümanların İslami Yeni Yıl için verdikleri isim olan Arap Ras as- Sanah’la etimolojik olarak ilişkilidir.
Gıdalar
Rosh Hashanah yemekleri genellikle tatlı bir yıl sembolize etmek için bal içine daldırılmış elma içerir. Sembolik bir anlamı olan diğer yiyecekler, bir balığın başı gibi yerel minhag (“özel”) ‘e bağlı olarak sunulabilir (namazı sembolize etmek için ” başımız olsun, kuyruk olmasın”).

Umutlar olmasa yarının ne anlamı olur ki?
Ne kadar karanlık olursa olsun mutlaka ışığın önüne çıkacaktır. En zor gecelerin sabahları olduğu gibi.
İnsan bedenine hâkim olamadığı zamanlar da bile uyku en güzel sığınaktır.
Ben hep hayal kurarım uyumadan önce. Çünkü bir türlü sonunu bitiremeden uyuya kalırım. Bu benim uzun zamandır bulduğum en iyi uyku modu.

Ayrıca bir kaçıştan çok yeni bir güne aydınlık günaydın demek anlamına geliyor benim için. Her gün, her sayı, her mevsim başka… Ben hepsinde başkayım. Asla aynı kalmıyor ve değişime kapılarımı artık zor da olsa açık bırakmayı öğrendim.

Değişim demişken;
Umut etmezsen kapkaranlık bir sabaha daha uyanırsın. Gözlerini her geceye kapadığında yarının olmayacağı ihtimalini de bilip, ışığı dilemek en güzeli. İşte değişim böyle başlar insanın içinde.

Bir şeyler artık seni tatmin etmediğinde arayışa girer ruhun. Karanlık bile olsa orası asla arayış bitmez. Taa ki onu bulana kadar.
Ne olursa olsun hayat bildiği gibi gelecek ve yarın yeni bir gün olacak… Nefes alırken, bu bedenin içinde kıpırdayan her bir hücrenin sağladığı yaşamsal güç bizlere, her niteliği verse de bazen elimizden bir şey gelmiyor. Öylece orada oturup beklemekten başka bir seçenek yok…

Ama aslında var!
Ruhun kendini beslediği bütün duygular kendini suya bıraktığında istese de istemese de katiyet ile yolunu bulacaktır. Buna her durum örnek olabilir.

İçinde geçen zamanın bile tutamadığı o karmaşık düzen bir şekilde bildiği gibi ilerliyor… Ne sözler, ne kelimeler yetmiyor bir şeyleri değiştirmeye…

Zaman ilerliyor… Ve aslında zaman kısıtlı…

Tam da bu noktada gidiş-dönüş bileti yakmadan oturacağın bazen de değiştireceğin koltuğunu iyi seçmen gerek. Korkularından ve endişelerinden arınarak kendini teslim etmen gerek. Mucizelere inanmak bizim doğamızda var. Bir yandan da mucizelerin bizim ışığımızla geldiğini de unutmamak gerek.

Kelebeğin ömrü bilinen 24 saat ama bazen ne o kadar kısa, ne de o kadar uzun. Saniyelerle yarışıyoruz farkında olmadan. Umut olmazsa ne baharın ne de kışın tadı var… En ağır çaresizliklerin bile ruhani yükselişi yarına edilen umut duygusu ile yol alır.

“Kimi zaman, toprağa gömmekten başka bir şey kalmamışçasına üzgün bir tavırla konuşuruz.”
Madame de Sévigné

İşte böyle umutsuzluk içimize işler ve en sinsi hastalık gibi kendini uyumlar bedene.

Neden başka çareler olmasın ki?

^^EĞER HAYATTAYSAN ^^

Mantık o zaman bunun neresinden geçiyor dersin? Kıyısından mı köşesinden mi?
İnsan aynı bir açılmamış kitap gibi, içini açınca görüyorsun neler olduğunu ve sayfaları çevirdikçe tamam diyorsun evet bu yüzden.
İşte tam bu yüzden hiçbir şey kalmamışçasına toprağı eşeliyorsun.
Eşeledikçe de mutsuz oluyorsun çünkü aradığın toprağın altında değil, senin kendi içinde.

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

 

 

Kısa Kısa…

Madame de Sévigné
Marie de Rabutin-Chantal, marquise de Sévigné ya da kısaca Madame de Sévigné, yazdığı mektuplar ile tanınan Fransız aristokratı.
Madame de Sévigné, incelikli espriler ve neşenin hâkim olduğu mektuplarının çoğunu kızına yazmıştı.

Umarım, bilmediğimi yazarım…
Robert Creeley

Ne güzel demiş Mr.Creeley!

Biraz Mevlana tarzı gelir bana hep onun kaleminin bir ucu… Geleceğe dair çok emin ve keskin beklentileri vardır ama aynı anda da umutsuzlukları. Garip bir yapısı vardır kaleminin benimde en çok hoşuma giden tarafı aslında.

Neden bu kadar çok insan ve bilgi taşıdığımı bazen ben de soruyorum kendime çünkü en iyi bildiğim şeyleri unutur hale geliyorum bunları harmanlarken.

Gerçekten beynimin işleyişini aynı eve hırsız girince avazı çıktığı kadar çığlık atan alarm sesine benzetiyorum. Komik gelebilir ama bir şarkının melodisi bile bana tanıdık geliyor sanki uyurken ( yarım-komada ) bana dinletilen ses gibi diyorum. Tabii ki imkânsız bu ama işte siz öyle kabul edin. Çok fazla fizik ve realite için eleştiri oku almayayım durduk yere. İnanmıyorsanız bir nöroloğa danışabilirsiniz diyebilirim ancak.

Yazı yazarken mükemmel görünen bir cümleyi çıkarmak gerçekten zordur. Ve bir türlü önüme verilen bir taslağı zorunlu olarak yazmayı yetenek olarak görmemem bundandır. İyi yazarlar asla emir alarak kariyer yapmamalı hatta maddi beklentileri olmamalı desem yeridir. Ben genellikle yazılarımı kelimelerle birleştirip resmin bütününü ortaya koyup, böyle yazmaya çalışıyorum.

Mr.Creeley’den bir düz yazı tadında bir şiir size, belki beni daha iyi anlarsınız.

“Bir tılsımın ve mucizenin erdemlerini unutursak ölmüş demektir içimizdeki aşk.”

Yani geç kalırsan ile başlayan her türlü tehlikeye açık olan aşk bu işte…
Yani bunları yazdıktan sonra altına satırlarca yazı yazabilirim ama dediğim gibi kelimeler bende puzzle etkisi yaratır doğal hali ile. Bir kelimenin bin dilde karşılığı bir milyon tane bile olsa sadece bir tanesi bile yeter beni alıp götürmeye. Bütünü oluşturan hazzı verdikten sonra gerisi gayet kolay…

Buna bir yen-geç olmamın etkisi tabii ki muazzam. Ama kelimeler birbirine bazen öyle yakışıyor ki, aynı iki aşığın kavgasında en son söylenecek şeylerin ilk cümleler olması gibi kolay dökülüyor. En son da söylenecek kelimeler değil, âşıklar yakışıyor yanlış anlaşılmasın!
Ne örnek ama!

Bilmediğin şeyler dediğin zaman, bana nedense “insan” dedirtiyor bu soru kalıbı.
İnsan!
Biliyor muyum?
Asla bilmeyeceğim.
Her yeni insan, yeni bir lisan olacak…
O zaman bilmediğim bir şeyi nasıl yazacağım…

Mutlak suretle ne kadar kaderci olmasam da bir tarafımın kadere verdiği itimat ile şu andan bile belli tanışacağım yeni kimlikler.
Öyle ki bunlar için sadece yer-zaman iklimini “an” içinde ki müdahaleler değiştiriyor. Gayet iyi biliyorum bir yerde olacakları ve her nedense gene de bilmezlikten gelme hakkını kullanmak daha çekici kılıyor yaşanacakları.

Tahminlere de çok fazla yer yok artık olması gerektiği hali ile karşılanacak olan yaşanacak…

İşte böyle akıyor gidiyor her kelime hayat akışına uyumlu olarak… Bir yerde birileri doğuyor ve aynı anda ölüyor. İstemesek de doğaya uyumlu büyüyoruz bazen sert, bazen de yumuşak adımlarla.

Okuduğunuz her yazı mutlaka bir yaşanmışlığı temsil ediyor. Ve her kelimenin kalpte manası büyük desem haksızlık etmiş olmam kendime. İyi analiz ettiğime inandığım bütün eksi ve artıları kâğıda dökebiliyor olmama şükürler olsun.

O zaman sıkı durun yakında umuyorum ki sizi ağlatmayacağım bir kitap geliyor. Aynı bebek gibi…
Beni okuyan herkese teşekkür ederim.
İnanın ki bütün eleştiriler benim için bu platformda çok değerli…
Hepsini inanılmaz dikkate alıyor ve biriktiriyorum.

Kendinize güzel bakın…

Ne alaka olur bilemiyorum ama ekleyeceğim şarkıyı iyi dinleyin…

Bugünde böyle!

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

Değerin, sahtesi de gerçeği de kara bahtın fırtınalarında belli olur.
William Shakespeare

Değerin sahtesi olur mu derseniz öyle bir olur ki siz bile neye uğradığınıza şaşarsınız!
Gerçeğine rastlarsanız da kendinizi şanslı saymanız gerek. Bugünün insanların da çok az rastlanan hatta ve hatta nesli tükenmiş özellik diye düşündüğüm durum.

Birinin gözünde çok değerli olmak sadece onun size verdiği kıymet ile ilgiliyken, buna orantılı da kendi içsel dünyasının ne denli zengin olup olmadığı ile alakalıdır.

İnsan olmanın gereğidir.

Önce kendi değerini bilmektir ve buradan yola çıkarak karşınızdakinin sizin yerinizde olsa deyimi ile “empati” kurabilmenin en temel kuralıdır.

Değer derdine düşmemek lazım sözün özü. İnsan önce kendi değerini bilmeli sonrası zaten gelir. Tersini düşünüyorsa da buna karşılık kişiler ve olaylar önünüze çıkar. Hayat böyledir ne ekersen onu biçersin diye boşuna dememişler. O yüzden uzmanlar ısrarla çocukların mutlu ve huzurlu bir ortamda büyümesinin ne denli önemli olduğunu söylüyorlar. Mutluluk duygusunun buram buram koktuğu bir yuvadan asla kendini değersiz hisseden bir çocuk çıkmaz.

Eğer ki huzursuz ve kaos yaşanan bir ortama çiçek bile bıraksanız iki gün sonra ölür. Enerji meselesi.
Bizler genellikle başımıza gelen ve kötü diye yorumladığımız olayları kadere bağlarız. Aslında hiç ilgisi yok ve tamamen bunlar kurgusal desem.?

Yani insan neye inanıyorsa ona yoğunlaştıkça onu içinde büyütüyor ve günün birinde beklenmedik olaylar silsilesine şahit olmaya başlayınca yaptığı şeyin meyvelerini almaya başlıyor. Ve bu maalesef her şey için geçerli.

Kaçınılmaz olayları yaratan biziz. Korkularımız ve endişelerimiz öyle güçlü sinyaller yayıyor ki bunun hormonel kısmını katmıyorum bile. Sonunda da bir şekilde bomba patlıyor. O yüzden korkuyu ve endişeyi yaratan çukuru çok iyi bulmak lazım. Çünkü ilk fırsatta oraya beton dökmezseniz hayat boyu maalesef karşınıza çıkacak olan konular ve başlıkları şu andan itibaren bellidir.

O kadar ki insan her şeyi zihni ile yönetecek donanıma sahip. Bir önceki yazımda bir ahtapotun özelliklerinden bahsettim. Şehir efsanesine inanmayın. İnsanlar beyinlerinin neredeyse %100’ünü kullanıyor. Üzgünüm ama bilimin söylediği gerçek bu. İnsan beyni oldukça fazla enerji üretir. Uyuyan bir beyin 25 watt’lık bir ampulü çalıştırabilir güçte. Yani neye odaklanırsak öylesine güçlü bir enerji alanı yaratırız ve bu alanı da verimli/verimsiz kullanmak gene bize kalmış demektir.

Değer arayışına girmeyecek ve değer değil, değer aralığı vereceksiniz. Ama önce kendinize değer vereceksiniz. Çünkü bu en insani tavrı kendinize göstermezseniz, başkalarından da beklentileriniz o derece artar ya da azalır. Az beklenti de olmak demeyelim de beklenti hakkınızın bile elinizden alınmış olması durumudur bu. Ve maalesef gene sözü öz benliğe çevirince, kendi varlığım dışında ki hiçbir canlıyı sorumlu tutamam.

Kaçınılmaz olan elbet olur, olacaktır da. O yüzden kelime anlamı ile “kaçma” kısmında “kaçırmadan” bunu kontrol edebilirsiniz.
Herkes yaşadığı hayatı nasıl sergilediği ile kendisinden sorumludur. Ve başka insanların sorunlarını benimsemeden önce bunun size son derece zarar vereceğini bir düşünün derim. Herkes birer bireydir hayatta. İkiz doğan çocuklar bile. Farklıyız birbirimizden ve farklı senaryoların içine doğuyoruz. Böyle düşündüğünde insan çok az kişiyle ortak nokta bulabiliyor. O yüzden hayatımızın kemik yapısını tamamlayan, benim hep kemikleşmiş diye tabir ettiğim yabancı insanlar az sayıda kalıyor. Çünkü insan yaş aldıkça çevresinin de steril olmasına özen gösterir hale geliyor ki bu çok normal. Fazla kalabalık hayatlardan gelenler özellikle bu bahsettiğim duruma uygun. Böyle olunca birden fazla insanın hayat enerjisini de içinize almamış oluyorsunuz ki bir kişinin ki bile oldukça fazla. Benim vurguladığım en özel ve hassas nokta partnerler. O yüzden hayatınızın merkezi haline getirdiğiniz insanların size değer vermesini değil de sizin kendinize ne kadar değer verdiğinizi görerek sizi sevmesini sağlayabilirsiniz ki bu zaten kendiliğinden olur. O zaman kimsenin hayatında ki bir yükü üstlenmek yerine onun sizin alanınıza ne kadar dâhil olabileceğini görmesini sağlarsınız.

Bence beyninizin %10luk kısmını değil de, yanına bir 0 daha ekleyip %100’ünü kullandığınızı bir kez daha hatırlayın. O zaman düşünce gücünüzün gerçekten de bu başlık kadar kaçınılmaz bir gerçek olduğunu benimsersiniz.

Her şey kendini çok sevmekle başlar.

Her sabah uyandığınız da aynaya baktığınız da ben çok güzelim deseniz ölmezsiniz hem cinslerim. Karşı cinslerim için espri yapardım ama çoğunluğa haksızlık etmek istemiyorum.

Sonuçta bir önce ki yazım #ahtapot konusundaydı ve istemeden size güzelim hayvancığı yere yere onun kadar aklınızı kullanamıyorsunuz diyemiyorum 🙂 çünkü buna bende dâhilim.

Kendinizi çok sevin! Mümkünse başkalarına da bulaştırın.

Gülümseyişinizi hak etmeyen insanlara da bulaştırın demiyorum, bulaştırsanız da bir yol olmaz diyorum 🙂 çok sevdiğim bir atasözü var ancak yazamıyorum. Güzel gülümsemeniz eksik olmasın, kimse sizin değerinizden fazla değil ve tabii ki az da değil ama her koyun kendi bacağından asılır. Sizin için siz önemli olun gerisi zaten mis gibi yolunu bulur.

Sevgilerimle,
Merve♥

Unutmadan şunu da eklesem iyi olur; unutmayın gün olur en sevdiğiniz t-shirt bile toz bezi oluyor. Yani…♥
#söyleyeceklerimbukadar

“Denizlerin Beyi” demek isterdim tabii ki ama bu canlı bazı beylerde olmayan özellikleri ile göz doldurduğu için “Denizlerin Beyni” olarak anılsa diğer başlığa da haksızlık etmemiş olurum diyerek başlıyorum.

Hoş geldiniz hayvanlar âlemine…
Ben nedense “hayvan” kolik bir kişilik olarak hepsini tek tek yazsam hiç sıkılmam ama merak etmeyin bugün gerçekten sağlam şaşırtıcı bir canlı var önümde… Kendisi ara ara rüyalarıma giriyor ve ben nedense varlığının verdiği ürpertici tanımlamaları yapamıyorum. Bazen kendimi ahtapot gibi hissettiğim için kimseyi de suçlayamıyorum açıkçası.

Çoğu insan tarafından “garip yapışkan şey” diye tasvir edilse de bu olağanüstü sekiz kollu sihirbaz, gezegendeki en büyüleyici hayvanlardan biri imiş. Kendisini gördüğüm bir rüya üzerine araştırıldığımda, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle var olduklarını da öğrenmiş oldum. Sevimli değil, pofuduk tüylerle kaplı değil ya da büyük tatlı gözleri yok elbette hatta son derece itici geliyor yüzerken falan hani. Lezzetti tartışılmaz olunca biz ölümlülerin en sevdiği canlı haline geliyor.

Çok az insan bu hayvana hayranlık besliyor. Ama gösterilen ilgi, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle orantılı olsaydı, ahtapotlar dünyanın en sevilen hayvanların olurdu.

Ne yazık ki, onun yerine deniz canavarı efsaneleri Kraken ve Lusca’ya, kurgusal kötü karakterler Ursula ve Doctor Octopus’a ilham kaynağı oldu. Şimdi ise bu ağırbaşlı ve dahi varlıklara çamur atmak yerine saygı gösterilmesini gerektiren bilgilerle sizi baş başa bırakıyorum.

Sihirbazlık yetenekleri olduğunu bilmiyordunuz tabii…
Tıpkı sihirbazlar gibi ahtapot da nesneleri duman ve aynalar kullanarak yok edebiliyor. Fakat bunu yaparken sihirbazlar gibi mekanik aletler kullanmak yerine, ahtapot bildiğimiz biyolojiyi kullanıyor. Pigment hücre ağı ve özelleşmiş kaslarını kullanarak, bir ahtapot nerdeyse anında; renkleri, şekilleri ve etrafındaki yüzeyleri birebir taklit edebiliyor. Kamuflajı o kadar ustalıkla yapılmış ki yırtıcılar yanından fark etmeden geçip gidiyor.

Ahtapotlar en havalı kaçış mekanizmasına sahipler…
Sihirbazlara eşdeğer farklı bir yeteneği de saldırganın görüşünü engelleyerek ahtapotun kaçmasına olanak sağlayan, salgıladığı mürekkep bulutu – bu özellik genelde mürekkep balıklarıyla karıştırılır, bazı türleri bu özelliğe sahiptir ve mürekkep balıkları ahtapotların en yakın akrabasıdır. Ne ilginç ben hepsinin akraba olduğunu düşündüğümü söylediğimde çok akıllı biri gülmüştü katıla katıla.
Eğer bu da yeterince havalı gelmediyse, çoğunlukla mukus ve pigment hücrelerden oluşan bu bulut, saldırganın gözlerini tahriş eden ve koku hissini körleştirerek kaçış ustasının takip edilmesini daha da zorlaştıran bir çözelti barındırıyor.

Hız ve çeviklikte muhteşemler!
Kendilerini güvende hissetmediklerinde ahtapotlar, mantolarından geriye doğru suyu ileterek kendilerini ileri itiyorlar. Bu davranış onları saatte 40 kilometre hıza çıkarıyor. Ayrıca görülmeye değer başka bir becerileri de, yumuşak vücutları sayesinde en ufak çatlaklardan ve deliklerden rahatlıkla geçebilmeleri.

Belki bu noktada çok esnek olmayabilirim ama istediğim yerden her zaman girer ve geçerim. Hele kullandığım araba gerçekten önden çekişli ve sağlam bir motor gücüne sahipse siz beni bir de trafikte görün… Şaka tabii bunlar sakın örnek almayın.

Ortalama bir Ayı’dan daha zekiler!
Aristotales ahtapot hakkında “aptal bir yaratık” tabirini kullanmasına rağmen (ölmüşün arkasından konuşulmaz ama gerisini siz tamamlayın), araştırmalar ahtapotların gelişmiş zekâya, duygulara ve hatta kişisel karakterlere sahip olduklarını gösteriyor. Kurnaz kafadanbacaklı aynı zamanda labirentlerden geçebiliyor ve hatta işbirliği yapmak istemiyorsa karşı koyabiliyor.

Problem çözüp çözümleri hatırlayabiliyor, sadece eğlence olsun diye bir şeyleri parçalarına ayırabiliyorlar. Hatta oyun olsun diye köpekler gibi atılan şeyleri alıp geri getirebiliyorlar. Su borularını yerinden çıkarabiliyor, kablo bağlantılarını kesebiliyor, laboratuvarlardan kaçabiliyor ve hatta yuvalarının etrafına deniz kabuklarını ve diğer objeleri toplayarak kale inşa ediyor ya da yuvalarının etrafına bahçe yapabiliyorlar.

Bilim insanları ahtapotların bireysel kişilikleri olduğunu düşünüyorlar. Yapılan çalışmalarda ahtapotların her birinin mizaçlarına göre, oynamak için farklı oyuncakları tercih ettikleri gözlemlenmiş.

Geniş kapsamlı beyinleri vardır!
Ahtapotların en çılgın özelliği nöronlarının kafaları yerine kollarında bulunmasıdır. Ve bu kollardan biri vücuttan koparsa, araştırmalar kopan kolun suda kendi kendine hareket edebildiği ve hatta bir besini bağımsız ağzın bulunacağı bölgeye doğru yönelttiğini gösteriyor. Tabii kol koptuktan sonra bu öyle kolay olmuyor ama gene de bağımsız olarak çalışan uzuvları aslında beyinleri.

Kaybedilen uzuvlarını yenileyebiliyorlar!
Adeta Deadpool’un yenilenebilme yeteneğine sahipmiş gibi kaybettiği bir kolunun yerine hiçbir kalıcı zarar almadan tekrar yenisini çıkarmak onun için tam bir çocuk oyuncağı. Nedense Vampirleri hatırlattı.

Tam üç adet kalbe sahipler!
Dediysem asla 3 kişiyi aynı anda sevemiyorlar :). Onu sadece biz İnsanlar yapabiliyor ah ne manidar…
Evet, tam üç adet kalbe sahipler, iki tanesi kanı solungaçlara oradan da 3 numaralı kalbe taşımakla görevliyken, 3 numaralı kalp ise diğer 2 kalpten aldığı kanı bütün vücuda pompalıyor. Ve şaşırtıcı olan şey, 3 numaralı kalbin ahtapot yüzerken durması ki bunun sebebi hızlıca yüzerek kaçmaktan çok kamufle olarak saklanmayı tercih ettiklerini açıklıyor, yüzmek bu kafadanbacaklı için yorucu bir aktivite.

Çiftleşme sırasında erkek, dişinin her zaman sağ tarafındadır!
Erkek spermleri dişinin tübüler borusuna koyar veya dişi, erkekten kollarıyla kendi alır. Spermleri aktardıktan sonra erkek hemen kaçabilirse şanslı! Çünkü çiftleşmeden sonra dişi erkeği boğarak öldürür ve yer. Erkeği her zaman sağ tarafında tutması ise henüz açıklanamamış.
Dişilerin bu agresifliğinin sebebinin bir çeşit annelik içgüdüsü gibi yumurtalarını her türlü tehdite karşı korumak amaçlı olduğu düşünülüyor. Çok şeker.

Çiftleşme döneminden sonra, erkekler hala yaşıyorsa bile birkaç hafta içinde ölür. Dişiler ise yumurtalar açılana kadar yaşamaya devam ederler. Fakat yumurtalar açılana kadar beslenmelerini durdurdukları için yavrular çıktıktan bir süre sonra açlıktan ölürler.

Dağlar kadar yaşlılar…
Hatta belki de daha yaşlı. Bilinen en yaşlı ahtapot fosili 296 milyon yıl önce Karbon Çağı zamanı yaşamış. Şu anda Chicago, ABD’de Field müzesinde sergilenmektedir. Çağımızdaki ahtapotlar gibi sekiz kola ve iki göze muhtemelen de mürekkepli kaçış mekanizmasına sahipti. Smithsonian, “Ahtapotlar karada yaşamdan çok önce, şekillerini milyonlarca yıl sonrasına gelebilmek için belirlediler” diyor. Bence çok doğru bir tez.

Neredeyse tüm ahtapotlar zehirlidir. Mavi Halkalı bu ahtapot ise (Haoalochlaena lunulata) dünyadaki en zehirli ahtapottur. Bir ısırıkta sizi öldürebilir. Herhangi bir panzehri henüz yok.

Ahtapotlar gruplar halinde yaşamazlar. Bu nedenle her biri, çevik davranışlarıyla av olmaktan kaçarak türlerini kontrol altında tutarlar. Bu nedenle süper avcılar olarak bilinirler. Zeki olmalarının temelinde de tek başına yaşam sürdürebilmenin zorlukları yatıyor olabilir.
Derin denizlerde hayatta kalabilmek için, kanlarında oksijen taşıyan solunum pigmenti olarak hemosiyanin bulunur. Hemosiyanin yapısında bakır içerir ve oksijenle birleştiğinde mavi renkte görünür. Bu sistem asitlik-bazlık değişimlerine karşı çok hassastır, eğer ortam asidik olursa ahtapotlar yeterince oksijen alamaz. Bu nedenle iklim değişikliğine bağlı olarak okyanusların yavaş yavaş asidik hale gelmesiyle buradaki canlılara ne olacağı hala tartışma konusu.

Dünya denizlerinde çeşitli büyüklük ve özellikte 50’den fazla ahtapot çeşidi vardır. Mavi olanı görünce sakın sevmeyin ok 😉

Genel olarak kendilerinden büyük hayvanlardan korkan ve insanlardan olabildiğince uzak durmaya çalışan, parlak veya ses çıkaran bir obje gördüklerinde meraklarını dizginleyemeyen bu muhteşem canlılar, sadece Ege ve Akdeniz sofrasında bir meze olarak görülmekten çok daha fazlasını hak ediyorlar.

Evrimin yıllardır nerdeyse hiç uğramadığı ahtapotlar, zekâlarıyla birçok insanı kendine hayran bırakabilme yeteneğine sahip muazzam bir canlı.

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

Çok gülerek alıntı yapıyorum yazanında mizah duygusu kadar beklentilerinin geniş olmamasını umuyorum :).

Ekşi Sözlük/ Scarletsage: Her işe el atan, bir sürü meziyeti olan insanlara verdiğim isim.
Ekşi Sözlük/Islak köpek: Gittiği yer neresi olursa olsun fark etmeden, tanıdığı tanımadığı sağda solda gördüğü herkese hemen bir kol atan, bunlar hatunsa bele sarılmak ya da omzundan tutmakla da yetinmeyip, enseden yakalayıp kulağa baskı uygulamak suretiyle kol hareketlerinde bulunan ve aynı anda kaç kişiye kolunu attığını takip edemediğimiz insanlara verdiğimiz isim.Ekşi Sözlük/Olmayana yergi: İspanyolların İtalyan erkeklerine taktığı isim.
Hepsi de çok iyi yorumlar…

 

Kısa kısa…
Kraken: iskandinav mitolojisin ’de bir karakter. Kendisi dev bir mürekkep balığıdır. Gemileri kollarıyla sarıp dibe çekecek kadar güçlüdür.
Lusca: Karayiplilerin efsanevi deniz canavarıdır.
Aristotales: Aristoteles ya da kısaca Aristo Antik Yunan filozof. Platon ile Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir.
Smithsonian: Smithsonian Enstitüsü, ABD hükümeti tarafından yönetilen bir müze ve araştırma merkezi öbeğidir. 1846 yılında “bilgiyi artırmak ve yaymak” amacıyla kurulmuştur. Washington, DC’deki merkezinde 137 milyon nesne bulunmaktadır.

Kaynaklar

https://onedio.com/haber/ahtapotlar-hakkinda-muhtemelen-ilk-kez-duyacaginiz-15-enteresan-bilgi-715746

%1 İhtimal…

Yerde bulunan her paranın şans getirmediği açık. Şans getiren tek hayvan tabii ki tavşan değil, 4 yapraklı yonca da… Peki, senin şansın ya yine sensen?

Bunu bir düşün…

Ya bütün gökyüzü sen isen… Ve bildiğin her şey senin nefesinle başladıysa o zaman hayatta her şey %1…
Geri kalanı sensin…

%1, Pozitif tam sayılı en küçük yüzdedir. Ve ne kadar da manidardır.
Bunu da bir düşün…

Bir zamanlar gökyüzünde irtifamı düşündüğüm zamanlardı. Aşağı bakınca her şeyin ne denli küçük olduğunu görebilme şansı sadece yerden yükselen bedene değil aynı anda da aklıma da düşmüştü… İşte bunun ne denli anlam kazanacağını bilmeden kendi kendime bu soruyu sormuştum ya her şey bizimle başlıyorsa… Ya bütün gökyüzü bizsek…

Neden o zaman bize bir şeylerin şans getireceğine inanıp duruyoruz ki? Biz önce kendimizin ve sonra bir şekilde dâhil olduğumuz başkalarının hayatlarının şansıyız. Böyle bakınca %1 çokta kötü durmuyor. Yani hayatta her şey %1. Geri kalanı mutlak suretle özgürlük ve sen.

Bunları bana yazdırtan her şeyin sıfırla başlaması olsa gerek. O yüzden bırakalım bizi donatan maddeyi ve var olduğumuz noktaya hep yakın olalım. Kendini ne kadar yakınında tutarsan etrafını da o kadar iyi gözlemlersin. Ne zaman ruh bedenden ayrılmadan önce yıllarca yaşadığı bedene yabancı kalır o zaman sen de başkalaşırsın. Sadece sen sen ol ve başkalaşma. Değişim denen şey sadece bedenin yaşlanması ama ruhsal boyutta hiçbir duygu ve öz yaşlanmaz. Sabit kalır sadece dünden değer kazanır. Sanırım ben en çok ben olmayı sevdiğimden hiçbir zaman başka bir hayatın ışığına bürünmek istemedim. Ve o yüzden ben ben olmayı seçtiğim için, günün adamı olmaktansa kendimin gününün insanı oldum.

İnsan yeter ki istesin o %1 ihtimalle bile neler yapar bir düşünün…

Hayat sadece bütüne sahip olmaktan değil, bütünden geriye kalanı olumsuz arzulara çevirmemekten ibaret aslında. Ne zaman bunun farkına varıyorsun, o zaman gelişimizin ve dönüşümüzün içinde geçirdiğimiz yolculukta bize eşlik edenlerinde %1 ihtimal olduğunu öğreniyorsun.
Kimseyi kırmayın bunu yürekten söylüyorum. Kimseyi incitmeyin. Hayat böylesine kolay harcanacak kadar uzun değil. Anlık hırslar ve olumsuz arzularınızın esiri olmadığınız gün empati seviyeniz yükselir, arzuladığınız ve olmak istediğiniz her yere gidersiniz. Öyle şans ya da mucizelerin de sadece size eşlik ettiğini anlamış olursunuz.

Bugün değil her gün şanslıyız bir gün değil her gün şanstan uzak kalabiliriz. Bırakın bunlar sadece size eşlik etsin. Siz gene 4 yapraklı yoncaya inanın, gene uğurunuzu yanınızdan eksik etmeyin. Ama hayatın içinde birer kitap sayfası olduğumuz gerçeğini de unutmayalım.
Bugün Dünya Barış günü ayrıca… Kendinizle barışın, diğerlerini de affedin.

Teknolojinin hızla geliştiği ve bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı günümüzde, insanlar için barışın temini daha çok önem kazandı. Bir taraftan da yıkıcılığın hızı desek sanırım çokta abartmış olmam. Tüm dünyada şiddet ve terör olaylarına karşı eş zamanlı olarak sesler ve tepkiler yükselirken, barış ve dostluk ortamı insanların özlemini çektiği öncelikli unsur olarak kendini gösteriyor. Buna en büyük tehdit öncelikli olarak teknoloji çağının giderek kötüye kullanımını ve şiddete eğilimini arttırsa da halen insanlığın ölmediğine de inanıyorum.

Önce hayatınızda ki en büyük iyiliğiniz kendinize olsun ve sonra kendi canınızı yakacak bir unsurun başka bir hayatı da bu denli yakabileceğine ön görünüzü odaklayın. Belki daha kolay olur bilemezsiniz yarın için çok geç olmadan önce kendi şansınız olun ve başka hayatlara da ışık olun. Her şey kendini çok sevmekle başlar.

Sevgilerimle,

Merve♥

 

Kısa Kısa…

Dünya Barış Günü

1 Eylül, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı tarihtir. 1 Eylül 1939’da Almanya Polonya’yı işgal etmişti. İkinci, Dünya Savaş’ında Nazi Almanya’sını binlerce insanını kaybetme bahasına yenilgiye uğratan Sovyetler Birliği ile müttefikleri bu günü Barış Günü ilan etmekle, 1 Eylül’ü dünyanın en vahşi savaşlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olmaktan da çıkarmış oldular. Bu güne yapılan en büyük iyilik budur.

Theory of knowledge öğretmeninden alıntı: “Doğada ihtimaller yoktur, bir olay ya gerçekleşir, ya da gerçekleşmez. İhtimaller, olayların var olma potansiyelinin değil, insanın ne kadar emin olamadığının ölçüsüdür.”

 

 

#besurpised
#beloved
#beisnpired
#bemoment
#beyou
#beme

Suistimal Boşnakça Zlostavljanje şaka tabi Boşnakçasını açıklayacağımdan değil.
Kötüye kullanma anlamına gelir Arapçadan Türkçeye girmiştir.

Boşnakçayla ne ilgisi vardı bende bilemedim bazen fazladan gereksiz bilgiye sahip olabiliyorum.

Dış Ses: Bilgi gereksiz değildir canım 🙂

Her neyse,

İki kelimeden oluşmaktadır.
Su’: kötü,
İstimal: kullanmak. Modern Arapçada “su ‘istihdam” denilir.

Ne yapayım en sevdiğim dil şu dünyada. Okumayı bir türlü beceremesem de derdimi anlatıyorum arkadaş. Ayrıca unutmayınız ki bir Kadına dünyada beden dilini en iyi kullandırtan lisan. Neyse oraya bir ara değiniriz canım.
Mesela elini verirsin kolunu kaptırırsın. Kol lazım olduğundan elden olduğuna yanmazsın bile. Hani o derece yangından mal kaçıran kişi misali ne kurtarsan kar diye bakarsın. Ama gene de bir imtihana maruz kalırsın.
Bütün iyi niyetlerin sırasız darbeye uğrar böyle boş boş bakarsın. İşte o anların fotolarını çeksek çok güleriz seneler sonra. Çünkü bundan 20 sene sonra aynı el-kol kaptırma durumu gene yaşanacağından olaylardan ders almayı beceren sınıfa dâhil olamayacağız.

O yüzden bugün ağladığın olaya gene ağlamak hep retro’dan olacak. Ya da güldüğünde bugünleri aramış olacak duruma gelmeyesin…
#birdosttavsiyesi

En çok güldüğüm cümle “ben çok değiştim”! Yahu sen değişsen şu cümleyi söyler misin? Mümkün mü? Asla! Ama neye niyet neye kısmet ya tutarsa diye diye zırvalık yaratıyoruz o kadar. Ya da yaratılmasına izin verdiğimizden oluyor bütün bunlar. Boş verin diyeceğim bunların bile “an”’lar da tadı var. Aslında yaşanılan her şeyin kıymeti var da işte bilene ithaf etmek en güzeli olabilir ancak.

Taktiksiz hayat ne kadar güzel ve sade ama ne mümkün sanki onca hayat telaşı yetmiyormuş gibi hep taktik hep taktik. Vallahi harcanan enerjiyi böyle boşa harcamak acınası tabi.

Ama mecburen karşınızdakini eski dilde idare etmek günümüzde taktik haline gelmiş gülünesi bir durum. Oysaki insan idare etmek diye ancak bir kariyer olabilir. Meslek seçilse insanlar kendini geliştirir, yetiştirir.

Özel ilişkilerde bunun ne denli yıpratıcı olduğunu sorgulamama bile gerek yok herhalde. İnsan ne bileyim patronunu idare eder, altını, üstünü falan ama bu ciddiyetten ileri gelir sadece. İş ne zaman ki özel yaşama taşıyor işte o zaman gerçekten bizim kültürümüz dönüyor tarihe bakıyor. Bknz.Hürrem Sultan. Yani ne kadar sevsem de tarihimi herhalde harem ile bir tutulacak bir özel yaşantıdan bahsetmiyoruz.
Bedene bulaşan virüs olarak algılıyorum suiistimal edilmeyi ve hemen tuvalete gidip çıkartmanızı öneriyorum. Bir başkasının iyi niyetini “keskin” bir şekilde hem de, “suni” şekilde suiistimal etmesine karşılık olarak kusunuz. İster tuvalete ister karşınızdakinin yüzüne. Ama içinizde biriktirmeyin demeye getiriyorum. İnsan içinde tuttukça biriktirir ve bu birikimler hep yanlış zamanlarda ortaya çıkar. En doğrusu o anda içinizdekini kusup o kişiyi kendi hayatınızdan men etmektir. Kimsenin durduk yere iyi niyeti öyle canının istediği gibi savurmaya hakkı yoktur. Olmayacaktır da. Dünya düzeni böyledir ne ekersen onu biçersin diye boşuna mı demişler.
#whatgoesaroundcomesaround

Her insan bir şekilde bunu becerir. Bazen istemeden de oluşur böyle durumlar ama telafisi güçtür. İyi insan – kötü insan ayrımı da bundan sonra başlar. İyilikte pişmanlık vardır ama kötülük her zaman anını kollar. Hep bekler o zayıf anda hücreye giriş yapar ve kendini oraya kitler. Ne zaman ki birinin kapıyı açmasını beklemeye koyulursunuz bakmışsınız yıllar geçmiş gitmiş…
O zaman aynen şöyle yapıyorsunuz “khalas” “خلاص” ve konu kapanıyor.

This one is basically a twist on the traditional khalas.
It usually comes after an exhausting amount of time spent on doing one particular thing … Because you want it to be perfect.
Mission accomplished! “i am done” yani…
E o zaman Eylül hoş geldin…

 

Sevgilerimle,

Merve♥

 

♥33♥

Yakında kendime şarkı yazarsam şaşırmayın :). Bu aralar böyle oldu işte duygular bazen böyle yola çıkabiliyor. Hadi dedim madem 33 oluyorsun bir anlamı olsun. Bir yazı da kendin için yaz.

Sonra düşündüm de 33 biraz anlamlı sanki dedim. Araştırıyorum o gün bugündür. Rakamların eski uygarlıklarda ki açılımları, anlamlarını falan derken böyle mistik bir hale girdi bu araştırma.

Okültizm, geçmiş çağlarda doğa, evren, tesirler, insan ve evren ilişkileri ve gelecek hakkında gerek medyum, duru görü yollarla gerekse aktarıla gelen ezoterik tradisyonlar yoluyla edinilmiş derin bilgiler bütünü olarak tanımlanır.

Nümeroloji de Okültizm’in bir dalı olup, evrenin sayısal bir kurgu içerdiğini, evrendeki hiçbir şeyin rastlantıya dayanmadığını, her şeyin sayısal bir düzen içinde meydana geldiğini var sayar ve sayılarla ilgili çeşitli analitik ve sentetik çalışmalarla, evrendeki ve olaylardaki gizli yasa ve ilkeleri keşfetmeyi amaçlar.

Nümeroloji bilgilerinin gelecek veya gizli şeyler hakkında bilgi edinmeye yönelik olarak kullanılmasıyla ilgili alana ise aritmansi adı verilir. Eski Yunan ve Kalde’de uygulanan aritmansi ya da aritomansi sayılar bilimi denilen nümeroloji’nin öncüsü olarak görülür. Nümeroloji’nin Batı’daki gelişimi, esas olarak, sayılar bilimi ilahi güçler bilimi demektir diyen Pisagor’la başlamıştır. Pisagor’a göre, evren sayılar üzerine kurulmuş bir sistem olup, evrendeki ahenk sayıların bir uyumudur.

Babil’de 28 sayısı kutsal sayılırdı; çünkü 28, hem kutsal sayı olan 7’nin başka bir kutsal sayı olan 4 ile çarpılmasından oluşuyor, hem de ilk 7 sayının toplamına eşitti:1 + 2 + 3 + 4 + 5 + 6 + 7 = 28Pisagor’un izleyicileri için 1 sayı sayılmazdı, diğer sayıları doğuran bir başlangıçtı.
Bu yüzden ilk iki sayının (2+3) toplamından elde edilen 5 ile yine bu ilk iki sayının çarpmasından (2×3) oluşan 6’yı kutsal saymakta, fakat nedenleri açıklanmamakta, gizli kalmaktadır. Ünlü felsefeci ve matematikçi Pisagor’un düşüncesine göre sayılar aşağıdaki anlamları kapsıyordu.

1- Özün sayısı
2- Karşıtlık, değişiklik
3- Aracılık, bütünlük, başlangıç, orta ve son, tanrısal güç
4- Doğruluk, adalet, dünya
5- Evlilik
6- Şans
7- Evrenin tümü [Tanrısal güç (3) ile dünya (4)’ün toplamı] ya da tanrının dünya ile birleşimi
8- Sağlamlık
9- 3×3 ya da tüm sayıların özü
10- Sonu olmayan yeni bir dizinin başlangıcı olarak tanımlıyor.

Ben zaten bu Babil kısmında resmen uzay boşluğundayım bir türlü tamamlayamıyorum edindiğim bilgileri ve hep önüme gene Babil geliyor.
Doğanın sayılara göre kurulmuş olduğu görüşünde olanların bir kanıt olarak ortaya koydukları bulgulardan biri de, insan vücudunda, deniz kabuklularında ağaç dallarında ve doğadaki pek çok şeyde rastlanılan, “altın-oran” denilen 0.61803 sayısıdır. Platona göre kozmik fiziğin anahtarı altın orandır.

Sayılar bilimine Yunanlılardan çok daha önce Mısır’da önem verildiği bilinmektedir. Nitekim esin kaynağı eski Mısır bilgeliği olan inisiye Pisagor’un nümeroloji ile ilgili sözlerini eski Mısır bilgeliğini yansıtan Hermetika’da bulmaktayız. Mükemmel işleyen evren, sayıların gücüyle düzenlenmiştir. Sayıların seslerle ilişkilendirilmesi de, tarihçilere göre yine eski Mısır’da başlamıştır.

Eski Mısır’ın İsis misterleri inisiyeleri 22 sayısına çok önem verirlerdi. Yirmi iki sayısını kutsal saydıklarından ezoterik anlamını çok gizli tutmuşlarsa da, dinsel işlemlerde bu sayıyı kullandıkları bilinmektedir. Mısır’ın 22 sırrı, hermetik bilgeliğin Mısır’dan Avrupa’ya geçişiyle Okültizm’de 22 arkan ya da anahtar biçimine dönüşmüştür.

Fakat Avrupa’da Okültizm ’in ortaya çıkışından çok önce, Mısır’ı ziyaret eden Pisagor bu sayının önemini öğrenmiş bulunuyordu. Nitekim Pisagor matematikteki ünlü pi sayısını 22’yi 7’ye bölerek bulmuştur. Bu sayının daha sonra Dante’nin İlahi Komedya eserinde kullanmış olduğu görülür.

22 gibi 11 ve 33 de nümeroloji de üstat sayılar olarak kabul edilir. Yeryüzünde yaşayan halkların geleneklerinde en çok sözü edilen sayılar 1, 2, 3, 4, 5, 7, 12, 22, 40 ve 50’dir.

İBRANİLERDE NÜMEROLOJİ

İbrani alfabesini kutsal alfabe olarak gören kabalistlere göre İbrani alfabesinin 22 harften oluşması bir rastlantı değildir. Fenike alfabesi gibi, bu alfabenin de 22 harften oluşmasında eski Mısır’ın hermetik etkisi olduğu sanılmaktadır. Kabalistler 22 sayı ve harfi 3+7+12 biçiminde üç grupta ele alırlar. Bunlardan 3 temel harf semavi âlemi, evrensel kökeni, başlangıcı temsil eder. Sonraki 7 düalite harfi bilinçle idrak edilebilir Âlemin, yani aracı âlemin karşılığıdır. Kalan 12 harf ise duyularla algılanabilir âlemin karşılığıdır. Sayılarla ilgili kabalistik çalışmalar gematria, temurah ve notarikon adları altında üç ayrı uzmanlık alanı oluştururlar.

ARAPLARDA NÜMEROLOJİ

Kabalistlerin 3 + 7+12 biçimindeki üç gruplu sistemi Yahudilere özgü olmayıp, Eski Mısır, Fenike ve Eski Etiyopya’nın hiyeratik alfabe harflerinde ve Arap alfabesi harflerinde de uygulanmaktaydı. Tasavvufta en fazla önem verilen zikir olan “la ilahe illallah” sözü, 3 harf (elif, lam, he) kullanılarak yazılır, 7 hecedir ve toplam 12 harften oluşur ki, hepsinin toplamı (3 + 7+12), 22’yi verir. Arap alfabesi de çok önceleri İbrani alfabesi harflerine denk düşen 22 harften oluşuyordu. Harflere nümerik değerler vermek suretiyle yapılan benzer çalışmalar, İslam okültizminde Ebced hesabı adıyla bilinir. Arapça çalışma sisteminde Arap alfabesinin ya 28 harfinden yararlandır (büyük cifr ilmi) ya da önceki devirlerde kullanılan, İbrani alfabesine tümüyle denk düşen 22 harfinden yararlanılır (küçük cifr ilmi). Allah sözcüğünün ebced hesabıyla sayısal değeri 66 ‘dır.

3 RAKAMININ EZOTERİK ANLAMI

3 rakamı ilk geometrik şekil olan üçgenle özdeşleştirilir. Üçgenler “fikir” ile bağdaştırılırlar. Bir üçgene baktığınızda bir noktadan başka bir noktaya uzanan ve üçüncü hat olmaması durumunda çakışabilen ama asla birleşemeyen iki hattın varlığını görürsünüz. 3 rakamı birbirleriyle karşılaştıklarında nötralizasyona uğrayıp form değiştiren iki enerjiyi sembolize eder. Etken olan yaratıcılık enerjisi, edilgen olan doğurganlıkla karşılaşır ve ortaya yeni fikirlerin çıkmasına neden olur. Burada üçgenin konumu önem kazanmaktadır. Tepesi yukarı bakan üçgen, maddenin eterik olana dönüşmesini anlatır. Tepesi aşağıda olan üçgen ise, eterik olanın maddeye dönüşmesini gösterir. Eşkenar bir üçgen, enerjinin rahatça ve yararlı bir biçimde akabildiğini gösterir. Bu üçgende belirgin bir eşitlik vardır ve bu eril olan ile dişi olan arasında uyum olduğunu ve her ikisinden de eşit oranda yararlanıldığını anlatır.

Gelelim 33’e o zaman 🙂 Oh!
Diğer rakamlar ve anlamlarını dilerseniz ekteki linkten öğrenebilirsiniz. Kaynak kullandığım için uzatmak istemiyorum. Ama 3 çok önemli bir sayı üstat sayısı. Ayrıca 33 bir yaş olarak olgunluk yaşı diye tanımlanıyor. Bu da ilginç.

Müslümanlar 11,33 ve 99 taneli tespih kullanırlar. Fakat ilk Hristiyan tespihleri 33 tanelidir. Bunun anlamı ise Hz. İsa’nın 33 yıl yaşamasıdır. 33: En şanslı sayıdır. Sevginin sihridir. Her alanda şanstır. Ne ilginç benimde en uğurlu rakamımdır 3. Ama bu sefer çift 3 oldum. Sanırım bu sene benim en şanslı yaş senem. Zaten ne gariptir içimde tarif bile edemediğim inanılmaz güzel hisler var. Sanki biliyor gibiyim ama işte neyi biliyorum orası karışık.

Üstat sayılar içinde en güçlüsü 33 tür. Dünyanın koruyucu melekleridir adeta onlar. 33, Üstat öğretmendir ve en etkileyici sayıdır. O 11 ve 22’nin birleşimden meydana gelir ve onların sahip oldukları potansiyeli bir üst düzeleme taşır.

Tam olarak ifade etmek gerekirse 33’ler kişisel hırslardan yoksun ve manevi olarak tüm insanlığın gelişimine yönelik yeteneklerine odaklanmış haldedir. 33’ ün samimi bağlılığı onu çok etkileyici yapar. Başkalarına vaaz vermeden evvel, kendi anlayışını geliştirir ve aşkla hayatın hikmetlerini arar. Önce kendisi bilgeleşir sonra da herkesi bilgeleştirmek için bilgisini paylaşır. Harika bir öğretmendir. Tüm potansiyelini yaşayan ve yaşatan 33 son derece nadir bulunur.

33, numerolojik haritanızdaki öz sayılardan biri olarak yer aldığında bu değeri ifade eder. Aksi durumda 3+3 / 6 olarak kabul edilmelidir. Hayat yolu, İfade, Kalbin Arzusu, Kişilik, Olgunluk,…vs. hesaplamalarında 33 çıkması halinde geçerlidir.
Çok ender karşılaşılan 33 sayısı hesaplamalarda pek karşımıza çıkmaz.

Örneğin; hayat yolu sayısı 33 için, doğum tarihi (gün/ay/yıl) her hanede 11 olması halinde ve üç adet 11 in toplamı halinde elde edilebilir.
Veya yıl değerinin 22 çıkması halinde geçerli olabilir ki 20. Yüzyılda sadece 7 yılın toplamı 22 eder (1939, 1948, 1957, 1966, 1975, 1984 ve 1993). Bu yıllarda doğanlar sizi de yakından ilgilendiriyor.

Yıl değeri 22 elde edildiği bu durumlarda ay + gün değeri toplamının da 11 çıkması gerekmektedir. Örneğin 17. 03.1984 doğumlu bir kişinin hayat yolu (1+7= 8) + (3) + (1+9+8+4=22) 8+3+22= 33 dür.

Öz sayıları içerisinde 33’ e sahip olan kişiler Dünya’nın bütünün hayrına hizmet etmesi için programlanmış olan kişilerdir. 33, iki adet 3 rakamı ile toplamları itibariyle 6 rakamı ile üç adet ateş elementi rakamına sahiptir. Yapısı sırf ateş olan bu sayının özüne ulaşabilen insan çok azdır. Ateş yapı itibariyle yakıp yıkar. Hem kendine hem de çevresine karşı yitip yok edici bir enerji taşır. Bu enerjiyi dengede olmadığı zaman ve negatif tesirlerde olduğu dönemlerde yaşar.

Olgunlaşmış ve ruhsal mertebeleri yükselmiş olan bir 33 dünyaya ve insanlığa hizmet eder. Bu hizmeti aşkla ve tutkuyla yapar. İyimserlik enerjisi çok yüksek olan bu kişiler; Dünyada ne kadar büyük sorunlar da olsa onların çözümü için iyimserdirler. Tabii ki tek başına iyimser olması yeterli değildir. İki tane 3 etkisi ile harika bir organizatör ve savaşçıdır. Yaratıcı fikirlere sahiptir ve hizmetini aşkla yapar. Sorumluluk sahibidirler…

SEVGİLER,

MERVE

KAYNAKLAR

www.sozvesiir.com/genel/numeroloji-sayilarin-sembolizmi-ve-rakamlarin-anlamlari/
www.mistiknumeroloji.wordpress.com/2011/12/29/33/
www.milliyet.com.tr/sayilarin-gizemi/r-hakan-kirkoglu/cumartesi/yazardetay/29.09.2012/1603918/default.htm

TANIMLAMALAR

Ezoterik: Ezoterizm, bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara inisiyasyon yoluyla öğretilmesidir. Ezoterizm bir din veya bir inanç sistemi değildir. Metafizik ve mistik öğretileri kapsar.
Duru görü: Duru görü canlı ve cansız nesnelerin ve olayların beş duyunun yardımı olmadan algılanmasına verilen addır.

Tradisyon: Gelenek ve görenekler; bir toplumda, bir toplulukta çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar.

Nötralizasyon: Kimya biliminde, asit veya alkali niteliğini yok etme, etkisiz hâle getirme işlemi.

Hiyeratik: Hiyeratik yazı hiyeroglif yazısının kısmen sadeleşmiş halidir. Devlet işlerinde devlet adamları tarafından kullanılırdı.

Nümeroloji: Numeroloji evrenin sayısal bir kurgu ile düzenlendiği fikrine dayanan okültizm dalıdır. Buna göre evrendeki hiçbir şey tesadüf değildir. Her şey sayısal bir düzen içinde meydana gelir. Sayısal ilkelerle evrendeki açıklanamayan durumları, gizli ilkeleri ve yasaları açıklamaya çalışır.

Düalite: Türkçede “ikili”, “ikilem”, “ikili denge” anlamındaki terim. Hayır-şer, iyilik-kötülük, doğruluk-yanlışlık, eril-dişil, sıcak-soğuk, gece-gündüz, mikrokosmoz-makrokosmoz gibi iki gücü, iki varlığı, iki unsuru ifade eder.

Gematria: Gematria, Kabbala’yı esas alarak sözcükler ve sayılar üzerine yapılan kabalistik çalışmalarla ilgili bir uzmanlık alanıdır. Gematria’da, ebced hesabında olduğu gibi, alfabenin (İbrani alfabesinin) her harfine nümerik bir değer verilir.

Temurah: Ucuz

Notarikon: Ele alınan bir ayetteki kelimelerin her ilk harflerini alıp, diğerlerine geçirmektir. Başka bir yöntem de her ilk ve son harfin alınıp, bunlarla yeni bir kelime üretmektir. İlahi sıfatlar, melek ve şeytan isimleri çoğunlukla bu yöntem kullanılarak ortaya çıkartılmıştır.

Aritmansi: Nümeroloji bilgilerinin gelecek veya gizli şeyler hakkında bilgi edinmeye yönelik olarak kullanılmasıyla ilgili alana aritmansi veya aritomansi denir nümerolojinin öncüsüdür.

İnisiye: İnisiyasyon ölmektir. Önce ölmek sonra da tekrar dirilmektir. Yılanın derisini atıp yeni bir deri içine girmesi gibi, sembolik bir ölüm ve sembolik bir diriliştir.

Cifr İlmi: Cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az kişiye hitap etmektedir.

Ebced: Ebced: Cümel, cifr, sayı sembolizmi.

HEY TEMMUZ AYI

İYİ Kİ GELDİN!

Sanırım daha fazla söylememe gerek yok 🙂 ben bir Yengeç Kadınıyım.
Ve halimden çok mutluyum.

Hakkımızda yapılan saçma esprileri çok doğru buluyorum.
Hayat gerçekten burçmuş, ten rengiymiş, din, ırk demeden hepimizin aynı gökyüzü altında bulunduğumuz muhteşem bir dönüşüm yuvası.

AMA

KONUMUZ

YEN-GEÇ!

Size baştan söyleyeyim asla kendimi överek falan yazmıyorum ne yazıyorsam bildiğimden… İyi okuyun ama hele hele hayatınızda bir Yengeç varsa gerçekten bilmeniz gereken çok önemli şeyler var.

Ayrıca bu yazıyı bu kadar geç yayınlamış olduğum için de kendimden utanıyorum! Çünkü bu ay doğduğumu bile unuttum. Toplam 33 sene bunun 4 yaştan sonrası farkındalık diyelim ve ben ilk kez bu ay doğduğumu bile unuttum!

Sebepleri sadece gökyüzünü ilgilendirir:)…

Yengeç burcu insanları olumlu ya da olumuz durumlara ani tepkiler verebilirler, anlayamazsınız. Zaten anlamaya da çalışmayın fazladan size hızla geri dönecek olan tepkiler silsilesi ile karşılaşırsınız. Hani onu bilinde. Yok, o iyi niyetli anlamaya çalışan tavırlı insanları bazı olay ve anlar da bizler oldukça yanlış anlarız. Sonra pişman oluruz eğer iş işten geçmemişse gönül almayı da çok iyi biliriz. Tabi terslenirsek o zaman pek hoş olmayan durumlar söz konusu olabilir.

Şaka gibi kendimi yazıyorum öz güven patlaması yaşıyorum sanki…
Ben gidip birinden özür dileyeceğim ve o da beni kabul etmeyecek, düşünemiyorum bile! Neyse bunu yapan çok sayıda insan olmadığından edinilmiş fena deneyimler yok. İçiniz rahat olsun.

Dışarıdan kolay kolay kimsenin fark edemediği, kendini korumak adına ördüğümüz duvarlar sayesinde en güçlü depremlere bile dayanacak sinir ve sabır vardır bizlerde. Ama abartmayın yıkılmayız dediysek, savaş çıkaramayız demek değil bu. Hani ben düşerken yükseklerden diye tuttura tuttura gidersiniz…

Sevdiğimiz insanları korkunç anlamda (korkun ama) koruruz. Sahiplenme duygusu yüzünden çoğu zaman da kaybettiğimizi anlamamız biraz uzun sürebiliyor. Yani bunu da çok anlamaya çalışmayın çünkü anlayamazsınız.

Acayip senaryolar içinde oldukları için sizi, 7 göbek uzak akrabayı falan da koruma altına alırlar ruhunuz duymaz. Öyle değişiktir. Sebebi yok yani asla, birini sevmişse tamam konu kapanır ama sevmedi mi ömür billah kimse sevdiremez ona.

Aslında bu duvarın arkasında son derece duygusal, hassas ve ılımlı bir karakter yatar. Bunu da en yakınındakilere anlatmaları haliyle zaman alacağından, hayatlarında kalan insanlar genellikle uzun ömürlü kişilerdir. Yani günlük arkadaşlıklar, ani sosyalleşmeleri sizi şaşırtmasın bir anda sizi tanımayabilirler. Ama bunun mutlaka kendileri için geçerli sebepleri vardır.

Ördükleri duvar ancak karşısındaki insana güvendiğinde yıkılır. Yengeç burcunun insanlara güvenmesi oldukça zordur. Burası çok mühim!
Güven kelimesi onların başkentidir. Yani güveni ele aldınız mı tamamsınız. Sonuna kadar sizinledirler. Yengeç burcunun güvenini kazanan insanın asla sırtı yere gelmez. Varlıkta ve yoklukta asla sizden kopmazlar.

Kırıcı değildir, karşısındaki insanın kalbini kırmaktan hoşlanmaz. Moralleri bozulduğu zaman onları toplamak oldukça zordur. Asla asılan suratları 5 dakikada düzelmez. Maalesef kendimden çok iyi biliyorum. Benden beklenen ışık hızıyla eski halime dönmem iken ben asla o ben olmayabilirim hatta daha kötüsü bile diyebilirim. O yüzden bir yengeç insanını kırıp, küstürdüyseniz size hayatta başarılar dilerim.

Kolay Affetmez!
Hatta Affetmez!

Yapılan hiçbir şeyi unutmama özelliği sayesinde zaten beyninde ki çeşitli sinyaller his duygusunu oldukça geliştirmesine sebep olmuştur.
O sebeple dünyada ki bütün gizli servis ajanlarının %70nin Temmuz ayında doğduğu saptanmış. Düşünün artık. İçine bir kurt düştü mü onu ortaya çıkarmadan rahat edemez. Acayip bir araştırmacı kişiliği vardır. Ve bunu anlamanız da mümkün değil çünkü açıklaması oldukça güç ve zor bir durum. Sezgileri sayesinde tehlikeyi anında fark ederler. Ama o an doğru zaman değilse mutlaka bir yerde bekletilir o bilgi ya da kişi. Tabii ki ileride kullanılmak üzere. Rüyalar görür bunlar ve gördüklerini anlatırlar karşılarında ki insanlar dalga geçer. Kendimden biliyorum. Ne olur sonra biliyor musunuz? Görülen rüya gerçek olur. Bunun da tarafımdan defalarca yaşanılmışlığı vardır.

Aklınızı okuyabilirler dikkat edin derim 🙂 minik bir uyarı. Asla zekasını “duygusal” diye hafife almayın. Çünkü onun kıvrak zekâsının içinde ayrıca dolaşan minik minik tılsımlı ajanları vardır ve hisleri asla yanıltmaz onu. Ben demiştim demeyi çok sever. 🙂

Yengeç burcu insanları gülmeyi aşırı derecede sever ve çelişkili bir yapıya sahiptir. Yerlere yatabilirsiniz doğal halleri ile olan tavırları yüzünden. Mizah duyguları gelişmiştir. Aşırı empati bakış açısı sayesinde genel olarak “ben olsaydım” diyerek bakar. Ve konuşmaları genelde yıkıcı değil yapıcıdır. Tabii eğer karşısında kendini delirmeyen biri var ise. Her zaman anlayışlı ve sevecendir. Tabii anlayış dediysem abartmayın. Onun da bir sınırı var ki işte ben o halimi pek sevmiyorum.

Arkadaşlığa ve dostluğuna önem verir. Yardıma ihtiyacı olan herkese elini uzatır. İnanılmaz şekilde merhamet insanıdır. Dayanamaz ama asla da acımaz. O yüzden alçak gönüllü olması fark edilen en belirgin özelliğidir.

Sempatik bir kişiliği vardır. Zamanla onu daha yakından tanıyan kişiler onun içten içe acı çektiğini düşünebilir. Çünkü acısını belli etmemek için çok direnir. Saklar her şeyini asla bilemezsiniz onun. Yani ben onun her şeyini biliyorum diyebilen insan emin olun ki çok az bilgiye sahiptir. Çünkü yengeçler daima bir adet kendilerine ait sırrı kimseye anlatmazlar. Bunun mutlaka bir sebebi vardır. Yıllarca bir konuyu içinde tutabilir. Ama asla unutmaz.

Ya çok sevinçlidir ya da ölümcül derecede üzüntülü. AHAHAHAHAH Yüksek sesli gülüyorum çünkü bu Merve….

Bu özelliği Yengeç burcuna yönetici gezegeni olan Ay vermiştir. Şarkısı bile var arkadaş “aya benzer yüreğim” bu yüzden zaten ne oluyorsa o Ay yüzünden oluyor.

Yengeç burcu insanoğlunun doğumuyla ilişkilendirilir. Ölümü ve doğumu kendi iç dünyalarında bir bütün halinde yaşar. Sorunları olduğunda kendini toplumdan soyutlar, bunu da rahatsız edilmemek ve etmemek için yapar. Kendi acısını önce kendi hazmetmelidir ondan sonra ancak dışarı açabilir kendini.

Yengeç burcu o kadar gizemlidir ki, tüm burçlar arasında birinci sırayı alır. Depresyon ve taşkınlık, neşe ve üzüntü, iyilik ve kötülük hepsi bir aradadır.

BEN:)

Kendini tam anlamıyla bulamadıklarında, kapalı duygularını sevgiyle karıştırabilirler. Kendisine yöneltilen her öneriyi kabul edecek hale gelirler. Hatta o kadar benimser ki bu öneriyi, ortaya çıkaranın kendisi olduğunu bile düşünebilirler. İtiraz eden ve taraf olan kişi olmamak adına çevresindeki herkesten uzaklaşmak ister. Bu tarz yönleri ile kötü bir yoldaş olduğunu söylemek mümkündür.
Ancak kendini tam anlamıyla bulan bir Yengeç bunların tam tersi bir özellik sergiler.

Yengeç burcu insanları aşk hayatlarında son derece tutkuludur! İşte geldik en acı konuya çünkü bu yengeçler ne çekmişlerse hep aşktan çekmişlerdir. Ve aslında onların, aşka âşık olduklarını bile söylenebilir. Aşk hayatlarına çok fazla değer verirler. Sevdikleri kişiye, deyim yerindeyse taparlar. Var olan tüm enerjilerini aşk hayatları için harcar ve sevdiği kişinin uydusu haline gelebilirler. Eş seçiminde yengeç kusursuzdur. Tabii ki bazı kusurları vardır mesela korkunç kıskançtır. Aklınızın alamayacağı seviyede kıskanırlar ve bunu öyle bir yönetirler ki kıskanılmadığınızı bile sanabilirsiniz. Ama eve dönünce duvarlara falan kafa atabilirler sinirden tabii asla belli etmezler. Çünkü korkunç gururludurlar ve dik duruşlarını bir kere kaybetmek demek onlar için şeref meselesidir. Toparlayamazsınız bir daha. O yüzden aşk konularında özellikle bir yengeçle kurduğunuz diyalog her daim olumlu olsun derim.

Arada aşk varsa 2 kişi arasında yaşanan her şey özeldir ve bir Yengeç hiçbir şekilde yaşananların 3. kişilere anlatılmasından hoşlanmaz.
Ve asla ona yalan söylemeyin! Çünkü söylemeye başladığınız an anlar!

Yengeç burcu insanlarının aşırı derecede hayalperest olduğunu söylerler sanırım bu da doğru. Kurdukları hayale kapılırlar ve bunların gerçek olduğuna inanıp bu şekilde davranmaya başlarlar. Aslında hayal ettikleri her şeye de ulaşırlar. Çünkü inanılmaz odaklıdırlar hayallerine.

Yengeç burcu için maddiyat oldukça önemlidir. Her ne kadar madde insanı olmasa da. Paranın gücünden ve öneminden bir haber değildir. Lüks ve iyi şartlar için yaratılmıştır öylesine güzel harcar ki asla hesabını bilmez. Ama hep bir yerlerde sakladığı “kötü gün” parası vardır onların.

Aslında paraya kendilerinin ve ailesinin güveni olarak ihtiyaç duyar. Bu konuda her zaman dikkatli olur. İş hayatında da bu durum değişmez. Güvenli bir şekilde iş hayatında yükselmek ve başarılı olmak ister. Risk almak ona göre değildir. Ama gene de alır. Ve hırs yaptığı zaman onu yolundan döndürecek bir güç maalesef yoktur.

 

UFAK UYARILAR

Bir Yengece bağırmadan önce iyi düşün. Bir Yengeç kendisine yüksek sesle söylenen her harfi karşısındakine yedirmeyi iyi bilir.

Bir Yengeç “Hayatım deme bana” diyorsa; bu başın belada kırıldım demek oluyor.

Hatasını bildiği halde “Bu gün neden böylesin sen?” diye soran insan bir hata daha yapmış olur! Tam çıldırtır bir Yengeci.

Bir Yengecin her şarkıda bulduğu insan olduğun zaman onun içine işlemişsin demektir.

Bazı şeylerden vazgeçmesinin sebebini tek kelimeyle açıklar bir yengeç “Sıkıldım!” Aklı olan onu sıkmadan yıpratmadan sever.

Bir Yengecin sana dargın uyumasına izin verdiğin zaman en çok onu kaybedersin. Bazı şeyler sabaha ertelenmez!

Pazar günü Yengeçle birlikte olmak özel bir durum ve sen bir yengecin yanında olmak varken evde oturuyorsan çok şey kaçırıyorsun.

Ne diyeyim size kolay gelsin…

Yengeç insanları gerçekten çok evcimen ve aile kişileridir. İyi anne olurlar ve bunu bir görev haline getirdiklerinde hayatlarında kurdukları düzenlerinde onları kimse mutsuz edemez. Tabii eğer macera peşindeyseniz Yengeç sizinle anladığınız dilden oynayabilir ve âşık olabilirsiniz.

İYİ Kİ DOĞDUK

İYİ Kİ VARIZ

DOĞUM GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN!!!

BİZİM DÖNGÜNÜN ÜNLÜLERİ

Bedrettin Dalan, Türkan Şoray VE BEN aynı gün doğmuşuz.
#18 Temmuz

Sezen Aksu- Yıldız Tilbe- Harun Kolçak- Deniz Seki- Aşkın Nur Yengi
#sezenaksu
#yıldıztilbe
#denizseki
#aşkınnuryengi
#harunkolçak
#aşkinsanı
#yengeç

Türkiye’yi ağlatarak kendisine servet yapan Sezen Aksu, yengeçlerin duygularımızı nasıl helak ettiğinin bir numaralı kanıtı! Ve Yıldız Tilbe anlatmama gerek var mı? Duygularını şarkılarına döküp yaşadığı acıyı da sevinci de en dengesiz hali ile yansıtan kişilik.

Müjde Ar
Serenay Sarıkaya
Tuba Büyüküstün
Gizem Karaca
Kenan Evren

Louis Armstrong – Nelson Rockefeller – Yul Brynner – Ernest Hemingway – Hermann Hesse – Kafka – Ringo Starr – Mireille Mathieu – Nathalie Wood – Sylvester Stallone – Tom Cruise – Julius Caesar (Sezar) – Lady Diana

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE

O zaman güzel bir Sezen şarkısı gelsin bütün Yengeçlere…♥

 

 

Kaynak


www.yengecburcu.net/yengec-burcu-ozellikleri.html

www.hurrem.com/yengec-burcu-kadin-unluleri/