Yazılar

Değerin, sahtesi de gerçeği de kara bahtın fırtınalarında belli olur.
William Shakespeare

Değerin sahtesi olur mu derseniz öyle bir olur ki siz bile neye uğradığınıza şaşarsınız!
Gerçeğine rastlarsanız da kendinizi şanslı saymanız gerek. Bugünün insanların da çok az rastlanan hatta ve hatta nesli tükenmiş özellik diye düşündüğüm durum.

Birinin gözünde çok değerli olmak sadece onun size verdiği kıymet ile ilgiliyken, buna orantılı da kendi içsel dünyasının ne denli zengin olup olmadığı ile alakalıdır.

İnsan olmanın gereğidir.

Önce kendi değerini bilmektir ve buradan yola çıkarak karşınızdakinin sizin yerinizde olsa deyimi ile “empati” kurabilmenin en temel kuralıdır.

Değer derdine düşmemek lazım sözün özü. İnsan önce kendi değerini bilmeli sonrası zaten gelir. Tersini düşünüyorsa da buna karşılık kişiler ve olaylar önünüze çıkar. Hayat böyledir ne ekersen onu biçersin diye boşuna dememişler. O yüzden uzmanlar ısrarla çocukların mutlu ve huzurlu bir ortamda büyümesinin ne denli önemli olduğunu söylüyorlar. Mutluluk duygusunun buram buram koktuğu bir yuvadan asla kendini değersiz hisseden bir çocuk çıkmaz.

Eğer ki huzursuz ve kaos yaşanan bir ortama çiçek bile bıraksanız iki gün sonra ölür. Enerji meselesi.
Bizler genellikle başımıza gelen ve kötü diye yorumladığımız olayları kadere bağlarız. Aslında hiç ilgisi yok ve tamamen bunlar kurgusal desem.?

Yani insan neye inanıyorsa ona yoğunlaştıkça onu içinde büyütüyor ve günün birinde beklenmedik olaylar silsilesine şahit olmaya başlayınca yaptığı şeyin meyvelerini almaya başlıyor. Ve bu maalesef her şey için geçerli.

Kaçınılmaz olayları yaratan biziz. Korkularımız ve endişelerimiz öyle güçlü sinyaller yayıyor ki bunun hormonel kısmını katmıyorum bile. Sonunda da bir şekilde bomba patlıyor. O yüzden korkuyu ve endişeyi yaratan çukuru çok iyi bulmak lazım. Çünkü ilk fırsatta oraya beton dökmezseniz hayat boyu maalesef karşınıza çıkacak olan konular ve başlıkları şu andan itibaren bellidir.

O kadar ki insan her şeyi zihni ile yönetecek donanıma sahip. Bir önceki yazımda bir ahtapotun özelliklerinden bahsettim. Şehir efsanesine inanmayın. İnsanlar beyinlerinin neredeyse %100’ünü kullanıyor. Üzgünüm ama bilimin söylediği gerçek bu. İnsan beyni oldukça fazla enerji üretir. Uyuyan bir beyin 25 watt’lık bir ampulü çalıştırabilir güçte. Yani neye odaklanırsak öylesine güçlü bir enerji alanı yaratırız ve bu alanı da verimli/verimsiz kullanmak gene bize kalmış demektir.

Değer arayışına girmeyecek ve değer değil, değer aralığı vereceksiniz. Ama önce kendinize değer vereceksiniz. Çünkü bu en insani tavrı kendinize göstermezseniz, başkalarından da beklentileriniz o derece artar ya da azalır. Az beklenti de olmak demeyelim de beklenti hakkınızın bile elinizden alınmış olması durumudur bu. Ve maalesef gene sözü öz benliğe çevirince, kendi varlığım dışında ki hiçbir canlıyı sorumlu tutamam.

Kaçınılmaz olan elbet olur, olacaktır da. O yüzden kelime anlamı ile “kaçma” kısmında “kaçırmadan” bunu kontrol edebilirsiniz.
Herkes yaşadığı hayatı nasıl sergilediği ile kendisinden sorumludur. Ve başka insanların sorunlarını benimsemeden önce bunun size son derece zarar vereceğini bir düşünün derim. Herkes birer bireydir hayatta. İkiz doğan çocuklar bile. Farklıyız birbirimizden ve farklı senaryoların içine doğuyoruz. Böyle düşündüğünde insan çok az kişiyle ortak nokta bulabiliyor. O yüzden hayatımızın kemik yapısını tamamlayan, benim hep kemikleşmiş diye tabir ettiğim yabancı insanlar az sayıda kalıyor. Çünkü insan yaş aldıkça çevresinin de steril olmasına özen gösterir hale geliyor ki bu çok normal. Fazla kalabalık hayatlardan gelenler özellikle bu bahsettiğim duruma uygun. Böyle olunca birden fazla insanın hayat enerjisini de içinize almamış oluyorsunuz ki bir kişinin ki bile oldukça fazla. Benim vurguladığım en özel ve hassas nokta partnerler. O yüzden hayatınızın merkezi haline getirdiğiniz insanların size değer vermesini değil de sizin kendinize ne kadar değer verdiğinizi görerek sizi sevmesini sağlayabilirsiniz ki bu zaten kendiliğinden olur. O zaman kimsenin hayatında ki bir yükü üstlenmek yerine onun sizin alanınıza ne kadar dâhil olabileceğini görmesini sağlarsınız.

Bence beyninizin %10luk kısmını değil de, yanına bir 0 daha ekleyip %100’ünü kullandığınızı bir kez daha hatırlayın. O zaman düşünce gücünüzün gerçekten de bu başlık kadar kaçınılmaz bir gerçek olduğunu benimsersiniz.

Her şey kendini çok sevmekle başlar.

Her sabah uyandığınız da aynaya baktığınız da ben çok güzelim deseniz ölmezsiniz hem cinslerim. Karşı cinslerim için espri yapardım ama çoğunluğa haksızlık etmek istemiyorum.

Sonuçta bir önce ki yazım #ahtapot konusundaydı ve istemeden size güzelim hayvancığı yere yere onun kadar aklınızı kullanamıyorsunuz diyemiyorum 🙂 çünkü buna bende dâhilim.

Kendinizi çok sevin! Mümkünse başkalarına da bulaştırın.

Gülümseyişinizi hak etmeyen insanlara da bulaştırın demiyorum, bulaştırsanız da bir yol olmaz diyorum 🙂 çok sevdiğim bir atasözü var ancak yazamıyorum. Güzel gülümsemeniz eksik olmasın, kimse sizin değerinizden fazla değil ve tabii ki az da değil ama her koyun kendi bacağından asılır. Sizin için siz önemli olun gerisi zaten mis gibi yolunu bulur.

Sevgilerimle,
Merve♥

Unutmadan şunu da eklesem iyi olur; unutmayın gün olur en sevdiğiniz t-shirt bile toz bezi oluyor. Yani…♥
#söyleyeceklerimbukadar

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun”

Oturuyordum öylesine karanlıktı gökyüzü…
Duygularıma şahit yıldızlar bile küsmüştü sanki bana.
Ne derdimi anlatacak biri vardı, ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Şimdiden çok yalnızlaşmıştı gelecek yıllar.
Ama birine benzemek güzeldi.
Benzetilmenin alt yazıları vardı.
Güzel olan yansımaydı.
Ve o bunun ne anlama geldiğini bilmeden “yalan” söylüyordu.

♥♥♥

Karşınızda ki kişinin yalan söylediğini bildiğiniz halde saatlerce onu dinlediğiniz oldu mu hiç ? Hem de seve seve, fazlaca feda ede ede…
Onun kurduğu tatlı cümlelerin hüznü ve neşesi bir an olsun sizin içinde gerçek olmadı mı? Ne kadar fazla duygu yükünü sırtında taşıdığını yalanlarıyla bile olsa böylesine açık eder miydi? Senin de onun kadar “sevdiği birine benzediğini” bilse…
Eder di! Düşünmeden ederdi. Çünkü o hep sevdiği birine benzetmeyi seçmişti.
Biliyordum aslında hem de çok iyi biliyordum, ben dersime çok iyi çalışmıştım hâlbuki.
Sadece beni hazırlıksız yakaladığını düşündüğü için kendi akıl oyunlarına, beni de dâhil etmek istemişti. Aslında o kocaman bir çocuktu. Yıllar ona hain davranmıştı sadece. Aslında o hep çocuktu ve bir masumu sevgiyle, içtenlikle en samimi hali ile oynuyordu.
♥♥♥

İşte tam da o sırada biri geldi ve dedi ki “sen sevdiğim birine benziyorsun”.

Duymak isteyeceğim son cümle dizeleriydi.
Ben kimseye benzemek istemezdim çünkü gerçek olan “ben” idim. Benzeşmek sadece ten ve suretten ibaretti.
♥♥♥
Aşk ise konu çoktandır inceldiği yerden kopmuştu. Buna körü körüne inananlar “aşk” kelimesini 101 adet gülle tanımlıyor ve çok değerli taşlarla süslüyorlardı.

♥♥♥

İnanılacak duygular yerini sadece kırgınlıklara bırakmıştı.
Henüz yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebek için “sevdiği birine benzetilmek” sadece bir kırgın yüreğe daha “hoş geldin” demekti.

♥♥♥

Kelimeler bazen öylesine akar yürekten ve bir yerlere oturur. Sonra geçer karşına “hadi beni buradan izle”  der.
Baktığın mı gördüğündür, yoksa gördüğünden ötesi mi vardır? Mesele görmek midir yoksa görmeyi bir meziyet olarak bilmek midir?
Çok okuyan misali felsefeye kafaya yoranları iyi anlarım. Azdan çok deli olanları severim bende onları sevdiklerime benzetirim. Sevdiklerim hep yansımalarımdır. Onlar benim bütünüm, inandıklarım ve bana bu hayatı şükrederek yaşamayı öğretenlerdir.

♥♥♥

Çünkü felsefe kendi başına bile bilgelik konusu. Neye inandığının çok fazla önemi olmaz. En önemli çıta ne kadar derin olduğundur. Sen bir insan formu olarak dünyada isen ağırlığın kadar suyun içindesindir. Ya batarsın, ya çıkarsın. Ondandır ayağının yere değmediği sularda yüzme der bir bilenler.

♥♥♥

İnsan kendi içine döndüğünde ne bilgelik kalıyor ne de hatırı sayılır hayat dersleri… Sadece o “an” var olabiliyor. İmkânlar baktığında oldukça cömert ama bir o kadar da kısıtlı kendi içinde. Senin kabın ne alırsa aslında sen o kadarsın.!

♥♥♥

Seni sevdiği birine benzeten mi gerçek, yoksa sevilen kişiye benzeyen sen mi? İşte tam da bu nokta da “gerçek” olmak ne kadar mühim bir algı insan benliğinde.

♥♥♥

Neyi ne amaçla yapıyorsan ve bu tarifin içinde sevgi varsa karşılığı illa ki gerçek olacak. Bize öğretilen bu. İstemesek bile zamanla bunu beynimizin en ince yerlerine öyle bir kaydediyoruz ki, gerçek olan geldiğinde bunu bile göremez hale geliyoruz.
Siz belki bu kadar uzun girizgâhlara alışık olmayabilirsiniz ve hatta size sıkıcı bile gelebilir. Ama insan gerçek ile yaşadığı an kavramı arasında sıkışmış bir beden dili aslında. Tam olarak insan, kendi merkezini keşfettiği anlarını bazen trajediye dönüştüren, bazen de akışta kalarak sonuca huzurla ulaşan en güzel tanımlanan canlı aslında.

“Yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuzdur.”
Denis Diderot

Kendisi Fransız yazar ve filozof. Aydınlanma Çağı’nın en önemli kişiliklerinden biri. Toplumu eğitmek ve geliştirmek için tasarlanan ünlü Ansiklopedi’nin baş editörüydü. E dile kolay böylesine derin düşünce anca böyle birinden çıkar dedirtiyor.

Tekrar ediyorum…

♥♥♥

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun” dedi…
Bizler bunu gündelik hayatta sıkça yapıyoruz çünkü yalana dayanmak en kolay yol zihin içinde. Ancak bunun sadece bir kere olabileceğinin matematiğine çok fazla itimat etmediğimizden bunu birden fazla kere yapabiliyoruz. Gerçekler sonsuzdur. Ama sevdiğiniz insanları soktuğunuz kılıklar sadece bir “an” içindir. Bunu ikinci kere tekrarladığınızda asla aynı tadı vermez. Bir kere deneyimlenmiştir ve kişide de aynı hazzı vermez. Sadece kılıklar ve suretler değişir. Siz aynı kalırsınız. Kendinize söylediğiniz en güzel yalan bile sadece bir kez tat verir ve devamı sonsuz mutsuzluğa sürükler sizi.

Duygularınıza şahitlik eden yıldızlar bile küser sonra ne derdinizi anlatacak biri kalır ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Yani başa döner durursunuz.

♥♥♥

Yalanların ne kadar bulaşıcı olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bazen en iyi bildiğiniz yalan bile öyle tatlı gelir ki inanmamak içten değildir. İnanmak ister yürek öylesine saf ve derinden… Seni sevdiği birine benzeten kişiyi Tanrı bile ilan edebilirsin gözünde. Ama “öz” o kadar da iyimser değildir. Acımasızdır ve sana bunu mutlaka tekrar hatırlatacaktır. O gün öğrendiğin sözlük anlamında karşılığını bulan “şeytan” ya da “iblis” bile olabilir o kişi.

Önemli olan vurgu sana ne söylendiği değil senin neye inanmak istediğindir. Çünkü yalanlar hep güzeldir.
Gün içinde “tatlı yalan” adı altında bile onlarca kurgu üzerine ilişkiler devam eder gider. Ancak işin içine “yalan” girdi mi işte orada yoldan geri dönmek oldukça zor ve zahmetlidir. Artık bir kişiden çok, birçok kişi olmuş olursunuz ve de gerçek ile yüzleşmektense ondan kaçmak daha kolay yol olur. En ucuz bilet misali…

Eiffel kulesinden nefret eden şair Guy de Maupassant ,
“Yeryüzünde, insanların sayısı kadar gerçek vardır.” der.

İstatistik olarak haklı çıkması mümkün olsa da bunun ne derece derinden gelmiş bir cümle olabileceğini ancak insan kendi özüne baktığında yani yüzleşme başladığında anlayacaktır. Kendisinin bile katlanamadığı gerçekler dizisine bakıldığında, en çokta kendine düşman olmuş kişi olarak tarihe geçmiştir. Burjuvazi bir yazardır ancak bir gece yarısı başına silahı dayadığında içindeki kurşunların çıkarıldığını görünce sinirlenip yere fırlatıyor. Fakat pes etmiyor, ölmeye kararlı olduğu için masanın üzerinde duran çelik kamayı şah damarına saplamaya çalışıyor ama sadece boğazını yaralıyor. Bunun üstüne, atlamak için pencereye koşuyor ama kapalı panjurlarla karşılaşıyor, panjurları sarsarak açmaya çalışırken odaya girenler onu yatağına yatırıyor. Yüzü kan revan içindeyken uşağına sesleniyor: “Bak ne yaptım… Boğazımı kestim. İşte bu delilik demek…” bu olaydan sonra bir kliniğe yatırılıyor. Artan delilikleri 6 Temmuz 1893 sabahı şiddetli bir krizden sonra gelen ölümle son buluyor.

♥♥♥

Beyninin içinde ki “kanayan bir yara” dediği ıstıraplar dinmiş midir öldüğünde, bilinmez. Ama bana yeterince Orhan Pamuk esintisi verdiğinden burada onunda cümlelerine yer vermek istedim.

Aşk üzerine yazılan milyarlarca söz ve şiirden çok, yeryüzünde ki insanların kalp atışına baktığınızda belki hiçbir şey göremezsiniz. Ama gerçek olan hep aynı kalır ve “gerçek” değişmez. İçinde yaşadığımız düzen değişmez, değişmeyebilir. Alışkanlıklar birden çok takıntılı yaşam tarzı haline dönmüş olabilir kendi içinizde ama asla unutmayın ki insan denilen varlık eninde sonunda beyninin hükmettiği tüm duygulara rest çekecektir. Bunu bir mutlu son veya trajedi olarak kayda geçirmek senin elinde.

Evet, sen sevdiğim birine benziyorsun… Hem de çok!
“O” ‘nu çok fazla andırıyorsun. Elimde değil mutlak benzerlikleriniz var ve ben inşaların çift yaratılmış olduklarına değil, bir bütün olabileceklerine inanıyorum. Geleceğe inanıyorum ve beni dinlemeden yargılıyorlar.
Bilmiyorlar, yapay zekaya inanıyorlar ve daha kötüsü sonumuzun geldiğine inanıyorlar.

Ben kâhin değilim.
Ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu hissediyorum.  Çift yaratılmak sadece suret benzerliği. Ve biz bunu istersek kalemle bile çizecek yeteneklere sahibiz. Çünkü ben sevgiyim ve nereye gidersem gideyim sevgimle ve beni ben yapan tüm varlığımla gideceğim… Topraktan geldiysem toprağa, ışıktan geldiysem ışığa ama her ne şekilde olursa olsun dönüşeceğim o muhteşem sevgi enerjisine inanarak söylüyorum sana bunları. Sen sevdiğim birine benziyorsun… Ve o aslında benim!
Sen de bensin!

♥♥♥

“Our memory is a more perfect world than the universe: it gives back life to those who no longer exist.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“There is only one good thing in life, and that is love.”
― Guy de Maupassant, The Complete Short Stories of de Maupassant

♥♥♥

“Everything is false, everything is possible, everything is doubtful.”
― Guy de Maupassant, Complete Works

♥♥♥

“Love means the body, the soul, the life, the entire being. We feel love as we feel the warmth of our blood, we breathe love as we breathe air, we hold it in ourselves as we hold our thoughts. Nothing more exists for us.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“cette oppression douloureuse, ce malaise de l’ame que laisse en nous lé chagrin sur lequel on a dormi. Il semble que lé malheur, dont lé choc nous a seulement heurte la veille, se soit glisse, durant nôtre repos, dans nôtre chair elle-meme, qu’il meurtrit et fatigue comme une fièvre.
هذا الضيق المؤلم، إنزعاج الروح الذي ننام عليه يترك فينا الأسى. ويبدو أن صدمة التعاسة التي ضربتنا بالأمس تنزلق خلال راحتنا، في لحمنا نفسه فتُمرض وتًتعب كالحمى.”
― Guy de Maupassant, Pierre et Jean

♥♥♥

Biz hepimiz birbirimizin muhteşem yansımalarıyız.
Sırtımda yüklerim bile olsa, ağırlığımdan fazlasını kaldırmayacağım. Ve hayat bana bunu mutlaka öğretmiş olacak.
En akıllılardan sayılmak yerine, deli diyecekler. Ona da gönülden razıyım.
O gün geldiğinde sen bir zamanlar çok sevdiğim ya da aslında kendimin yansımasını gördüğüm kişi olacaksın…
Ve eğer sen o isen, ben çok mutlu olacağım.
Ayna da gördüğüm yansımam sen de bütünleşecek, ve bütün kusurları sevgiyle sarmalayacak…
İşte o zaman sen sevdiğim birine çok benzeyeceksin.

Eğer bunu okuyorsan bil ki sen bendesin…

Ve ben de sendeyim!

Karşılaşmamız sadece bir illüzyon!
Sen buna yanılsama da diyebilirsin.
Bugün hiç istemediğin bir yerde uyanabilirsin.
Unutma bunlar sadece senin seçimlerin.
Başkalarına yükleyeceğin başarısızlıklar seni sadece daha hırslı yapar.
Daha fazlasını isteyeceksen eğer, aynaya bak ve yansıman sana ne söylüyorsa onu yap.
Sana sihir ve büyü yapamam!
Sadece kalbimden geçen en güzel dileklerimi dilerim.
Sen ne kadar iyiysen ben de sana o kadar aynayım.

Sonsuza kadar!

Sevgilerimle,
Merve♥

#kupakızısinekvalesi

Alessandro Safina – Luna

 

 

Kaynaklar

http://ejderkulesi.blogcu.com/olulerin-dedikleri-maupassant-dan-alinti/9806944♥♥