Happiness cannot be traveled to, owned, earned, worn or consumed.

Happiness is the spiritual experience of living every minute with love, grace, and gratitude.
Denis Waitley💜

Bazen hayatımız iyileşmeden az önce “kötü” diye adlandırdığımız şeyler olur ve bizler bunu felaket olarak algılarız.

Fırtınalar hayatınızı bozmak için gelmez; bazısı sizi güçlendirmek için gelir bazısı yolunuzu temizlemek için…

Fırtınanın şiddetti bütün kiri, pası temizler ve yeniden bir gün başlar, bu size de huzur vermiyor mu?

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

#listentoyoursoul
#blog
#bloggers
#instablogger
#lifestyleblogger
#wonderwoman
#worldismine
#worldisyours
#dontforgettohappy
#keepwriting
#writers
#writergram
#writersmind
#writergirl
#aboutmyblog

“Denizlerin Beyi” demek isterdim tabii ki ama bu canlı bazı beylerde olmayan özellikleri ile göz doldurduğu için “Denizlerin Beyni” olarak anılsa diğer başlığa da haksızlık etmemiş olurum diyerek başlıyorum.

Hoş geldiniz hayvanlar âlemine…
Ben nedense “hayvan” kolik bir kişilik olarak hepsini tek tek yazsam hiç sıkılmam ama merak etmeyin bugün gerçekten sağlam şaşırtıcı bir canlı var önümde… Kendisi ara ara rüyalarıma giriyor ve ben nedense varlığının verdiği ürpertici tanımlamaları yapamıyorum. Bazen kendimi ahtapot gibi hissettiğim için kimseyi de suçlayamıyorum açıkçası.

Çoğu insan tarafından “garip yapışkan şey” diye tasvir edilse de bu olağanüstü sekiz kollu sihirbaz, gezegendeki en büyüleyici hayvanlardan biri imiş. Kendisini gördüğüm bir rüya üzerine araştırıldığımda, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle var olduklarını da öğrenmiş oldum. Sevimli değil, pofuduk tüylerle kaplı değil ya da büyük tatlı gözleri yok elbette hatta son derece itici geliyor yüzerken falan hani. Lezzetti tartışılmaz olunca biz ölümlülerin en sevdiği canlı haline geliyor.

Çok az insan bu hayvana hayranlık besliyor. Ama gösterilen ilgi, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle orantılı olsaydı, ahtapotlar dünyanın en sevilen hayvanların olurdu.

Ne yazık ki, onun yerine deniz canavarı efsaneleri Kraken ve Lusca’ya, kurgusal kötü karakterler Ursula ve Doctor Octopus’a ilham kaynağı oldu. Şimdi ise bu ağırbaşlı ve dahi varlıklara çamur atmak yerine saygı gösterilmesini gerektiren bilgilerle sizi baş başa bırakıyorum.

Sihirbazlık yetenekleri olduğunu bilmiyordunuz tabii…
Tıpkı sihirbazlar gibi ahtapot da nesneleri duman ve aynalar kullanarak yok edebiliyor. Fakat bunu yaparken sihirbazlar gibi mekanik aletler kullanmak yerine, ahtapot bildiğimiz biyolojiyi kullanıyor. Pigment hücre ağı ve özelleşmiş kaslarını kullanarak, bir ahtapot nerdeyse anında; renkleri, şekilleri ve etrafındaki yüzeyleri birebir taklit edebiliyor. Kamuflajı o kadar ustalıkla yapılmış ki yırtıcılar yanından fark etmeden geçip gidiyor.

Ahtapotlar en havalı kaçış mekanizmasına sahipler…
Sihirbazlara eşdeğer farklı bir yeteneği de saldırganın görüşünü engelleyerek ahtapotun kaçmasına olanak sağlayan, salgıladığı mürekkep bulutu – bu özellik genelde mürekkep balıklarıyla karıştırılır, bazı türleri bu özelliğe sahiptir ve mürekkep balıkları ahtapotların en yakın akrabasıdır. Ne ilginç ben hepsinin akraba olduğunu düşündüğümü söylediğimde çok akıllı biri gülmüştü katıla katıla.
Eğer bu da yeterince havalı gelmediyse, çoğunlukla mukus ve pigment hücrelerden oluşan bu bulut, saldırganın gözlerini tahriş eden ve koku hissini körleştirerek kaçış ustasının takip edilmesini daha da zorlaştıran bir çözelti barındırıyor.

Hız ve çeviklikte muhteşemler!
Kendilerini güvende hissetmediklerinde ahtapotlar, mantolarından geriye doğru suyu ileterek kendilerini ileri itiyorlar. Bu davranış onları saatte 40 kilometre hıza çıkarıyor. Ayrıca görülmeye değer başka bir becerileri de, yumuşak vücutları sayesinde en ufak çatlaklardan ve deliklerden rahatlıkla geçebilmeleri.

Belki bu noktada çok esnek olmayabilirim ama istediğim yerden her zaman girer ve geçerim. Hele kullandığım araba gerçekten önden çekişli ve sağlam bir motor gücüne sahipse siz beni bir de trafikte görün… Şaka tabii bunlar sakın örnek almayın.

Ortalama bir Ayı’dan daha zekiler!
Aristotales ahtapot hakkında “aptal bir yaratık” tabirini kullanmasına rağmen (ölmüşün arkasından konuşulmaz ama gerisini siz tamamlayın), araştırmalar ahtapotların gelişmiş zekâya, duygulara ve hatta kişisel karakterlere sahip olduklarını gösteriyor. Kurnaz kafadanbacaklı aynı zamanda labirentlerden geçebiliyor ve hatta işbirliği yapmak istemiyorsa karşı koyabiliyor.

Problem çözüp çözümleri hatırlayabiliyor, sadece eğlence olsun diye bir şeyleri parçalarına ayırabiliyorlar. Hatta oyun olsun diye köpekler gibi atılan şeyleri alıp geri getirebiliyorlar. Su borularını yerinden çıkarabiliyor, kablo bağlantılarını kesebiliyor, laboratuvarlardan kaçabiliyor ve hatta yuvalarının etrafına deniz kabuklarını ve diğer objeleri toplayarak kale inşa ediyor ya da yuvalarının etrafına bahçe yapabiliyorlar.

Bilim insanları ahtapotların bireysel kişilikleri olduğunu düşünüyorlar. Yapılan çalışmalarda ahtapotların her birinin mizaçlarına göre, oynamak için farklı oyuncakları tercih ettikleri gözlemlenmiş.

Geniş kapsamlı beyinleri vardır!
Ahtapotların en çılgın özelliği nöronlarının kafaları yerine kollarında bulunmasıdır. Ve bu kollardan biri vücuttan koparsa, araştırmalar kopan kolun suda kendi kendine hareket edebildiği ve hatta bir besini bağımsız ağzın bulunacağı bölgeye doğru yönelttiğini gösteriyor. Tabii kol koptuktan sonra bu öyle kolay olmuyor ama gene de bağımsız olarak çalışan uzuvları aslında beyinleri.

Kaybedilen uzuvlarını yenileyebiliyorlar!
Adeta Deadpool’un yenilenebilme yeteneğine sahipmiş gibi kaybettiği bir kolunun yerine hiçbir kalıcı zarar almadan tekrar yenisini çıkarmak onun için tam bir çocuk oyuncağı. Nedense Vampirleri hatırlattı.

Tam üç adet kalbe sahipler!
Dediysem asla 3 kişiyi aynı anda sevemiyorlar :). Onu sadece biz İnsanlar yapabiliyor ah ne manidar…
Evet, tam üç adet kalbe sahipler, iki tanesi kanı solungaçlara oradan da 3 numaralı kalbe taşımakla görevliyken, 3 numaralı kalp ise diğer 2 kalpten aldığı kanı bütün vücuda pompalıyor. Ve şaşırtıcı olan şey, 3 numaralı kalbin ahtapot yüzerken durması ki bunun sebebi hızlıca yüzerek kaçmaktan çok kamufle olarak saklanmayı tercih ettiklerini açıklıyor, yüzmek bu kafadanbacaklı için yorucu bir aktivite.

Çiftleşme sırasında erkek, dişinin her zaman sağ tarafındadır!
Erkek spermleri dişinin tübüler borusuna koyar veya dişi, erkekten kollarıyla kendi alır. Spermleri aktardıktan sonra erkek hemen kaçabilirse şanslı! Çünkü çiftleşmeden sonra dişi erkeği boğarak öldürür ve yer. Erkeği her zaman sağ tarafında tutması ise henüz açıklanamamış.
Dişilerin bu agresifliğinin sebebinin bir çeşit annelik içgüdüsü gibi yumurtalarını her türlü tehdite karşı korumak amaçlı olduğu düşünülüyor. Çok şeker.

Çiftleşme döneminden sonra, erkekler hala yaşıyorsa bile birkaç hafta içinde ölür. Dişiler ise yumurtalar açılana kadar yaşamaya devam ederler. Fakat yumurtalar açılana kadar beslenmelerini durdurdukları için yavrular çıktıktan bir süre sonra açlıktan ölürler.

Dağlar kadar yaşlılar…
Hatta belki de daha yaşlı. Bilinen en yaşlı ahtapot fosili 296 milyon yıl önce Karbon Çağı zamanı yaşamış. Şu anda Chicago, ABD’de Field müzesinde sergilenmektedir. Çağımızdaki ahtapotlar gibi sekiz kola ve iki göze muhtemelen de mürekkepli kaçış mekanizmasına sahipti. Smithsonian, “Ahtapotlar karada yaşamdan çok önce, şekillerini milyonlarca yıl sonrasına gelebilmek için belirlediler” diyor. Bence çok doğru bir tez.

Neredeyse tüm ahtapotlar zehirlidir. Mavi Halkalı bu ahtapot ise (Haoalochlaena lunulata) dünyadaki en zehirli ahtapottur. Bir ısırıkta sizi öldürebilir. Herhangi bir panzehri henüz yok.

Ahtapotlar gruplar halinde yaşamazlar. Bu nedenle her biri, çevik davranışlarıyla av olmaktan kaçarak türlerini kontrol altında tutarlar. Bu nedenle süper avcılar olarak bilinirler. Zeki olmalarının temelinde de tek başına yaşam sürdürebilmenin zorlukları yatıyor olabilir.
Derin denizlerde hayatta kalabilmek için, kanlarında oksijen taşıyan solunum pigmenti olarak hemosiyanin bulunur. Hemosiyanin yapısında bakır içerir ve oksijenle birleştiğinde mavi renkte görünür. Bu sistem asitlik-bazlık değişimlerine karşı çok hassastır, eğer ortam asidik olursa ahtapotlar yeterince oksijen alamaz. Bu nedenle iklim değişikliğine bağlı olarak okyanusların yavaş yavaş asidik hale gelmesiyle buradaki canlılara ne olacağı hala tartışma konusu.

Dünya denizlerinde çeşitli büyüklük ve özellikte 50’den fazla ahtapot çeşidi vardır. Mavi olanı görünce sakın sevmeyin ok 😉

Genel olarak kendilerinden büyük hayvanlardan korkan ve insanlardan olabildiğince uzak durmaya çalışan, parlak veya ses çıkaran bir obje gördüklerinde meraklarını dizginleyemeyen bu muhteşem canlılar, sadece Ege ve Akdeniz sofrasında bir meze olarak görülmekten çok daha fazlasını hak ediyorlar.

Evrimin yıllardır nerdeyse hiç uğramadığı ahtapotlar, zekâlarıyla birçok insanı kendine hayran bırakabilme yeteneğine sahip muazzam bir canlı.

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

Çok gülerek alıntı yapıyorum yazanında mizah duygusu kadar beklentilerinin geniş olmamasını umuyorum :).

Ekşi Sözlük/ Scarletsage: Her işe el atan, bir sürü meziyeti olan insanlara verdiğim isim.
Ekşi Sözlük/Islak köpek: Gittiği yer neresi olursa olsun fark etmeden, tanıdığı tanımadığı sağda solda gördüğü herkese hemen bir kol atan, bunlar hatunsa bele sarılmak ya da omzundan tutmakla da yetinmeyip, enseden yakalayıp kulağa baskı uygulamak suretiyle kol hareketlerinde bulunan ve aynı anda kaç kişiye kolunu attığını takip edemediğimiz insanlara verdiğimiz isim.Ekşi Sözlük/Olmayana yergi: İspanyolların İtalyan erkeklerine taktığı isim.
Hepsi de çok iyi yorumlar…

 

Kısa kısa…
Kraken: iskandinav mitolojisin ’de bir karakter. Kendisi dev bir mürekkep balığıdır. Gemileri kollarıyla sarıp dibe çekecek kadar güçlüdür.
Lusca: Karayiplilerin efsanevi deniz canavarıdır.
Aristotales: Aristoteles ya da kısaca Aristo Antik Yunan filozof. Platon ile Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir.
Smithsonian: Smithsonian Enstitüsü, ABD hükümeti tarafından yönetilen bir müze ve araştırma merkezi öbeğidir. 1846 yılında “bilgiyi artırmak ve yaymak” amacıyla kurulmuştur. Washington, DC’deki merkezinde 137 milyon nesne bulunmaktadır.

Kaynaklar

https://onedio.com/haber/ahtapotlar-hakkinda-muhtemelen-ilk-kez-duyacaginiz-15-enteresan-bilgi-715746

Aşk Her şeyi Affeder Mi?

 

Şaka değil merak etmeyin gerçekten soracağım birkaç önemli konu var bunun üzerine. Hali hazırda yakın geçmişte bir yakınımın hikâyesinden esinlenerek, günlerdir de üzerinde düşünmekte olduğum soru bu…

Koskoca bir başlık beklemeyin benden sakın çünkü öyle bir başlık yok bu yazının altında… Tamamen enerji ile ilgili ve de tıpkı camın içeriden mi dışarıdan mı daha güçlü kırılacağı deneyi gibi bir durum söz konusu…

Her neyse…

Aşk kelimesinin tam olarak neyi ifade ettiğini atlayarak soruyorum bunu, sizce her şeyi affeder mi?
Tabii bunun anlamı yorumlarınızı bekliyorum demek oluyor ama ben daha farklı bir dil kullanarak sormak istiyorum aslında bunu. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Bunu sorgulamaya başladığında akla ilk gelen ihanet oluyor tabi doğal olarak. Ama baktığında ihanetinde bin bir çeşit draması var kendi içinde. Kimisi yıllarca birlikte olduğu kişiyi artık istemiyor ve sevmiyor, kimisi baştan beri heves peşinde, kimisi de gerçek sandığı şeyin peşinden gidiyor… Olay aslında bakmayın tamamen drama. Yani ihanet üzerine sayfalarca yazar, yorumlarız ancak iş bu noktada değil de eğer ihanet dışında ki başlıklar altından kaynaklanıyorsa yine de affeder mi?

Birkaç kişiyle sohbet ettim geçen zaman içinde. Çok acıklı hikâyelerde var bunların içinde ancak bazen öyle şeyler olabiliyor ki akla gelen ilk ihanet teması bile “keşke” öyle olsaymış dedirtebiliyor insana.

Çünkü çok sevdiğim biri aynen bu cümleyi kullandı “keşke bana ihanet etseydi” dedi. “O zaman kendimi daha çok severdim belki de” dedi. Bunlar bence oldukça acı cümleler özellikle de bir Kadın için. Gerçekten şaştım kaldım çünkü ihanet başlı başına çokta özenilecek bir son değil benim için. Niye diye sorduğum da ihanetten daha da kötü şeyler olabileceğini de öğrenmiş oldum. O günden bugüne hala düşünüyorum, aklıma takıldı kaldı… Benim başıma gelmiş olsaydı ne yapardım dedim. Çok şeyi sorguladım çocukluklarımızı, hayallerimizi, kalbimizi kıranları ve seçimlerimizi… Ne bileyim o tanıdığım adına derin bir üzüntü hissettim ama bir cevap aradım. Gerçekten bazen bazı olayların bir cevabı bile hak etmediğine inanıyorum.

Şükür mü diyelim halimize? Tabii ki hayır ama inanın hayatta peşinden koşturduğumuz o boş ve kafa yoran durumlar aslında insana çok bir şey katmıyor. Sadece o süre zarfınca yaşanılan şeylerin hatırı kalmıyor falan. Saygı bitiyor, inancın kalmıyor… Git gide azalıyor her ne varsa. Bu arada şunu da eklemek istiyorum “güven” duygusu yenilenebilir bir duygudur. Yani sizin güveninizi boşa harcamış birine yeniden güvenebilmeniz gayet mümkün. Tersini seçmeniz sadece bir seçim. O yüzden güvensizlik üzerine olan konuları da dâhil edince fazladan bir zarar olarak bakmıyorum, toparlanır demek istiyorum tabii daha da fecileri yoksa. Yani ya bundan daha da kötü senaryolar varsa gerçekten işte o zaman insan düşünüyor… Hakikaten kime sarılacağız bu hayatta… İnsan neden bir başka bedende bütün olmak için var neden sadece kendi ile sonsuza kadar mutlu değil… Cevap basit… Bir elmanın iki yarısı…

Yukarıda sormuş olduğum soru aslında, tam da bu noktada devreye giriyor. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?
Aşk gerçekten iki kişi arasında yaşandığında ve “biz” olunabildiğinde tadından yenmez bir duygu. O kelebek uçuşmaları sırasında aslında beyniniz vücudunuza oksitosin, dopamin, adrenalin, serotonin, ve vazopressin hormonlarının salgılanmasını sağlıyor. Hani kızlar arasında olur böyle muhabbetler “sen de bir şeyler var” “güzelleştin!.” falan işte aslında farkında olmadan o mutluluk ve enerji birleşimi insanda bu hormonları tavana çekiyor. Buna kim hayır der ki. Varsın olsun aşk hayatımızda her gün olsun.

Ancak bir süre sonra aşk bitiyor ve buna hiç biriniz inanmayacaksınız ama gerçekten aşk çok kısa süren bir duygu. Yerini daha güzeline devrediyor tabii buralara gelebildiyseniz şanslınız… Sevgi başlıyor ve tarifsiz olan duygular silsilesi… Ve bence bu çok doğru insan ne gariptir ki ilk gördüğü an da anlıyor o insanla beraber üreyeceğini… Buna henüz kendi adıma bir açıklama getiremiyorum ama gerçekten bu doğru. Ve aşk çocukları kesinlikle bu şekilde dünyaya geliyorlar.

Çok fazla link bilgisi yazmak istemiyorum ama buda burada dursun hani… Gerçekleri de bilelim. İngiltere’de aşk ve beyin fonksiyonlarının incelendiği bilimsel bir çalışma, aşk halinde romantizmin süresinin 937,5 gün sürdüğünü ortaya koydu. Yani toplam 2.5 sene dersek buna ki bence çok bile uzun, araştırmaların verileri böyle sonuçlanmış. Hoş gerçi bunların kaçı evlilikle sonlanıyor orasını bilemiyorum.

Ve çok tatlı bir bilgi daha…

Medicana International Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülküf Önal, aşk ve nefretin çok yoğun duygular olduğunu ve bu duyguların beyin hareketliliği ve dışa vurum açısından benzer özellikler gösterdiğini söyledi.
Aşk ve nefret arasındaki en büyük farkın, muhakeme ve aklıselimin merkezi olan beyin korteksinin büyük bir bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesinden kaynaklandığının altını çizen Önal, “Nefret eden kişinin korteksi çalışıyorken, âşık olan kişilerde kortekste ışık gözlenmiyor” dedi.

“Âşık olunca, beyin kendini kapatıyor”

Tamamen karanlık yani…
Araya girip şunu söylemek istiyorum. Bu bilgiye tamamen katılıyorum çünkü halk arasında derler ya “gözü kapandı” “büyü yapıldı” diye aynen böyle bir durum var. Yani beyin dışarıya kapanıyor. Ben buna tamamlanma da diyorum o ayrı. Büyüye hiç inanmıyorum o apayrı. Eğer hayatta bir kez olsun aşktan gözünüz kör olduysa ne mutlu size diyelim.

Dönelim makaleye…
Önal, Prof. Dr. Semir Zeki liderliğinde İngiltere’de yürütülen ve Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme tekniğinden yararlanılarak gerçekleştirilen çalışmada, aşk gerçekleştiğinde, beyinde meydana gelen değişikliklerin incelendiğini anlattı.
Önal, romantizmin süresinin de araştırmalarda “937,5 gün” olarak saptandığını ifade ederek, “Katılımcı çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele tutuştuğunu belirtirken, 937,5 gün sonra bu oran yüzde 38’e iniyor. Evliliğin üçüncü yılında ise çiftlerin yüzde 83’ü yıl dönümlerini kutlamak için uğraşmıyor” dedi.

“Kadın ve erkek beyni aşkı farklı yaşıyor”.!

Kesinlikle doğru. Kadın aklı denen bir şey var bir de erkek aklı. Hani kızmayın küçümsediğimden değil ama kadınlar gerçekten değişik yaratılışları ve kimyaları olan canlılar. Yuvayı dişi kuş yapar lafı doğrudur. Betondan bir evi, bir kadın “yuva” yapabilir ancak. Sevgi ile yapamayacağı şey yoktur ki kadının… Yeter ki ihtiyacı olan sevgi, ilgi, şefkat ve güveni alsın karşısından.
İnanın ki karşınızda sizi seven bir “kadın” varsa o “erkek” her zaman bütün bir kişilik haline bürünür. Buna “adamı vezirde, rezilde eder” atasözümüzü eklemeden edemeyeceğim. Zaten onlardan oldukça fazla olduğundan bugün erkeklerin kadınlara bakış açısı net değişti. O da ayrı bir sorun başlı başına.

Makalenin devamı…

Önal, erkek beyninin nörolojik aşk devrelerinin kadınlarınkinden farklı olduğunu, bu durumun “ilk görüşte aşk” ve “tek gecelik ilişkinin nedeni olarak gösterildiğini dile getirdi.

Âşık olan kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalarda, âşık kadınların beyninde birçok alanın hareketlendiğinin tespit edildiğini anlatan Önal, “Özellikle içgüdülerle ilgili alanların, dikkat ve hafıza devreleri hareketleniyor. Erkeklerdeyse görselliğin işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış, aynı zamanda erkeklerin neden kadınlardan daha kolay ‘ilk görüşte âşık’ olduklarını açıklıyor. Kadın ise tecrübelerine önem veriyor. Bu nedenle tek gecelik ilişkiyi daha çok erkek yaşıyor” açıklamasında bulundu.

“Kara sevda, korkunun önüne geçiyor”…!

Diyerek bu bilgileri sonlandırmışlar. Ben yeterince doğru olduğuna inanarak sizlerle paylaştım. Normal şartlarda bir Yengeç burcu kadını olarak asla aşkın tıbbi bir karşılığı olduğunu savunmam ama yukarıda da yazdığı üzere “tecrübe” dendiğinde orada akan sular duruyor ve ben sevgili yükselenim Kova burcu kadını oluyorum. Zaten benim kombinasyonum tam bir felaket hiç sormayın yani, yengeç ve kova imkânsız ikili. Su kovaya dolar. Yani durumun vahametini düşününce neden ajan olmadım diye ah çekiyorum. Bende yıllarca neden kızlardan çok, erkek arkadaşlarım olduğunu sorgular dururdum meğer beynimin bir kısmı erkek kafası olarak adlandırabileceğimiz bir yığın gariplikler içindeymiş. O sebepten erkekleri çok iyi anlarım ve sağlam empati kurarım. Kuramadıklarım da olmuştur elbet ona da zamanlama hatası diyelim.

Ben sorumu tekrar sorup konumuza döneceğim…

Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Yani aşkın gerçekten de affedici bir tarafı var ise bunu sağlayan şey gerçekten o hormonların da etkisi ile kabulleniş mi…? Ya da dış etkenler mi? Sosyal çevre, statü, imkanlar vb. şeyler mi. İşte esas insanın sorması gereken soru bu. Hele de en son etmiş olduğum hafif acıklı sohbetin arkasından kendime dâhil bu soruyu sordum günlerce. İçeriğini çok yazamasam da ihanetten daha kötüsü ne olabilir diye düşünün isterseniz. İşte o sebepten belki de bu konuya bile vakıf olmam çok manidar bir dönemde oldu.

Ve dedim ki kendime aşk her şeyi affeder. Kendi başına bile içinde kelebekler uçuşturan bir duygunun olumlu haline baktığın zaman affedici olmaması içten değil zaten. Ama eğer aşkın affettiği şey, aşkın dışındaysa o affeden duygunun adı aşk değil. Başka bir şey. Orada sorgulamak gereken başka konu başlıkları olmalı.

Ve bunu bütün samimiyetimle söylüyorum ki “keşke bana ihanet edilseydi” cümlesinden sonra iyi ki dedim. Hem kendi tecrübelerime baktım, hem çevremdekilere, her şeye… Hayat aslında göründüğünden daha da yıpratıcı ve bazen gerçekler hiç bilinmese daha iyi… İyi ki dedim… Neye dedim orası bende kalsın… Ancak gerçekten beterin beteri var. Hayatta en kabul edilemeyecek durumu bile bir son olarak dilemiş birinden duyduğumda, çok şükür demek içten bile değildi. Ayrıca bundan da ne ders çıkarılır orası da bin bilinmeyenli denklem.
Bakmayın aslında bizler kendi mutsuzluklarımızın üzerine hayatlar kurmaya çaba göstermesek içinde bulunduğumuz olumsuz olaylar aslında hiç olmayacak. İnsan en çok mutsuz olduğu yerini, yani en eksik hissettiği şeyi hayatına çekiyor. Ve bence bunu tamamen bilinçsizce yapıyor.

Ve bugünün o yıpranmış adamlarını da aslında bu tarz hem cinslerimiz bu hale getiriyor. Aynı şekilde kayıp ruhlu kadınlar olarak adlandırdığım hem cinslerimi de bu “ıssız adam” ‘lar bu hale getiriyor. Her şey karşılıklı. Ama keşke olmasa.

Her insan birbirinde istemeden de olsa derin izler bırakarak yeni bir sayfa açıyor. Ve tekrar tekrar aynı hatayı yapıyor. Affetmek ve kabul etmek varken bütün eski öfkelerini diğer dişil ya da eril enerjiye taşıyor. Belki bu size şu an çok yabancı gelebilir. Ama enerji bütünlüğüne inanıyorsanız şuna da inanın; siz birini aldattığınız zaman birlikte olmuş olduğunuz kişinin enerjisini, hem aldattığınız kişiye, hem de hayatınızda ki aktif kişiye geçiriyorsunuz. Tıbben buna hastalıklarda dâhil elbette ama bir de işin enerji kısmı var ki orada maalesef aldatılan kişi bunu çok net anlıyor. Öyle bir enerji sistemi ki bu tekrardan evinize dönüp birlikte olduğunuz insana sarıldığınızda, ona birkaç saat önceki bedenin hislerini geçiriyorsunuz.

Bahsettiğim şey klasik yakalanmalar değil tamamen enerjiyle bütünleşmiş bir his durumu. Bir kadın veya erkek birbirinden şüphe ediyorsa inanın ki orada ters giden bir şeyler vardır. Çünkü bırakın jest ve mimikleri ben hiç oralardan çalmayacağım insan karşındaki ile anlaşmaya razı ise asla kusur aramaz. Ya da her fırsatta bir konu yaratıp karşındakini yıpratmaz. Bunların hepsi eskiden kalma öfke birikintileridir. Ve bu öfke deryasında kişi hiçbir açıklaması olmadığı halde karşındakine de aynı şeyi yapar ve de çok uzun sürmez her şeyin açığa çıkması.
Dişil ve eril enerji olgusu, seks ve bedenden öteye uzanan başka boyutlar ve gerçeklikler taşır. Geleneksel olarak kadınlar, alıcılık, besleme, hassasiyet, duygu ve sezgi ifade etme ve geliştirme durumundadırlar. Geçmiş tarihte pek çok kadın, kendine güven, doğrudan eylem, zekâ, etkili ve güçlü bir şekilde görev yapma yeteneklerini bastırmıştır. Benzer bir şekilde erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Güçlü, doğrudan, saldırgan ve iddialı hareket etme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Pek çok erkek kadının tersine, sezgi, duygu, hassasiyet ve besleme duygularını bastırıp inkâr etme yoluna gitmiştir.

Her cins, hayatını devam ettirebilmek için çaresizce diğer yarısına bağlı ve muhtaçtır oysaki. Yani erkekse dişiyle, dişiyse erkekle tamamlanmadan var olamaz. Bu durum, bedensel-cinsel-tensel bütünlenme çerçevesinde kısıtlı kalmayan, kendi varlığının içindeki enerjisel zıt yanına da ihtiyaç duyarak yaşamak ve hayatta kalmaktır. Yani birey var oluşunu devam ettirmek için çiftleşme amacıyla diğer yarısına ihtiyaç duyduğu kadar, kendi öz benliğindeki diğer karşıt çiftine de ihtiyaç duymaktadır.

Son binyılın sosyal ve psikolojik baskısıyla töre, edim ve kurallar silsilesine göre yaşam tarzı oluşturan insan toplulukları; fiziksel olarak hangi cinsin organlarını taşıyorsa, o cinsin sembolü olan davranışsal edimleri kendisinde baskın kılmayı seçmiştir. Dengede olmayan bu baskınlık tüm dünya enerjilerine yansır. Sadece kadın-erkek arasında kalmayan negatif kutuplaşma; tüm dünyanın enerjisinin üzerinde bir kâbus gibi oturuyor. Kutuplar, kendi varlığının özündeki karşıt ve tamamlayan enerjiyi reddeden durumu devam ettirdiği sürece; her türlü ikiciliğin arasındaki gerilim alanı, dengesizlik yaratmaya devam edecektir.

Basit tanımlamayla kadın ve erkek, ayrı ayrı yarım insandır. Erkekler sezgisel bilgelik ve duygusal destek için kadınlara ihtiyaç duyarlar.

Kadınlar da edilgen olmayı seçtiklerinden eylemsel olarak erkeklerine bağlıdırlar. İdeal bir iş bölümü ve paylaşım gibi görünmekle birlikte, diğer yarısı olmadan yaşayamayacağını bilen birey, kendini tek başına bir bütün olarak hissedemez ve kendi iradesinde olmayan diğer yarısını kaybetmekten korkar.

Bu korku, sürekli olarak karşıt kaynağı kontrol etme güdüsü yaratır. Bu güdü bir şekilde eylemini gerçekleştirmelidir, durdurulamaz. Zorla, hileyle ve ne pahasına olursa olsun karşı tarafı kontrol etme edimleri, ince davranış detaylarıyla şekillenerek bağımlılığa dönüşür.

Bu da kaçınılmaz olarak gücenme, incinme ve savaşı doğurur. Oysa gerçek sevgiye dayanan bütünlenmelerde bu türden bir kontrole ihtiyaç ve yer yoktur. Çünkü her iki taraf da kendi bütünlüğü içinde birer Tam’dır.

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok, Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

(Hacı Bektaş-ı Veli)

Bence bu yazı tamda buralarda durmalıydı ve kendi görevini şu anlık tamamladı. Çünkü devamı geliyor…
Aşk üzerine, sevgi üzerine, bütünleşmek üzerine daha çok söylenmeyen sözler var.

Gene de pişmanlık duyulmadan ve var olan durum üzerinden bakıp daha da kötüsünün olabileceği ihtimalini akıldan hiç çıkarmadan yolumuzda emin adımlarla ilerleyelim… Unutmayın kimse kimseye muhtaç değildir ve mutlak suretle doğanın bir dengesi vardır. Bu denge ne zaman farklı algı boyutlarına taşınıyor işte o zaman başlıyor bir şeyler değişmeye… Olumlu yönden bakıp daha doğru ve düz olarak cümlelerimizi söylemekten çekinmeyelim derim…

Sevgiyle kalın…

Mutlu Pazarlar…
Merve♥

 

Kwabs – Cheating On Me

 

Kısa bir not…
Özlem Tekin’in hayatımıza tam olarak bu şarkının sözleri ile dâhil olduğu o dönemleri düşünmedim değil bunları yazarken… “Çok üzgünüm, istemeden…” diye ince tiz bir sesle harika hatıralar bırakmış olduğu muhteşem şarkısı. Sene 1995 benim için aşkın çok fazla bir şey ifade etmediği dönemler doğal olarak… Ama çok iyi hatırlıyorum bu şarkı dillere dolanmıştı ve Yerebatan Sarnıcında çekilmişti o klip. O günlere de minik bir dönüş olur belki Pazar Pazar…

#ozlemtekin
#askherseyiaffedermi

 

KAYNAKLAR



⇒www.teknokulis.com/haberler/guncel/2014/04/29/askin-omru-bilimsel-olarak-hesaplandi
⇒www.indigodergisi.com/2013/04/icimizde-saklanan-kadin-ve-erkekler/

Yazımda kaynak olarak kullanmadım ama bakmanızı tavsiye ederim.

www.sagliklisifacilik.com/ruhsal-cinsellik-şehvet-tatmin-ve-i̇ffet-4ef3531d54a9

 

 

AÇIKLAMALAR

Oksitosin: Oksitosin, primer olarak beyinde nöromodülatör görevi olan bir memeli hormonudur. Beyinde hipotalamusta sentez edilir ve arka hipofizden salınır. Oksitosin en fazla üremedeki rolü ile bilinir.
#oksitosin

Dopamin: Dopamin, vücutta doğal olarak üretilen bir kimyasaldır. Beyinde, dopamin reseptörlerini aktive ederek nörotransmiter olarak görev yapar. Dopamin, ayrıca, hipotalamustan da salgılanır ve kana karışarak nörohormon görevi yapar.
#dopamin

Adrenalin: Adrenalin, böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur. Doğada bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır.
#adrenalin

Serotonin: Serotonin, insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.
#serotonin

Vazopressin: Vasopressin, ve Antidiüretik Hormon olarak da bilinen Arginin Vasopressin, insan dahil olmak üzere memelilerin büyük çoğunluğunda bulunan bir hormondur. Vasopressin’in birincil görevi, böbreklerden su geri emilimini arttırmaktır.
#vazopressin

BASİT AMA UFACIK MUTLULUKLAR ÜZERİNE

Hiç düşünür müsünüz eski günleri bazen böyle kahvenizi alıp dalıp gider misiniz hatıralara? Böyle büyüklerimizin evlerine gittiğimizde sehpa ortasında duran değerli aksesuarlardan oyunlar yarattığımız o günleri… Şahsen benden en çok çeken babaannem olmuştur. Neler yapardım ona, gık demezdi. Bilemiyorum ama açık oturum yazısı olsun hadi belki sizlerin de vardır böyle hatıraları bir yerlerde hatırladıkça mutlu sizi mutlu eden, huzurlu hissettiren… Aklınıza gelen en kötü gününüzde bile bir şeyler vardı bir yerlerde değil mi… Neydi onlar sahiden?
Hayat daha mı kolaydı o zamanlar? Madde denen şey daha mı az dile getiriliyordu bilemiyorum….
Yoksa bizler bu kadar çabuk tüketmeyi henüz bilmiyor muyduk?

Geçenler de birbirine girmiş eşyaların içinde bir not buldum. Anneme yazmış olduğum bir not. Ondan ayakkabı istemişim. Ve o an ne kadar önemliymiş bu benim için. Ona sahip olmak, giymek vs. Sahiden şu an düşünüyorum da, hayat sadece bu kadar basit isteklerden oluştuğu o zamanlar da, ne oldu da biz böyle büyüdük? Neden artık en iyisi bile mutlu etmiyor. Huzursuzluk içinde yaşamanın bilincinde isek neden bazı şeyleri değiştirmiyoruz. Huzur insanın ruhunun en büyük ilacı. Ötesi var mı?

Artık o istekler bile bitti. Bayram geldiğinde artık kimse kimseyi ziyaret bile etmiyor. Kapı çalmıyor hatta eve şeker bile alınmıyor. Bunların hepsi de gerçekten çok özeldi. Benim için hayatımın ve ailemin bana kattığı en önemli duygu birlik ve beraberlik içinde hayat sürmek. Yarın için büyük hayaller kurmakta sakınca yok ancak yarın için ne olacağım demeli insan. İşte bu yüzden de küçük şeylerin bizleri mutlu ettiği o güzel günler anısına bir kaç konuya değinerek bir yazı hazırladım.

Bu basit ama keyifli mutluluklar kimisi için çok daha büyüdü ama bahsettiğim şey küçük şeylerin, isteklerin yarattığı telaşlarken artık “küçük” ya da “az” diye bir kavram kalmadı. Gerçekten eskiden basit şeylerle mutlu olabilen ve bunun keyfini günlerce çıkarabilen insanlardık. O zamanlar bugünlerin böyle hissettireceğini söyleselerdi zaman dursun isterdim. Şu an da bana böyle hissettiren her şeye çok kolay ulaşıyor olmak hissinden çok yalnızlaşan bir toplum haline gelmemiz yüzündendir.

Lise döneminde kopya çekmek ve onun için sarf edilen enerji o minicik kâğıtlar, sınıfta hocanın gözüne girmek, karne hediyeleri, bayram harçlıkları falan bir sürü şey… O kadar saf ve güzeldi ki şimdi ise bunların yerini sadece hayat telaşı aldı. Hiç bilmediğimiz hırslarla tanışık olduk bir anda. Rekabet arttı ve insanlar kötüleşti. Sürekli taktik üzerine yürüyen veya yürümeyen ilişkilerin var olduğu mutsuz kadınlar ve erkeklerin içinde bu dünyayı döndürüyoruz. İnsanların birbirilerine yaptıklarını sanırım hiç bir enerji sistemi yapamaz. Hani hastanelerde görüntüleme odalarının olduğu yerlerde kapıda yazar ya kocaman “dikkat” diye. O radyoaktif enerjiden korkarız. İşte aslında şu an hepimiz birer “dikkat” ibaresiyiz. Enerjiler kötü, inanışlar kötü… Ne bileyim artık haberleri okurken git gide mutsuzlaşıyorum.

Suç işleyen insanların bile neye dayanaklı olarak kasti şekilde zarar verdikleri canların hazin son hikâyeleri git gide arttı. Neden diyor insan “ben” bunu yapmam “o” neden yapıyor. Şiddet neden bu denli aldı başını gitti? Esas sorun temelde ise bugün geldiğimiz nokta teknoloji adına bir devrim. Ancak insanların bu devrim de geçirmiş olduğu evrim bizi milyarlarca yıl geriye götürüyor. İşte böyle soru-cevap karmaşası içinde geçen sohbetlerde buluveriyoruz kendimizi… Herkesin bir fikri var ancak kim o fikri dibine kadar savunuyor orasını bilemiyorum. Yargılamıyorum da. Eskiden çok daha sert üslupla hayvanlara ve insanlara yapılanları eleştirirdim. Şimdi ise hayvana yapılan katliama söz söylesen biri çıkıyor insanlara neden üzülmüyorsun diyor. Sizce mümkün mü bu? Hayvana üzülen insana nasıl kayıtsız kalsın. Neyse işte böyle insanlarla doldu taştı dünya. Aslında gündemin de bir parçası olan herkesin bildiği ve Türkiye’yi yasa boğan küçücük bir meleğin neden, ne sebeple öldüğü? Hayvanlara yapılan işkenceler, tecavüzler neler neler… İşte bunlar bizi geriye götüren meseleler. Artık kimse çocuğunu sokakta oynamaya göndermiyor sebebi belli. Bizler böyle büyümedik ki. O yüzden bu anılar canlandığında eskiyi bu denli arıyor insan.

İnsanlık nereye gidiyor… Sosyal medya yaratılışının aksine kötüye kullanılıyor. Niye mi? Eskiden ihanetler gizli kapaklı da olsa kolay yakalanamazdı ama artık öyle mi? Aksine sanki gel beni yakala dercesine her şey apaçık ortada. Kimsenin kimseden korkusu kalmamış. Özel hayat denilen dört duvar arasında yaşanan mahremiyet bitmiş. Yaş belki 18 bile değil ama gencecik kızların sosyal medya üzerinden tanımadıkları insanlara yolladıkları fotoğraflar ve videolar içler acısı. Kısaca İnsanlık bu şekilde giderse kendi kendinin sonunu getirecek diye düşünüyorum. Ve tatmin olma seviyesi git gide azalacak. Ne yediğin yemekten zevk alacak, ne de uyuduğun uykudan bir fayda görecek hale getiriliyoruz. Evet, birileri bundan ciddi manada maddi kazanç sağlıyor. Ama her şey sadece bu boyutta kalsa iyi. Daha da kötüsü maddi kazancın önüne geçen insanların kolay yoldan para kazanma hırsı ve bunun uğruna yok ettikleri birçok hayattan bahsediyorum. İşte bizler eskiden basit şeylerle mutlu olurduk. Şimdi ise mutluluğun resmini çiz dercesine dalga konusu haline gelmiş haldeyiz. Kimimiz çok farkında, kimimizde çok farkında olduğunu sanıp hiçbir şey bilmemekte.

Çok şey bildiğini sanan kesim azalan gizlilik düzeyinin farkında olmasına rağmen bunu kimi zaman bir reklam amacı olarak kullanıyor. Bir sürü sosyal medya sitesine üye olan kullanıcı özel bilgilerinin buralarda güvende olduğunu düşünüyor. Ve hatta bunun için yüksek derecede birçok adımlı kimlik doğrulaması yöntemlerinin olması daha da güven duyulmasını sağlıyor. Ancak, kullanıcıların gizli tutmadıkları tek ayar arkadaş listeleri. Araştırmalar sonucunda arkadaş listesini kullanarak ulaşabileceğiniz bilgiler eğitim seviyesi, mezun olunan üniversite, memleketi ve diğer kişisel ve ya özel bilgiler olduğu belirlenmiştir. Ve bunlar size zarar vermek isteyen biri için kolaydan elde edilen standart bilgiler gibi görünse de aslında sonuçları hiçte öyle değildir. Bunu yazan ben bile aynı grup listesindeyim. Tabii ancak sosyal medyayı ne amaçla kullandığım ve ya işimin gerektirdiği bilgileri yayınlanmak kaidesi ile sınırlı olmaya özen gösteriyorum.
Yüzeysel bakıldığında sosyal ağlar insanları internet üzerinde bir araya getirir, ama daha derine inildiğinde ise aslında bireylerin soyutlandığını görebiliriz. İnsanların sosyal ağlarda daha fazla zaman geçirmeleri yüz-yüze iletişimi büyük oranda azalttı.
İşte tam da burada “iletişim” denilen en önemli kendini ifade etme yeteneği köreldi. Belki çoğunuz buna katılmayacaksınız ama maalesef öyle. Hiç tanımadığınız biri ile saatlerce sohbet edip, kendi evinize döndüğünüzde ailenizle bir kelime sohbet etmiyorsanız maalesef dediğime geliyoruz.

Bilim adamlarının yaptığı birçok çalışmada “soyutlanma” kavramını araştırdı ve bu kavramın birçok zihinsel, psikolojik, duygusal ve fiziksel rahatsızlıklara aynı zamanda bunaltı, somatik yakınmalar ve depresyon gibi daha birçok sıkıntıya yol açtığını bildirdiler. Bunun sebebi ise aşırı sosyal medya kullanımının yol açtığı soyutlanma beyne etki eden hormonları zayıflatır ve bundan dolayı sosyal olarak soyutlanmış insanlarda yüksek oranda stres, saldırganlık ve anksiyete görüldüğü söylenebilir.

Mutlu olmak için yapılan her şey kalpten geçer. Hala basit şeylerle mutlu olma imkânınız var. Yağmur yağdığında, hava buz kestiğinde, semt pazarı gününde vs. bir şeyler yapın. Belki bir yerlerde mutlu olmayı unutmuş bile olabilirsiniz ve hatta farkında bile olmayabilirsiniz. Günlük hayat telaşı ve rutin dışına çıktığında insanların çeşit çeşit istekleri olsa da iç sesinize kulak verin, geçmişi hatırlayın. Bu kadar kolay değildi birine istediğin anda ulaşmak. Merak etmek vardı. Şimdi aksine hem kolay ve hem de bir o kadar zor. Unutmayın bunları yapan bizleriz. Telefon çalarken gördüğümüz halde bakmayan, sonra ararım diye erteleyen bizleriz. Eskiden bunlar yoktu. Hayatın içinde modernleşirken bir o kadar da yozlaşmaya yüz tutmuş bu düzenin biraz olsun dışında kalmak için hiç değilse günde 1 saatinizi ayırın.
Hatta en son olarak şunu da eklemek istiyorum…

Mektup yazın…

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

KAYNAKLAR
http://vizyonered.com/genel/sosyal-medya-ve-olumsuz-etkileri

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun”

Oturuyordum öylesine karanlıktı gökyüzü…
Duygularıma şahit yıldızlar bile küsmüştü sanki bana.
Ne derdimi anlatacak biri vardı, ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Şimdiden çok yalnızlaşmıştı gelecek yıllar.
Ama birine benzemek güzeldi.
Benzetilmenin alt yazıları vardı.
Güzel olan yansımaydı.
Ve o bunun ne anlama geldiğini bilmeden “yalan” söylüyordu.

♥♥♥

Karşınızda ki kişinin yalan söylediğini bildiğiniz halde saatlerce onu dinlediğiniz oldu mu hiç ? Hem de seve seve, fazlaca feda ede ede…
Onun kurduğu tatlı cümlelerin hüznü ve neşesi bir an olsun sizin içinde gerçek olmadı mı? Ne kadar fazla duygu yükünü sırtında taşıdığını yalanlarıyla bile olsa böylesine açık eder miydi? Senin de onun kadar “sevdiği birine benzediğini” bilse…
Eder di! Düşünmeden ederdi. Çünkü o hep sevdiği birine benzetmeyi seçmişti.
Biliyordum aslında hem de çok iyi biliyordum, ben dersime çok iyi çalışmıştım hâlbuki.
Sadece beni hazırlıksız yakaladığını düşündüğü için kendi akıl oyunlarına, beni de dâhil etmek istemişti. Aslında o kocaman bir çocuktu. Yıllar ona hain davranmıştı sadece. Aslında o hep çocuktu ve bir masumu sevgiyle, içtenlikle en samimi hali ile oynuyordu.
♥♥♥

İşte tam da o sırada biri geldi ve dedi ki “sen sevdiğim birine benziyorsun”.

Duymak isteyeceğim son cümle dizeleriydi.
Ben kimseye benzemek istemezdim çünkü gerçek olan “ben” idim. Benzeşmek sadece ten ve suretten ibaretti.
♥♥♥
Aşk ise konu çoktandır inceldiği yerden kopmuştu. Buna körü körüne inananlar “aşk” kelimesini 101 adet gülle tanımlıyor ve çok değerli taşlarla süslüyorlardı.

♥♥♥

İnanılacak duygular yerini sadece kırgınlıklara bırakmıştı.
Henüz yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebek için “sevdiği birine benzetilmek” sadece bir kırgın yüreğe daha “hoş geldin” demekti.

♥♥♥

Kelimeler bazen öylesine akar yürekten ve bir yerlere oturur. Sonra geçer karşına “hadi beni buradan izle”  der.
Baktığın mı gördüğündür, yoksa gördüğünden ötesi mi vardır? Mesele görmek midir yoksa görmeyi bir meziyet olarak bilmek midir?
Çok okuyan misali felsefeye kafaya yoranları iyi anlarım. Azdan çok deli olanları severim bende onları sevdiklerime benzetirim. Sevdiklerim hep yansımalarımdır. Onlar benim bütünüm, inandıklarım ve bana bu hayatı şükrederek yaşamayı öğretenlerdir.

♥♥♥

Çünkü felsefe kendi başına bile bilgelik konusu. Neye inandığının çok fazla önemi olmaz. En önemli çıta ne kadar derin olduğundur. Sen bir insan formu olarak dünyada isen ağırlığın kadar suyun içindesindir. Ya batarsın, ya çıkarsın. Ondandır ayağının yere değmediği sularda yüzme der bir bilenler.

♥♥♥

İnsan kendi içine döndüğünde ne bilgelik kalıyor ne de hatırı sayılır hayat dersleri… Sadece o “an” var olabiliyor. İmkânlar baktığında oldukça cömert ama bir o kadar da kısıtlı kendi içinde. Senin kabın ne alırsa aslında sen o kadarsın.!

♥♥♥

Seni sevdiği birine benzeten mi gerçek, yoksa sevilen kişiye benzeyen sen mi? İşte tam da bu nokta da “gerçek” olmak ne kadar mühim bir algı insan benliğinde.

♥♥♥

Neyi ne amaçla yapıyorsan ve bu tarifin içinde sevgi varsa karşılığı illa ki gerçek olacak. Bize öğretilen bu. İstemesek bile zamanla bunu beynimizin en ince yerlerine öyle bir kaydediyoruz ki, gerçek olan geldiğinde bunu bile göremez hale geliyoruz.
Siz belki bu kadar uzun girizgâhlara alışık olmayabilirsiniz ve hatta size sıkıcı bile gelebilir. Ama insan gerçek ile yaşadığı an kavramı arasında sıkışmış bir beden dili aslında. Tam olarak insan, kendi merkezini keşfettiği anlarını bazen trajediye dönüştüren, bazen de akışta kalarak sonuca huzurla ulaşan en güzel tanımlanan canlı aslında.

“Yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuzdur.”
Denis Diderot

Kendisi Fransız yazar ve filozof. Aydınlanma Çağı’nın en önemli kişiliklerinden biri. Toplumu eğitmek ve geliştirmek için tasarlanan ünlü Ansiklopedi’nin baş editörüydü. E dile kolay böylesine derin düşünce anca böyle birinden çıkar dedirtiyor.

Tekrar ediyorum…

♥♥♥

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun” dedi…
Bizler bunu gündelik hayatta sıkça yapıyoruz çünkü yalana dayanmak en kolay yol zihin içinde. Ancak bunun sadece bir kere olabileceğinin matematiğine çok fazla itimat etmediğimizden bunu birden fazla kere yapabiliyoruz. Gerçekler sonsuzdur. Ama sevdiğiniz insanları soktuğunuz kılıklar sadece bir “an” içindir. Bunu ikinci kere tekrarladığınızda asla aynı tadı vermez. Bir kere deneyimlenmiştir ve kişide de aynı hazzı vermez. Sadece kılıklar ve suretler değişir. Siz aynı kalırsınız. Kendinize söylediğiniz en güzel yalan bile sadece bir kez tat verir ve devamı sonsuz mutsuzluğa sürükler sizi.

Duygularınıza şahitlik eden yıldızlar bile küser sonra ne derdinizi anlatacak biri kalır ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Yani başa döner durursunuz.

♥♥♥

Yalanların ne kadar bulaşıcı olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bazen en iyi bildiğiniz yalan bile öyle tatlı gelir ki inanmamak içten değildir. İnanmak ister yürek öylesine saf ve derinden… Seni sevdiği birine benzeten kişiyi Tanrı bile ilan edebilirsin gözünde. Ama “öz” o kadar da iyimser değildir. Acımasızdır ve sana bunu mutlaka tekrar hatırlatacaktır. O gün öğrendiğin sözlük anlamında karşılığını bulan “şeytan” ya da “iblis” bile olabilir o kişi.

Önemli olan vurgu sana ne söylendiği değil senin neye inanmak istediğindir. Çünkü yalanlar hep güzeldir.
Gün içinde “tatlı yalan” adı altında bile onlarca kurgu üzerine ilişkiler devam eder gider. Ancak işin içine “yalan” girdi mi işte orada yoldan geri dönmek oldukça zor ve zahmetlidir. Artık bir kişiden çok, birçok kişi olmuş olursunuz ve de gerçek ile yüzleşmektense ondan kaçmak daha kolay yol olur. En ucuz bilet misali…

Eiffel kulesinden nefret eden şair Guy de Maupassant ,
“Yeryüzünde, insanların sayısı kadar gerçek vardır.” der.

İstatistik olarak haklı çıkması mümkün olsa da bunun ne derece derinden gelmiş bir cümle olabileceğini ancak insan kendi özüne baktığında yani yüzleşme başladığında anlayacaktır. Kendisinin bile katlanamadığı gerçekler dizisine bakıldığında, en çokta kendine düşman olmuş kişi olarak tarihe geçmiştir. Burjuvazi bir yazardır ancak bir gece yarısı başına silahı dayadığında içindeki kurşunların çıkarıldığını görünce sinirlenip yere fırlatıyor. Fakat pes etmiyor, ölmeye kararlı olduğu için masanın üzerinde duran çelik kamayı şah damarına saplamaya çalışıyor ama sadece boğazını yaralıyor. Bunun üstüne, atlamak için pencereye koşuyor ama kapalı panjurlarla karşılaşıyor, panjurları sarsarak açmaya çalışırken odaya girenler onu yatağına yatırıyor. Yüzü kan revan içindeyken uşağına sesleniyor: “Bak ne yaptım… Boğazımı kestim. İşte bu delilik demek…” bu olaydan sonra bir kliniğe yatırılıyor. Artan delilikleri 6 Temmuz 1893 sabahı şiddetli bir krizden sonra gelen ölümle son buluyor.

♥♥♥

Beyninin içinde ki “kanayan bir yara” dediği ıstıraplar dinmiş midir öldüğünde, bilinmez. Ama bana yeterince Orhan Pamuk esintisi verdiğinden burada onunda cümlelerine yer vermek istedim.

Aşk üzerine yazılan milyarlarca söz ve şiirden çok, yeryüzünde ki insanların kalp atışına baktığınızda belki hiçbir şey göremezsiniz. Ama gerçek olan hep aynı kalır ve “gerçek” değişmez. İçinde yaşadığımız düzen değişmez, değişmeyebilir. Alışkanlıklar birden çok takıntılı yaşam tarzı haline dönmüş olabilir kendi içinizde ama asla unutmayın ki insan denilen varlık eninde sonunda beyninin hükmettiği tüm duygulara rest çekecektir. Bunu bir mutlu son veya trajedi olarak kayda geçirmek senin elinde.

Evet, sen sevdiğim birine benziyorsun… Hem de çok!
“O” ‘nu çok fazla andırıyorsun. Elimde değil mutlak benzerlikleriniz var ve ben inşaların çift yaratılmış olduklarına değil, bir bütün olabileceklerine inanıyorum. Geleceğe inanıyorum ve beni dinlemeden yargılıyorlar.
Bilmiyorlar, yapay zekaya inanıyorlar ve daha kötüsü sonumuzun geldiğine inanıyorlar.

Ben kâhin değilim.
Ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu hissediyorum.  Çift yaratılmak sadece suret benzerliği. Ve biz bunu istersek kalemle bile çizecek yeteneklere sahibiz. Çünkü ben sevgiyim ve nereye gidersem gideyim sevgimle ve beni ben yapan tüm varlığımla gideceğim… Topraktan geldiysem toprağa, ışıktan geldiysem ışığa ama her ne şekilde olursa olsun dönüşeceğim o muhteşem sevgi enerjisine inanarak söylüyorum sana bunları. Sen sevdiğim birine benziyorsun… Ve o aslında benim!
Sen de bensin!

♥♥♥

“Our memory is a more perfect world than the universe: it gives back life to those who no longer exist.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“There is only one good thing in life, and that is love.”
― Guy de Maupassant, The Complete Short Stories of de Maupassant

♥♥♥

“Everything is false, everything is possible, everything is doubtful.”
― Guy de Maupassant, Complete Works

♥♥♥

“Love means the body, the soul, the life, the entire being. We feel love as we feel the warmth of our blood, we breathe love as we breathe air, we hold it in ourselves as we hold our thoughts. Nothing more exists for us.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“cette oppression douloureuse, ce malaise de l’ame que laisse en nous lé chagrin sur lequel on a dormi. Il semble que lé malheur, dont lé choc nous a seulement heurte la veille, se soit glisse, durant nôtre repos, dans nôtre chair elle-meme, qu’il meurtrit et fatigue comme une fièvre.
هذا الضيق المؤلم، إنزعاج الروح الذي ننام عليه يترك فينا الأسى. ويبدو أن صدمة التعاسة التي ضربتنا بالأمس تنزلق خلال راحتنا، في لحمنا نفسه فتُمرض وتًتعب كالحمى.”
― Guy de Maupassant, Pierre et Jean

♥♥♥

Biz hepimiz birbirimizin muhteşem yansımalarıyız.
Sırtımda yüklerim bile olsa, ağırlığımdan fazlasını kaldırmayacağım. Ve hayat bana bunu mutlaka öğretmiş olacak.
En akıllılardan sayılmak yerine, deli diyecekler. Ona da gönülden razıyım.
O gün geldiğinde sen bir zamanlar çok sevdiğim ya da aslında kendimin yansımasını gördüğüm kişi olacaksın…
Ve eğer sen o isen, ben çok mutlu olacağım.
Ayna da gördüğüm yansımam sen de bütünleşecek, ve bütün kusurları sevgiyle sarmalayacak…
İşte o zaman sen sevdiğim birine çok benzeyeceksin.

Eğer bunu okuyorsan bil ki sen bendesin…

Ve ben de sendeyim!

Karşılaşmamız sadece bir illüzyon!
Sen buna yanılsama da diyebilirsin.
Bugün hiç istemediğin bir yerde uyanabilirsin.
Unutma bunlar sadece senin seçimlerin.
Başkalarına yükleyeceğin başarısızlıklar seni sadece daha hırslı yapar.
Daha fazlasını isteyeceksen eğer, aynaya bak ve yansıman sana ne söylüyorsa onu yap.
Sana sihir ve büyü yapamam!
Sadece kalbimden geçen en güzel dileklerimi dilerim.
Sen ne kadar iyiysen ben de sana o kadar aynayım.

Sonsuza kadar!

Sevgilerimle,
Merve♥

#kupakızısinekvalesi

Alessandro Safina – Luna

 

 

Kaynaklar

http://ejderkulesi.blogcu.com/olulerin-dedikleri-maupassant-dan-alinti/9806944♥♥

İŞTE BENİM ZAMANIM!

Kalemimi elime almışsam hele aylardan Temmuz ise beni durduramazsınız… Kendi doğama ve hatta doğumuma bir throwback yapıyorum demek oluyor bu. Hani hal böyleyken son günlerde bütün yazılı basın ve haberlerde sözü geçen Kanlı Ay için benimde birkaç sözüm olacak… Biraz erken giriş yapacağım belki önceden okuyup farklı fikirler edinir insanlar diye. Kanlı falan olduğuna bakmayın hani işte klasik ay tutulması demiyorum diyor muyum asla! Ama varsın olsun her türlü kültürün ve inanışın içine daldım ben de kendi düşüncemi paylaşayım istedim. Kimileri için dünyanın sonunun geleceği inanışı olduğundan biraz olsun içinizi ferahlatabilirim belki de.

Farkındaysanız bu blog sitesi tamamen gezdim-gördüm üzerine açılıp zaman içinde çıkacak kitabımın içinden parçaları ve güncel hayata dair konuları ele aldığım bir yer haline geldi. Ben çok memnunum halimden ama bazı blogger arkadaşlar için eleştiri simgesi haline geldiğim doğrudur. Haksız değiller elbet ama dünya bile sınırlı hani hepsini gezsem de yazsam da okumaya ne vakit kalır ne de zaman. Siz en iyisi beni arayın . Tabii ki işin şakası 256 Ülke gezmişim dile kolay ve bu dünyanın yarısı demek oluyor ki sanırım az buz yol kat etmemişim. Şimdi ise yılların birikimi birkaç kitap toplanıp sizlerle buluşmaya yüz tutunca az biraz kitaptan tılsımlar vermek istiyorum hem de güncel hayattan kopmamak. Bu sebepten sürçü lisan ediyorsam ve beklenti karşılığında kafa karışıklığına sebep oluyorsam şimdiden söz veriyorum ki beni okuduğunuza hiç pişman olmayacaksınız.

Gelelim şu meşhur Kanlı Ay Tutulmasına…
27.07.2018 Cuma
Günlerden en sevdiğim…

2- B, K, R – Öğrenme, Hassasiyet, Hayal gücü, Annelik etmek, İkilemler
7- O, Z – Gizem, Ruhsallık, Hassasiyet, Gizli olana ilgi, İnceleme, Derinlik
Bu mükemmel ve şanslı bir sayıdır. Kişiye cesaret ve güç getirir. Kişi kendi özgün düşüncelerini, planlarını sürdürmeli, yaptığı işlerde başkalarının etkisinden uzakta kalmaya özen göstermelidir. Bu da karmik bir ödül sayısıdır.

Bence bütün bunlar bir mucizenin kapı aralığından gözükmesinden başka bir şey değil.

Öncelikle kıyametin kopacağına ilişkin düşünceler ve makaleler doğrultusunda çokta iyimser olamayacağım. Çünkü neredeyse 100’den fazla makale okudum ve her biri öylesine inandırıcı halde yazmış ki kronolojik olarak ay tutulmalarının üstüne olan olaylar mı dersiniz, kâhinler ve büyücüler mi dersiniz ne derseniz deyin insan aklını aşan konulara fazla yorum yapmamalı derim. Tabii herkes boylu boyunca yapıyor. Körü körüne dinine inanan en günah olanı yaptığında gene saklanıyor bir köşeye ve oradan inandırıyor kendini. Hani bunu küçümseyen bir bakış açısına sahip olduğumdan değil sadece hiçbir dine ve inanca bağlı kalmadan bakmak bence objektif olarak yorumlamak anlamına geliyor benim için. Size çok komik gelebilir ama ilk Terminatör filmi çıktığında ben daha dünyada yoktum. Daha sonraları bu film serisini istemeden de olsa her izlediğimde hep aynı yorumu yaptım. Eğer bir gün dünyanın sonu gelecekse bunu insanlık yapacak. Yani dünyanın sonu gelmeyecek ya da başımıza taşlar yağmayacak. Biz insanlar kendimiz için ürettiğimiz ilaçlar ve kimyasal silahlar yüzünden dünyanın çivisini çıkaracağız. Bence Terminatör filmi tam da bu idi. Bilim-kurgu hiç sevmesem de önereceğim en mantık ve dürüst yapıt bu filmdir.
Kıyametin kopacağına çocukluğumuzdan beri bir şekilde inandırıldık. Ama kopmadı. Kopan bir şey yok aslında baktığında. Çok şey var. Suçsuz günahsız insanların ölmesi, çocukların öksüz kalması ya da kadınların savaş sırasında uğradığı tarifi zor işkenceler bunlara zaten net örnek. Yani öyle fazladan Kanlı Ay olmasına çokta gerek yok. Dünyanın büyük bir kısmı şu an zaten kan kaybetmekte. Ancak biz gene madde olarak ele aldığımız için algımızı korkunç teoriler geliştiren beyinlere inanmaya fazla meyilliyiz. Neyse ki bu konu tam da burada çok derinleşeceğinden şahsi kanaatim ile ancak bunu aklımı bir gördüğüm insanlarla paylaşmayı tercih edeceğim. Sonuçta burası er meydanı değil.

Ben daha çok Ay denildiğinde yüreği hop eden cinsten bir kadın hatta yengeç bir kadın olarak bu duruma daha iyimser bakıyorum. Çok anlamasam da Venüs falan hoş gezegenler bence bir gün gidilmeli mutlaka…

Her şeyden önce kan kelimesi bana en sevdiğim vampirleri falan çağrıştırıyor o yüzden o kadar da zoraki bir durum yok bence şu an gökyüzünde. Biraz hareketlilik var elbet aldığım bilgilere göre ancak olana kabul verme zamanı diyebilirim. Ve daha az çikolata yemenizi önerebilirim. Şahsen ben hayatımda yemediğim kadar çikolata yiyorum sıralar. Ve bence bu tam da Kanlı Ay yüzünden.
Gelelim o gece yapılacak önemli işlere… Eğer fırsatınız ve imkânınız olursa bolca mum yakmanızı öneririm tabii ki evinizi yakmayın. Öyle şeyler okuyorum ki evlilik teklifi ederken ev yakanlar olduğu için uyarmadan edemedim. Ani kararlar almayın derim niye derseniz deneyimle sabit.♣ 

Biliyorsunuz mum yakmanın çeşit çeşit inanışlara göre anlamları da var…

Kiliseye giren biri mum yakar. Basit görünmesine rağmen, aslında çok derin ve anlamlı bir eylemdir. Mum yakmak Rabbe sunulan bir adaktır. Dualarımızı ve O’nun nimetleri için olan şükürlerimizi O’na sunar. Mum yakmak duanın bir sembolüdür. Mum yakma hareketi, sözsüz bir duadır; yine de mum yakarken dua edilebilir. Ki ben en çok o kısmını yürekten ve özgürce yapılmasına değer veririm.
Işık, insanları ve imanı temsil eder. İnsan kilisede dururken Rabbin Sözüne karşı alev gibi canlı ve özenlidir. Bu yüzden, mum kişinin kilisedeki varlığını temsil eder. Bu aynı zamanda, Mesih’in dünyanın IŞIĞI ve ALEVİN Kutsal Ruh olduğunun hatırlatıcısıdır.
Ayrıca, mum bir insana benziyor – sertleşmiş bir kalple dünyadan kiliseye geliyor. Tıpkı alevin ısısı balmumunu eriterek yumuşak yaptığı gibi, umarım aynısı birey için gerçekleşir ve kalbi yumuşar, Tanrıyı kabul eder.

Çoğu mumlukların ortasında büyük ana mum olur. Mumunuzu o mumdan yakın – bu ana mum (Mesih’i temsil eder) küçük olanlara (insanlara) ışık tutması sebebiyle semboliktir.

Bazı kaynaklar böyle söylese de ben evimde hep güzel kokulu mumlar bulundururum. Her ışığı kapatıp mumlarımı yakarım. Onların verdiği ışık içime huzur verir. Bazen dileklerimi dilerim ve yakarım bazen de onları saklarım mutlaka önüme yanması gerektiği gün geri gelir. Sonuçta ışık her daim içimizde ki sonsuz umudun bir yansıması. Tabii bu mumların renkleri de önemli ve ayrıca kokuları da.

Kırmızı Mumlar

Kırmızı rengi fiziksel dünyada kesin olarak kökleşmiştir. Kırmızı mum yakmanın kişiyi bedenin gücüyle temasa geçmesine yardım ettiği söylenir. Kırmızı rengi geçici, dünyevi hazları temsil eder. Ayrıca kırmızı rengi; kişinin düşmanlarına karşı durmasını sağlayan küçümseme ve cesaret duygularının yanı sıra aşkı ve tutkuyu sembolize eder. Kırmızı enerjiyi, canlılığı, doğurganlığı ve kişisel gücü tetikler. Kırmızı mum yakanlar Scorpio’nun enerjisinden faydalanır; aşk, saygı, güç çekimi ve hayatta kalma arayışındadırlar.

Sarı Mumlar

Sarı rengi zihin gücünü ve zekâyı temsil eder. Asırlık bir bilgelik, zihinsel yeteneklerinizden alacağınız faydalar üzerinde tam kontrol arayışı içindeyseniz sarı bir mum yakabilirsiniz. Sarı rengi yaratıcılığı, esinlenmeyi, konsantrasyonu, mantığı, öğrenmeyi ve eylemi düzenler. Sarı bir mumun ışığı kişiyi; arzuladığı keyifliliğe, dayanıklılığa, istikrara ve güvenliğe yaklaştırır.

Mavi Mumlar

Başlıca manevi renklerden yapılma mavi mumlar; duygu kontrolü (Satürn enerjisi) için, teskin eden bilgeliğe ermede ve iyileştirici uykuya ulaşmada kullanılır. Mavi birçok tonu vardır. Koyu mavi bir mum yakmak neşeyi ve gülümsemeyi güçlendirir. Koyu mavi rüyaları ve duyguları etkiler. Kraliyet mavisi bağlılığı ve sadakati belirtir. Ayrıca, kraliyet mavisi ruhsal benliği uyandırır ve bu renk mumlar gerçeklik arayışındakiler tarafından tercih edilir. Açık mavi bir başka maneviyatı güçlü renktir. Açık mavi mumlar Aquarian enerjisi (sakin sular) saçar ve ilham verici meditasyonlar yaparken idealdir. Yaratıcılık ve algılarını güçlendirirken bir yandan hakikat, ahenk ve rehberlik arayışında olanlar mavi mumları kullanabilirler.

Yeşil Mumlar


Yeşil, bereket ve başarının rengidir. Bu anlam, refahın bol hasatla aynı manada olduğu zamanlara kadar dayanır. İş bulmak veya işteki potansiyel başarını arttırmak adına ya da doğanın yansımalarını almak, güçlenmek, canlanmak ve bol şans için meditasyon yapıyorsan; yeşil bir mum yak.Manevi amaçlarla mum yakma uygulamalarının tarihi antik zamanlara kadar dayanmakta. Mumun varlığından bu yana, yanan bir mumun fiziksel dünyayla ruhlar âlemi arasında bağlantı kurabileceğine inanan insanlar var. Bu insanlara göre, ateş ve alevler yaratılışın kıvılcımları. Mum yakmak özü aydınlatmanın bir aracı.İnsanlar, mum yakmaya dair bu inançları, ulvi potansiyellerini ortaya çıkarmanın bir yolu olarak kabul ediyorlar. Bu inançların ve gösterilen mumların anlamlarının bir sonraki tetkiki temennilerin meditasyonla karışmasıdır. Bu tetkik elbette ki mumların renklerindeki anlamı ve önemi anlamayı içeriyor.

Pembe Mumlar


Ben mumlarımı her yaktığımda dileklerimi dilerim ayrıca dilediğim dileklerimden de boş çıktığım hiç görülmedi. Ne de olsa iş enerji meselesi. Örneğin, Ay tutulmasının size ve sevdiklerinize, ailenize huzur denge, bolluk getirmesini, hayırlı kapılar açmasını temenni edebilirsiniz. İnancınıza göre bildiğiniz bir duayı okuyabilirsiniz. Tutulmanın vurgulu rengi Mavi. Mavi, huzur ve dengeyi çağırmak, doğru iletişim kurabilmek adına da çok faydalıdır. Bu iki gün hayatınızda maviyi biraz daha öne çıkarabilirsiniz.

Bu arada Bath&Body Works mumları bir harika. Benim en sevdiklerim Tiki Beach-Watermelon Lemonade-Blue Ocean Waves-Sea Salt Linen-Island Margharita-Frozen Lake şiddetle tavsiye ederim.

Dünya Ay’ın Işığını Kısacak

Güzel geçen bir bayramı daha geride bırakmak üzereyiz. Kurbanlığıydı, misafirliğiydi, açılacak okuluydu derken hepimiz yoğunluk içerisindeyiz. Ancak Astronomi bizim dünya işlerimize bakmıyor. Gökcisimleri rutin hareketlerine devam ediyorlar. Tabi bu hareketleri sırasında bazı özel anlar oluyor. Cuma günü de bu özel anlardan biri gerçekleşecek.

Yılın dördüncü ve son tutulma olayında Ay, Dünya’nın yarıgölgesine girecek. Bu Tutulma Avustralya, Asya, Afrika ve Avrupa’dan gözlenebilecek. Tutulma, başlangıcından bitişine toplam 4 saat sürecek. Ay, Türkiye saati ile 19:54’te Dünya’nın gölgesine girmeye başlayacak. Bu sırada konum olarak doğu yönüne baktığınızda Ay’ı görebilirsiniz. Zamanla güney yönüne ilerleyerek aynı zamanda da ufuktan yükselecek. 21:54’te maksimuma ulaşacak olan tutulma 23:54’te ise son bulacak.

Tutulmanın simülasyonuna bu linkten bakabilirsiniz:
https://media.giphy.com/media/l3vRnIhAMA2RiSaiI/giphy.gif

KANLI AY NEDİR

‘Kanlı ay’ ise ay tutulması öncesi Dünya’nın gölgesinin Ay’a düşmesiyle oluşuyor.
27 Temmuz’da gezegenimizin tek uydusu Ay Dünya’ya yakın bir konuma ulaşacak ve bu tarihte Kanlı Ay Tutulması gerçekleşecek. Kanlı Ay Tutulması Dünya’nın gölgesinin Ay’ı tamamen karanlığa bürüyerek Tam Ay Tutulması yaşandığı zaman gerçekleşir ve bu sebeple Ay kırmızı renk görünür.

Her sene gökyüzünde Güneş ve Ay tutulmaları meydana gelir. Astrolojik olarak bu tutulmalar o senenin genel meydana gelebilecek olayların teması hakkında biz astrologlara bilgi verir. Tutulmalarda Güneş – Dünya ve Ay aynı hizaya gelir. Bu hizalanma aslında her ay meydana gelir ama her ay bir tutulma olmaz. Bunun da sebebi Dünya’nın yörüngesi ile – ki buna ekliptik diyoruz- Ay’ın yörüngesinin çakışmamasıdır. Eğer çakışırsa tutulma meydana gelir. Astrolojik olarak da Dünya ve Ay’ın yörüngelerinin çakıştığı noktalar Kuzey ve Güney Ay Düğümleridir. Ay düğümleri, karmik, kadersel konuları ifade eder. Hatta doğum haritalarımızda bulunan Ay Düğümleri de, bizim yaşam geliş amacımız, konfor alanlarımız ve geliştirilmesi gereken yönlerimiz hakkında bizlere detaylı bilgiler verirler.

Kanlı Ay Tutulması 27 Temmuz 2018 Cuma günü gerçekleşecek. Kanlı Ay Tutulması en net Afrika ve Avrupa’dan gözlemlenecek. Madagaskar ve Orta Doğu Kanlı Ay Tutulması’nın en iyi şekilde izlenebileceği yerler olacak.

BİREYSEL OLARAK ETKİLERİNE GELİNCE

Kanlı Ay tutulmasının yansıması ile hepimiz fazlası ile gergin her şeye çatacak bir ruh haline bürünebiliriz. Anksiyete ve panik genel olarak ruhumuzda etkin olacaktır. Tutulma esnasında Ay Algol sabit yıldızı ile etkileşimde olacak. Gökyüzündeki en kötü, vahşi ve tehlikeli yıldız olarak kabul edilir ve dünya tarihinde birçok korkunç olayla bağlantılı olduğu düşünülür. Anahtar kelimeleri: şiddet, kötü talih, kişinin aklını yitirmesi, boğulma, ateş, sanat, müzik, krizler, boğaz hastalıkları, boyun yaralanmaları bu sabit yıldızla ilişkilidir. Algol sabit yıldızı kişiyi hayatının karanlık yönleriyle yüzleşmeye zorlar. Algol inançlı-ateist gaddar-hoşgörü, vahşet-şefkat ve iyileştirme karşıtlıklarında yer alır. Bu tutulma ile her birimiz kendi karanlığımızdan aydınlığımıza erişmek için çaba göstermeli son 6 aydır dünden bugüne yaptıklarımızı değerlendirmeli ve tutulma enerjisi ile bireysel anlamda da kendi değer yargılarımıza göre dersler alacağımız, olumlu ve olumsuz ektiğimizi biçeceğimiz zamanlar. Kendi içsel dönüşümümüzü gerçekleştirip farkındalığımızı arttırarak, eğriyi doğruyu ayırt etmek için çaba göstermeliyiz. Ruhumuzu arındırıp olumsuz davranış ve alışkanlıklarımızdan sıyrılmaya çalışmalıyız. Tutulma enerjisini HZ. Mevlana’nın İsyanlardayım Dedi; Hayır, İmtihanlardaydı. Fark Etseydi, Kurtulacaktı! Sözünün doğrultusunda değerlendirmeli, kalbimizi öfke, kibir ve kinden arındırarak özümüzle bütünleşme çabası içinde olmalıyız.

TUTULMADAN EN ÇOK ETKİLENECEK BURÇLAR

NOT: Doğum haritalarında aşağıdaki yerleşimlere sahip olanlar,
*Güneş ya da Ay burcu Koç olup 12’ 16 derece ile yerleşimi olanlar.
*Güneş ya da Ay burcu Terazi 12’ 16 derece ile yerleşimi olanlar.
*Güneş ya da Ay burcu Oğlak ya da Yengeç olup 12’ 16 derece olanlar.
*12’ 16 derece ile doğum haritalarında(MC kavuşumu) olanlar
*12’ 16 derece ile Koç ve Terazi yükselen burca sahip olan kişiler bu tutulmadan oldukça fazla etkilenecekler.

DÜNYA ve TÜRKİYE GENELİNDE ETKİLERİNE GELİNCE

Türkiye’miz tutulma ile birlikte önümüzdeki birkaç ay içinde halkı içine alan karışıklıklar ve kaosu yaşayabilir. Ekonomide beklenmedik gelişmelerle para piyasalarında ani ve zorlayıcı değişimleri yaşayabiliriz. Siyasi gösteriler öğrenciler eğitim alanlarında yürüyüşler çatışmalar gösteriler bu ay itibari ile başlayabilir sanat ve sanat alanında yaşanacak sansasyonlar ve bu alanlarda yaşanacak kayıplar gerginlikler söz konusu olabilir. Hükümete bazı tehditler yapılarak liderleri hedef alan çarpıcı gelişmeler ve gerginlikler yaşanabilir. Bunun getirisi olarak yerel düzeyde bazı yetkililer görevi bırakabilir. Dünyaya göre ülkemizde de depremler yaşanabilir fakat ülkemizi daha fazla sıkıntıya sokacak etki seller olabilir. Önümüzdeki altı ay içinde terörizm ve panik fazlası ile artacaktır bu süre içinde ekonomik panik olasılığı da fazlası ile etkili olacaktır. Dünya genelinde ise büyük felaketler küresel mali kriz etkili olacaktır. ABD İran anlaşması üzerinde siyasi nedenlerle uluslararası aşağılanma ile karşı karşıya gelebilir. İç ve dış kaynaklardan Mısır ve İsrail ciddi gerginlikler yaşanabilir.

Brezilya; Arizona ve Colorado; California. Ukrayna; Suudi Arabistan; Finlandiya, Ekvator Afrika da (Terörizm); Japonya da (Ekonomi); Filipinler ve Malezya da (Kazalar, felaketler). Orta Avrupa İngiltere, İspanya Almanya Fransa (Daha fazla seyahatlerde trajediler ve terörist eylemler).

Mali konularda kaygılar tutulma enerjisi ile ön plana çıkacak panik havası tüm dünyada etkili olacak. Dünya genelinde sağduyu hâkim olursa tüm bu kriz ortamı daha az etkilerle iyileştirilebilir.

‘’Ey hayat; Ey yaşanmışlıklarım, Ey hayatımda olanlar olmayanlar; Bana Ya hep ya hiç demeyi cesareti ve cesur olmayı öğrettiğiniz için aralarda sıkışıp kalmaktan beni kurtardığınız içimde ki ışığı görmemi sağladığınız için size müteşekkirim. Yükseklerden alçaklara düşüp ayaklarımın üzerinde durmayı bilgelik hamuru ile yoğrulmayı bana nasip eden yüce güç sana şükürler olsun. Bugünümü dünümden güzel kılan Allah’ım yarınlarımı da bugünümden güzel ve hayırlı eyle’’…Amin.!

Astrolog Senay Devi

Karanlığı ardımızda bırakıp IŞIĞA yürüyerek BİZ olabildiğimiz BİR olabildiğimiz günlerin gelmesi dileğimle.
Gökler rehberimiz yolumuz ışık olsun.

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

KAYNAKLAR
http://www.astrodeha.com/muneccim-baslarinin-ay-tutulmasinda-yaptiklari-uygulama-ve-ritueller-neler
http://gaybihaberleri.blogspot.com/2015/04/kanli-ay-tutulmasi-kehanetleri.html
https://www.timeanddate.com/eclipse/blood-moon.html?hc_location=ufi
https://www.cnnturk.com/bilim-teknoloji/bilim/kiyametin-27-temmuz-gunu-kopacagina-inaniyorlar?page=4

http://www.lulucandle.com/mum-renklerinin-anlamlari

https://www.facebook.com/futurescienceteam/posts/625515264276645:0

Honore de Balzac, “Güzellik, çoğu zaman kusurları gizleyen bir örtüdür.” der.

Güzel olmak tamamen algılandığında vitrinin dışarıdan görünüşüyken bir de görünmeyen tarafı vardır.
Şüphesiz onun adı iç güzellik!

Peki, nedir bu iç güzellik?
Aklıma ilk gelen ruh güzelliği ve onun dışarıya yansıması. Müsabakası yapılmayan güzellik olarak tanımlıyorum. Kimde olduğu pek kolay bilinemez. Kimisinde de adeta dışarıya saçılacak kadar fazladır. Aslında bir bakıma fark edilebilir de tabii ne gözle görüyorsanız karşınızdakini.

Ruhun kusursuz güzelliği hayatınızı birlikte geçirmeyi düşündüğünüz kişide olması gereken has güzelliktir. En yakınınız da duran dostunuzun sahip olması gereken temel güzelliktir. Bunlar yoksa sadece vitrini dolduran kâğıttan maketler olarak kalırlar akılda.
Peki, bu dışarıdan görünen yegâne güzellik bütün kusurları örtüyorsa, insan bunu ne zaman ortaya koyar… Tabii ki zamanla ve gerçek kişiliğini ortaya koyacağı olaylar ile birlikte. En çok buna insanın orijinal kişiliğini ortaya koyan faktörler açığa çıkarır. Örneğin kişinin maddeye verdiği değer ve onun kişiliğinde ne denli çatlaklar yarattığı durumlardır. Kişi mutlak suretle kendi için övündüğü durumlardan yana defoludur hep. Toplumda kabul görme, saygınlık kazanma ve diğer etkenler içinde kendi hep güzel gösterme çabasındadır. Asla doğallığını ortaya koyamaz ve sıradan davranamaz. Bu bir çeşit zehirli egodur. Ne kadar farkındadır bilemiyorum ama egosu altında zehirlenmiş çok insan genellikle iç güzellik söz konusu olduğunda kibirden öteye geçemez. Ve çıkar gerçekler ortaya.

Nice güzeller biliyorum bakmaya doyamazsınız ama öyle boş ki bu suretler, neden diyorsun her ikisi de bahşedilmemiş aynı anda? Buna da katılmıyorum. İnsana her iki özellikte verilir. Doğuştan bizimle büyüyen duygularımız zaman içinde ya küçülür ya da büyür kendinden taşar.
Kimisi bunu bıçak altına yatarak daha da çarpıcı hale getirir. Kimisi de hiçbir şey yapmadan yine de güzeldir. Güzelliğe sonsuz saygısı olan biriyim yanlış anlaşılmasın. Ama burada daha da derinde vurgulamak istediğim ruhun temiz güzelliği… Hani estetiği olsa gidin vicdanınıza estetik yaptırın diyeceğim insanlar var. Öyle kolay değil yıllarını veriyorsun olmaya çalıştığın kişi olarak. Ha seni bir vitrininden bilenler var bir de içinden… Vicdan öylesine mühim ki insan doğasında bunu yaşadığınız hayatta sergilediğiniz karakterinizle temsil ediyorsunuz. Ve sanmayın ki bu görünmüyor.

“Güzellik, derinin ete değdiği yerde biter; çirkinlik ise kemiğe dek dayanır.”
John Murphy

O kadar güzel açıklamış ki bu sözüyle Murphy, ruhun içindeki dayanılmaz çirkinlik kemiklerine işler ve onu hiçbir suret ile gizleyemezsin. Aslında her şey ortadadır. Hayvanları çok sevdiğini iddia edersin ama gidip bir sokak hayvanını sahiplenmezsin ya da ona bir kap su vermezsin. Ama çok vicdanlısındır. Sokakta gördüğün dilenciye çoluğun çocuğun için sadaka verirsin ama onu içten içe küçümsersin. Birilerinin önünde alkış toplamak için paranla hava atarsın ama kendi ailene gelince her şeyi esirgersin. İşte bunlar hep vicdanlı insanlar. Bu şekilde yaşayanlar bence vicdanınıza acilen estetik yaptırın. Ruh bu şekilde avunmaz. Geçmişte yaptığın her şey bir gün mutlaka ayağına dolaşır insanın. Bu nedenle karmadan bahsetmek istiyorum.

 

1-Büyük Karma Yasası

Karma’ ya göre söylediğimiz, yaptığımız ve düşündüğümüz her şeyin hayatımıza doğrudan etkisi var.
“Ne ekersen, onu biçersin”. Evrene yolladığınız her şey size geri döner. Kötülük, beddualar, lanetler, belalar, kem bakışlar, yokluk bilinci, dedikodu, art niyet, yargılama, nefret, kıskançlık ya da kısıtlayıcı düşünceler…
Ve elbette sevgi, hayır duası, şifa, iyi dilekler, teşekkürler, hakkaniyet, razı gelmeler, fedakârlıklar, saygı, söz hakkı da öyle. Kelimenin tam anlamıyla ne verirseniz, onu alırsınız.

Siz ne almak istiyorsunuz?

Dikkatli seç!

Sorumluluğumuz nedir? Bunun cevabı; eylem, söylem ve düşüncelerimiz konusunda yaptığımız seçimlerde her an daimi bir farkındalık içinde olmaktır.

Kulağa zor geliyor biliyorum; ama bir kere niyet edip başladığınızda ve birkaç hafta boyunca her sabah bu niyetinizi tekrar ederek; gün içinde düşünce, söylem ve davranışlarınızla ilgili seçimlerinize dikkat ve özen gösterdiğinizde daha birinci ay dolmadan fark ediyorsunuz ki bu, sizin kişilik özelliklerinizden biri olmuş.

Seçimleriniz konusunda kendinizi 3 hafta boyunca adadığınız bir taahhütle özen gösterirseniz hayatınız çok daha farklı (ve elbette olumlu) bir şekilde dönüşecektir, bilginiz olsun.

2. Yaratım Yasası

Biliyoruz ki; istediğimiz şeyler durup dururken olmaz, bizim de hadiseye dâhil olmamız gerekiyor. Ve bu noktada da şunu anlamak önemli: Evren bir bütündür ve biz de onunla biriz. İçimizde ve dışımızda ne varsa, istisnasız hepsi Evren’in bir parçası ve her şey ama her şey birbiriyle bütünleşmiş şekilde birbirine bağlı.

Bu, yaşamınızın nasıl ilerleyeceğini etkileyebileceğiniz anlamına geliyor. Çünkü etrafımızı çevreleyen her şey içsel durumumuzla, yani ruh halimiz ve düşüncelerimizle ilgili bize sayısız ipucu veriyor. Bu durumda en iyisi kendiniz olmak ve etrafınızı sadece etrafınızda var olmasını istediğiniz şeylerle donatmak. Çevrenizi olmasını dilediğiniz şeylerle donatıp ve gerçekten olmak istediğiniz kişi olursanız, her şeyin bütünleşmiş şekilde birbirine bağlı olduğu Evren nasıl cevap verecektir acaba?

Düşünmeye değer, değil mi?

 

3. Tevazu Yasası

Anonim bir deyiş var: “Alçakgönüllülük olmadan, yiğitlik tehlikeli bir oyundur.” diyor. Aile içinde, sosyal hayatımızda, iş yerinde, sevgilimizle, takım tutarken, görüş bildirirken ve dinlerken uygulamayı pek az hatırladığımız muazzam bir insan yeteneği tevazu. Bir başka deyişle; alçakgönüllülük.

Etrafımızdaki insanlara uygulamadığımız bir şeyi kendimizle olan ilişkimizde uygulamak da doğal olarak zorlaşır. Bu yüzden de hayatımızda reddettiğimiz her şey, hayatımızda kalmak için direnç gösterir.

Çünkü eğer karşımızdaki insanı kötü ya da düşman olarak görüyor veya onu herhangi bir sebepten dolayı yargılıyorsak; yüksek bilinç düzeyini hedeflemiyor ve daha iyi bir versiyonumuzun varoluş seviyesine odaklanmıyoruz demektir. Tevazu, bu konuda iyi bir ilaçtır.

4. Büyüme/Gelişme Yasası

Ulaştığın yer neresiyse, orası gitmeyi seçtiğin yerdir. Ruhani anlamda kişisel büyüme sadece ve sadece tek bir şekilde olur: Biz değişirsek. İnsanlar, koşullar, ortamlar, mekânlar, şehirler veya sahip olduklarımız değil; biz değişmeliyiz.

Bu dünyada sahip olduğumuz yegâne varlık kendimiziz. Ve kontrol edebileceğimiz yegâne şey de yine kendimiziz. Gönlümüzün ta derinliklerinde kim ve ne olduğumuzu değiştirebildiğimizde çevremizdeki insanlar da koşullar da bize uyum sağlayacaktır.

5. Sorumluluk Yasası

Hayatımızda ters giden bir şey varsa, biz de ters giden bir şey var demektir. YÜZDE BİN! Bu evrensel bir gerçek: Biz etrafımızın aynasıyız ve etrafımız da bizim aynamızdır. Olan her şeyde sorumluluğumuz var, her şeyde! Etrafımıza bu gözle bakıp, başımızdan geçenlerle ilgili “Bu konuda benim sorumluluğum nedir?” sorusunu sormaya başladığımızda, hayatımızın da sorumluluğunu almış oluruz.
“Hayatımızda olan biten her şey bizim sorumluluğumuzda” farkındalığı Dünya’yı bambaşka bir gezegen yapabilir.

6. Bağlantı Yasası

Hatırlayın: Evren bir ve bütün.
Bu yüzden, size küçük ve önemsiz gelen (bir anlamda yargıladığınız) şeylerin bile yapılması gereklidir; çünkü her şey birbirine bağlıdır. Küçük ya da büyük her adım bir diğerini getirir ve bu böyle devam eder durur.

Devasa bir işin bitirilebilmesi, işin başlangıcındaki o küçük adımın atılmasına bağlıdır. Ve ne ilk adım ne de sonuncusu diğerinden daha büyük anlam ifade eder; her ikisi de görevin tamamlanabilmesi için elzemdir. Evren’de her şey gibi; geçmiş, şu an ve gelecek de birbirleriyle bağlı ve birdir.

7. Odak Yasası

Bunu anlamak için bir deney yapabilirsiniz: Aynı anda iki farklı şey düşünmeyi deneyin.
Yapamayacaksınız!
Bir düşünce diğerinin hemen ardından gelecek, bir nano saniyede bir şeyden diğerine dönüşecek, “Dur yahu galiba yapabiliyor muyum acaba?” derken asıl düşündüğünüz şeyi düşünemediğinizi fark edeceksiniz. Ne olursa olsun, aynı anda iki farklı şeyi düşünemeyeceksiniz.
Bu yüzden odağımızın nerede olduğu çok önemli. Hayatınızın için de bunun ne kadar önemli olduğunu Duygusal durumunuzun sizi engellememesi için harika bir yol: 3F başlıklı yazımda anlatmıştım. Ruhani gelişim yolunda da odağınızın nerede olduğu -tekâmül, gelişim ve dönüşüm konularında büyüyebilmek istiyorsanız- çok önemli!

Eğer ruhani büyümeye odaklandıysanız sizi aşağı çeken açgözlülük, kıskançlık, öfke ve güvensizlik gibi düşük düşüncelere sahip olmanız mümkün değildir.

8. Vermek ve Mihmandarlık Yasası

Bu yasanın İngilizce ismi “The Law of Giving and Hospitality”. Hospitality sözünü “misafirperverlik” ya da “konukseverlik” olarak da çevirmek mümkün olsa da “mihmandar” kelimesinin anlamı daha iyi ve kuvvetli şekilde karşılıyor içeriği: “Misafire hizmet ve yardım eden; misafiri ağırlayan kimse”.

Bu yasanın da söylediği şu: Eğer bir şeyin doğru olduğuna inanıyorsanız, hayatınızın bir anında bu bahsettiğiniz “doğru”yu sergilemeniz gerekecektir. Bir başka deyişle; savunduğunuz “doğru”yu eyleme dökmek için bir şeylerden vazgeçmenizi, bir şeyleri vermenizi ya da bırakmanızı gerektiren durumlar yaşayacaksınız. İşte bu durumlar sözümüzü, pratikte aksiyona dökme yeri ve zamanıdır.

9. Şimdi ve Burada Yasası

Geçmişin muhasebesini yapmanın neden olduğu en tatsız şey tam şu anda ve burada olmamızı engellemesidir. Geçmişe dair düşünceler, geçmişten beri süren alışkanlıklar, eski paternler, eski hayaller… Hepsi de bizim yeni düşünce, alışkanlık, duygu ve hayallere sahip olmamıza engeldir.

Aynı şekilde gelecek de şimdi ve burada olma halinizden çalar. Geleceğe dair en basit bir merak duygusu, endişe ve kaygı, yani gelecekle ilgili tüm negatif duygu halleri size şu anda ve bulunduğunuz yerde fayda sağlamadığı gibi, sizi, “şimdi ve burada” olma gücünden de uzaklaştırır.

10. Değişim Yasası

“Tarih tekerrürden ibarettir”. Bu kesin ve net bilgi: Tarih kendini tekrar eder. Ta ki biz yolumuzda değişim gerektiğine dair öğrenmemiz gerekenleri öğrenene kadar!

Aynı tip adamlar ve kadınlar mı çıkıyor karşınıza? Ok. Görmediğiniz ne var? Neyi değiştirirseniz aynı filmi izlemekten kurtulabilirsiniz? 4. yasayı, “Büyüme/Gelişme Yasası”nı hatırlayın: Değişim sizde başlayacak. İşler siz öğrenmeniz gerekeni öğrenip de değişik yolu seçtiğinizde düzeliyor.

11. Sabır ve Ödül Yasası

Tüm ödüller bir çabanın sonucudur. Kalıcı değerlere sahip ödüller, sabırlı ve ısrarlı çalışmaların sonucunda gelir. Gerçekten keyifli ve huzurlu olmak istiyorsak yapmamız gerekenleri yapmak ve yaptıklarımızın ödülünün tam zamanında geleceğine güvenmek, yapılacak en akıllıca şeydir.
Kısa yoldan köşe dönmeyi kovalamak da,
Sıkışık trafikte emniyet şeridine dalmak da,
Yeni tanıştığınız kadını hemen yatağa atmak ve
İki haftadır birlikte olduğunuz adamla bir an evvel evlenmeye çalışmak da
tamamlanmışlık, tatmin ve ödül duygularına kestirmeden ulaşma denemeleridir ve sonuç genellikle sevimsiz olur. Yani neymiş? Sabreden derviş murada ermiş.

12. Önem/Anlam ve İlham Yasası

Neyin gerçekten önemli olduğunun farkında kalabiliyor muyuz? Bırakın farkında kalmayı, gün içinde yaptıklarımız arasında neyin önemli olduğunu düşünüyor muyuz? Bu sorular dursun kenarda, gelin biz “ilham”ın anlamlarına bakalım:
Allah tarafından kalbe ihsan edilen feyiz ve hakikatler.

Tanrı’nın, peygamberlerin yüreğine doldurduğu tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler.
Esinlenme, içe doğma.

Herhangi bir şeyin gerçek değeri direkt olarak içine konan niyet ve enerjiyle ilgili ve bu yüzden kişisel olarak bulunduğumuz her katkı aslında bütüne katkı demek. Bununla birlikte ilhamdan ve parıltıdan yoksun bir bireysel katkının bütüne bir şey katmayacağı da ortada. Oysa ilham ve aşkla kattığınız her şey bütüne de muhteşem bir ilham veriyor.

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

Karma Yasaları ile ilgili alıntı⇓

Devamı: https://www.uplifers.com/hayatinizi-degistirecek-12-az-bilinen-karma-yasasi

 

Yedek dediğinde ister istemez alternatif kelimesi ile eş değer anlam taşıdığından benim oldukça rahatsız olduğum bir kelimedir. Hangi cümle içinde kullanılırsa kullanılsın manası çok pozitif değil nedense. Yani yedek subay, yedek lastik, yedek parça kıvamında hiç değil benim bahsettiğim cümle içerikleri… Sesli gülebilirsiniz…

Spor dallarında sıkça rastladığımız “yedek kulübesi”, futbol sahasında yedek oyuncuların ve diğer kadronun 14 kişilik olarak tasarımları yapılmış ve farklı malzemeler eşliğinde üretimi sağlanan alandır. Ah ne tatlı, ne de profesyonel aslında tabii keşke de öyle kalsa.
Konunun az çok ilişkilere değeceği belli anladığınız üzere. Hatta azdan daha çok değeceğim. Belki birilerinin yaralarına, birilerinin de yararına olur diye düşündüm. Gene tutamadım kendimi yazdım.

Yedek kulübesi maalesef yürümeyen ilişkilerin yer yer bekleme odası yer yer de topluma kazandırılamamış kısmıdır. İlişki dediysem arkadaşlıkları da vurguluyorum elbette. Kesinlikle tatsız bir statüdür. Statü olmaktan çok zorla edinilmiş vasıftır. Her zaman içinde olduğunuzu sandığınız güvenli ortamın tam ortasındayken bir anda faal olma durumunuz sona erer. Oyundan çıkarılırsınız. Bunun farkında bile olmayabilirsiniz. Sıkıntı yok. Zaten bunu yapan da çok bilinçli sayılan bir kişilik olarak kabul görmez.

Daima esas oyuncular vardır… Satranç gibi aslında bir bakıma tabii buna zekâyı katmıyorum. Nerde? Zekâ olsa kulübe olur mu hiç?
Kendinizi ne zaman esas oyuncu bildiğiniz durumun aksine bir bakıvermişsiniz beklemeye alınmışsınız.
Şey gibi… Aradığınız kişi şu an başka biriyle görüşüyor… Ben çok sinir olurum bu mesaja. Meşgul olsa daha tatmin edici. Hani sırada bekletiliyorsun o derece aradığınız kişi başkasıyla görüşüyor. Aleni yani!

Zekâ dedim sanırım… Yanlış olmasın şimdi. Zekâya sonsuz saygı duyarım hele hele ince dokunuşlarla süslenmiş tavırlar en sık rastlanılandır normalin tersine. Tabi algı meselesi. Hal böyleyken kimisi farkında bile olmadan bunu yaparken bir de bunun tam tersi örnek var.
İşte onun adı tam olarak beyin galaksisi olmalı. Ne mi? Hemen açıklık getiriyorum.

Biri bitmeden diğerine başlayan cinsler var. Orada zaten yedek kulübe direk inşa edilmiş canım hatta hiçbir masraftan da kaçınılmamış. Ancak burada ki durum gayet bilinçli. Cebimde dursun belki ileride kullanırım düşüncesiyle kendini garantiye alanlar diyarı. Hoş geldiniz o halde. Ama keşke kendinizle birlikte sefa da getirseydiniz şimdi ne gerek var değil mi cefaya. Hem de tozpembe hayaller kurarken karşındaki kim bilir. İnsan karşısındakinden ayrıldığında direk nispet yapma içgüdüsüyle yedek kulübesini devreye sokuyor. Bunlar önceden seçilmiş kurbanlar tabii ki. Onlarında yedekleri var herhalde. Ama nasıl bir dürtüyse bu kendini geri alamıyor, bir duruş sağlamayı bırak direk yenisine. Yahu nasıl olur arkadaş ihanet et daha iyi diyesi geliyor insanın. Ama nasıl bir tutkuysa bu kişi boş kalmamak için next diyor. Hadi ilişki içinde sırasız haksızlığa uğradın, karşında ki ağaç görünümlü canlı bunu hak etti diyelim. Neresinden bakarsan tutar yanı yok.
Başkalarına verecek hesabında yok anlıyorum ama nedir bu durum. Yani yedek kulübesi sadece burun karıştırılan bir yer olarak kalsaydı ne vardı sanki? Yok, ama illa ki ortalık karıştıracak cinsten hamleler.

Özellikle bugün dünyası bundan besleniyor bu net. Ve bunu umarsızca göstere göstere yapıyorlar. O yüzden kimsenin yedek kulübesi falan olmayın. Bunu çok fazla belirleme şansınız olmasa bile en azından ilişkiye bir çatı olarak başlayın. Çünkü görüyorsunuz ki aniden oyundan alınabiliyor ve aynı hızla da tekrardan oyuna dâhil edilebiliyorsunuz.

Kadın ya da Erkek olarak değinmiyorum. Evet, ortalama da erkeklerin sadakatsizliği daha gözle görülür ancak kadınlarında bu yola sıkça başvurduklarını bildiğimden lütfen bir kalpte 2 kişiyi hatta fazlasını taşımayın. Ortada kalp falan kalmadıysa da zaten yalnızlık Allaha mahsus.

Gönlü sizde gözü dışarıdaysa önce bir göz doktoruna götürün baktınız çare bulamıyorsunuz açısını değiştirin. İyi görsün gözünü de gönlünü de.

Aşk her daim asalet ister ne kadar yerlerde süründürse de. Sadakat ve saygı olmadan asla olmaz. Güven yeniden inşa edilebilir bir duygudur ancak en şiddetli depremler öncesinde hep kırıklar kalır yerin dibinde ve de asla onarılamaz. Aşk iki kişiliktir. Marifet ise bunu birden fazla yürek taşıyarak yaşamakta değil, sadece bir yüreği taşımaktan geçer.

Vazgeçilmez diye bir şeyde yoktur esasen. Ama vazgeçilmez değilken yedek olmanın da âlemi yok.
Siz siz olun kimsenin alternatifi olmayın. Hazır da duran cumartesi geceleri aranan ya da acil tatil arkadaşı olarak beklemede falan durmayın.

Her şey gelip geçici bari siz kalıcı olun.

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

Çok sevdiğim www.eksisozluk.com içinden bazı komik alıntılar…

♣İki türlü yedek olur, biri kaleci diğeri oyuncu. Kaleci ise takımın aldığı primlerin (gezme, tozma, öpüşme vs.) tamamından yararlanırken, oyuncu yedek ise hiçbir şeyden yararlanamaz, anca yedek kulübesinde çekirdek yer.♣

♣Yedek canı olanların yapmasının daha uygun olacağı yedekleme türüdür.♣

♣Sevgililerden biri şarj olurken kullanılan sevgili. 3 ila 5 saat filan gider bu.♣

♣Uğruna bir şiir yazdığım unvandır. Şöyle ki;
Ben kızların yedek sevgilisiyim
Kâh kulübede bekler kâh oyuna girerim
Ne zaman çağrılsam erinmem koşa koşa giderim
Yani sizin anlayacağınız ben bu işlerin genç semihiyim♣

♣Kişilik spazmı geçiren adamların hayatında yüzlercesi vardır, yeriniz anında dolar; verilen, yitirilen onca çok söz vardır. Tatsızca gülümsetir, ne çok sevilmiştir oysa…♣

♣Yedekliyorsan, yedeklenirsin cınıms.♣

Bu yazıyı da okumanızı şiddetle tavsiye ederim gerçekten iyi tespitler.

http://www.posta.com.tr/yazarlar/mehmet-coskundeniz/cepteki-kadin-misiniz-yedekteki-erkek-mi-251531

 

Alın size işte kitaptan satırlar…

Sene 2009…
Ses sahibi Sıla.!
Bence en güzel albümü…
Ne demişti, en doğru zaman canım istediği zaman!

Hani böyle nefessiz kalırsın ve çok zor uykuya daldığın gecelerde gördüğün rüyaların en derininde ve karanlığındasındır. İşte o duygulara tercüman ışığı gördüğün o aydınlanma anı vardır. Ben derim ki ona “en doğru zaman” ama sen ne zaman istersen.

Hayat böylesine akıp giderken her geçtiğimiz dikenli yol öyle ömür boyu sürmüyor ya, seviyoruz hayal kurmayı, yarını bilmemeyi hatta. İşte böyle yere çakıldığın anların sana verdiği o dehşet yükselme duygusunu çok severim ben. Sanmayın ki bunları yazan bir psikopat… 🙂
Aralara güncelleme veriyorum sadece korkutmak istemiyorum kimseyi şimdiden…

Endişe hayatımızın nasıl bir büyük parçası bilseniz ruhunuzu çamaşır suyuyla yıkamak isterdiniz emin olun. Hiç birimiz farkında değiliz bu endişelerin nasıl da hayatımıza hükmettiğini. Sadece benden ne alır, ne katar hesabındayız o kadar. Ve bazılarımız sadece almaya gelmişler. İşte böyle bir hayat döngüsünde bir yerlerde birileri güneşi görüyorken, birileri de kendi karanlığına gözlerini kapatıyor.

Zaman kelimesi ne kadar sıkıcı gelir ama geçince de baldan tatlı olur tadından yenmez. Unutmayın ağzından bal damlayan arının bile iğnesi var. Zamanı nasıl geçirdiğinize oldukça dikkat etmelisiniz. Çünkü “zaman” dediğiniz “zaman” verdiğiniz her şey artıya da dönmeyebilir. Zamana bırakılan her duygu bir şekilde soğur ve kendini büyütür. Sonucunda da karşısındakinden beslenmeyi unutur. İşte böyle zamana bırakmalar pek te hoş olmayabilir. Şarkıda ki gibi “en doğru zaman canım istediği zaman.!” gibi düşünülmeli duygular.

Ve sadece o zaman anlam bulur, kıvamını yakalar duygular. Bunun dışında ki hiçbir yaptırım duygunun kendini zamana bırakışında ki şekil alışını engelleyemez. Büyük izler bırakmadan ve de çok fazla yıpratmadan canı istemeye başlarsa yüreğin mutlak suretle yolunu bulacaktır. Bunun dışında ki her darbe zamanın o kıvrak merhametinde unutturacak ve de hatırlatacaktır….

Şimdilik bu kadar…

#kupakızısinekvalesi

Sevgilerimle,
Merve

 

Hayat hep öğretilerle dolu… birini koşulsuz sevdiğinizde her şeyinizi vermek istersiniz ve onun da her şeyi olmak.! ( Almak değil ) Evet ilişkiler her boyutta beklentiler ile yol alır küçük ya da büyük…
Birisini kayıtsız şartsız sevdiğinizde onu gerçek anlamda görmeye başlarsınız.

Tabii ki işin için de “gerçek sevgi” varsa, sevginin yolu asla ara sokaklara sapmaz, azı olmaz çoğu olmaz kısaca her şeyinizi onunla yaşar ve paylaşırsınız bunun aksi asla sevgiden yana değildir…
Bunu tersini savunan düşünce kesinlikle 12 burçtan biri değildir  Gerekirse nefesinizi bile feda edebileceğiniz o insan için çok fazla fedakarlık ettiğinizi düşünmezsiniz.! Fedakârlık denen yaklaşım sadece gereklilik olur ve doğru yolu, zamanını kendi bulur.
Ve de artık karşınızdakini yargılamıyor ve kalıplara sokmuyorsanız onun acılarını, travmalarını görmeye başlamışsınız demektir. Sen “o” olmaya başlarsın ve ilişkide ki mükemmel dönüşüm başlar. Aslında ilişkilerin en tatlı patikası burası bence… bu noktayı görebilen kalp “biz” olmaya başlamıştır. Merhamet duygunuz da devreye girdiyse onu derinden anlıyorsunuzdur artık. Eğer bu duygulara sahipseniz ve kendi hikâyesi olan birine derinden saygı duyabiliyorsanız kesinlikle koşulsuz bir sevgi içindesiniz.
Çok sevdiğim spiritüel bir koç olan Ram Dass koşulsuz sevgiyi oldukça iyi bir şekilde tanımlamış. Koşulsuz sevginin, diğer insanların size verdiğini iddia ettiği sevgiden çok daha farklı olduğunu söylüyor.

“Koşulsuz sevgi gerçekten hepimizin içinde vardır. Bu, içimizin derinliklerinde olan bir parçadır ancak varlığımız kadar aktif olan bir durum değildir. Bu nedenle bir sebepten dolayı ‘Seni seviyorum’ demek, ‘Beni seviyorsan seni seviyorum’ demek koşulsuz sevgi değildir. Koşulsuz sevgi hiçbir sebep ve çıkar olmaksızın sevmektir.”
Ram Dass

Aşk, gerçek birliğe teslim olma yoludur. Artık “ben” ve “sen” olmadığında olağanüstü derecede güzelleşir ve sadece “biz” olur. Daha da derin bir düzeye geçildiğinde, merhamet tamamen geliştiğinde, başkalarına da “onlar” olarak bakmamaya başlarsınız. Dinlediğiniz ve deneyimlediğiniz bu sezgisel duygu başka bir insanla nasıl birleştiğini ve kendi acılarını, neşelerini ya da umutlarını veya kendinize korku duyduğunu hissederek netleşmeye başlar.

İnsan olarak sahip olduğumuz arzuların hiç biri defo değil. Ancak bunu iyi şekilde yönetebilirsek hayat yolculuğunun ayrılmaz parçaları olabiliyor bizimle birlikte…

Ne demişler HAYAT paylaşınca GÜZEL ve de TATLI.

Paylaşılmayınca da zehri ACI geliyor maalesef.

Sadece kablolardan ibaret olsaydık sil tuşuna kolayca basılabilirdi ama daha da gerçeği var ki o güzel hisler zehirlendikçe silinen şeylerin geri yüklemesi de olmuyor maalesef İNSANIZ sonuçta… “Biz” olabildiğimiz sürece paylaşım var.
Sadece kendine yaşadığında maalesef bunun adı sürekli deri değiştirmek oluyor bir diğer şekliyle narsistik.! Ve burada artık koşulsuz sevgiden bahsetmek imkânsızlaşmaya başlıyor.

YAŞADIĞIMIZ HER AN KIYMETLİ VE ÖZEL YARIN OLMAYACAKMIŞ GİBİ SEVMELİ İNSAN BİRBİRİNİ DOĞRU YALANSIZ VE GERÇEK.!

Bütün GÜZEL Kalplerin birbirini “hayat yolunda” bulması dileğimle…

SEVGİLERiMLE,
MERVE

 

 

#merveninblogu
#lifestyleblogger
#fbblogger
#instablogger
#bloggers
#blogger
#bloggerstyle
#blogtravel
#blogging
#brightside
#travelblog
#bodypositivity
#loveyourself
#motivation
#quotes
#positivevibes

Kısa bir bilgi…
Esas adi Richard Albert olan Psikolog Ram Dass “Remember Be here Now” en önemli eseri sayılan, bunun dışında birçok esere de imza atmış, Harvard mezunu Psikoloji Doktoru. Hindistan’a yaptığı yolculuk sırasında kendisine “maharajji” olarak bilinen gurusu Neem Karoli Baba tarafından Tanrının kölesi anlamına gelen Ram Dass adını vermiştir. Ondan öğrendiklerini ve kendi araştırmalarını insanlığa yayarak onları “uyandırmayı” kendine görev edinmiştir.