Yazılar

Aşk Her şeyi Affeder Mi?

 

Şaka değil merak etmeyin gerçekten soracağım birkaç önemli konu var bunun üzerine. Hali hazırda yakın geçmişte bir yakınımın hikâyesinden esinlenerek, günlerdir de üzerinde düşünmekte olduğum soru bu…

Koskoca bir başlık beklemeyin benden sakın çünkü öyle bir başlık yok bu yazının altında… Tamamen enerji ile ilgili ve de tıpkı camın içeriden mi dışarıdan mı daha güçlü kırılacağı deneyi gibi bir durum söz konusu…

Her neyse…

Aşk kelimesinin tam olarak neyi ifade ettiğini atlayarak soruyorum bunu, sizce her şeyi affeder mi?
Tabii bunun anlamı yorumlarınızı bekliyorum demek oluyor ama ben daha farklı bir dil kullanarak sormak istiyorum aslında bunu. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Bunu sorgulamaya başladığında akla ilk gelen ihanet oluyor tabi doğal olarak. Ama baktığında ihanetinde bin bir çeşit draması var kendi içinde. Kimisi yıllarca birlikte olduğu kişiyi artık istemiyor ve sevmiyor, kimisi baştan beri heves peşinde, kimisi de gerçek sandığı şeyin peşinden gidiyor… Olay aslında bakmayın tamamen drama. Yani ihanet üzerine sayfalarca yazar, yorumlarız ancak iş bu noktada değil de eğer ihanet dışında ki başlıklar altından kaynaklanıyorsa yine de affeder mi?

Birkaç kişiyle sohbet ettim geçen zaman içinde. Çok acıklı hikâyelerde var bunların içinde ancak bazen öyle şeyler olabiliyor ki akla gelen ilk ihanet teması bile “keşke” öyle olsaymış dedirtebiliyor insana.

Çünkü çok sevdiğim biri aynen bu cümleyi kullandı “keşke bana ihanet etseydi” dedi. “O zaman kendimi daha çok severdim belki de” dedi. Bunlar bence oldukça acı cümleler özellikle de bir Kadın için. Gerçekten şaştım kaldım çünkü ihanet başlı başına çokta özenilecek bir son değil benim için. Niye diye sorduğum da ihanetten daha da kötü şeyler olabileceğini de öğrenmiş oldum. O günden bugüne hala düşünüyorum, aklıma takıldı kaldı… Benim başıma gelmiş olsaydı ne yapardım dedim. Çok şeyi sorguladım çocukluklarımızı, hayallerimizi, kalbimizi kıranları ve seçimlerimizi… Ne bileyim o tanıdığım adına derin bir üzüntü hissettim ama bir cevap aradım. Gerçekten bazen bazı olayların bir cevabı bile hak etmediğine inanıyorum.

Şükür mü diyelim halimize? Tabii ki hayır ama inanın hayatta peşinden koşturduğumuz o boş ve kafa yoran durumlar aslında insana çok bir şey katmıyor. Sadece o süre zarfınca yaşanılan şeylerin hatırı kalmıyor falan. Saygı bitiyor, inancın kalmıyor… Git gide azalıyor her ne varsa. Bu arada şunu da eklemek istiyorum “güven” duygusu yenilenebilir bir duygudur. Yani sizin güveninizi boşa harcamış birine yeniden güvenebilmeniz gayet mümkün. Tersini seçmeniz sadece bir seçim. O yüzden güvensizlik üzerine olan konuları da dâhil edince fazladan bir zarar olarak bakmıyorum, toparlanır demek istiyorum tabii daha da fecileri yoksa. Yani ya bundan daha da kötü senaryolar varsa gerçekten işte o zaman insan düşünüyor… Hakikaten kime sarılacağız bu hayatta… İnsan neden bir başka bedende bütün olmak için var neden sadece kendi ile sonsuza kadar mutlu değil… Cevap basit… Bir elmanın iki yarısı…

Yukarıda sormuş olduğum soru aslında, tam da bu noktada devreye giriyor. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?
Aşk gerçekten iki kişi arasında yaşandığında ve “biz” olunabildiğinde tadından yenmez bir duygu. O kelebek uçuşmaları sırasında aslında beyniniz vücudunuza oksitosin, dopamin, adrenalin, serotonin, ve vazopressin hormonlarının salgılanmasını sağlıyor. Hani kızlar arasında olur böyle muhabbetler “sen de bir şeyler var” “güzelleştin!.” falan işte aslında farkında olmadan o mutluluk ve enerji birleşimi insanda bu hormonları tavana çekiyor. Buna kim hayır der ki. Varsın olsun aşk hayatımızda her gün olsun.

Ancak bir süre sonra aşk bitiyor ve buna hiç biriniz inanmayacaksınız ama gerçekten aşk çok kısa süren bir duygu. Yerini daha güzeline devrediyor tabii buralara gelebildiyseniz şanslınız… Sevgi başlıyor ve tarifsiz olan duygular silsilesi… Ve bence bu çok doğru insan ne gariptir ki ilk gördüğü an da anlıyor o insanla beraber üreyeceğini… Buna henüz kendi adıma bir açıklama getiremiyorum ama gerçekten bu doğru. Ve aşk çocukları kesinlikle bu şekilde dünyaya geliyorlar.

Çok fazla link bilgisi yazmak istemiyorum ama buda burada dursun hani… Gerçekleri de bilelim. İngiltere’de aşk ve beyin fonksiyonlarının incelendiği bilimsel bir çalışma, aşk halinde romantizmin süresinin 937,5 gün sürdüğünü ortaya koydu. Yani toplam 2.5 sene dersek buna ki bence çok bile uzun, araştırmaların verileri böyle sonuçlanmış. Hoş gerçi bunların kaçı evlilikle sonlanıyor orasını bilemiyorum.

Ve çok tatlı bir bilgi daha…

Medicana International Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülküf Önal, aşk ve nefretin çok yoğun duygular olduğunu ve bu duyguların beyin hareketliliği ve dışa vurum açısından benzer özellikler gösterdiğini söyledi.
Aşk ve nefret arasındaki en büyük farkın, muhakeme ve aklıselimin merkezi olan beyin korteksinin büyük bir bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesinden kaynaklandığının altını çizen Önal, “Nefret eden kişinin korteksi çalışıyorken, âşık olan kişilerde kortekste ışık gözlenmiyor” dedi.

“Âşık olunca, beyin kendini kapatıyor”

Tamamen karanlık yani…
Araya girip şunu söylemek istiyorum. Bu bilgiye tamamen katılıyorum çünkü halk arasında derler ya “gözü kapandı” “büyü yapıldı” diye aynen böyle bir durum var. Yani beyin dışarıya kapanıyor. Ben buna tamamlanma da diyorum o ayrı. Büyüye hiç inanmıyorum o apayrı. Eğer hayatta bir kez olsun aşktan gözünüz kör olduysa ne mutlu size diyelim.

Dönelim makaleye…
Önal, Prof. Dr. Semir Zeki liderliğinde İngiltere’de yürütülen ve Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme tekniğinden yararlanılarak gerçekleştirilen çalışmada, aşk gerçekleştiğinde, beyinde meydana gelen değişikliklerin incelendiğini anlattı.
Önal, romantizmin süresinin de araştırmalarda “937,5 gün” olarak saptandığını ifade ederek, “Katılımcı çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele tutuştuğunu belirtirken, 937,5 gün sonra bu oran yüzde 38’e iniyor. Evliliğin üçüncü yılında ise çiftlerin yüzde 83’ü yıl dönümlerini kutlamak için uğraşmıyor” dedi.

“Kadın ve erkek beyni aşkı farklı yaşıyor”.!

Kesinlikle doğru. Kadın aklı denen bir şey var bir de erkek aklı. Hani kızmayın küçümsediğimden değil ama kadınlar gerçekten değişik yaratılışları ve kimyaları olan canlılar. Yuvayı dişi kuş yapar lafı doğrudur. Betondan bir evi, bir kadın “yuva” yapabilir ancak. Sevgi ile yapamayacağı şey yoktur ki kadının… Yeter ki ihtiyacı olan sevgi, ilgi, şefkat ve güveni alsın karşısından.
İnanın ki karşınızda sizi seven bir “kadın” varsa o “erkek” her zaman bütün bir kişilik haline bürünür. Buna “adamı vezirde, rezilde eder” atasözümüzü eklemeden edemeyeceğim. Zaten onlardan oldukça fazla olduğundan bugün erkeklerin kadınlara bakış açısı net değişti. O da ayrı bir sorun başlı başına.

Makalenin devamı…

Önal, erkek beyninin nörolojik aşk devrelerinin kadınlarınkinden farklı olduğunu, bu durumun “ilk görüşte aşk” ve “tek gecelik ilişkinin nedeni olarak gösterildiğini dile getirdi.

Âşık olan kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalarda, âşık kadınların beyninde birçok alanın hareketlendiğinin tespit edildiğini anlatan Önal, “Özellikle içgüdülerle ilgili alanların, dikkat ve hafıza devreleri hareketleniyor. Erkeklerdeyse görselliğin işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış, aynı zamanda erkeklerin neden kadınlardan daha kolay ‘ilk görüşte âşık’ olduklarını açıklıyor. Kadın ise tecrübelerine önem veriyor. Bu nedenle tek gecelik ilişkiyi daha çok erkek yaşıyor” açıklamasında bulundu.

“Kara sevda, korkunun önüne geçiyor”…!

Diyerek bu bilgileri sonlandırmışlar. Ben yeterince doğru olduğuna inanarak sizlerle paylaştım. Normal şartlarda bir Yengeç burcu kadını olarak asla aşkın tıbbi bir karşılığı olduğunu savunmam ama yukarıda da yazdığı üzere “tecrübe” dendiğinde orada akan sular duruyor ve ben sevgili yükselenim Kova burcu kadını oluyorum. Zaten benim kombinasyonum tam bir felaket hiç sormayın yani, yengeç ve kova imkânsız ikili. Su kovaya dolar. Yani durumun vahametini düşününce neden ajan olmadım diye ah çekiyorum. Bende yıllarca neden kızlardan çok, erkek arkadaşlarım olduğunu sorgular dururdum meğer beynimin bir kısmı erkek kafası olarak adlandırabileceğimiz bir yığın gariplikler içindeymiş. O sebepten erkekleri çok iyi anlarım ve sağlam empati kurarım. Kuramadıklarım da olmuştur elbet ona da zamanlama hatası diyelim.

Ben sorumu tekrar sorup konumuza döneceğim…

Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Yani aşkın gerçekten de affedici bir tarafı var ise bunu sağlayan şey gerçekten o hormonların da etkisi ile kabulleniş mi…? Ya da dış etkenler mi? Sosyal çevre, statü, imkanlar vb. şeyler mi. İşte esas insanın sorması gereken soru bu. Hele de en son etmiş olduğum hafif acıklı sohbetin arkasından kendime dâhil bu soruyu sordum günlerce. İçeriğini çok yazamasam da ihanetten daha kötüsü ne olabilir diye düşünün isterseniz. İşte o sebepten belki de bu konuya bile vakıf olmam çok manidar bir dönemde oldu.

Ve dedim ki kendime aşk her şeyi affeder. Kendi başına bile içinde kelebekler uçuşturan bir duygunun olumlu haline baktığın zaman affedici olmaması içten değil zaten. Ama eğer aşkın affettiği şey, aşkın dışındaysa o affeden duygunun adı aşk değil. Başka bir şey. Orada sorgulamak gereken başka konu başlıkları olmalı.

Ve bunu bütün samimiyetimle söylüyorum ki “keşke bana ihanet edilseydi” cümlesinden sonra iyi ki dedim. Hem kendi tecrübelerime baktım, hem çevremdekilere, her şeye… Hayat aslında göründüğünden daha da yıpratıcı ve bazen gerçekler hiç bilinmese daha iyi… İyi ki dedim… Neye dedim orası bende kalsın… Ancak gerçekten beterin beteri var. Hayatta en kabul edilemeyecek durumu bile bir son olarak dilemiş birinden duyduğumda, çok şükür demek içten bile değildi. Ayrıca bundan da ne ders çıkarılır orası da bin bilinmeyenli denklem.
Bakmayın aslında bizler kendi mutsuzluklarımızın üzerine hayatlar kurmaya çaba göstermesek içinde bulunduğumuz olumsuz olaylar aslında hiç olmayacak. İnsan en çok mutsuz olduğu yerini, yani en eksik hissettiği şeyi hayatına çekiyor. Ve bence bunu tamamen bilinçsizce yapıyor.

Ve bugünün o yıpranmış adamlarını da aslında bu tarz hem cinslerimiz bu hale getiriyor. Aynı şekilde kayıp ruhlu kadınlar olarak adlandırdığım hem cinslerimi de bu “ıssız adam” ‘lar bu hale getiriyor. Her şey karşılıklı. Ama keşke olmasa.

Her insan birbirinde istemeden de olsa derin izler bırakarak yeni bir sayfa açıyor. Ve tekrar tekrar aynı hatayı yapıyor. Affetmek ve kabul etmek varken bütün eski öfkelerini diğer dişil ya da eril enerjiye taşıyor. Belki bu size şu an çok yabancı gelebilir. Ama enerji bütünlüğüne inanıyorsanız şuna da inanın; siz birini aldattığınız zaman birlikte olmuş olduğunuz kişinin enerjisini, hem aldattığınız kişiye, hem de hayatınızda ki aktif kişiye geçiriyorsunuz. Tıbben buna hastalıklarda dâhil elbette ama bir de işin enerji kısmı var ki orada maalesef aldatılan kişi bunu çok net anlıyor. Öyle bir enerji sistemi ki bu tekrardan evinize dönüp birlikte olduğunuz insana sarıldığınızda, ona birkaç saat önceki bedenin hislerini geçiriyorsunuz.

Bahsettiğim şey klasik yakalanmalar değil tamamen enerjiyle bütünleşmiş bir his durumu. Bir kadın veya erkek birbirinden şüphe ediyorsa inanın ki orada ters giden bir şeyler vardır. Çünkü bırakın jest ve mimikleri ben hiç oralardan çalmayacağım insan karşındaki ile anlaşmaya razı ise asla kusur aramaz. Ya da her fırsatta bir konu yaratıp karşındakini yıpratmaz. Bunların hepsi eskiden kalma öfke birikintileridir. Ve bu öfke deryasında kişi hiçbir açıklaması olmadığı halde karşındakine de aynı şeyi yapar ve de çok uzun sürmez her şeyin açığa çıkması.
Dişil ve eril enerji olgusu, seks ve bedenden öteye uzanan başka boyutlar ve gerçeklikler taşır. Geleneksel olarak kadınlar, alıcılık, besleme, hassasiyet, duygu ve sezgi ifade etme ve geliştirme durumundadırlar. Geçmiş tarihte pek çok kadın, kendine güven, doğrudan eylem, zekâ, etkili ve güçlü bir şekilde görev yapma yeteneklerini bastırmıştır. Benzer bir şekilde erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Güçlü, doğrudan, saldırgan ve iddialı hareket etme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Pek çok erkek kadının tersine, sezgi, duygu, hassasiyet ve besleme duygularını bastırıp inkâr etme yoluna gitmiştir.

Her cins, hayatını devam ettirebilmek için çaresizce diğer yarısına bağlı ve muhtaçtır oysaki. Yani erkekse dişiyle, dişiyse erkekle tamamlanmadan var olamaz. Bu durum, bedensel-cinsel-tensel bütünlenme çerçevesinde kısıtlı kalmayan, kendi varlığının içindeki enerjisel zıt yanına da ihtiyaç duyarak yaşamak ve hayatta kalmaktır. Yani birey var oluşunu devam ettirmek için çiftleşme amacıyla diğer yarısına ihtiyaç duyduğu kadar, kendi öz benliğindeki diğer karşıt çiftine de ihtiyaç duymaktadır.

Son binyılın sosyal ve psikolojik baskısıyla töre, edim ve kurallar silsilesine göre yaşam tarzı oluşturan insan toplulukları; fiziksel olarak hangi cinsin organlarını taşıyorsa, o cinsin sembolü olan davranışsal edimleri kendisinde baskın kılmayı seçmiştir. Dengede olmayan bu baskınlık tüm dünya enerjilerine yansır. Sadece kadın-erkek arasında kalmayan negatif kutuplaşma; tüm dünyanın enerjisinin üzerinde bir kâbus gibi oturuyor. Kutuplar, kendi varlığının özündeki karşıt ve tamamlayan enerjiyi reddeden durumu devam ettirdiği sürece; her türlü ikiciliğin arasındaki gerilim alanı, dengesizlik yaratmaya devam edecektir.

Basit tanımlamayla kadın ve erkek, ayrı ayrı yarım insandır. Erkekler sezgisel bilgelik ve duygusal destek için kadınlara ihtiyaç duyarlar.

Kadınlar da edilgen olmayı seçtiklerinden eylemsel olarak erkeklerine bağlıdırlar. İdeal bir iş bölümü ve paylaşım gibi görünmekle birlikte, diğer yarısı olmadan yaşayamayacağını bilen birey, kendini tek başına bir bütün olarak hissedemez ve kendi iradesinde olmayan diğer yarısını kaybetmekten korkar.

Bu korku, sürekli olarak karşıt kaynağı kontrol etme güdüsü yaratır. Bu güdü bir şekilde eylemini gerçekleştirmelidir, durdurulamaz. Zorla, hileyle ve ne pahasına olursa olsun karşı tarafı kontrol etme edimleri, ince davranış detaylarıyla şekillenerek bağımlılığa dönüşür.

Bu da kaçınılmaz olarak gücenme, incinme ve savaşı doğurur. Oysa gerçek sevgiye dayanan bütünlenmelerde bu türden bir kontrole ihtiyaç ve yer yoktur. Çünkü her iki taraf da kendi bütünlüğü içinde birer Tam’dır.

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok, Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

(Hacı Bektaş-ı Veli)

Bence bu yazı tamda buralarda durmalıydı ve kendi görevini şu anlık tamamladı. Çünkü devamı geliyor…
Aşk üzerine, sevgi üzerine, bütünleşmek üzerine daha çok söylenmeyen sözler var.

Gene de pişmanlık duyulmadan ve var olan durum üzerinden bakıp daha da kötüsünün olabileceği ihtimalini akıldan hiç çıkarmadan yolumuzda emin adımlarla ilerleyelim… Unutmayın kimse kimseye muhtaç değildir ve mutlak suretle doğanın bir dengesi vardır. Bu denge ne zaman farklı algı boyutlarına taşınıyor işte o zaman başlıyor bir şeyler değişmeye… Olumlu yönden bakıp daha doğru ve düz olarak cümlelerimizi söylemekten çekinmeyelim derim…

Sevgiyle kalın…

Mutlu Pazarlar…
Merve♥

 

Kwabs – Cheating On Me

 

Kısa bir not…
Özlem Tekin’in hayatımıza tam olarak bu şarkının sözleri ile dâhil olduğu o dönemleri düşünmedim değil bunları yazarken… “Çok üzgünüm, istemeden…” diye ince tiz bir sesle harika hatıralar bırakmış olduğu muhteşem şarkısı. Sene 1995 benim için aşkın çok fazla bir şey ifade etmediği dönemler doğal olarak… Ama çok iyi hatırlıyorum bu şarkı dillere dolanmıştı ve Yerebatan Sarnıcında çekilmişti o klip. O günlere de minik bir dönüş olur belki Pazar Pazar…

#ozlemtekin
#askherseyiaffedermi

 

KAYNAKLAR



⇒www.teknokulis.com/haberler/guncel/2014/04/29/askin-omru-bilimsel-olarak-hesaplandi
⇒www.indigodergisi.com/2013/04/icimizde-saklanan-kadin-ve-erkekler/

Yazımda kaynak olarak kullanmadım ama bakmanızı tavsiye ederim.

www.sagliklisifacilik.com/ruhsal-cinsellik-şehvet-tatmin-ve-i̇ffet-4ef3531d54a9

 

 

AÇIKLAMALAR

Oksitosin: Oksitosin, primer olarak beyinde nöromodülatör görevi olan bir memeli hormonudur. Beyinde hipotalamusta sentez edilir ve arka hipofizden salınır. Oksitosin en fazla üremedeki rolü ile bilinir.
#oksitosin

Dopamin: Dopamin, vücutta doğal olarak üretilen bir kimyasaldır. Beyinde, dopamin reseptörlerini aktive ederek nörotransmiter olarak görev yapar. Dopamin, ayrıca, hipotalamustan da salgılanır ve kana karışarak nörohormon görevi yapar.
#dopamin

Adrenalin: Adrenalin, böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur. Doğada bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır.
#adrenalin

Serotonin: Serotonin, insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.
#serotonin

Vazopressin: Vasopressin, ve Antidiüretik Hormon olarak da bilinen Arginin Vasopressin, insan dahil olmak üzere memelilerin büyük çoğunluğunda bulunan bir hormondur. Vasopressin’in birincil görevi, böbreklerden su geri emilimini arttırmaktır.
#vazopressin

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun”

Oturuyordum öylesine karanlıktı gökyüzü…
Duygularıma şahit yıldızlar bile küsmüştü sanki bana.
Ne derdimi anlatacak biri vardı, ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Şimdiden çok yalnızlaşmıştı gelecek yıllar.
Ama birine benzemek güzeldi.
Benzetilmenin alt yazıları vardı.
Güzel olan yansımaydı.
Ve o bunun ne anlama geldiğini bilmeden “yalan” söylüyordu.

♥♥♥

Karşınızda ki kişinin yalan söylediğini bildiğiniz halde saatlerce onu dinlediğiniz oldu mu hiç ? Hem de seve seve, fazlaca feda ede ede…
Onun kurduğu tatlı cümlelerin hüznü ve neşesi bir an olsun sizin içinde gerçek olmadı mı? Ne kadar fazla duygu yükünü sırtında taşıdığını yalanlarıyla bile olsa böylesine açık eder miydi? Senin de onun kadar “sevdiği birine benzediğini” bilse…
Eder di! Düşünmeden ederdi. Çünkü o hep sevdiği birine benzetmeyi seçmişti.
Biliyordum aslında hem de çok iyi biliyordum, ben dersime çok iyi çalışmıştım hâlbuki.
Sadece beni hazırlıksız yakaladığını düşündüğü için kendi akıl oyunlarına, beni de dâhil etmek istemişti. Aslında o kocaman bir çocuktu. Yıllar ona hain davranmıştı sadece. Aslında o hep çocuktu ve bir masumu sevgiyle, içtenlikle en samimi hali ile oynuyordu.
♥♥♥

İşte tam da o sırada biri geldi ve dedi ki “sen sevdiğim birine benziyorsun”.

Duymak isteyeceğim son cümle dizeleriydi.
Ben kimseye benzemek istemezdim çünkü gerçek olan “ben” idim. Benzeşmek sadece ten ve suretten ibaretti.
♥♥♥
Aşk ise konu çoktandır inceldiği yerden kopmuştu. Buna körü körüne inananlar “aşk” kelimesini 101 adet gülle tanımlıyor ve çok değerli taşlarla süslüyorlardı.

♥♥♥

İnanılacak duygular yerini sadece kırgınlıklara bırakmıştı.
Henüz yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebek için “sevdiği birine benzetilmek” sadece bir kırgın yüreğe daha “hoş geldin” demekti.

♥♥♥

Kelimeler bazen öylesine akar yürekten ve bir yerlere oturur. Sonra geçer karşına “hadi beni buradan izle”  der.
Baktığın mı gördüğündür, yoksa gördüğünden ötesi mi vardır? Mesele görmek midir yoksa görmeyi bir meziyet olarak bilmek midir?
Çok okuyan misali felsefeye kafaya yoranları iyi anlarım. Azdan çok deli olanları severim bende onları sevdiklerime benzetirim. Sevdiklerim hep yansımalarımdır. Onlar benim bütünüm, inandıklarım ve bana bu hayatı şükrederek yaşamayı öğretenlerdir.

♥♥♥

Çünkü felsefe kendi başına bile bilgelik konusu. Neye inandığının çok fazla önemi olmaz. En önemli çıta ne kadar derin olduğundur. Sen bir insan formu olarak dünyada isen ağırlığın kadar suyun içindesindir. Ya batarsın, ya çıkarsın. Ondandır ayağının yere değmediği sularda yüzme der bir bilenler.

♥♥♥

İnsan kendi içine döndüğünde ne bilgelik kalıyor ne de hatırı sayılır hayat dersleri… Sadece o “an” var olabiliyor. İmkânlar baktığında oldukça cömert ama bir o kadar da kısıtlı kendi içinde. Senin kabın ne alırsa aslında sen o kadarsın.!

♥♥♥

Seni sevdiği birine benzeten mi gerçek, yoksa sevilen kişiye benzeyen sen mi? İşte tam da bu nokta da “gerçek” olmak ne kadar mühim bir algı insan benliğinde.

♥♥♥

Neyi ne amaçla yapıyorsan ve bu tarifin içinde sevgi varsa karşılığı illa ki gerçek olacak. Bize öğretilen bu. İstemesek bile zamanla bunu beynimizin en ince yerlerine öyle bir kaydediyoruz ki, gerçek olan geldiğinde bunu bile göremez hale geliyoruz.
Siz belki bu kadar uzun girizgâhlara alışık olmayabilirsiniz ve hatta size sıkıcı bile gelebilir. Ama insan gerçek ile yaşadığı an kavramı arasında sıkışmış bir beden dili aslında. Tam olarak insan, kendi merkezini keşfettiği anlarını bazen trajediye dönüştüren, bazen de akışta kalarak sonuca huzurla ulaşan en güzel tanımlanan canlı aslında.

“Yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuzdur.”
Denis Diderot

Kendisi Fransız yazar ve filozof. Aydınlanma Çağı’nın en önemli kişiliklerinden biri. Toplumu eğitmek ve geliştirmek için tasarlanan ünlü Ansiklopedi’nin baş editörüydü. E dile kolay böylesine derin düşünce anca böyle birinden çıkar dedirtiyor.

Tekrar ediyorum…

♥♥♥

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun” dedi…
Bizler bunu gündelik hayatta sıkça yapıyoruz çünkü yalana dayanmak en kolay yol zihin içinde. Ancak bunun sadece bir kere olabileceğinin matematiğine çok fazla itimat etmediğimizden bunu birden fazla kere yapabiliyoruz. Gerçekler sonsuzdur. Ama sevdiğiniz insanları soktuğunuz kılıklar sadece bir “an” içindir. Bunu ikinci kere tekrarladığınızda asla aynı tadı vermez. Bir kere deneyimlenmiştir ve kişide de aynı hazzı vermez. Sadece kılıklar ve suretler değişir. Siz aynı kalırsınız. Kendinize söylediğiniz en güzel yalan bile sadece bir kez tat verir ve devamı sonsuz mutsuzluğa sürükler sizi.

Duygularınıza şahitlik eden yıldızlar bile küser sonra ne derdinizi anlatacak biri kalır ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Yani başa döner durursunuz.

♥♥♥

Yalanların ne kadar bulaşıcı olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bazen en iyi bildiğiniz yalan bile öyle tatlı gelir ki inanmamak içten değildir. İnanmak ister yürek öylesine saf ve derinden… Seni sevdiği birine benzeten kişiyi Tanrı bile ilan edebilirsin gözünde. Ama “öz” o kadar da iyimser değildir. Acımasızdır ve sana bunu mutlaka tekrar hatırlatacaktır. O gün öğrendiğin sözlük anlamında karşılığını bulan “şeytan” ya da “iblis” bile olabilir o kişi.

Önemli olan vurgu sana ne söylendiği değil senin neye inanmak istediğindir. Çünkü yalanlar hep güzeldir.
Gün içinde “tatlı yalan” adı altında bile onlarca kurgu üzerine ilişkiler devam eder gider. Ancak işin içine “yalan” girdi mi işte orada yoldan geri dönmek oldukça zor ve zahmetlidir. Artık bir kişiden çok, birçok kişi olmuş olursunuz ve de gerçek ile yüzleşmektense ondan kaçmak daha kolay yol olur. En ucuz bilet misali…

Eiffel kulesinden nefret eden şair Guy de Maupassant ,
“Yeryüzünde, insanların sayısı kadar gerçek vardır.” der.

İstatistik olarak haklı çıkması mümkün olsa da bunun ne derece derinden gelmiş bir cümle olabileceğini ancak insan kendi özüne baktığında yani yüzleşme başladığında anlayacaktır. Kendisinin bile katlanamadığı gerçekler dizisine bakıldığında, en çokta kendine düşman olmuş kişi olarak tarihe geçmiştir. Burjuvazi bir yazardır ancak bir gece yarısı başına silahı dayadığında içindeki kurşunların çıkarıldığını görünce sinirlenip yere fırlatıyor. Fakat pes etmiyor, ölmeye kararlı olduğu için masanın üzerinde duran çelik kamayı şah damarına saplamaya çalışıyor ama sadece boğazını yaralıyor. Bunun üstüne, atlamak için pencereye koşuyor ama kapalı panjurlarla karşılaşıyor, panjurları sarsarak açmaya çalışırken odaya girenler onu yatağına yatırıyor. Yüzü kan revan içindeyken uşağına sesleniyor: “Bak ne yaptım… Boğazımı kestim. İşte bu delilik demek…” bu olaydan sonra bir kliniğe yatırılıyor. Artan delilikleri 6 Temmuz 1893 sabahı şiddetli bir krizden sonra gelen ölümle son buluyor.

♥♥♥

Beyninin içinde ki “kanayan bir yara” dediği ıstıraplar dinmiş midir öldüğünde, bilinmez. Ama bana yeterince Orhan Pamuk esintisi verdiğinden burada onunda cümlelerine yer vermek istedim.

Aşk üzerine yazılan milyarlarca söz ve şiirden çok, yeryüzünde ki insanların kalp atışına baktığınızda belki hiçbir şey göremezsiniz. Ama gerçek olan hep aynı kalır ve “gerçek” değişmez. İçinde yaşadığımız düzen değişmez, değişmeyebilir. Alışkanlıklar birden çok takıntılı yaşam tarzı haline dönmüş olabilir kendi içinizde ama asla unutmayın ki insan denilen varlık eninde sonunda beyninin hükmettiği tüm duygulara rest çekecektir. Bunu bir mutlu son veya trajedi olarak kayda geçirmek senin elinde.

Evet, sen sevdiğim birine benziyorsun… Hem de çok!
“O” ‘nu çok fazla andırıyorsun. Elimde değil mutlak benzerlikleriniz var ve ben inşaların çift yaratılmış olduklarına değil, bir bütün olabileceklerine inanıyorum. Geleceğe inanıyorum ve beni dinlemeden yargılıyorlar.
Bilmiyorlar, yapay zekaya inanıyorlar ve daha kötüsü sonumuzun geldiğine inanıyorlar.

Ben kâhin değilim.
Ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu hissediyorum.  Çift yaratılmak sadece suret benzerliği. Ve biz bunu istersek kalemle bile çizecek yeteneklere sahibiz. Çünkü ben sevgiyim ve nereye gidersem gideyim sevgimle ve beni ben yapan tüm varlığımla gideceğim… Topraktan geldiysem toprağa, ışıktan geldiysem ışığa ama her ne şekilde olursa olsun dönüşeceğim o muhteşem sevgi enerjisine inanarak söylüyorum sana bunları. Sen sevdiğim birine benziyorsun… Ve o aslında benim!
Sen de bensin!

♥♥♥

“Our memory is a more perfect world than the universe: it gives back life to those who no longer exist.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“There is only one good thing in life, and that is love.”
― Guy de Maupassant, The Complete Short Stories of de Maupassant

♥♥♥

“Everything is false, everything is possible, everything is doubtful.”
― Guy de Maupassant, Complete Works

♥♥♥

“Love means the body, the soul, the life, the entire being. We feel love as we feel the warmth of our blood, we breathe love as we breathe air, we hold it in ourselves as we hold our thoughts. Nothing more exists for us.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“cette oppression douloureuse, ce malaise de l’ame que laisse en nous lé chagrin sur lequel on a dormi. Il semble que lé malheur, dont lé choc nous a seulement heurte la veille, se soit glisse, durant nôtre repos, dans nôtre chair elle-meme, qu’il meurtrit et fatigue comme une fièvre.
هذا الضيق المؤلم، إنزعاج الروح الذي ننام عليه يترك فينا الأسى. ويبدو أن صدمة التعاسة التي ضربتنا بالأمس تنزلق خلال راحتنا، في لحمنا نفسه فتُمرض وتًتعب كالحمى.”
― Guy de Maupassant, Pierre et Jean

♥♥♥

Biz hepimiz birbirimizin muhteşem yansımalarıyız.
Sırtımda yüklerim bile olsa, ağırlığımdan fazlasını kaldırmayacağım. Ve hayat bana bunu mutlaka öğretmiş olacak.
En akıllılardan sayılmak yerine, deli diyecekler. Ona da gönülden razıyım.
O gün geldiğinde sen bir zamanlar çok sevdiğim ya da aslında kendimin yansımasını gördüğüm kişi olacaksın…
Ve eğer sen o isen, ben çok mutlu olacağım.
Ayna da gördüğüm yansımam sen de bütünleşecek, ve bütün kusurları sevgiyle sarmalayacak…
İşte o zaman sen sevdiğim birine çok benzeyeceksin.

Eğer bunu okuyorsan bil ki sen bendesin…

Ve ben de sendeyim!

Karşılaşmamız sadece bir illüzyon!
Sen buna yanılsama da diyebilirsin.
Bugün hiç istemediğin bir yerde uyanabilirsin.
Unutma bunlar sadece senin seçimlerin.
Başkalarına yükleyeceğin başarısızlıklar seni sadece daha hırslı yapar.
Daha fazlasını isteyeceksen eğer, aynaya bak ve yansıman sana ne söylüyorsa onu yap.
Sana sihir ve büyü yapamam!
Sadece kalbimden geçen en güzel dileklerimi dilerim.
Sen ne kadar iyiysen ben de sana o kadar aynayım.

Sonsuza kadar!

Sevgilerimle,
Merve♥

#kupakızısinekvalesi

Alessandro Safina – Luna

 

 

Kaynaklar

http://ejderkulesi.blogcu.com/olulerin-dedikleri-maupassant-dan-alinti/9806944♥♥

İyi ve kötü, Siyah ve Beyaz, Küçük ve Büyük, Az ve Çok

Sen ya da Ben

Fark eder mi?

Bunların hepsi aslında farksızdır birbirinden başkalarında gördüklerimizin yansımalarıdır. Kime ne rol verirsen aslında sen o rolü oynayansındır. Çok dikkat etmek gerekir bu sebeple ikili ilişkilere yön verirken. Birini itham ederken ya da göklere çıkarırken. Hiç bilmediğiniz bir sebeple iyi niyetinizin kurbanı da olabilirsiniz. Ama sonunda mutlak suretle “niyetinizin” kurbanı olursunuz. Yani kime ne ettiğinize dikkat edin derim.

Vardır böyleleri…
Öyle çokturlar ki. Varlıklarından kendileri bile rahatsız olurlar. Yaptıkları eylemlerden fırsat çıkarırlar kendilerine ve sadece hedef belirlerler. Ulaşmak istedikleri noktaya vardıklarında da dururlar ve hiçbir sorun yokken sizi suçlarlar. Hep bir açıklaması vardır yapılan haksızlığın. Anlayamazsınız ve çıkamazsınız içinden. Sizi de alır sürüklerler kendi hatalı eylemlerinin içine. Bir an da bütün çevrenizi size karşı almış bile olabilirler. O yüzden hep söylerim aynada ne görüyorsan aslında karşındakine vereceğin huzur da, cefa da bunun bir yansıması sadece.

Bizler birer yaşam ışığı olarak sadece birbirimizin yansımalarıyız. Çok sevdiğim Hz. Mevlana’nın bir sözü vardır. “İnsan insanın aynasıdır. Kişi, kendisi nasılsa karşısındaki insanı da öyle görür.” Ve bu bazen öylesine bir silah olur ki bunu çok akılcı yöntemlerle uygularlar sizlere. Hiçbir kabahatiniz yokken sizi günün kötüsü ilan ederler. Bu tuzaklar ikili ilişkilerin daimi çukurlarıdır.

Yani her şey özdür. Tohumdan gelir. Birini ön yargı ile yargıladığımızda aslında bu sadece bizi rahatsız eden düşüncedir. Ama suçlamak çok daha kolay bir başa çıkma yöntemi olduğundan, ikili ilişkiler de en çok yaşanan kargaşa budur. Dedikodu ve diğer kötü örnek teşkil edecek yargılar da kendini inandırma durumudur. Kişi asla altına bakmaz, üstünü araştırmaz hüküm verir kendince. Ve konu orada kapanır. Haklıyı, haksızı tartışmaz ve dinlemez. Zaten baştan niyet bellidir ve sonuna kadar yürür. Haklıyı haksızı tartışmakta bir o kadar değersiz kılar yaşananları. Neredeyse haklıyken haksız duruma düşmek diye buna denir.

Bir de diğer hali ile kasti bir şekilde sizi bu hale getirenler vardır. Sakinliğinizi korumanız onların en nefret ettiği şeydir. Bilerek ve bundan zevk alarak yaparlar yapacaklarını. Bunlardan beslenirler. Hayat amaçları kısaca budur.

Kısaca kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi sakın başkasına yapmayın. Önce kendinize bu kötülüğü yapmayın. Bırakın bir başkasını kötülemeyi ve yargılamayı önce kendinizin özünü böyle bir duruma sokmayın. İnsanlar çoktur ve çoğalacaklardır. Sadece kendi “olumsuz” yansımanızı başka birinde görmemek en doğru yaşama sanatı diyebilirim.

Her şey kendini çok sevmekle başlar…

#kendiniçoksev
#başkalarınadabulaştır

Mutlu ve Güzel Pazarlar Dilerim…

Sevgilerimle,
Merve♥

Ey Sevgili Sevgililer,

Bugün biz kadınları hatırlamanız için güzel bir fırsat diyelim. Cevabı hemen duyar gibiyim ama geçiştirelim birazcık her şeyi de duymak zorunda değiliz.
Aman yanlış anlaşılmasın öyle oturup çeşit çeşit mekan adı sayacak ya da alınacak uygun hediyeler listesi falan yapmayacağım yani. Hemcinslerim kızmasın. Sebebi var konuyu güzel yere bağlayacağıma dair söz veriyorum şimdiden.

Hani yemeğe çıksanız her gün çıkarsınız nedir yani bu günün sihirli özelliği hangi hemcinsimin başına gökten bir elma düşmüş ve o elmanın içinden parlak mı parlak temiz mi temiz bir pırlanta çıkmış ki? Yani hem de karşı cinsimin kafasına taş da düşse böyle bir mucize gerçekleşmeyeceğinden. Ama umutsuz olmayalım yazıyı okuyalım. Keep going arkadaşlar…?.

Ben böyle günler de klasik İtalyan geleneği madem evde makarna yenmesini uygun buluyorum zaten hali hazır da en sevdiğimiz yemeklerden biridir makarna. Hani ben yememek için kendimi tutsam da bugün özgürüm nefes alamayana kadar makarna yiyeceğim. Ama yapan biri var tabii ki ondan böyle söylüyorum bakmayın. ☺?

Zaten ev yaşantısını inanılmaz seven biriyim koy bir film, yap bir makarna, aç güzel bir şarap oldu da bitti işte, kim verebilir bu konforu sana dimi? Ama sakın bu yazıyı takiben sizler de bunu güzeller güzeli yepyeni sevgililerinize yapmayın biraz alıştırın kendinize ilk önce. Ondan sonra evde yer sofrası mı kurarsınız, çiğ köfte yapıp tavana mı atarsınız o sizin bileceğiniz iş. İlk flörtlerde bu günleri iyi değerlendirmek lazım. Hem bize de sonradan kafanıza “sen eskiden böyle değildin, değiştin” diyecek malzeme çıkar. Haksız mıyım? ?

Unutmayın ki her erkeğin ilk sevdiği kadın Annesidir. Annesine bağlı ve saygılı bir erkek her zaman size de aynı sadakat ile bağlı kalır tabii bunun olumsuz tarafları yok mu saymakla bitmez o ayrı bir başlığın konusu. Onları sonra konuşuruz.?

Gelelim Vikipedi’nin faydalarına klasik canım benim o, bütün kafa karışıklığımı gerekli gereksiz bütün bilgilerle dolduran bilgi bankam.

Canım vikipedi diyor ki bu harika anlamsız gün için; Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” (İngilizce: St. Valentine’s Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.

Kısaca diyebiliriz ki çok akıllının biri sayesinde ticarileştirilmiş gün. Yani düşünsenize bazı çiftler ay dönümü, ilk kıvılcımın doğduğu gün, ilk tanıştıkları gün, doğum günleri falan derken birden fazla gün kutluyorlar yani düşünemiyorum bu kadarını da artık saçma da geliyor hani. Karşı cinsime fazlasıyla hak veriyorum. Ama tabii bazı özel günler asla es geçilmemeli o konuda da varsa zıt bir fikir kesinlikle karşınızdayım.

Her neyse canım vikipediyle devam etmek istiyorum… Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktaymış. Antik Yunan takvimlerinde, Ocak ayı ortası ile Şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera’nın kutsal evliliğine adanmıştı.

Sanırım ondandır ki bu ay bereketli ve kutsal saptanmış buradan da bu gün takvimlere eklenmiş. Olsun zararı yok çiçek çiçektir diyorum çok şekerce.

Şaka bir yana ticari günlere gerçekten çok karşıyım ama artık toplumca buna itaat ettiğimiz için bir kişinin ya da on kişinin düşüncesiyle bugünler yasaklanmıyor.

Dünyada sadece bir tek Suudi Arabistan’da sevgililer gününü kutlamak yasak olduğundan o güne özel satış ve hediye paketleri hazırlanmaz. Sebebi tabii ki tahmin edersiniz ki dini ve kültürel nedenler. Ama dinle ilgisi ne kadar yakından diye baktığın da bunu tek yapan ülkenin en dindar ülke olarak bilinen Suudi Arabistan tarafından yasaklanmış olması tabii ki sizi şaşırtmıyor eminim. Ancak orada yaşamış biri olarak hemen şu tezi de çürütmek isterim halk gene bildiğini okuyor okumasına, günah deyip vaz geçende var, bana her gün sevgililer günü diyen de var. Suudi Arabistan ‘da sevgiliniz ya da eşinize öyle sıradan hediyeler de alamazsınız. Alınan her şeyin ne kadar abartılı ve gösterişli olduğunu eklemek zorundayım dolayısıyla kendi içlerindeki dini ve kültürel sebeplerle yasaklanmış gün olarak bilinse de genel olarak orada her gün sevgililer günü.

Hatırlıyorum da evde çiçekleri koyacak yerimiz kalmamıştı üstelik bunları gönderen sadece yakın arkadaşlardı. Şimdi ise evde yeterince bol yerimiz var ama artık Arabistan’da değiliz.

Şaka bir yana dediğim gibi ticari günler de bir beklenti içinde olmamak lazım ama ben anlık jestleri ve beklenmedik sürprizleri daha anlamlı buluyorum. Ama asla doğum günlerinden yana kastım yok, hatta en unutulmaması gereken özel gün bence doğum günleridir. Bunlar bir kuru sözle de olsa mutlaka insana hatırlandığını hissettirmeli diye düşünüyorum. Ama biz de aynı kültürel durumlar olduğundan ya abartmayı severiz ya da hiç. Umarım sevgililerinizin doğdukları o muhteşem günü unutmayan bir tanecik güzel sevgililersiniz sizler de.

Unutmayın kadınların en hassas oldukları konuların başında doğum günleri gelir. Lütfen duyarlı olalım karşı cinslerim. Sonra sizi daha iyi anlayabilmemiz için daha çok krediniz falan da olur hani. Neyse bunu okuyan karşı cinslerim tipik bir kadın yazmış diye düşünsün istemediğimden gene o tipik kadın gibi konuyu kendimize çeviriyorum.

Sevgili hemcinslerim bugün gül alamadınız mı? Üzülmeyin harika bir fikrim var kendinize bugün çiçek ısmarlayın. Cömert olun kocaman bir buket yaptırın. Kafanıza, keyfinize nasıl uyuyorsa öyle geçirin bugün. Kızları arayın kafa kafaya verip yüz yılın aşkına muhteşem enerjilerinizi gönderin.

İnsanın önce kendini sevmesinden başlar başkalarını anlaması ve sevmesi. Mutlaka sizin de kalbinize eş ve yakın bir kalp var bir yerlerde, belki de kader planında ki süreyi tamamlamayı bekliyordur sizinle tanışmak için. Her bir insanın bir ruh eşi vardır er ya da geç yaşadığınız ömürde onunla tanışırsınız. Kimimiz onun gerçek aşk olduğunu bilemez veya farklı koşulların altında mücadele etmeden ondan vaz geçeriz. Bu yüzden o kadar da umutsuz olmamak lazım hayat, en nihayetin de hep sürprizlerle dolu kısacık bir serüven. Sade ve sadece hayatımızda benim için önemli dediğiniz biri var ise kalp kırmamaya özen gösterin diyebilirim çünkü onun telafisi ne bugün ki gibi ticari bir gün ile telafi edilir ne de maddi değeri olan bir hediye ile. Kalp camdan yapılmamıştır ama duygusal kalkanı camdan da keskindir.

Her birimizin noksanları ve defoları olduğunu unutmadan bu bakış açısıyla bakmak olumlu olacaktır diye düşünüyorum. En mükemmeli diye bir tanımlamaya da zaten inanan biri değilim. Kusursuz diye bir şey yoktur. Hayatımızdaki güzellikleri kusurlarıyla da sevebilecek kadar yüksek gönüllü olalım bunun dışında her gün zaten adını ne koyarsanız günü olsun.

Kalbi boş olan herkesin gönlüne göre iyi bir sevgili diliyorum tabii ki bundan fazlası hayat arkadaşı olsun diyorum. Karşı cinslerime hayatlarında ki güzel ruhları ihmal etmemelerini tavsiye ediyorum.
Adet yerini bulsun madem Sevgililer Gününüz kutlu olsun.