Yazılar

Kozmik kelime anlamı ile “evrenle ve onun genel düzeniyle ilgili” olarak ifade edilir. Günümüzde yüksek öneme sahip gizli ya da gizemli ve geneli ilgilendiren “şeylere” hitaben kullanılır. Tam da burada ne güzel oldu aylardır beklettiğim konu başlıklı yazım. Bugün yayında…
Ne derler bilirsiniz her şeyin bir zamanı var.
En çok bu “zaman” olayına takıntılı olarak gene kendi kendime de bir ders vermiş oldum♥

Peki, nedir bu kozmik seviye durumumuz…
Ülke olarak baktığında sanırım en üst seviyelerdeyiz… Bakış açıları değişti, ilişkiler değişti, iş ahlakı değişti… Değişti de değişti. Aslında iyi olan “değişim” zaman içinde kendi anlamına bile ters düşen bir duruma düştü.

Halimize bakın diyeceğim bakmayın bile… Ben bile kendimle çelişiyorum. Yazı yazıyorum işte kendi çapımda ve haddimi aşmadan bunları da web sitemde yayınlıyorum falan. Ama bazen ne için bütün bu çaba demiyor musunuz sizde? Sabah kalk işe git, para kazan, stres ol, eve gel, yat uyu! Robotik yaşamın dışında bir de hayatın gerçekleri var öyle hadi canım deyip geçemiyorsun. Gerçekten ben bile bunu sorguluyorum. Çünkü sosyal medyayı kullanıyorum, yazılarımı paylaşmak için ve çıkaracağım kitabımın az da olsa adını duyurmak için… Bir taraftan da sosyal medya resmen bir şeytan oyunu. Yani doğru yerde miyim, kime hitap ediyorum ya da edeceğim endişesindeyim aslında… Bu bir çelişki benim için o yüzden de oldukça dikkat ediyorum kullandığım kelimelere.

Günlerdir uyuyamıyorum okuduklarım, manşetler, olaylar… Aklım burada nasıl yaşayacağız diye sorguluyor artık. Hani gizlilik denen şey zaten kalmadı da, bir de ifşa durumları var. Akıl almaz halde insanlar birbirilerine saldırıyorlar. Ve biz sadece bardağın boş tarafını görmeye alışığız. Bu kötü bir ruh hali değil olaylara hazırlıksız yakalanma hali diyelim. O bardak var ya aslında hep boş. Yani aldığı kadar hazneye sahip. Konularda bundan ibaret. Aslında çoğu şey basitken zorlaştıran bir zihniyet olmaya doğru gidiyoruz.
Bizler insani canlılar olarak yani pekte uzaylı olduğumuzu düşünmezsek eğer, bu kozmik enerjiyi neden olumlu yönde kullanmıyoruz. Cevap belli işimiz gücümüz #stalk çünkü…

Herkesin elinde (ben de dâhilim) telefon o ne yemiş, ne içmiş, ne giymiş yani saçma sapan bir durum. İnanın artık kimse kimseyi özlemiyor. Niye özlesin ki! Sosyal medyayı aç bak gör. İşte bu hale geldi bizim sözde “kozmik seviye” durumumuz.

İşi, gücü sadece insanlara hava atmakla geçen, zamanının %80’nini sosyal medyada harcayan bir nesil var. Ve ne yazık ki yetiştireceğimiz çocuklarımızı bunlardan uzak tutmak ne kadar mümkün? Aslında bu işin en korkutucu kısmı. Zaten artık sokakta oynayan çocuk yok, kimse çocuğunu başıboş sokaklara bırakmıyor. Kötülük ve müebbet suç teşkil eden olaylar kol geziyor çünkü. Kimsenin kimseye güveni kalmadı. İyi de sokaktan korudun ya sosyal medya?

Şimdi söyleyeceklerim gündemi meşgul eden, etmiş olan, etmekte olan ve daha niceleri için… Hepimiz yetişkin insanlarız ama bir de korumakla sorumlu olduğumuz evlatlarımız var. Şu anda evde bir saniye bile televizyon ya da internetle baş başa kalsalar görecekleri neler bir düşünsenize? Birilerinin çıplak videoları, açıklamaları, ifşa edilmiş özel hayatlar, çeteler, terör… Sizce böyle çocuk yetiştirmek nasıl bir duygu? Tahmin edebiliyorum.

Peki ya bunlara izin verenler ve gizli kalması gereken mahrem hayatlarını önümüze direk sunanlar için ne düşünüyorsunuz? Onu da tahmin ediyorum. Hayat sadece fotoğrafların altına yazılmış hashtag #andanibaret değil arkadaşlar. Hayat bir bütün olarak temsil ettiğimiz kişilikten ibaret. Yaşadığın hayat ve temsil ettiğin isim senin kim olduğundur. Her gün bir yenisine imza atan sözde skandal haberlerin gündemi ve hayatımızı doldurduğu bir hayata ben “hayat” demiyorum. İnsanların bu denli çirkinleşip birbirilerine saldırdıkları bir düzene dâhil olduğum için ucundan kıyısından sessiz de kalamıyorum.

Hadi sorgulayalım şimdi nerde kaldı bizim “kozmik” “seviye” ? Mutlaka bir yerlerde ama nerede? İnsanların kendi kusurlarını örtmek için başka hayatları harcamasına “seviye” diyebiliyorsak ayakta alkışlarım.

Çünkü yetişmekte olan yeni bir nesil var her ne kadar bunun farkında olmayanlarla beraber aynı havayı soluyor olsak da. Ve o nesil öyle bir geliyor ki, yakında belki de yenidünyayı yaratacak olan bir nesil bu. Nasıl örnek olacağız? Ne bırakacağız geride… Ya da bizler yaşlandığımızda bir köşede insanların birbirini ezip geçmesine mi şahit olacağız. Kimse farkında değil ama ister istemez gülüp geçtiğiniz sözde skandal olaylar bile zamanla kendi içinde meşrulaşıyor. Ve kişiler yapmakta oldukları eylemlerine bir yenisini ekliyorlar.
Konu da bu ya zaten.!

Ne olduğun değil, ne yaptığınla anılmak. Şu anda hangimiz sorguluyoruz karşımızdakinin hayrını, hayırsızlığını? Ama yapılanlar orada kalıyor. Ve çok uzun zaman alıyor biliyor musunuz sosyal medya üzerinden yayılan şeylerin kalkması. Çünkü internet kanser hücresi gibi çoğaldıkça başka yerlere de bulaşıyor. Resmen metastaz oluyor bu olaylar. Belki fikri mülkiyet sahibinin esas amacı da bu ama bize neden bulaştırıyorsun? Başka hanelerde yaşananlar, özel hayat, cinsel kimlikler neden bizi ilgilendirsin ki? Ama ilgilendiriyor olaylar böyle işlediğinde. Bence artık dur deme zamanı geldi. Ve kalpten inanıyorum bunların bir seferde değil belki ama kalıcı çözümlü cezai yaptırımlarla önleneceğine.

Mesela ben yan dairemde neler oluyor bilmek istemiyorum. Kim ne kadar kazanıyor merak etmiyorum. Beni sadece kendi sorumlu olduğum kişiler ve hayatları ilgilendiriyor. Böyle olması gerek değil mi normal şartlarda. İstemeden dahil edildiğimiz özel hayatlar hakkında fikir sahibi oluyoruz ve gizlilik diye bir şey kalmıyor. Evet, belki bundan para kazanan insanlar var ama kısmı da beni ilgilendirmiyor. Sadece bu hayatların eksilmiş enerjilerini alıyoruz kendi içimize. Örnek asla olamaz ve hatta insanın aklında uyuyan tilkileri bile uyandırıyor deyimi yerindeyse. Buna hakkınız var mı? Beni, seni, onu, diğerlerini konuya yorum yapar hale getirmeye hatta ve hatta empati kurmak zorunda bırakmaya hakkınız var mı?

—YOK!—

İşte bu yüzden insanları edindiği hobilerinden ve zevklerinden vaz geçmeye zorluyorsunuz. Özgürlük anlayışınıza her şey ters ama bir sizin ki doğrudan şaşmıyor. Zamanında inancınız eksik şimdilerde tavan. Peki, bize ne bundan. Her şey Allah ile kul arasındadır. Aynı şekilde AİLE yaşantılarınızda sizleri ilgilendirir. Bizlere ne bundan! Yaptığınız hayırdan ya da bağıştan bizlere ne! Zaten yapılan bir iyilik asla dile gelmez. Bize böyle öğretildi. Ancak sizler yüzünden dediğim gibi dinlemeyi sevdiğim müzikten, eğlendiğim mekânlardan, kendimce dilediğim dileklerimi bile manasız görmeye başlamış biri olarak. Gerçekten bizlerin hayatların da sizlerin ne işi olabilir? Herkes yaptığı iş ile gündemdir ya da değildir. Sonra bir de şu arınmalarınız yok mu?

Hele hele en delirdiğim konulardan biri de şu; jimnastik yapmayı yani bir nevi bedeni gevşetmeyi başka isimler altında arınma olarak görenlere deli oluyorum. Saygıda duyuyorum ama şahsi fikrim maalesef kendini bir yere bir türlü ait hissedemeyen ve travmatik geçmişleri olan azdan çok bilen insanlar bu yola baş koyuyor. Başarılı da oluyorlar. Ama hangi konuda? Kendini geliştirmek mi yoksa bedenini geliştirip aynı denklem içinde zihnini açmak mı?

İnanın tahmin edemeyeceğiniz kadar okumuş ve bilgi birikimi sağlam biri olarak bunları söylüyorum. Kimilerini rahatsız edeceğini bilsem de bunu söylemekten dolayı asla kendimi kötü hissetmiyorum. Eninde sonunda bu da bir tercih değil mi?

Huzur isteyen kendini her şeye adayabilir. Ama önce kendine verecek bunu sonra sorumlu olduğu kişilere. Bu konuda da çok netim. İnsanlar bazı arayışların sonunda aşırıya kaçtıklarını ya fark etmiyorlar ya da bu bir şeyin kafası olmalı…

Bir kere her şeyden önce bilimsel olarak ispatlanmış beden iskeletinin farklı travmalara uğramasına sebep bu derin düşünme işleri. Ben bedenimi seviyorum ve iyi bakıyorum çok arınmak istersem de ne yapacağımı ve bana neyin iyi geleceğini çok iyi biliyorum. Ama bu yol asla aşırıya kaçmak değil. Yani aslında şunu söylesem size sokaktaki bir dilenciye acıdığınız zaman ona para veriyorsunuz, çünkü kendinizden farklı ve aşağı buluyorsunuz onları.

Hâlbuki biz insanlar eşit değil miyiz? Ne zaman ki sen birini kendinden az görürsün o zaman kendini de nerede gördüğünü hatırla derim.
Bir laf vardır “acıma acınacak hale düşersin” diye. Niye böyle demişlerdir biliyor musunuz kendinizi kimseden üstün görmeyin herkes eşit yaratılmıştır inanışından gelir bu.

Ancak bazı bedensel aktiviteler bunu Dünyanın en fakir bilinen Ülkelerine giderek yapıyorlar. Niye mi çünkü orada ki kültürel ve sosyal farklılığın onları terbiye ettiğine inanıyorlar.

İşte bu bir acıma sistemi! İnsan ister istemez kendi mutlu hissediyor, şükür etmeyi bilmeyen bile oraları gördükten sonra şükür ediyor.
Bu sizce bir arınma yöntemi mi? Yoksa kendini daha da değerli hissetmene sebep olan yaşayışı görüp mutluluğun para olmadığını anlama yöntemi mi? Hangisi?

Bana göre bunlar tamamen insanın kendi kendini inandırıp avunma sistemi.
Sistem ne ister? Çalışasın, çok çalışasın ve bunu şikayet etmeden yapasın, izin verilen ölçülerde eğlenesin, evine dönesin, televizyon izleyesin ve sonra yine çalışasın, çalışıp kazandığını sandığın parayı yine sistem için tüketip ona geri veresin… Kapitalizmin işleyişi böyle.

Alın bakın buyurun gündeme koskoca bir cemaat kurulmuş insanlar kandırılmış, istismara uğramış. Her şeyin aşırı zarar ve de gizli kalsın diye yıllarca üstünü başkalarını suçlayarak örttüğümüz kusurlarımız yüzünden bir yerlere sığınmak diyelim. Ya da demeyelim. Herkes yapmak istediği arınma sisteminde özgür!

Ama halk olarak bizi en çok rahatsız eden bakış açısı işte bu! Bana ne senin ne yediğinden, organik hayatından ve inanışlarından. Bedeninden, geç yaşlanmandan bunların ıvır zıvır faydalarından. Gerçekten bize ne! Doğal hayatın adresi belli bunu seçen insanlar da var ancak hiç biri körü körüne “kabul ediş” yaşamıyor. Ve işin manevi kısmında direnip konu maddeye gelince de özenilesi hayatlar yaşamıyor.

Ama şunu özledim hani o duvara bardak dayayıp komşusunun evini dinleyen teyzeleri ve giriş kat penceresinden ayrılmayan sokağın ajanı olan insanları işte o nesil…
Hatırlatırım ama o bardakta boştu.!
Bir de Masumdu!

Kötü değildik bu kadar. Savunmasız olan canlılara böylesine ıstıraplar çektirmiyorduk bence (hala eskinin iyi olduğuna inanan biri olarak) belki de haberimiz yoktu ama kötüydü gene. Ne fark eder gizlilik diye bir şey var mıydı? Vardı! Mahremiyete saygı vardı. Aile denen koskocaman bir çatıydı. Ve böylesine gelişi güzel harcanmıyordu hiç bir duygu.

Sabah 4’e doğru sıçrayarak kalkıyorum aman Allah’ım ne rüyalar neler neler filmlere konu olur öyle şeyler görüyorum şu sıralar. Çünkü insanların üzerinde bırakılan metastaz olan bu sosyal medya hastalığı rüyalarımıza kadar girmeye başladı. Anlatsam inanamazsınız. Çünkü korkuyorum gelecekten ve yetiştirmekte olduğum evladımın hayatından.

Daha dürüst ve gerçek insanların ön planda olması gerektiğini düşünüyorum. Ve inanır mısınız ben çok uzun süredir zaten televizyon izlemeyen biri olarak artık dizi bile izlemeyi bıraktım. Sadece bebeğimin izlediği şeyleri takip ediyorum o kadar. Buna rağmen işim gereği yazdığım için sosyal medyadan bir haber de olamıyorum ama şu an gerekli enerjiyi bulsam hayatımı iş kolik olarak geçireceğim bir meslek seçmeye harcardım.

Her neyse sadece evrenin bir parçası olarak kabul ediliyorsak bu enerjiye sahip olduğumuz alanları tamamen gene başka kozmik konulara doğru yönlendirelim hiç değilse. Son zamanlarda her şey bu kadar ters giderken bu işte de vardır bir hayır demeyelim mesela. Çok bilmek ya da çok gezmekten değil aile olgusunun en özel sırların kasası olduğunu unutmayalım, unutturmayalım.

Ve son olarak Alman yazar merhum Günter Grass’a ait olan Kozmik isimli şiirden birkaç dize paylaşarak, bir sonraki yazımda daha neşeli ve güzel şeylerden bahsetmek dileği ile konuyu artık kapatayım.

 

♥♥♥

Bir yaşantımız var şu yuvarlakta
Adına yeryüzü dediğimiz
Biz kaplamışız duvarlarını bin yönde
Çizmiş karanlığı üzerine ellerimiz
Düşmanlar yaratmışız kendi içimizden
Ölümü üleştirmiş eşken isimlerimiz
Sımsıkı kapanacaksa bütün kapılar
Hiç belirmeyecekse o düşsel umut
Kapkara duracaksa orada ufuklar
Sonsuza kadar ışıksız şu konut
Yalnız korkudur boy verir içimizde
Bir gizli düşmanın açlığını büyüten
Saldırır belki yıkar duvarlarımızı
Çiğnenir geçeriz belki dişlerinden
Direnç anlamsızdır o zaman, yenilmişizdir çünkü
Yönelir sorulara durmadan çaresizlik
Dostlar, kardeşler, en kopmaz ilgiler
Şu yuvarlak içinde baştan gömüldük…

♥♥♥

 

Belki de ileriyi gördü ya da sezgileri çok kuvvetli idi.
Ama sonuçta ne ben kâhinim ne de sen. Hepimiz güzelleştirmekle meşgul olduğumuz bedenlerin içinde ki ruhlarız. Ne zaman bu bedenlerin içinden dışarı taşıyoruz işte orada kozmik seviye dediğim nokta başlıyor…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

Kaynaklar
www.antoloji.com/kozmik-2-siiri/

Yazımı okuyup buradan sadece “meditasyon” alıntısı yapacak olanlara da bir link tavsiye edeceğim.

Mutlaka okuyun
Bilgi zararsızdır kirletmediği sürece…
http://www.derki.com/sifacilik/yoga-tehlikeli-midir/

Aşk Her şeyi Affeder Mi?

 

Şaka değil merak etmeyin gerçekten soracağım birkaç önemli konu var bunun üzerine. Hali hazırda yakın geçmişte bir yakınımın hikâyesinden esinlenerek, günlerdir de üzerinde düşünmekte olduğum soru bu…

Koskoca bir başlık beklemeyin benden sakın çünkü öyle bir başlık yok bu yazının altında… Tamamen enerji ile ilgili ve de tıpkı camın içeriden mi dışarıdan mı daha güçlü kırılacağı deneyi gibi bir durum söz konusu…

Her neyse…

Aşk kelimesinin tam olarak neyi ifade ettiğini atlayarak soruyorum bunu, sizce her şeyi affeder mi?
Tabii bunun anlamı yorumlarınızı bekliyorum demek oluyor ama ben daha farklı bir dil kullanarak sormak istiyorum aslında bunu. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Bunu sorgulamaya başladığında akla ilk gelen ihanet oluyor tabi doğal olarak. Ama baktığında ihanetinde bin bir çeşit draması var kendi içinde. Kimisi yıllarca birlikte olduğu kişiyi artık istemiyor ve sevmiyor, kimisi baştan beri heves peşinde, kimisi de gerçek sandığı şeyin peşinden gidiyor… Olay aslında bakmayın tamamen drama. Yani ihanet üzerine sayfalarca yazar, yorumlarız ancak iş bu noktada değil de eğer ihanet dışında ki başlıklar altından kaynaklanıyorsa yine de affeder mi?

Birkaç kişiyle sohbet ettim geçen zaman içinde. Çok acıklı hikâyelerde var bunların içinde ancak bazen öyle şeyler olabiliyor ki akla gelen ilk ihanet teması bile “keşke” öyle olsaymış dedirtebiliyor insana.

Çünkü çok sevdiğim biri aynen bu cümleyi kullandı “keşke bana ihanet etseydi” dedi. “O zaman kendimi daha çok severdim belki de” dedi. Bunlar bence oldukça acı cümleler özellikle de bir Kadın için. Gerçekten şaştım kaldım çünkü ihanet başlı başına çokta özenilecek bir son değil benim için. Niye diye sorduğum da ihanetten daha da kötü şeyler olabileceğini de öğrenmiş oldum. O günden bugüne hala düşünüyorum, aklıma takıldı kaldı… Benim başıma gelmiş olsaydı ne yapardım dedim. Çok şeyi sorguladım çocukluklarımızı, hayallerimizi, kalbimizi kıranları ve seçimlerimizi… Ne bileyim o tanıdığım adına derin bir üzüntü hissettim ama bir cevap aradım. Gerçekten bazen bazı olayların bir cevabı bile hak etmediğine inanıyorum.

Şükür mü diyelim halimize? Tabii ki hayır ama inanın hayatta peşinden koşturduğumuz o boş ve kafa yoran durumlar aslında insana çok bir şey katmıyor. Sadece o süre zarfınca yaşanılan şeylerin hatırı kalmıyor falan. Saygı bitiyor, inancın kalmıyor… Git gide azalıyor her ne varsa. Bu arada şunu da eklemek istiyorum “güven” duygusu yenilenebilir bir duygudur. Yani sizin güveninizi boşa harcamış birine yeniden güvenebilmeniz gayet mümkün. Tersini seçmeniz sadece bir seçim. O yüzden güvensizlik üzerine olan konuları da dâhil edince fazladan bir zarar olarak bakmıyorum, toparlanır demek istiyorum tabii daha da fecileri yoksa. Yani ya bundan daha da kötü senaryolar varsa gerçekten işte o zaman insan düşünüyor… Hakikaten kime sarılacağız bu hayatta… İnsan neden bir başka bedende bütün olmak için var neden sadece kendi ile sonsuza kadar mutlu değil… Cevap basit… Bir elmanın iki yarısı…

Yukarıda sormuş olduğum soru aslında, tam da bu noktada devreye giriyor. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?
Aşk gerçekten iki kişi arasında yaşandığında ve “biz” olunabildiğinde tadından yenmez bir duygu. O kelebek uçuşmaları sırasında aslında beyniniz vücudunuza oksitosin, dopamin, adrenalin, serotonin, ve vazopressin hormonlarının salgılanmasını sağlıyor. Hani kızlar arasında olur böyle muhabbetler “sen de bir şeyler var” “güzelleştin!.” falan işte aslında farkında olmadan o mutluluk ve enerji birleşimi insanda bu hormonları tavana çekiyor. Buna kim hayır der ki. Varsın olsun aşk hayatımızda her gün olsun.

Ancak bir süre sonra aşk bitiyor ve buna hiç biriniz inanmayacaksınız ama gerçekten aşk çok kısa süren bir duygu. Yerini daha güzeline devrediyor tabii buralara gelebildiyseniz şanslınız… Sevgi başlıyor ve tarifsiz olan duygular silsilesi… Ve bence bu çok doğru insan ne gariptir ki ilk gördüğü an da anlıyor o insanla beraber üreyeceğini… Buna henüz kendi adıma bir açıklama getiremiyorum ama gerçekten bu doğru. Ve aşk çocukları kesinlikle bu şekilde dünyaya geliyorlar.

Çok fazla link bilgisi yazmak istemiyorum ama buda burada dursun hani… Gerçekleri de bilelim. İngiltere’de aşk ve beyin fonksiyonlarının incelendiği bilimsel bir çalışma, aşk halinde romantizmin süresinin 937,5 gün sürdüğünü ortaya koydu. Yani toplam 2.5 sene dersek buna ki bence çok bile uzun, araştırmaların verileri böyle sonuçlanmış. Hoş gerçi bunların kaçı evlilikle sonlanıyor orasını bilemiyorum.

Ve çok tatlı bir bilgi daha…

Medicana International Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülküf Önal, aşk ve nefretin çok yoğun duygular olduğunu ve bu duyguların beyin hareketliliği ve dışa vurum açısından benzer özellikler gösterdiğini söyledi.
Aşk ve nefret arasındaki en büyük farkın, muhakeme ve aklıselimin merkezi olan beyin korteksinin büyük bir bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesinden kaynaklandığının altını çizen Önal, “Nefret eden kişinin korteksi çalışıyorken, âşık olan kişilerde kortekste ışık gözlenmiyor” dedi.

“Âşık olunca, beyin kendini kapatıyor”

Tamamen karanlık yani…
Araya girip şunu söylemek istiyorum. Bu bilgiye tamamen katılıyorum çünkü halk arasında derler ya “gözü kapandı” “büyü yapıldı” diye aynen böyle bir durum var. Yani beyin dışarıya kapanıyor. Ben buna tamamlanma da diyorum o ayrı. Büyüye hiç inanmıyorum o apayrı. Eğer hayatta bir kez olsun aşktan gözünüz kör olduysa ne mutlu size diyelim.

Dönelim makaleye…
Önal, Prof. Dr. Semir Zeki liderliğinde İngiltere’de yürütülen ve Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme tekniğinden yararlanılarak gerçekleştirilen çalışmada, aşk gerçekleştiğinde, beyinde meydana gelen değişikliklerin incelendiğini anlattı.
Önal, romantizmin süresinin de araştırmalarda “937,5 gün” olarak saptandığını ifade ederek, “Katılımcı çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele tutuştuğunu belirtirken, 937,5 gün sonra bu oran yüzde 38’e iniyor. Evliliğin üçüncü yılında ise çiftlerin yüzde 83’ü yıl dönümlerini kutlamak için uğraşmıyor” dedi.

“Kadın ve erkek beyni aşkı farklı yaşıyor”.!

Kesinlikle doğru. Kadın aklı denen bir şey var bir de erkek aklı. Hani kızmayın küçümsediğimden değil ama kadınlar gerçekten değişik yaratılışları ve kimyaları olan canlılar. Yuvayı dişi kuş yapar lafı doğrudur. Betondan bir evi, bir kadın “yuva” yapabilir ancak. Sevgi ile yapamayacağı şey yoktur ki kadının… Yeter ki ihtiyacı olan sevgi, ilgi, şefkat ve güveni alsın karşısından.
İnanın ki karşınızda sizi seven bir “kadın” varsa o “erkek” her zaman bütün bir kişilik haline bürünür. Buna “adamı vezirde, rezilde eder” atasözümüzü eklemeden edemeyeceğim. Zaten onlardan oldukça fazla olduğundan bugün erkeklerin kadınlara bakış açısı net değişti. O da ayrı bir sorun başlı başına.

Makalenin devamı…

Önal, erkek beyninin nörolojik aşk devrelerinin kadınlarınkinden farklı olduğunu, bu durumun “ilk görüşte aşk” ve “tek gecelik ilişkinin nedeni olarak gösterildiğini dile getirdi.

Âşık olan kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalarda, âşık kadınların beyninde birçok alanın hareketlendiğinin tespit edildiğini anlatan Önal, “Özellikle içgüdülerle ilgili alanların, dikkat ve hafıza devreleri hareketleniyor. Erkeklerdeyse görselliğin işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış, aynı zamanda erkeklerin neden kadınlardan daha kolay ‘ilk görüşte âşık’ olduklarını açıklıyor. Kadın ise tecrübelerine önem veriyor. Bu nedenle tek gecelik ilişkiyi daha çok erkek yaşıyor” açıklamasında bulundu.

“Kara sevda, korkunun önüne geçiyor”…!

Diyerek bu bilgileri sonlandırmışlar. Ben yeterince doğru olduğuna inanarak sizlerle paylaştım. Normal şartlarda bir Yengeç burcu kadını olarak asla aşkın tıbbi bir karşılığı olduğunu savunmam ama yukarıda da yazdığı üzere “tecrübe” dendiğinde orada akan sular duruyor ve ben sevgili yükselenim Kova burcu kadını oluyorum. Zaten benim kombinasyonum tam bir felaket hiç sormayın yani, yengeç ve kova imkânsız ikili. Su kovaya dolar. Yani durumun vahametini düşününce neden ajan olmadım diye ah çekiyorum. Bende yıllarca neden kızlardan çok, erkek arkadaşlarım olduğunu sorgular dururdum meğer beynimin bir kısmı erkek kafası olarak adlandırabileceğimiz bir yığın gariplikler içindeymiş. O sebepten erkekleri çok iyi anlarım ve sağlam empati kurarım. Kuramadıklarım da olmuştur elbet ona da zamanlama hatası diyelim.

Ben sorumu tekrar sorup konumuza döneceğim…

Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Yani aşkın gerçekten de affedici bir tarafı var ise bunu sağlayan şey gerçekten o hormonların da etkisi ile kabulleniş mi…? Ya da dış etkenler mi? Sosyal çevre, statü, imkanlar vb. şeyler mi. İşte esas insanın sorması gereken soru bu. Hele de en son etmiş olduğum hafif acıklı sohbetin arkasından kendime dâhil bu soruyu sordum günlerce. İçeriğini çok yazamasam da ihanetten daha kötüsü ne olabilir diye düşünün isterseniz. İşte o sebepten belki de bu konuya bile vakıf olmam çok manidar bir dönemde oldu.

Ve dedim ki kendime aşk her şeyi affeder. Kendi başına bile içinde kelebekler uçuşturan bir duygunun olumlu haline baktığın zaman affedici olmaması içten değil zaten. Ama eğer aşkın affettiği şey, aşkın dışındaysa o affeden duygunun adı aşk değil. Başka bir şey. Orada sorgulamak gereken başka konu başlıkları olmalı.

Ve bunu bütün samimiyetimle söylüyorum ki “keşke bana ihanet edilseydi” cümlesinden sonra iyi ki dedim. Hem kendi tecrübelerime baktım, hem çevremdekilere, her şeye… Hayat aslında göründüğünden daha da yıpratıcı ve bazen gerçekler hiç bilinmese daha iyi… İyi ki dedim… Neye dedim orası bende kalsın… Ancak gerçekten beterin beteri var. Hayatta en kabul edilemeyecek durumu bile bir son olarak dilemiş birinden duyduğumda, çok şükür demek içten bile değildi. Ayrıca bundan da ne ders çıkarılır orası da bin bilinmeyenli denklem.
Bakmayın aslında bizler kendi mutsuzluklarımızın üzerine hayatlar kurmaya çaba göstermesek içinde bulunduğumuz olumsuz olaylar aslında hiç olmayacak. İnsan en çok mutsuz olduğu yerini, yani en eksik hissettiği şeyi hayatına çekiyor. Ve bence bunu tamamen bilinçsizce yapıyor.

Ve bugünün o yıpranmış adamlarını da aslında bu tarz hem cinslerimiz bu hale getiriyor. Aynı şekilde kayıp ruhlu kadınlar olarak adlandırdığım hem cinslerimi de bu “ıssız adam” ‘lar bu hale getiriyor. Her şey karşılıklı. Ama keşke olmasa.

Her insan birbirinde istemeden de olsa derin izler bırakarak yeni bir sayfa açıyor. Ve tekrar tekrar aynı hatayı yapıyor. Affetmek ve kabul etmek varken bütün eski öfkelerini diğer dişil ya da eril enerjiye taşıyor. Belki bu size şu an çok yabancı gelebilir. Ama enerji bütünlüğüne inanıyorsanız şuna da inanın; siz birini aldattığınız zaman birlikte olmuş olduğunuz kişinin enerjisini, hem aldattığınız kişiye, hem de hayatınızda ki aktif kişiye geçiriyorsunuz. Tıbben buna hastalıklarda dâhil elbette ama bir de işin enerji kısmı var ki orada maalesef aldatılan kişi bunu çok net anlıyor. Öyle bir enerji sistemi ki bu tekrardan evinize dönüp birlikte olduğunuz insana sarıldığınızda, ona birkaç saat önceki bedenin hislerini geçiriyorsunuz.

Bahsettiğim şey klasik yakalanmalar değil tamamen enerjiyle bütünleşmiş bir his durumu. Bir kadın veya erkek birbirinden şüphe ediyorsa inanın ki orada ters giden bir şeyler vardır. Çünkü bırakın jest ve mimikleri ben hiç oralardan çalmayacağım insan karşındaki ile anlaşmaya razı ise asla kusur aramaz. Ya da her fırsatta bir konu yaratıp karşındakini yıpratmaz. Bunların hepsi eskiden kalma öfke birikintileridir. Ve bu öfke deryasında kişi hiçbir açıklaması olmadığı halde karşındakine de aynı şeyi yapar ve de çok uzun sürmez her şeyin açığa çıkması.
Dişil ve eril enerji olgusu, seks ve bedenden öteye uzanan başka boyutlar ve gerçeklikler taşır. Geleneksel olarak kadınlar, alıcılık, besleme, hassasiyet, duygu ve sezgi ifade etme ve geliştirme durumundadırlar. Geçmiş tarihte pek çok kadın, kendine güven, doğrudan eylem, zekâ, etkili ve güçlü bir şekilde görev yapma yeteneklerini bastırmıştır. Benzer bir şekilde erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Güçlü, doğrudan, saldırgan ve iddialı hareket etme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Pek çok erkek kadının tersine, sezgi, duygu, hassasiyet ve besleme duygularını bastırıp inkâr etme yoluna gitmiştir.

Her cins, hayatını devam ettirebilmek için çaresizce diğer yarısına bağlı ve muhtaçtır oysaki. Yani erkekse dişiyle, dişiyse erkekle tamamlanmadan var olamaz. Bu durum, bedensel-cinsel-tensel bütünlenme çerçevesinde kısıtlı kalmayan, kendi varlığının içindeki enerjisel zıt yanına da ihtiyaç duyarak yaşamak ve hayatta kalmaktır. Yani birey var oluşunu devam ettirmek için çiftleşme amacıyla diğer yarısına ihtiyaç duyduğu kadar, kendi öz benliğindeki diğer karşıt çiftine de ihtiyaç duymaktadır.

Son binyılın sosyal ve psikolojik baskısıyla töre, edim ve kurallar silsilesine göre yaşam tarzı oluşturan insan toplulukları; fiziksel olarak hangi cinsin organlarını taşıyorsa, o cinsin sembolü olan davranışsal edimleri kendisinde baskın kılmayı seçmiştir. Dengede olmayan bu baskınlık tüm dünya enerjilerine yansır. Sadece kadın-erkek arasında kalmayan negatif kutuplaşma; tüm dünyanın enerjisinin üzerinde bir kâbus gibi oturuyor. Kutuplar, kendi varlığının özündeki karşıt ve tamamlayan enerjiyi reddeden durumu devam ettirdiği sürece; her türlü ikiciliğin arasındaki gerilim alanı, dengesizlik yaratmaya devam edecektir.

Basit tanımlamayla kadın ve erkek, ayrı ayrı yarım insandır. Erkekler sezgisel bilgelik ve duygusal destek için kadınlara ihtiyaç duyarlar.

Kadınlar da edilgen olmayı seçtiklerinden eylemsel olarak erkeklerine bağlıdırlar. İdeal bir iş bölümü ve paylaşım gibi görünmekle birlikte, diğer yarısı olmadan yaşayamayacağını bilen birey, kendini tek başına bir bütün olarak hissedemez ve kendi iradesinde olmayan diğer yarısını kaybetmekten korkar.

Bu korku, sürekli olarak karşıt kaynağı kontrol etme güdüsü yaratır. Bu güdü bir şekilde eylemini gerçekleştirmelidir, durdurulamaz. Zorla, hileyle ve ne pahasına olursa olsun karşı tarafı kontrol etme edimleri, ince davranış detaylarıyla şekillenerek bağımlılığa dönüşür.

Bu da kaçınılmaz olarak gücenme, incinme ve savaşı doğurur. Oysa gerçek sevgiye dayanan bütünlenmelerde bu türden bir kontrole ihtiyaç ve yer yoktur. Çünkü her iki taraf da kendi bütünlüğü içinde birer Tam’dır.

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok, Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

(Hacı Bektaş-ı Veli)

Bence bu yazı tamda buralarda durmalıydı ve kendi görevini şu anlık tamamladı. Çünkü devamı geliyor…
Aşk üzerine, sevgi üzerine, bütünleşmek üzerine daha çok söylenmeyen sözler var.

Gene de pişmanlık duyulmadan ve var olan durum üzerinden bakıp daha da kötüsünün olabileceği ihtimalini akıldan hiç çıkarmadan yolumuzda emin adımlarla ilerleyelim… Unutmayın kimse kimseye muhtaç değildir ve mutlak suretle doğanın bir dengesi vardır. Bu denge ne zaman farklı algı boyutlarına taşınıyor işte o zaman başlıyor bir şeyler değişmeye… Olumlu yönden bakıp daha doğru ve düz olarak cümlelerimizi söylemekten çekinmeyelim derim…

Sevgiyle kalın…

Mutlu Pazarlar…
Merve♥

 

Kwabs – Cheating On Me

 

Kısa bir not…
Özlem Tekin’in hayatımıza tam olarak bu şarkının sözleri ile dâhil olduğu o dönemleri düşünmedim değil bunları yazarken… “Çok üzgünüm, istemeden…” diye ince tiz bir sesle harika hatıralar bırakmış olduğu muhteşem şarkısı. Sene 1995 benim için aşkın çok fazla bir şey ifade etmediği dönemler doğal olarak… Ama çok iyi hatırlıyorum bu şarkı dillere dolanmıştı ve Yerebatan Sarnıcında çekilmişti o klip. O günlere de minik bir dönüş olur belki Pazar Pazar…

#ozlemtekin
#askherseyiaffedermi

 

KAYNAKLAR



⇒www.teknokulis.com/haberler/guncel/2014/04/29/askin-omru-bilimsel-olarak-hesaplandi
⇒www.indigodergisi.com/2013/04/icimizde-saklanan-kadin-ve-erkekler/

Yazımda kaynak olarak kullanmadım ama bakmanızı tavsiye ederim.

www.sagliklisifacilik.com/ruhsal-cinsellik-şehvet-tatmin-ve-i̇ffet-4ef3531d54a9

 

 

AÇIKLAMALAR

Oksitosin: Oksitosin, primer olarak beyinde nöromodülatör görevi olan bir memeli hormonudur. Beyinde hipotalamusta sentez edilir ve arka hipofizden salınır. Oksitosin en fazla üremedeki rolü ile bilinir.
#oksitosin

Dopamin: Dopamin, vücutta doğal olarak üretilen bir kimyasaldır. Beyinde, dopamin reseptörlerini aktive ederek nörotransmiter olarak görev yapar. Dopamin, ayrıca, hipotalamustan da salgılanır ve kana karışarak nörohormon görevi yapar.
#dopamin

Adrenalin: Adrenalin, böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur. Doğada bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır.
#adrenalin

Serotonin: Serotonin, insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.
#serotonin

Vazopressin: Vasopressin, ve Antidiüretik Hormon olarak da bilinen Arginin Vasopressin, insan dahil olmak üzere memelilerin büyük çoğunluğunda bulunan bir hormondur. Vasopressin’in birincil görevi, böbreklerden su geri emilimini arttırmaktır.
#vazopressin

BASİT AMA UFACIK MUTLULUKLAR ÜZERİNE

Hiç düşünür müsünüz eski günleri bazen böyle kahvenizi alıp dalıp gider misiniz hatıralara? Böyle büyüklerimizin evlerine gittiğimizde sehpa ortasında duran değerli aksesuarlardan oyunlar yarattığımız o günleri… Şahsen benden en çok çeken babaannem olmuştur. Neler yapardım ona, gık demezdi. Bilemiyorum ama açık oturum yazısı olsun hadi belki sizlerin de vardır böyle hatıraları bir yerlerde hatırladıkça mutlu sizi mutlu eden, huzurlu hissettiren… Aklınıza gelen en kötü gününüzde bile bir şeyler vardı bir yerlerde değil mi… Neydi onlar sahiden?
Hayat daha mı kolaydı o zamanlar? Madde denen şey daha mı az dile getiriliyordu bilemiyorum….
Yoksa bizler bu kadar çabuk tüketmeyi henüz bilmiyor muyduk?

Geçenler de birbirine girmiş eşyaların içinde bir not buldum. Anneme yazmış olduğum bir not. Ondan ayakkabı istemişim. Ve o an ne kadar önemliymiş bu benim için. Ona sahip olmak, giymek vs. Sahiden şu an düşünüyorum da, hayat sadece bu kadar basit isteklerden oluştuğu o zamanlar da, ne oldu da biz böyle büyüdük? Neden artık en iyisi bile mutlu etmiyor. Huzursuzluk içinde yaşamanın bilincinde isek neden bazı şeyleri değiştirmiyoruz. Huzur insanın ruhunun en büyük ilacı. Ötesi var mı?

Artık o istekler bile bitti. Bayram geldiğinde artık kimse kimseyi ziyaret bile etmiyor. Kapı çalmıyor hatta eve şeker bile alınmıyor. Bunların hepsi de gerçekten çok özeldi. Benim için hayatımın ve ailemin bana kattığı en önemli duygu birlik ve beraberlik içinde hayat sürmek. Yarın için büyük hayaller kurmakta sakınca yok ancak yarın için ne olacağım demeli insan. İşte bu yüzden de küçük şeylerin bizleri mutlu ettiği o güzel günler anısına bir kaç konuya değinerek bir yazı hazırladım.

Bu basit ama keyifli mutluluklar kimisi için çok daha büyüdü ama bahsettiğim şey küçük şeylerin, isteklerin yarattığı telaşlarken artık “küçük” ya da “az” diye bir kavram kalmadı. Gerçekten eskiden basit şeylerle mutlu olabilen ve bunun keyfini günlerce çıkarabilen insanlardık. O zamanlar bugünlerin böyle hissettireceğini söyleselerdi zaman dursun isterdim. Şu an da bana böyle hissettiren her şeye çok kolay ulaşıyor olmak hissinden çok yalnızlaşan bir toplum haline gelmemiz yüzündendir.

Lise döneminde kopya çekmek ve onun için sarf edilen enerji o minicik kâğıtlar, sınıfta hocanın gözüne girmek, karne hediyeleri, bayram harçlıkları falan bir sürü şey… O kadar saf ve güzeldi ki şimdi ise bunların yerini sadece hayat telaşı aldı. Hiç bilmediğimiz hırslarla tanışık olduk bir anda. Rekabet arttı ve insanlar kötüleşti. Sürekli taktik üzerine yürüyen veya yürümeyen ilişkilerin var olduğu mutsuz kadınlar ve erkeklerin içinde bu dünyayı döndürüyoruz. İnsanların birbirilerine yaptıklarını sanırım hiç bir enerji sistemi yapamaz. Hani hastanelerde görüntüleme odalarının olduğu yerlerde kapıda yazar ya kocaman “dikkat” diye. O radyoaktif enerjiden korkarız. İşte aslında şu an hepimiz birer “dikkat” ibaresiyiz. Enerjiler kötü, inanışlar kötü… Ne bileyim artık haberleri okurken git gide mutsuzlaşıyorum.

Suç işleyen insanların bile neye dayanaklı olarak kasti şekilde zarar verdikleri canların hazin son hikâyeleri git gide arttı. Neden diyor insan “ben” bunu yapmam “o” neden yapıyor. Şiddet neden bu denli aldı başını gitti? Esas sorun temelde ise bugün geldiğimiz nokta teknoloji adına bir devrim. Ancak insanların bu devrim de geçirmiş olduğu evrim bizi milyarlarca yıl geriye götürüyor. İşte böyle soru-cevap karmaşası içinde geçen sohbetlerde buluveriyoruz kendimizi… Herkesin bir fikri var ancak kim o fikri dibine kadar savunuyor orasını bilemiyorum. Yargılamıyorum da. Eskiden çok daha sert üslupla hayvanlara ve insanlara yapılanları eleştirirdim. Şimdi ise hayvana yapılan katliama söz söylesen biri çıkıyor insanlara neden üzülmüyorsun diyor. Sizce mümkün mü bu? Hayvana üzülen insana nasıl kayıtsız kalsın. Neyse işte böyle insanlarla doldu taştı dünya. Aslında gündemin de bir parçası olan herkesin bildiği ve Türkiye’yi yasa boğan küçücük bir meleğin neden, ne sebeple öldüğü? Hayvanlara yapılan işkenceler, tecavüzler neler neler… İşte bunlar bizi geriye götüren meseleler. Artık kimse çocuğunu sokakta oynamaya göndermiyor sebebi belli. Bizler böyle büyümedik ki. O yüzden bu anılar canlandığında eskiyi bu denli arıyor insan.

İnsanlık nereye gidiyor… Sosyal medya yaratılışının aksine kötüye kullanılıyor. Niye mi? Eskiden ihanetler gizli kapaklı da olsa kolay yakalanamazdı ama artık öyle mi? Aksine sanki gel beni yakala dercesine her şey apaçık ortada. Kimsenin kimseden korkusu kalmamış. Özel hayat denilen dört duvar arasında yaşanan mahremiyet bitmiş. Yaş belki 18 bile değil ama gencecik kızların sosyal medya üzerinden tanımadıkları insanlara yolladıkları fotoğraflar ve videolar içler acısı. Kısaca İnsanlık bu şekilde giderse kendi kendinin sonunu getirecek diye düşünüyorum. Ve tatmin olma seviyesi git gide azalacak. Ne yediğin yemekten zevk alacak, ne de uyuduğun uykudan bir fayda görecek hale getiriliyoruz. Evet, birileri bundan ciddi manada maddi kazanç sağlıyor. Ama her şey sadece bu boyutta kalsa iyi. Daha da kötüsü maddi kazancın önüne geçen insanların kolay yoldan para kazanma hırsı ve bunun uğruna yok ettikleri birçok hayattan bahsediyorum. İşte bizler eskiden basit şeylerle mutlu olurduk. Şimdi ise mutluluğun resmini çiz dercesine dalga konusu haline gelmiş haldeyiz. Kimimiz çok farkında, kimimizde çok farkında olduğunu sanıp hiçbir şey bilmemekte.

Çok şey bildiğini sanan kesim azalan gizlilik düzeyinin farkında olmasına rağmen bunu kimi zaman bir reklam amacı olarak kullanıyor. Bir sürü sosyal medya sitesine üye olan kullanıcı özel bilgilerinin buralarda güvende olduğunu düşünüyor. Ve hatta bunun için yüksek derecede birçok adımlı kimlik doğrulaması yöntemlerinin olması daha da güven duyulmasını sağlıyor. Ancak, kullanıcıların gizli tutmadıkları tek ayar arkadaş listeleri. Araştırmalar sonucunda arkadaş listesini kullanarak ulaşabileceğiniz bilgiler eğitim seviyesi, mezun olunan üniversite, memleketi ve diğer kişisel ve ya özel bilgiler olduğu belirlenmiştir. Ve bunlar size zarar vermek isteyen biri için kolaydan elde edilen standart bilgiler gibi görünse de aslında sonuçları hiçte öyle değildir. Bunu yazan ben bile aynı grup listesindeyim. Tabii ancak sosyal medyayı ne amaçla kullandığım ve ya işimin gerektirdiği bilgileri yayınlanmak kaidesi ile sınırlı olmaya özen gösteriyorum.
Yüzeysel bakıldığında sosyal ağlar insanları internet üzerinde bir araya getirir, ama daha derine inildiğinde ise aslında bireylerin soyutlandığını görebiliriz. İnsanların sosyal ağlarda daha fazla zaman geçirmeleri yüz-yüze iletişimi büyük oranda azalttı.
İşte tam da burada “iletişim” denilen en önemli kendini ifade etme yeteneği köreldi. Belki çoğunuz buna katılmayacaksınız ama maalesef öyle. Hiç tanımadığınız biri ile saatlerce sohbet edip, kendi evinize döndüğünüzde ailenizle bir kelime sohbet etmiyorsanız maalesef dediğime geliyoruz.

Bilim adamlarının yaptığı birçok çalışmada “soyutlanma” kavramını araştırdı ve bu kavramın birçok zihinsel, psikolojik, duygusal ve fiziksel rahatsızlıklara aynı zamanda bunaltı, somatik yakınmalar ve depresyon gibi daha birçok sıkıntıya yol açtığını bildirdiler. Bunun sebebi ise aşırı sosyal medya kullanımının yol açtığı soyutlanma beyne etki eden hormonları zayıflatır ve bundan dolayı sosyal olarak soyutlanmış insanlarda yüksek oranda stres, saldırganlık ve anksiyete görüldüğü söylenebilir.

Mutlu olmak için yapılan her şey kalpten geçer. Hala basit şeylerle mutlu olma imkânınız var. Yağmur yağdığında, hava buz kestiğinde, semt pazarı gününde vs. bir şeyler yapın. Belki bir yerlerde mutlu olmayı unutmuş bile olabilirsiniz ve hatta farkında bile olmayabilirsiniz. Günlük hayat telaşı ve rutin dışına çıktığında insanların çeşit çeşit istekleri olsa da iç sesinize kulak verin, geçmişi hatırlayın. Bu kadar kolay değildi birine istediğin anda ulaşmak. Merak etmek vardı. Şimdi aksine hem kolay ve hem de bir o kadar zor. Unutmayın bunları yapan bizleriz. Telefon çalarken gördüğümüz halde bakmayan, sonra ararım diye erteleyen bizleriz. Eskiden bunlar yoktu. Hayatın içinde modernleşirken bir o kadar da yozlaşmaya yüz tutmuş bu düzenin biraz olsun dışında kalmak için hiç değilse günde 1 saatinizi ayırın.
Hatta en son olarak şunu da eklemek istiyorum…

Mektup yazın…

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

KAYNAKLAR
http://vizyonered.com/genel/sosyal-medya-ve-olumsuz-etkileri

Ey Sevgili Sevgililer,

Bugün biz kadınları hatırlamanız için güzel bir fırsat diyelim. Cevabı hemen duyar gibiyim ama geçiştirelim birazcık her şeyi de duymak zorunda değiliz.
Aman yanlış anlaşılmasın öyle oturup çeşit çeşit mekan adı sayacak ya da alınacak uygun hediyeler listesi falan yapmayacağım yani. Hemcinslerim kızmasın. Sebebi var konuyu güzel yere bağlayacağıma dair söz veriyorum şimdiden.

Hani yemeğe çıksanız her gün çıkarsınız nedir yani bu günün sihirli özelliği hangi hemcinsimin başına gökten bir elma düşmüş ve o elmanın içinden parlak mı parlak temiz mi temiz bir pırlanta çıkmış ki? Yani hem de karşı cinsimin kafasına taş da düşse böyle bir mucize gerçekleşmeyeceğinden. Ama umutsuz olmayalım yazıyı okuyalım. Keep going arkadaşlar…?.

Ben böyle günler de klasik İtalyan geleneği madem evde makarna yenmesini uygun buluyorum zaten hali hazır da en sevdiğimiz yemeklerden biridir makarna. Hani ben yememek için kendimi tutsam da bugün özgürüm nefes alamayana kadar makarna yiyeceğim. Ama yapan biri var tabii ki ondan böyle söylüyorum bakmayın. ☺?

Zaten ev yaşantısını inanılmaz seven biriyim koy bir film, yap bir makarna, aç güzel bir şarap oldu da bitti işte, kim verebilir bu konforu sana dimi? Ama sakın bu yazıyı takiben sizler de bunu güzeller güzeli yepyeni sevgililerinize yapmayın biraz alıştırın kendinize ilk önce. Ondan sonra evde yer sofrası mı kurarsınız, çiğ köfte yapıp tavana mı atarsınız o sizin bileceğiniz iş. İlk flörtlerde bu günleri iyi değerlendirmek lazım. Hem bize de sonradan kafanıza “sen eskiden böyle değildin, değiştin” diyecek malzeme çıkar. Haksız mıyım? ?

Unutmayın ki her erkeğin ilk sevdiği kadın Annesidir. Annesine bağlı ve saygılı bir erkek her zaman size de aynı sadakat ile bağlı kalır tabii bunun olumsuz tarafları yok mu saymakla bitmez o ayrı bir başlığın konusu. Onları sonra konuşuruz.?

Gelelim Vikipedi’nin faydalarına klasik canım benim o, bütün kafa karışıklığımı gerekli gereksiz bütün bilgilerle dolduran bilgi bankam.

Canım vikipedi diyor ki bu harika anlamsız gün için; Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” (İngilizce: St. Valentine’s Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.

Kısaca diyebiliriz ki çok akıllının biri sayesinde ticarileştirilmiş gün. Yani düşünsenize bazı çiftler ay dönümü, ilk kıvılcımın doğduğu gün, ilk tanıştıkları gün, doğum günleri falan derken birden fazla gün kutluyorlar yani düşünemiyorum bu kadarını da artık saçma da geliyor hani. Karşı cinsime fazlasıyla hak veriyorum. Ama tabii bazı özel günler asla es geçilmemeli o konuda da varsa zıt bir fikir kesinlikle karşınızdayım.

Her neyse canım vikipediyle devam etmek istiyorum… Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktaymış. Antik Yunan takvimlerinde, Ocak ayı ortası ile Şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera’nın kutsal evliliğine adanmıştı.

Sanırım ondandır ki bu ay bereketli ve kutsal saptanmış buradan da bu gün takvimlere eklenmiş. Olsun zararı yok çiçek çiçektir diyorum çok şekerce.

Şaka bir yana ticari günlere gerçekten çok karşıyım ama artık toplumca buna itaat ettiğimiz için bir kişinin ya da on kişinin düşüncesiyle bugünler yasaklanmıyor.

Dünyada sadece bir tek Suudi Arabistan’da sevgililer gününü kutlamak yasak olduğundan o güne özel satış ve hediye paketleri hazırlanmaz. Sebebi tabii ki tahmin edersiniz ki dini ve kültürel nedenler. Ama dinle ilgisi ne kadar yakından diye baktığın da bunu tek yapan ülkenin en dindar ülke olarak bilinen Suudi Arabistan tarafından yasaklanmış olması tabii ki sizi şaşırtmıyor eminim. Ancak orada yaşamış biri olarak hemen şu tezi de çürütmek isterim halk gene bildiğini okuyor okumasına, günah deyip vaz geçende var, bana her gün sevgililer günü diyen de var. Suudi Arabistan ‘da sevgiliniz ya da eşinize öyle sıradan hediyeler de alamazsınız. Alınan her şeyin ne kadar abartılı ve gösterişli olduğunu eklemek zorundayım dolayısıyla kendi içlerindeki dini ve kültürel sebeplerle yasaklanmış gün olarak bilinse de genel olarak orada her gün sevgililer günü.

Hatırlıyorum da evde çiçekleri koyacak yerimiz kalmamıştı üstelik bunları gönderen sadece yakın arkadaşlardı. Şimdi ise evde yeterince bol yerimiz var ama artık Arabistan’da değiliz.

Şaka bir yana dediğim gibi ticari günler de bir beklenti içinde olmamak lazım ama ben anlık jestleri ve beklenmedik sürprizleri daha anlamlı buluyorum. Ama asla doğum günlerinden yana kastım yok, hatta en unutulmaması gereken özel gün bence doğum günleridir. Bunlar bir kuru sözle de olsa mutlaka insana hatırlandığını hissettirmeli diye düşünüyorum. Ama biz de aynı kültürel durumlar olduğundan ya abartmayı severiz ya da hiç. Umarım sevgililerinizin doğdukları o muhteşem günü unutmayan bir tanecik güzel sevgililersiniz sizler de.

Unutmayın kadınların en hassas oldukları konuların başında doğum günleri gelir. Lütfen duyarlı olalım karşı cinslerim. Sonra sizi daha iyi anlayabilmemiz için daha çok krediniz falan da olur hani. Neyse bunu okuyan karşı cinslerim tipik bir kadın yazmış diye düşünsün istemediğimden gene o tipik kadın gibi konuyu kendimize çeviriyorum.

Sevgili hemcinslerim bugün gül alamadınız mı? Üzülmeyin harika bir fikrim var kendinize bugün çiçek ısmarlayın. Cömert olun kocaman bir buket yaptırın. Kafanıza, keyfinize nasıl uyuyorsa öyle geçirin bugün. Kızları arayın kafa kafaya verip yüz yılın aşkına muhteşem enerjilerinizi gönderin.

İnsanın önce kendini sevmesinden başlar başkalarını anlaması ve sevmesi. Mutlaka sizin de kalbinize eş ve yakın bir kalp var bir yerlerde, belki de kader planında ki süreyi tamamlamayı bekliyordur sizinle tanışmak için. Her bir insanın bir ruh eşi vardır er ya da geç yaşadığınız ömürde onunla tanışırsınız. Kimimiz onun gerçek aşk olduğunu bilemez veya farklı koşulların altında mücadele etmeden ondan vaz geçeriz. Bu yüzden o kadar da umutsuz olmamak lazım hayat, en nihayetin de hep sürprizlerle dolu kısacık bir serüven. Sade ve sadece hayatımızda benim için önemli dediğiniz biri var ise kalp kırmamaya özen gösterin diyebilirim çünkü onun telafisi ne bugün ki gibi ticari bir gün ile telafi edilir ne de maddi değeri olan bir hediye ile. Kalp camdan yapılmamıştır ama duygusal kalkanı camdan da keskindir.

Her birimizin noksanları ve defoları olduğunu unutmadan bu bakış açısıyla bakmak olumlu olacaktır diye düşünüyorum. En mükemmeli diye bir tanımlamaya da zaten inanan biri değilim. Kusursuz diye bir şey yoktur. Hayatımızdaki güzellikleri kusurlarıyla da sevebilecek kadar yüksek gönüllü olalım bunun dışında her gün zaten adını ne koyarsanız günü olsun.

Kalbi boş olan herkesin gönlüne göre iyi bir sevgili diliyorum tabii ki bundan fazlası hayat arkadaşı olsun diyorum. Karşı cinslerime hayatlarında ki güzel ruhları ihmal etmemelerini tavsiye ediyorum.
Adet yerini bulsun madem Sevgililer Gününüz kutlu olsun.