Yazılar

Life Lessons

 

“Don’t be afraid of your fears. They’re not there to scare you. They’re there to let you know that something is worth it.”
C.JoyBell C.

Life teaches us that at some point we will be faced with things that absolutely terrify us. Losing someone we loved, losing our job, moving away from home, … etc.
We can’t escape fear so we have to learn how to face it and walk with it.

Kısa Kısa…

Uzun zamandır yazılarımı İngilizce edit edip etmeme hakkında karar veremiyordum. Belli bir kitleye hitap etmektense ortak dilde hitap etmek daha doğrusu tabii. Ancak Türkçenin ne kadar zengin ve birden fazla anlamı taşıyan deyimsel cümlelerini düşününce yazıları tam olarak çeviri yapmak yerine günlük yazılar yazalım dedim…

Instagram ve Facebook üzerinden kısa ve alıntılara ilave ettiğim kendi cümlelerimle oluşan günlük yayınlar yapıyorum uzunca bir süredir.
Hadi dedim artık bunu da burada paylaşma zamanı geldi…♥

SEVİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

#gotit
#fallandupthenlearned
#bebravebeyou
#bravesoul
#listentoyoursoul
#blog
#bloggers
#instablogger
#lifestyleblogger
#fashionblogger
#makeupblogger
#wonderwoman
#worldismine
#worldisyours
#dontforgettohappy
#keepwriting
#writers
#writergram
#writersmind
#writergirl
#aboutmyblog

 

Umarım, bilmediğimi yazarım…
Robert Creeley

Ne güzel demiş Mr.Creeley!

Biraz Mevlana tarzı gelir bana hep onun kaleminin bir ucu… Geleceğe dair çok emin ve keskin beklentileri vardır ama aynı anda da umutsuzlukları. Garip bir yapısı vardır kaleminin benimde en çok hoşuma giden tarafı aslında.

Neden bu kadar çok insan ve bilgi taşıdığımı bazen ben de soruyorum kendime çünkü en iyi bildiğim şeyleri unutur hale geliyorum bunları harmanlarken.

Gerçekten beynimin işleyişini aynı eve hırsız girince avazı çıktığı kadar çığlık atan alarm sesine benzetiyorum. Komik gelebilir ama bir şarkının melodisi bile bana tanıdık geliyor sanki uyurken ( yarım-komada ) bana dinletilen ses gibi diyorum. Tabii ki imkânsız bu ama işte siz öyle kabul edin. Çok fazla fizik ve realite için eleştiri oku almayayım durduk yere. İnanmıyorsanız bir nöroloğa danışabilirsiniz diyebilirim ancak.

Yazı yazarken mükemmel görünen bir cümleyi çıkarmak gerçekten zordur. Ve bir türlü önüme verilen bir taslağı zorunlu olarak yazmayı yetenek olarak görmemem bundandır. İyi yazarlar asla emir alarak kariyer yapmamalı hatta maddi beklentileri olmamalı desem yeridir. Ben genellikle yazılarımı kelimelerle birleştirip resmin bütününü ortaya koyup, böyle yazmaya çalışıyorum.

Mr.Creeley’den bir düz yazı tadında bir şiir size, belki beni daha iyi anlarsınız.

“Bir tılsımın ve mucizenin erdemlerini unutursak ölmüş demektir içimizdeki aşk.”

Yani geç kalırsan ile başlayan her türlü tehlikeye açık olan aşk bu işte…
Yani bunları yazdıktan sonra altına satırlarca yazı yazabilirim ama dediğim gibi kelimeler bende puzzle etkisi yaratır doğal hali ile. Bir kelimenin bin dilde karşılığı bir milyon tane bile olsa sadece bir tanesi bile yeter beni alıp götürmeye. Bütünü oluşturan hazzı verdikten sonra gerisi gayet kolay…

Buna bir yen-geç olmamın etkisi tabii ki muazzam. Ama kelimeler birbirine bazen öyle yakışıyor ki, aynı iki aşığın kavgasında en son söylenecek şeylerin ilk cümleler olması gibi kolay dökülüyor. En son da söylenecek kelimeler değil, âşıklar yakışıyor yanlış anlaşılmasın!
Ne örnek ama!

Bilmediğin şeyler dediğin zaman, bana nedense “insan” dedirtiyor bu soru kalıbı.
İnsan!
Biliyor muyum?
Asla bilmeyeceğim.
Her yeni insan, yeni bir lisan olacak…
O zaman bilmediğim bir şeyi nasıl yazacağım…

Mutlak suretle ne kadar kaderci olmasam da bir tarafımın kadere verdiği itimat ile şu andan bile belli tanışacağım yeni kimlikler.
Öyle ki bunlar için sadece yer-zaman iklimini “an” içinde ki müdahaleler değiştiriyor. Gayet iyi biliyorum bir yerde olacakları ve her nedense gene de bilmezlikten gelme hakkını kullanmak daha çekici kılıyor yaşanacakları.

Tahminlere de çok fazla yer yok artık olması gerektiği hali ile karşılanacak olan yaşanacak…

İşte böyle akıyor gidiyor her kelime hayat akışına uyumlu olarak… Bir yerde birileri doğuyor ve aynı anda ölüyor. İstemesek de doğaya uyumlu büyüyoruz bazen sert, bazen de yumuşak adımlarla.

Okuduğunuz her yazı mutlaka bir yaşanmışlığı temsil ediyor. Ve her kelimenin kalpte manası büyük desem haksızlık etmiş olmam kendime. İyi analiz ettiğime inandığım bütün eksi ve artıları kâğıda dökebiliyor olmama şükürler olsun.

O zaman sıkı durun yakında umuyorum ki sizi ağlatmayacağım bir kitap geliyor. Aynı bebek gibi…
Beni okuyan herkese teşekkür ederim.
İnanın ki bütün eleştiriler benim için bu platformda çok değerli…
Hepsini inanılmaz dikkate alıyor ve biriktiriyorum.

Kendinize güzel bakın…

Ne alaka olur bilemiyorum ama ekleyeceğim şarkıyı iyi dinleyin…

Bugünde böyle!

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun”

Oturuyordum öylesine karanlıktı gökyüzü…
Duygularıma şahit yıldızlar bile küsmüştü sanki bana.
Ne derdimi anlatacak biri vardı, ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Şimdiden çok yalnızlaşmıştı gelecek yıllar.
Ama birine benzemek güzeldi.
Benzetilmenin alt yazıları vardı.
Güzel olan yansımaydı.
Ve o bunun ne anlama geldiğini bilmeden “yalan” söylüyordu.

♥♥♥

Karşınızda ki kişinin yalan söylediğini bildiğiniz halde saatlerce onu dinlediğiniz oldu mu hiç ? Hem de seve seve, fazlaca feda ede ede…
Onun kurduğu tatlı cümlelerin hüznü ve neşesi bir an olsun sizin içinde gerçek olmadı mı? Ne kadar fazla duygu yükünü sırtında taşıdığını yalanlarıyla bile olsa böylesine açık eder miydi? Senin de onun kadar “sevdiği birine benzediğini” bilse…
Eder di! Düşünmeden ederdi. Çünkü o hep sevdiği birine benzetmeyi seçmişti.
Biliyordum aslında hem de çok iyi biliyordum, ben dersime çok iyi çalışmıştım hâlbuki.
Sadece beni hazırlıksız yakaladığını düşündüğü için kendi akıl oyunlarına, beni de dâhil etmek istemişti. Aslında o kocaman bir çocuktu. Yıllar ona hain davranmıştı sadece. Aslında o hep çocuktu ve bir masumu sevgiyle, içtenlikle en samimi hali ile oynuyordu.
♥♥♥

İşte tam da o sırada biri geldi ve dedi ki “sen sevdiğim birine benziyorsun”.

Duymak isteyeceğim son cümle dizeleriydi.
Ben kimseye benzemek istemezdim çünkü gerçek olan “ben” idim. Benzeşmek sadece ten ve suretten ibaretti.
♥♥♥
Aşk ise konu çoktandır inceldiği yerden kopmuştu. Buna körü körüne inananlar “aşk” kelimesini 101 adet gülle tanımlıyor ve çok değerli taşlarla süslüyorlardı.

♥♥♥

İnanılacak duygular yerini sadece kırgınlıklara bırakmıştı.
Henüz yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebek için “sevdiği birine benzetilmek” sadece bir kırgın yüreğe daha “hoş geldin” demekti.

♥♥♥

Kelimeler bazen öylesine akar yürekten ve bir yerlere oturur. Sonra geçer karşına “hadi beni buradan izle”  der.
Baktığın mı gördüğündür, yoksa gördüğünden ötesi mi vardır? Mesele görmek midir yoksa görmeyi bir meziyet olarak bilmek midir?
Çok okuyan misali felsefeye kafaya yoranları iyi anlarım. Azdan çok deli olanları severim bende onları sevdiklerime benzetirim. Sevdiklerim hep yansımalarımdır. Onlar benim bütünüm, inandıklarım ve bana bu hayatı şükrederek yaşamayı öğretenlerdir.

♥♥♥

Çünkü felsefe kendi başına bile bilgelik konusu. Neye inandığının çok fazla önemi olmaz. En önemli çıta ne kadar derin olduğundur. Sen bir insan formu olarak dünyada isen ağırlığın kadar suyun içindesindir. Ya batarsın, ya çıkarsın. Ondandır ayağının yere değmediği sularda yüzme der bir bilenler.

♥♥♥

İnsan kendi içine döndüğünde ne bilgelik kalıyor ne de hatırı sayılır hayat dersleri… Sadece o “an” var olabiliyor. İmkânlar baktığında oldukça cömert ama bir o kadar da kısıtlı kendi içinde. Senin kabın ne alırsa aslında sen o kadarsın.!

♥♥♥

Seni sevdiği birine benzeten mi gerçek, yoksa sevilen kişiye benzeyen sen mi? İşte tam da bu nokta da “gerçek” olmak ne kadar mühim bir algı insan benliğinde.

♥♥♥

Neyi ne amaçla yapıyorsan ve bu tarifin içinde sevgi varsa karşılığı illa ki gerçek olacak. Bize öğretilen bu. İstemesek bile zamanla bunu beynimizin en ince yerlerine öyle bir kaydediyoruz ki, gerçek olan geldiğinde bunu bile göremez hale geliyoruz.
Siz belki bu kadar uzun girizgâhlara alışık olmayabilirsiniz ve hatta size sıkıcı bile gelebilir. Ama insan gerçek ile yaşadığı an kavramı arasında sıkışmış bir beden dili aslında. Tam olarak insan, kendi merkezini keşfettiği anlarını bazen trajediye dönüştüren, bazen de akışta kalarak sonuca huzurla ulaşan en güzel tanımlanan canlı aslında.

“Yalanın faydası bir kere içindir, gerçeğin ise sonsuzdur.”
Denis Diderot

Kendisi Fransız yazar ve filozof. Aydınlanma Çağı’nın en önemli kişiliklerinden biri. Toplumu eğitmek ve geliştirmek için tasarlanan ünlü Ansiklopedi’nin baş editörüydü. E dile kolay böylesine derin düşünce anca böyle birinden çıkar dedirtiyor.

Tekrar ediyorum…

♥♥♥

“Sen Sevdiğim Birine Benziyorsun” dedi…
Bizler bunu gündelik hayatta sıkça yapıyoruz çünkü yalana dayanmak en kolay yol zihin içinde. Ancak bunun sadece bir kere olabileceğinin matematiğine çok fazla itimat etmediğimizden bunu birden fazla kere yapabiliyoruz. Gerçekler sonsuzdur. Ama sevdiğiniz insanları soktuğunuz kılıklar sadece bir “an” içindir. Bunu ikinci kere tekrarladığınızda asla aynı tadı vermez. Bir kere deneyimlenmiştir ve kişide de aynı hazzı vermez. Sadece kılıklar ve suretler değişir. Siz aynı kalırsınız. Kendinize söylediğiniz en güzel yalan bile sadece bir kez tat verir ve devamı sonsuz mutsuzluğa sürükler sizi.

Duygularınıza şahitlik eden yıldızlar bile küser sonra ne derdinizi anlatacak biri kalır ne de kollarında huzur bulacak kocaman bir yürek…
Yani başa döner durursunuz.

♥♥♥

Yalanların ne kadar bulaşıcı olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bazen en iyi bildiğiniz yalan bile öyle tatlı gelir ki inanmamak içten değildir. İnanmak ister yürek öylesine saf ve derinden… Seni sevdiği birine benzeten kişiyi Tanrı bile ilan edebilirsin gözünde. Ama “öz” o kadar da iyimser değildir. Acımasızdır ve sana bunu mutlaka tekrar hatırlatacaktır. O gün öğrendiğin sözlük anlamında karşılığını bulan “şeytan” ya da “iblis” bile olabilir o kişi.

Önemli olan vurgu sana ne söylendiği değil senin neye inanmak istediğindir. Çünkü yalanlar hep güzeldir.
Gün içinde “tatlı yalan” adı altında bile onlarca kurgu üzerine ilişkiler devam eder gider. Ancak işin içine “yalan” girdi mi işte orada yoldan geri dönmek oldukça zor ve zahmetlidir. Artık bir kişiden çok, birçok kişi olmuş olursunuz ve de gerçek ile yüzleşmektense ondan kaçmak daha kolay yol olur. En ucuz bilet misali…

Eiffel kulesinden nefret eden şair Guy de Maupassant ,
“Yeryüzünde, insanların sayısı kadar gerçek vardır.” der.

İstatistik olarak haklı çıkması mümkün olsa da bunun ne derece derinden gelmiş bir cümle olabileceğini ancak insan kendi özüne baktığında yani yüzleşme başladığında anlayacaktır. Kendisinin bile katlanamadığı gerçekler dizisine bakıldığında, en çokta kendine düşman olmuş kişi olarak tarihe geçmiştir. Burjuvazi bir yazardır ancak bir gece yarısı başına silahı dayadığında içindeki kurşunların çıkarıldığını görünce sinirlenip yere fırlatıyor. Fakat pes etmiyor, ölmeye kararlı olduğu için masanın üzerinde duran çelik kamayı şah damarına saplamaya çalışıyor ama sadece boğazını yaralıyor. Bunun üstüne, atlamak için pencereye koşuyor ama kapalı panjurlarla karşılaşıyor, panjurları sarsarak açmaya çalışırken odaya girenler onu yatağına yatırıyor. Yüzü kan revan içindeyken uşağına sesleniyor: “Bak ne yaptım… Boğazımı kestim. İşte bu delilik demek…” bu olaydan sonra bir kliniğe yatırılıyor. Artan delilikleri 6 Temmuz 1893 sabahı şiddetli bir krizden sonra gelen ölümle son buluyor.

♥♥♥

Beyninin içinde ki “kanayan bir yara” dediği ıstıraplar dinmiş midir öldüğünde, bilinmez. Ama bana yeterince Orhan Pamuk esintisi verdiğinden burada onunda cümlelerine yer vermek istedim.

Aşk üzerine yazılan milyarlarca söz ve şiirden çok, yeryüzünde ki insanların kalp atışına baktığınızda belki hiçbir şey göremezsiniz. Ama gerçek olan hep aynı kalır ve “gerçek” değişmez. İçinde yaşadığımız düzen değişmez, değişmeyebilir. Alışkanlıklar birden çok takıntılı yaşam tarzı haline dönmüş olabilir kendi içinizde ama asla unutmayın ki insan denilen varlık eninde sonunda beyninin hükmettiği tüm duygulara rest çekecektir. Bunu bir mutlu son veya trajedi olarak kayda geçirmek senin elinde.

Evet, sen sevdiğim birine benziyorsun… Hem de çok!
“O” ‘nu çok fazla andırıyorsun. Elimde değil mutlak benzerlikleriniz var ve ben inşaların çift yaratılmış olduklarına değil, bir bütün olabileceklerine inanıyorum. Geleceğe inanıyorum ve beni dinlemeden yargılıyorlar.
Bilmiyorlar, yapay zekaya inanıyorlar ve daha kötüsü sonumuzun geldiğine inanıyorlar.

Ben kâhin değilim.
Ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu hissediyorum.  Çift yaratılmak sadece suret benzerliği. Ve biz bunu istersek kalemle bile çizecek yeteneklere sahibiz. Çünkü ben sevgiyim ve nereye gidersem gideyim sevgimle ve beni ben yapan tüm varlığımla gideceğim… Topraktan geldiysem toprağa, ışıktan geldiysem ışığa ama her ne şekilde olursa olsun dönüşeceğim o muhteşem sevgi enerjisine inanarak söylüyorum sana bunları. Sen sevdiğim birine benziyorsun… Ve o aslında benim!
Sen de bensin!

♥♥♥

“Our memory is a more perfect world than the universe: it gives back life to those who no longer exist.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“There is only one good thing in life, and that is love.”
― Guy de Maupassant, The Complete Short Stories of de Maupassant

♥♥♥

“Everything is false, everything is possible, everything is doubtful.”
― Guy de Maupassant, Complete Works

♥♥♥

“Love means the body, the soul, the life, the entire being. We feel love as we feel the warmth of our blood, we breathe love as we breathe air, we hold it in ourselves as we hold our thoughts. Nothing more exists for us.”
― Guy de Maupassant

♥♥♥

“cette oppression douloureuse, ce malaise de l’ame que laisse en nous lé chagrin sur lequel on a dormi. Il semble que lé malheur, dont lé choc nous a seulement heurte la veille, se soit glisse, durant nôtre repos, dans nôtre chair elle-meme, qu’il meurtrit et fatigue comme une fièvre.
هذا الضيق المؤلم، إنزعاج الروح الذي ننام عليه يترك فينا الأسى. ويبدو أن صدمة التعاسة التي ضربتنا بالأمس تنزلق خلال راحتنا، في لحمنا نفسه فتُمرض وتًتعب كالحمى.”
― Guy de Maupassant, Pierre et Jean

♥♥♥

Biz hepimiz birbirimizin muhteşem yansımalarıyız.
Sırtımda yüklerim bile olsa, ağırlığımdan fazlasını kaldırmayacağım. Ve hayat bana bunu mutlaka öğretmiş olacak.
En akıllılardan sayılmak yerine, deli diyecekler. Ona da gönülden razıyım.
O gün geldiğinde sen bir zamanlar çok sevdiğim ya da aslında kendimin yansımasını gördüğüm kişi olacaksın…
Ve eğer sen o isen, ben çok mutlu olacağım.
Ayna da gördüğüm yansımam sen de bütünleşecek, ve bütün kusurları sevgiyle sarmalayacak…
İşte o zaman sen sevdiğim birine çok benzeyeceksin.

Eğer bunu okuyorsan bil ki sen bendesin…

Ve ben de sendeyim!

Karşılaşmamız sadece bir illüzyon!
Sen buna yanılsama da diyebilirsin.
Bugün hiç istemediğin bir yerde uyanabilirsin.
Unutma bunlar sadece senin seçimlerin.
Başkalarına yükleyeceğin başarısızlıklar seni sadece daha hırslı yapar.
Daha fazlasını isteyeceksen eğer, aynaya bak ve yansıman sana ne söylüyorsa onu yap.
Sana sihir ve büyü yapamam!
Sadece kalbimden geçen en güzel dileklerimi dilerim.
Sen ne kadar iyiysen ben de sana o kadar aynayım.

Sonsuza kadar!

Sevgilerimle,
Merve♥

#kupakızısinekvalesi

Alessandro Safina – Luna

 

 

Kaynaklar

http://ejderkulesi.blogcu.com/olulerin-dedikleri-maupassant-dan-alinti/9806944♥♥

İyi ve kötü, Siyah ve Beyaz, Küçük ve Büyük, Az ve Çok

Sen ya da Ben

Fark eder mi?

Bunların hepsi aslında farksızdır birbirinden başkalarında gördüklerimizin yansımalarıdır. Kime ne rol verirsen aslında sen o rolü oynayansındır. Çok dikkat etmek gerekir bu sebeple ikili ilişkilere yön verirken. Birini itham ederken ya da göklere çıkarırken. Hiç bilmediğiniz bir sebeple iyi niyetinizin kurbanı da olabilirsiniz. Ama sonunda mutlak suretle “niyetinizin” kurbanı olursunuz. Yani kime ne ettiğinize dikkat edin derim.

Vardır böyleleri…
Öyle çokturlar ki. Varlıklarından kendileri bile rahatsız olurlar. Yaptıkları eylemlerden fırsat çıkarırlar kendilerine ve sadece hedef belirlerler. Ulaşmak istedikleri noktaya vardıklarında da dururlar ve hiçbir sorun yokken sizi suçlarlar. Hep bir açıklaması vardır yapılan haksızlığın. Anlayamazsınız ve çıkamazsınız içinden. Sizi de alır sürüklerler kendi hatalı eylemlerinin içine. Bir an da bütün çevrenizi size karşı almış bile olabilirler. O yüzden hep söylerim aynada ne görüyorsan aslında karşındakine vereceğin huzur da, cefa da bunun bir yansıması sadece.

Bizler birer yaşam ışığı olarak sadece birbirimizin yansımalarıyız. Çok sevdiğim Hz. Mevlana’nın bir sözü vardır. “İnsan insanın aynasıdır. Kişi, kendisi nasılsa karşısındaki insanı da öyle görür.” Ve bu bazen öylesine bir silah olur ki bunu çok akılcı yöntemlerle uygularlar sizlere. Hiçbir kabahatiniz yokken sizi günün kötüsü ilan ederler. Bu tuzaklar ikili ilişkilerin daimi çukurlarıdır.

Yani her şey özdür. Tohumdan gelir. Birini ön yargı ile yargıladığımızda aslında bu sadece bizi rahatsız eden düşüncedir. Ama suçlamak çok daha kolay bir başa çıkma yöntemi olduğundan, ikili ilişkiler de en çok yaşanan kargaşa budur. Dedikodu ve diğer kötü örnek teşkil edecek yargılar da kendini inandırma durumudur. Kişi asla altına bakmaz, üstünü araştırmaz hüküm verir kendince. Ve konu orada kapanır. Haklıyı, haksızı tartışmaz ve dinlemez. Zaten baştan niyet bellidir ve sonuna kadar yürür. Haklıyı haksızı tartışmakta bir o kadar değersiz kılar yaşananları. Neredeyse haklıyken haksız duruma düşmek diye buna denir.

Bir de diğer hali ile kasti bir şekilde sizi bu hale getirenler vardır. Sakinliğinizi korumanız onların en nefret ettiği şeydir. Bilerek ve bundan zevk alarak yaparlar yapacaklarını. Bunlardan beslenirler. Hayat amaçları kısaca budur.

Kısaca kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi sakın başkasına yapmayın. Önce kendinize bu kötülüğü yapmayın. Bırakın bir başkasını kötülemeyi ve yargılamayı önce kendinizin özünü böyle bir duruma sokmayın. İnsanlar çoktur ve çoğalacaklardır. Sadece kendi “olumsuz” yansımanızı başka birinde görmemek en doğru yaşama sanatı diyebilirim.

Her şey kendini çok sevmekle başlar…

#kendiniçoksev
#başkalarınadabulaştır

Mutlu ve Güzel Pazarlar Dilerim…

Sevgilerimle,
Merve♥

E böyle bir yazıya nasıl giriş yapılır ki? Vallahi çok uzun düşünmeye gerek yok hepimizin birer parçası o cevapsız aramalar. Konuşmadan anlaşılmak isteyen kadın ya da erkek kişisine ithafen yazılmıştır baştan söyleyeyim burada artık ayırım yapamayacağım. Üzgünüm hem cinslerim ve karşı cinsçiklerim. Eğer aile fertlerinden geliyorsa o aramalar o da başka bir durum tabii.

Telefonun aç beni diye bağırıyor ve asla açılmıyor o telefon işte bu teknolojik durumun adı cevapsız arama. Kadın kişisi veya Erkek kişisi yan yanayken konuşmaz eve gidince herkes o telefon ele alınır. Hayır, yani nedir yüz yüze konuşamadığınız onca şey. Eskiden bende bayılırdım bu uzunca konuşmalara ama artık bir yerden sonra kabak tadı verdi. Hem aynı yüzü gör hem de gel eve 100 saat daha telefonda konuş. Ben zamanın ne derece kıymetli olduğunu idrak ettiğimden beri telefonda uzunca ve amaçsız konuşmalara karşı olanlardanım. Tabi durum ne derece heyecanlı ve aşırı istek ile açılabiliyorsa da dengeler değişebilir bakın o zaman karşı değilim…

Bazısı da kasıtlı arar en açılamayacak zamanda ve o cevapsız sayısı arttıkça kavganın da gümbürtüsü değişir. Ben bu konuya inanın ki çok şey yazarım ama ondan sonra yazma hakkımı falan alırlar elimden diye susuyorum :). Ben kasıtlı olarak arayan ve tacize varan aramalara alerjik bir tutum içindeyim. Yani ister ilişkiler, ister arkadaşlıklar kasıtlı olarak size kavga çubuğu ile yürümeye başlamışlarsa söylemedi demeyin engelleyin kurtulun.

Bir de açmadığın halde aramaya devam eden tipler var ben çok merak etmişimdir bu tipleri mesela açamıyorsun ve bataryan sana son sinyalleri veriyor ama karşı taraf ısrarla arıyor. Buna asla şüpheli durumları dâhil etmiyorum, o gruplar çok haklı bence aramaya devam edin o son kalan enerjisi de bitsin o telefonun :). Ama eğer arada hiçbir köprü yok ve siz o olmayan köprünün hayali varlığına inanarak karşınızdakini boş muhabbet için zorluyorsanız hakikaten uzaya gidenler listesine adınızı yazdırın bari efsane olun yani…

Bir de kasıtlı olarak telefonunu açmayan kişi var. İşte burada ki en önemli altı çizilesi duruma örnek kişi o. Niye mi? Tut ki acil bir durum oldu karşı tarafa asla ulaşamıyorsunuz çünkü bir zamanlar birileri ona kendisini bulunmaz hint kumaşı zannettirmiş, o yüzden de bu arkadaş telefonlarına nedensizce cevap vermiyor. Sözüm ona bu onu en cool yapan özelliği. Gerçekten böyle insanlar varsa da engelleyin yahu o ne öyle müsaittir açmaz, ararsınız meşguldür ama geri dönmez, mesaj yazarsınız görür cevap vermez. Hakikaten katlanılası kişilikler değildir bunlar. Sonra da der ki “aaa görmemişim” evet görmemişsin arkadaşım hem de hiç. Çünkü eğer biraz görmüş olsaydın o telefonu aksesuar niyetine değil bir araç olarak da kullanmayı bilirdin.

Beni haksız bulanlara saygıyla sevgilerimi yolluyorum. Ama haksız değilim asla kabul etmem 🙂 edemem. Böyle insanların girdiği kalıplara dayanamıyorum desem yeridir. Ne bu böyle kendini önemli zannetmeler. Aç müsait değilim de en azından karşı taraf ne söylüyor bil. Değil mi?

Bir de kırgınlıkların üzerine açılmayan telefonlar vardır ki onlar çok manidar. Yani aramayın mı desem arayın tabii ki ama yani hayatta aramaktan çok daha fazla büyük adımlar vardır. Tamam, telefon iyi bir araç ama en güzeli yüz yüze olan iletişim. Kırgınlıklar telefonla, mesajlarla düzelmez. Sağ olsun teknoloji her şeyi tükettiği gibi iletişimi de bitirdi. Ama hala ufakta olsa bunu kullanma şansımız varken bırakın o çok akıllı telefonları kendi aklınızı kullanın.

Herkese muhteşem bir hafta dilerim…

Sevgilerimle,
Merve♥

Mutluluğun Tanımı

Holstee Manifestosu

Uzun zamandır hakkında bir şeyler düşündüğüm, “içinden geldiği gibi yaşa” temalı yazılmış bir manifesto. Bahaneler bulmaya çalışsan da, hayatını karman çorman hale getirmek için bin bir trajedi yaratsan da kendi haline bırak olayları her şey kendi özüne doğal haliyle dönsün tılsımı var bu manifestoda.

Hikâyesi de ilginç…
2010 yılında ABD’nin San Fransisco şehrinde yaşayan Fabian Pfortmüller, Michael Radparvar ve Dave Radparvar hayatlarından fazlasıyla sıkıldıklarını fark eder ve yeni bir arayışa girerler. Meşhur Union Square parkında oturup yeni hayatlarına dair akıllarından geçenleri o ana kadar yaşadıkları tecrübelerle birleştirip kâğıda dökmeye başlarlar. Ve Holstee çıkar ortaya…

Manifesto der ki;
Basit Yaşa.
“Bu senin HAYATIN
Sevdiğini yap ve sık sık yap.
Hoşlanmadığın bir şey varsa, değiştir.
İşini sevmiyorsan, bırak (ayrıl)
Yeterince vaktin yoksa televizyon izlemeyi bırak.
Hayatının aşkını arıyorsan, dur!
Sevdiğin şeyleri yapmaya başladığında o seni bekliyor olacak.
Sürekli analiz yapmayı bırak, çok düşünme.
Hayat basittir.
Bütün duygular güzeldir.
Yediğin zaman her lokman için şükret.
Zihnini, kollarını ve kalbini yeni şeylere ve yeni insanlara aç.
Farklılıklarımızla bir bütünüz.
İlk gördüğün insana tutkusunu, hayallerini sor ve kendi rüyanı da onlarla paylaş.
Sık sık gez, kaybolmak kendini bulmanı sağlayacaktır.
Bazı fırsatlar sadece bir defa gelir, sakın kaçırma.
Hayat, tanıdığın insanlar ve onlarla yaptıklarından ibaret.
O yüzden çık dışarı ve bir şeyler yap.
HAYAT KISA
Rüyanı yaşa, tutkularını giyin”.
HOLSTEE TEAM

#THISISYOURLIFE

Hangimiz bu kadar gözü karayız bilinmez… Ancak keskin virajlar hep kuvvetli anlarımız da çıkmıyor önümüze bazen de derin uykuya dalmışken o virajlardan geçiyoruz. Hayat böyle akıyor zaten…

Diyorum ki…

“Hayat” Bizi yoran, yaptıklarımızı değil yapmadıklarımızı sorgulayan ve senin mutsuzluklarından beslenen enerjilerle harcanmayacak kadar kısa… Maddeleri değiştirmek daha kolay olabilir ama manevi duygular da hırpalanmayacak kadar kendine has ve özel tohumlardır. Umarım her güzel ruhun bunu başaracak kadar güzel hayalleri vardır kendisi için…
Onlarca… Nokta var hayatta. Hiçbiri yalan değil üstelik. Hiçbiri aldatmıyor seni. Seni öpen, sana sarılan, senden nefret eden, sana aşık olan, senden çok uzaklarda olan… Sana söz veren, hiç bir söz vermeden giden… Senin elini tutan… Seni Seviyorum diyen, seni arkandan bıçaklayan… Seni dipsiz kuyulara iten… Ya da sana el uzatan. Hiçbiri yalan değil. Hepsi gerçek. Hepsi güzel. Hepsi…
İnsan her şeyi hisseden varlık. Her şeyi bilerek doğan varlık İnsan. Sadece bir noktayken can bulan varlık gene insan. Doğar, nefes alır ve yaşamaya başlar. Sadece çok az insan gerçekten yaşar. Dünyanın her nimetine dokunur ve hisseder acı ile tatlıyı birbirine harman eder ve içinde ki sonsuz yolculuğa her bir gün hazırlar kendini.
Yolundan dönmeyen güzel ruhlara gelsin…

Sevgilerimle…
Merve

Shakespeare
Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup, bunu AŞK sanıyorsunuz.

Gerçekten öyle mi sanıyoruz? Yoksa bu bedenlerle ruhlar arasında net bir bağlantı hiç mi yok? İnsan deli olmalı di mi? Ama aşkta bir delilik değil mi zaten? Peki ya hangisi gerçek delilik oluyor bu durumda âşık olduğunu sanmak mı, yoksa olmayan bir aşkı gerçek kılmak mı?
Ne kadar karışık görünüyor belki d Devamını Oku

Dil, Düşüncenin İskeletidir…

Bir Kahve molası verelim istedim…
Dil, düşüncenin iskeletidir.
Ne güzel söylemiş Nietszche…
Bir şekilde dil, düşüncenin aynası yani…
Yani dil, düşüncenin evi midir?

Aslında bunların hepsi de birçoğumuzun ilgisini çekecek derin ve felsefi konulara kapı açmakta… Hani çok okur olduğumdan, bir de yazmayı sevdiğimden değil sadece bir o kadar da düşüncesiz olmaz ya bu işler 24 saat aslında çalışan bir beynim var desem Merve’ye haksızlık etmiş olmam :).
Hani insan alkol aldığında bazen ağzından hiç istemediği kelimeler çıkar ve bazen de o kelimeler uzun uzun cümlelere döner ya, hah işte tam da o noktadan bahsediyorum.

Ertesi gün kırıp döktüğünüz kalp için bir özür dileme töreni düzenlemek istediğinizde karşı taraf der ki hep “söylenilen her şey iyi/kötü mutlaka daha önceden düşünülmüş şeylerdir.” Yani hiçbir keyif verici maddenin size istemeden söylettiği değil de tamamen bilinç süzgecinden geçerek söylendiği gerçeğin ta kendisidir denebilir. Yani söylenen kötü ve kalp kırıcı sözler, cümleler maalesef kastidir.

Kendini iyi ifade edememekten bahsetmiyorum asla, bilakis kendini her şartta ne olursa olsun ifade edebilecek yeterli kelime haznesine sahip olan bireyler olduğumuzu savunuyorum. Tabii ki işin diksiyon ve güzel konuşma sanatı tarafı bile istenirse zehir zemberek olabilir, bunu bile iyi yönetilenler vardır aramızda hepsine de saygıyla eğiliyorum. Ama bunu hem iyi yönetemeyip hem de yaşanan hallerin arkasına sığınan insanları hoş göremiyorum maalesef…
Siz siz olun kemiği olmayan dilimizin bir duyu organından daha çok duyarlılık üzerine bize bahşedilmiş bir uzuv olduğunu unutmayın…
İncittiğiniz kalbin kırgınlığını telafi etmek için gene aynı yere başvurduğunuz da dil susar da gözler konuşur diyebilseydik zaten dünya üzerinde 7000 adet farklı dil konuşulmazdı…
Kimseyi kırmadığınız ve hangi dili konuşursanız konuşun gerçekten kalbinizden geçen kelimeleri kullandığınız bir hafta olsun…
Sevgiler
Merve

 

Soru sorarak kendini dinleme yöntemini çok severim… Önce sorular sorarım kendime ve sakince cevaplarımı kaydederim. Kafama, not defterime, günlüğüme, telefonuma… Ben hep yazarım yazdıklarımı da hep saklarım bir gün mutlaka lazım olur illaki. Övünmek gibi olmasın ama yazılarımın reçete bile olduğu görülmüştür. Bunlar öyle faydalı geri bildirimler olur ki çoğu zaman tıpkı sabahları soğuk duş almak gibi beni de kendime getirdiği çoktur.
Sizlere de tavsiye ederim. Soru sorun kendinize. Her zaman önce kendinize sorun ve ilk dinlediğiniz kişi siz olun.

O zaman başlayalım sormaya…

Sizce sevgi nedir?

Sonsuz bir akış mıdır ya da karşılıksız versiyonu kutsal sevgiye mi dairdir sadece. Üzerine milyarlarca söz, şiir, şarkı, romanlar yazılmış o meşhur Sevgi nedir, kimdir, nerededir? Bir bilene soramıyoruz çünkü her birimiz bir bileniz aslında.

Sevmek, beklemektir.
Sevmek, inanmaktır.
Sevmek, sabırlı olmaktır.
Sevmek, gitmektir.
Sevmek, kalmaktır.
Sevmek, susmaktır.
Sevmek, acıdır.
Sevmek, teslim olmaktır.

Bu liste sanırım böyle uzar gider…

Eee o zaman Sevgi nedir, Sevmek nedir dediğinde karşınıza bir delilik tablosu çıkmıyor mu? Sevmek gitmektir diyor yazının biri… Ne alaka ama niye gidesin severken değil mi? Kal ve sev niye gidiyorsun ama işte bu melankolik ve arabesk anlayış binlerce yıl öncesinde de vardı. O zamanlar bile sevgi kimilerine göre fazla acıydı.

Sevmek neden acı olsun mesela yani işte araştırsanız iyi bir yazı için karşınıza türlü türlü komik şeyler çıkacak… O yüzden diyorum hepimiz bir bileniz. Kimimize acı, kimimize sevinç getirir bazen her ikisi de yer alır kalbimizde. Bu böyle uzar gider de esas değinmek istediğim nedir, ne değildir değil. Neden bu kadar sevgisizlikten yakınır hale geldik ve neden sevgiyi sonsuz bir rezerv haline getirdik…

Öncelikle bence toplum olarak en büyük sorunumuz kendimizden başka herkese olumsuz olmamız. Trafikte, işte, evde, ilişkide, okulda, iş görüşmesinde kısaca her yerde. Kendimizden başka herkes olumsuz. Tabii ki empati yeteneği herkeste yeterli halde yok doğru ama madem insan bu kadar kendine düşkün ve kendine kör o zaman dışarıda ki sesi de anlaması bir o kadar kolay olmalı diye düşünüyorum.

Mesela Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV 10 Temmuz 2015 tarihinde Türkler neden birbirine güvenmez? Başlıklı bir yazı yayınladı.

http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5273/Turkler+neden+birbirine+guvenmez_+

Okumanızı tavsiye ederim. Çünkü benim eğlenceli halde yazıya yansıtmaya çalıştığım konu, bakmayın aslında öyle ciddi yerlere dokunuyor ki iş psikolojinden ülke yönetimine kadar gidiyor…

Birde Türklerin birbirinden çok hoşlanmamalarını birçok kişi kaleme almış ne kadar ilginç diyorsunuz diğer toplumlara baktığınızda.

Araştırma sonuçları ilk bakışta Müslüman ağırlıklı bir toplumun Müslüman olmayanlara duyduğu hoşnutsuzluk olarak yorumlanabilir diyor makale de ve devam ediyor. Fakat sonuçlar İran ve Suudi Arabistan gibi Müslüman ülkelerin de pek sevilmediğini ortaya koyuyor. Pew araştırmacıları bunu şöyle yorumluyor: “Aslında, Türklerin gerçekten sevdiği bir ülke ya da bir kuruluş bulmak epey zor, tabii ki Türkiye hariç”.

Ne var ki, bu kanıya da şüpheyle yaklaşmak gerek. Zira başka araştırmalar Türklerin aslında birbirinden de pek hoşlanmadığını gösteriyor. Muhtelif küresel “kişiler arası güven” araştırmaları Türkiye’nin dünyanın en güvensiz toplumlarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, 2008 tarihli Dünya Değerler Araştırması’nda Türkiye kişiler arası güven anketinde 60 ülke arasından sonuncu durumda.

Bu verilere baktığımızda, Türkiye’nin paranoyak bir toplum olduğunu söylemek pek de haksızlık olmaz. Bunun dış politikadaki yansıması, toplumun diğer ülkelerin Türkiye’ye karşı sürekli komplolar kurduğuna inanması. Aynı paranoya, iç politikada ise şiddetli siyasi çatışmalar, gövde gösterileri ve tekrarlanan cadı avları şeklinde tezahür ediyor.

http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2014/11/turkey-polls-turks-dislike-everybody.html

Kısaca genel tabloya da baktığımız da aslında Ülke genelinde bir problem yaşıyoruz. Dolayısıyla aile içi ilişkiler, özel hayat ve ilişkiler, evlilikler, ortaklıklar ve daha birçok ikili diyalog üzerinden yürüyen ilişkinin temel çatısını güvensizlik üzerine kuruyoruz.

Peki, hal böyle araştırmalar ve anketler malum peki biz hiç mi gelişmiyoruz? İnsan umudunu kaybeder bu tabloya baktığında değil mi? Bence gelişiyoruz kesinlikle “hala umut var” en azından benim inancım sonsuz. Ama yürümeyen ataerkil toplum yaklaşımı olabilir. Ve mümkündür de. Örneğin çok severek evlenen bir çift, çok kısa bir süre sonra sen/ben demeye başladığında evliliklerinin çatısı sarsılmaya başlıyor. Burada odaklanılması gereken kişilerden hangisinin sevgi ile ilgili sorun yaşadığıdır. Ve tabii ki sevgi eşittir insanlara olan güven/güvensizlik sendromları da bu kişileri bu duruma iten sebeplerdir.

Neden bugün kendinden güçsüze yapılan türlü işkence ve taciz vakalarına bakıldığında temelinde insanın kendine duyduğu sevgisizlik olarak yorumluyorlar.

Ben kendi dilimde ki sevgiyi yorumladığımda ilk ailem geliyor aklıma. Çünkü sevgi tohumları ailede başlar. Anne ve Babaların çocuklarına sık sık onları sevdiklerini söylemeleri gerekir. Bu o kadar önemli ki bu çocuklar ileride kendilerine güvenen, kendilerini önemseyen ve seven bireyler olarak yer alacaklar toplumda Ve yanlış olan bir algı var ki düzeltilmesi şu an mümkün olsa keşke her bir zihniyette… Sevgi çocukları şımartmaz aksine ilerisi için altın kalpli bireyler olurlar. Sizce sevginin iyileştiremeyeceği ya da onaramayacağı bir şey var mı?

En sevgisiz insanların bile sevgiyle ne hale geldiklerini biliyoruz. O yüzden bu ataerkil bilgilerin lütfen öncelikle yetiştireceğiniz veya yetiştirmekte olduğunuz çocukları engellemesine izin vermeyin. Her şey aile de başlar, güzel bir çocukluk geçiren bireyin hayalleri de bu oranla renkli ve azimli olur.

Sevgisiz büyüyen çocukların ne gibi duygusal zorluklar çektiğini bildiğimizden bunu unutmayalım. Sevgi ilk aşkınıza duyduğunuz duygu patlaması değildir. Bu duyguyu ilk bu şekilde yaşayan bireyler sevgiyi sonsuz bir rezerv haline getirirler. Hayatlarında ki insanların onları şartsız ve kusurlarını görmeksizin sevmelerini beklerler. Ve çok acıdır ki geçmişte bu gibi birliktelikler başarılı evlilikler olarak gösterilip sonlanmadığından çoğu bireye de kötü örnek olmuştur.

On sekiz yaşındaki bir genç nasıl kendini intihar bombacısı yapar diye düşündüğünüz de aklınıza ne geliyor. Bütün geleceğini bir anda çöpe atmak ister bir insan ve diğer insanların…
İşte bunların hepsi ailede başlıyor. Aile içi sevgisizlik bambaşka bir durum. Sevginizi belli etmediğiniz birey altı aydır kayıp olduğunda ve onu bulamadığınızda da aynı soruyu sormanız gerek.

Aileleri tarafından önemsenen çocukların hayata bakış açıları hep farklı oluyor. Dediğim gibi oyun oynarken kurdukları hayalleri bile bir o kadar uçsuz bucaksız oluyor.

Ailelerinden ilgi ve alaka görmeyen, takdir edilmeyen çocuklar ise bu sevgiyi gösterecek ilk kişiye teslim ediyorlar kendilerini. Bu da bazen cemaat bazense terör örgütleri oluyor. Sonuçların hep sebepleri var bunları gözden kaçırmamak gerek.

Ve Kalıbımı basarım Sevgisiz yaşayan insan yoktur arkadaşlar. Ya bir kuş sahiplenir daha büyüğüne bakamadığından ya da gider parasını, pulunu, gücünü hayır işlerine bağışlar. Belki insanlardan uzak durarak huzuru bulur bilemem ama insanız sevgi olmadan yaşayamayız, bunu iddia eden çok bilenlere de sevgiler. Ve bunu sevgilisiz olmakla karıştırmayalım lütfen sevgi insanın içindedir ve her zaman yansımasını dağda, bayırda, kuşta, köpekte de bulabilir.

Kısaca…
Yeteri kadar uzun oldu o ayrı…
Kalemi elime alınca bırakamıyorum ne yapayım.
Kendi ile barışık, çevresi ile barışık insanların sevgiyi bir rezerv olarak görmekten çok bulunduğunda ne kadar kıymetli olmasından ötürü kaybetmeme odaklı ellerinde tutmalarını dilerim.
Sevgi hayatımızda hep olsun. Sevgi varsa her şey hallolur gerisi hikâye diyorum.

Sevdiklerinize SENİ SEVİYORUM demeyi unutmayın.
SEVGİLER
Merve

Önce şöyle söylemeliyim ki ben biraz karışık bir yazarım. Ne demek karışık merak etmeyin kafa karıştırmak için değil ilham kaynağım her şey tanıdığım, konuştuğum ya da tanımadığım, bilmediğim ne fark eder. Resmin bütününden azalarak bakıyorum olaylarla ve duygulara. Bizi biz yapan her şey çok fazla markajımda. Duyguları güzel aktarabildiğime inanıyorum ondan ben karışık bir yazarım diyorum. Korkutmasın  🙂

Blog yazılarımı öyle esip yazıyorum tabii ki spontane yazılarım sayfa sayfadır. Ama bir de başlık koyup öyle beklettiklerim var. Ne bileyim gelmiyor herhâlde altına dolduracak bir şey bende öyle saklıyorum ama bir gün kesin doluyor o başlığın altı. Neyse ki dolar taşar…
Ama bu başlığı uzun süredir bekletiyorum. İyi bir şeyler çıksın istedim. Hatta biraz kaynak topladım hem kendimden hem dışarıdan karıştırdım işte bir şeyler. Hangimiz sevmez ki ortaya karışık bir şeyler.

“Ne garip şey şu mutluluk! Gitti mi gider. Çağırsan gelmez. Gelse de kalmaz. Kalsa da yetmez.“
⇒Sunay Akın’dan alıntıdır. Asla emek hırsızlığı yapmam yapana da çok kızarım.

Tamam, garip bir şey de bu mutluluk, neden böyle hep kalıcı olmaz hava durumu gibi 4 mevsimden fazlasını yaşatır insana çözemiyorum orayı. Muhtemelen bu duyguları yaratan Tanrı bunu da bilerek sabit kılmamış hep bir arayış, hep bir var oluş çözümü/düğümü içindeyiz.

Arayış bitmiyor hep daha fazlasına kafa yoruyoruz. Sonra ben mutsuzum, hayat bana gülmedi hiç, şansım yok, yıldızım düşük… Uzar da uzar bu falanlar… Her birimiz neler neler yaşıyoruz, biriktiriyoruz ona sözüm yok zaten eksiksiz tamamladığımız yaşam süreci içinde. Bu duygular bizi biz yapıyor zaten. Ama neden hep sabit kalamıyoruz mesela bu benim hep merak ettiğim bir düğümdür. Bana sorulsaydı koşulsuz mutluluğu tercih ederdim arada bir minicikte olsa düşüşler asla istemezdim. Evet, bazıları bunlardan beslenerek başarılı oluyor bu bir gerçek ama neden bu olumsuz duygular bizi yukarı itsin ki? İtmemeli hayır itmesin… 😉

Neyse işte böyle anlarda çok özendiğim bir karakter var kendisi yıllardır belki de asırlardır konuşulur hatta buna şaşıranlar gülerler. Kendisi gitmiştir bir daha da dönmemiştir. Bazı hikâyelerde kendisinin 10 sene kadar sonra döndüğü söylenir ama o meçhul hikayede gerçekte kimse bilmez ne olduğunu.
Evet, başlığımda ki hayran olunası anonim karakter “Bakkala diye çıkıp kaybolan İnsan”. 😀
Dönmeyen insan bazen dönen insan 🙂 dönerse de efsaneleşen karakter.

Yazıyı yazmaya karar verdiğimde başlığı attım bıraktım ama araştırmada yaptım. Google da binlerce hikâye ve yazı var, okurken çok güldüm onları paylaşmak istiyorum… Nasıl yorumlar yapmışlar inanamadım ama bizim insanımızın gerçekten harika bir görüş kapasitesi var mizahi yönde ağırlıklı.

Buyurun o zaman beraber gülelim…

→Daima imrendiğim, hakkında çıkan haberleri dikkatle takip ettiğim insan. Bu nasıl bir olaydır? Adamın cebinde 2 3 milyon, altında bir eşofman, ayakta terlik ya da rastgele giyilmiş bir spor ayakkabı ve tek görevi ekmek alıp gelmek. Evden çıkıyor ve hoop! Uçtu gitti. Yahu yıllardır var bu tarz haberler ne yapıyor bu insanlar kaçıp kaçıp gizli bir bölgede buluşuyorlar mı? Gündelik hayattan etraftaki baskıdan bir kaç ekmek parası ile kaçıyorlar mı? Ekmek almaya çıkıp “into the wild” oluyor adamlar bildiğin. #salvadordeli

→İçten içe haset ettiğim insan. O koy vermişlik, boş vermişlik ve akabinde oluşan şuursuz rahatlık düşüncesi elbette çekici gelen. Ammaaa iş yerinden bakkala diye çıkıp kaybolunmuyor hacı. Yok yok, o değil de benim cidden bakkala diye çıkıp kaybolasım var.
Sıkılmış bünye feryatları vol.2 #melpomene

→Evden bakkala diye çıkıp 10 yıl kaybolasım var ama Müge Anlıdan korkuyorum. @kotuserafettin

→Bende bazı geceler yıldızlara bakıp derim; şu ufolar kaçırıyorsa bazılarını gerçekten, gelseler de beni de kaçırsalar, farklı bir deneyim 🙂 #cobalt1977
Dünyada yapılmakta olan en saf ve katkısız ekmeği almaya gitmiştir belki. Uzun sürebilir.

→Altında büyük bir yanlış anlamanın yattığı eylem. Adam diyor ekmek parası kazanmaya gidiyorum, kadın anlıyor ekmek almaya gitti.

→Tam bir macera adamına yakışacak delilikten bir adım sonraki duraktır.

→Navigasyon cihazıyla gittiğim her yerde kaybolduğum için bunu bile başarabileceğime inanıyorum. #gp

En çok Müge Anlı kısmına güldüm ve çok doğru bir tespit aman arkadan sizi merak edecek bir aileniz varsa lütfen bakkala diye çıkmayın sabah kuşağı programlarında ünlü olabilirsiniz aniden.

Bir de Neyzen Tevfik hikâyesi var…
Yaşanmıştır.
Alıntı; Murat Bardakçı’nın haftalık tarih dergisi. Babasından sürekli dayak yiyen Neyzen Tevfik’i babası bir ramazan akşamı iftarlık limon almaya gönderir. Bakkala giderken rıhtımdaki gemilere gözü takılan Neyzen hayatının kararını verir ve bir geminin ambarına saklanır. Geldiği yerin Mısır olduğunu çok sonra öğrenecektir. Beş yıl sonra Neyzen yine bir ramazan akşamı elinde limonlarla babasının kapısını çalmıştır.

Demek ki insan bazen yaşadığı sıkıntılardan, mutsuzluğundan ya da olmak istediği yere varabilmek için de kapıdan çıkıp gidebiliyor. Ama nereye gidersen git içindekileri de götürürsün. Yani kapıyı çarpıp çıkmak çok ta geçerli bir durum değil. Hangi kişi ya da kişiler kalkıp 10 yıl kaybolmuş ve beraberinde içindekileri de taşımamış ki… Dertler, üzüntüler, mutluluklar her zaman kalbimizde. Zaten öyle bir gerçek olsa fişi çekip gitsek değil mi ama öyle bir gerçek yok en azından kimse arkasını dönüp var olduğu hayata kolay kolay arkasını dönemez diye düşünüyorum…

Her ne sebeple olursa olsun insan bu ruh haline erişiyorsa işler ciddi boyutta demektir. Buna da saygımız sonsuz. 😛

Ben yazımın ana fikrine o özendiğim karaktere döneyim… Evet, kendisine hayranlık duyuyorum ancak asla kendimi bir akşam bir rıhtım da, bir gemiye binip sonrasında bir Ülke de bulmak istemezdim.  Annem, babam, kardeşim ( kardeşlerim ) ve diğer aile bireylerimi öyle bir anda arkamda bırakamazdım. Manevi değerlerim her şeyin üstünde, öyle olmayanları da saygıyla karşılıyorum…
E buna benzer bir şey yapmışlığım var geçmişte. Çokta masum değiliz yani. Hatta iki şey ama olsun her biri haberli idi. 10 yıl da sürmedi  Gerçi ikinci girişimim yakında 10.yaşını kutlayacak. Hayatta her şey mümkün diyoruz en nihayetinde de insanız başımıza her şey gelebilir. Başka bir İnsan yüzü yüzünden kaçma duygusu oluştuğunda o durum değişiyor maalesef. Her ne olursa olsun ne diyoruz hayat yaşamaya değer, bir kere geldik diye biliyoruz madem 10 ömürlük yaşayacaksak ta kalp kırmadan yaşayalım. Her gün çok değerli, her bir gün geçiyor ve geride kalıyor. İyi değerlendirmek lazım ve en önemlisi empati yeteneğimizi geliştirmek üzere ilişkilerimizi sürdürmeliyiz. Karşındaki insanın duygu dünyasını anlamak, bir saniye için bile kendini onun yerine koymak aslında bu dünyada ki en kolay yetenek. Maalesef bazılarımızın bunu yapmak işine gelmese de hala umut var diye düşünüyorum.

Napıyoruz o zaman?
Artık bakkala gitmiyoruz bir sürü büyük market var oralara gidelim. 😛
Giderken akıllı telefonlarımızın varlığını unutmayalım artık teknoloji diye bir şey var kaybolmayan sakız yok. Sizi her yerde bulabilirler. Gerçekten kaybolmak için ciddi bir araştırma yapmanız gerekli özellikle Müge Anlı’nın ağına takılmadığınız sürece kaybolan sakız olabilme şansınız yüksek. E madem durum böyle evden çıkıp dönmeyeceksek sosyal medyada yer bildirimi de yapmayalım. Böyle evden çıkıp gidenler var tabii gittiği yeri söylemeyenler var ama bu baş belası teknoloji sayesinde artık yalanların da üstü kapalı kalmıyor, daha iyi niyetli hali ile gidenler öyle gizemli de kaybolamıyor sürekli birilerine bir şeyler gösterme durumu yüzünden de kaybolunamıyor. Yani bu özenilesi insanlar artık rahatça efsane olabilirler.

Sevgilerimle… 😉