Yazılar

 BİR ŞARKI OLSAYDIN EĞER…

Böyle giriş yaparsam aklıma ilk Nietzsche’nin “Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanıyorlar ” sözü gelir…

“And those who were seen dancing were thought to be insane by those who could not hear the music.”

Yakında özelden mesaj almaya başlayacağım Friedrich Nietzsche sözleri yüzünden. Ne yapayım inanılmaz malzeme var bu sözlerde kendini tutamıyor insan. Yazdıkça yazası geliyor.

Kendisi hakkında ekşi sözlükte “annesi yüzünden bunalımlara girmiş başarılı bir filozof” yorumunu okuduktan sonra tamamen duygusal olarak gene bu annelerle-oğullarının ilişkisi gelmedi değil aklıma hadi neyse bugün oradan çalmayacağım. Repertuarım hazır.

Ve evet eğer bir şarkı olsaydınız siz hangisi olurdunuz isimli çoktan seçmeli sınav blogu♥ma hoş geldiniz. Sonunda kazanan falan olmayacak sadece kendinizi bir şarkı yerine koyduğunuz oldu mu hiç. Merak ediyorum. Acaba herkes benim kadar meraklı mı bu şarkı işine.

Ben müzik olmadan yaşayamayanlardanım. Her zaman her yerde mutlaka şarkılar şahitlik etmeli yaşananlara bence ancak böyle ölümsüzleşir insanın anıları. İşte ne yapalım bu da bir bakış açısı…

Öyleyse başlıyorum…

Eğer bir şarkı olsaydım milyon tanesi olabilirdim elbet konu bensem…
Ama hatırlatmak iyi gelir belki hani 1990’lardan birkaç dize size…

Senle topla beni
Çarp uzaklarla
Ekle sensizliği
Böl saatlere
Ne kaldı ne kaldı…

Özlemi formülleştirilmiş şarkı sözüdür kendisi. Adı gibi “Melankoli” şimdilerde belki de tam şu anda aklınıza gelip de dinleyeceğiniz melankolik şarkı.

Sene 1989…

Ben o zamanlar 4 yaşındayım ve bu şarkıyı ezbere söylüyorum. Elimde fön fırçası, adeta süper star havasında uçuyorum evin içinde…

Demet Sağıroğlu daha 20li yaşlarında sanıyorum ve sesi derya gibi akıyor şarkıya. Tabii onu henüz Kayahan vokalisti olarak tanıyoruz sadece. Henüz kendisinin Kınalı Bebek albümü çıkmamıştı.

Yani kronolojik bilgilere yer vermeden olmaz elbet ama ben bir şarkı olsam özlemi böylesine formüle eden bir şarkı olurdum. Bundan daha iyi anlatılamaz birine duyduğun özlem.

Şimdi bugün bu şarkılara bakıp nasıl “ah ah” çekiyoruz. Çünkü böylesi yok artık, sesi olan da olmayan da sahnede elinde en kötü bir single albüm… Eskiden bunlar yoktu ki sesi güzel olmayan birini piyasa da içine almazdı… Seslerin düzeltildiği, muhteşem notalara dönüştürüldüğü stüdyolar yoktu dolayısıyla da eğer sesin de malzeme yoksa ne olursan ol tutmazdı. Piyasa gerçekti, yapılan işler kaliteliydi. Ondandır halen bu şarkılar çaldığında içim cız ediyor.

Arabada, evde, telefonda ne kadar müzik için alan varsa hepsinde ayrı bir bölümde bu yılların şarkılarının olduğu albümlerim vardır halen de sıkılmadan dinlerim.
Sıra sizde…?

 

Sevgilerimle,

Merve♥

KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ

Diyelim ki yeni bir ilişkiniz var… Hem de çok yeni böyle fırından taze taze… Ama gene başladınız ecel terleri dökmeye. Bahaneler ilk günden başladı ve ne yapsanız da vicdanınızın esirisiniz.
Yazılarımda hem cinslerimi koruma tavrımı az biraz anladınız ama bu sefer durum farklı… Bu yazı da karşı cinsimi koruma amaçlı kalemimi aldım elime. Sakın yanlış anlaşılmasın hem cinslerimin hakları saklıdır.

Neyse kırılmak darılmak yok sonuçta hayatın gerçeklerini de bir köşe de bırakamayız.

Genelde karşı cinslerimle iyi geçinen bir kadın olduğumdan çoğunlukla da ağladıkları omuz olmuşluğum da vardır. Genellikle öyle aslında :).
Yani anlamaz olayım demek geliyor içimden ama ne yapayım işte insan yüreği :). Sanırım burada yükselenim devreye giriyor kahretsin ne yapalım, kader de sizleri de anlamak varmış diyeceğiz.
Şimdi ben bu karşı cinsimin anneleriyle olan ilişkilerine çok odaklı olduğumdan, asla direk çocukluğa falan iniyorum sanmayın baştan böyle açıklıyorum ki onlarında var haklı sebepleri demeye getiriyorum 🙂 sadece. Tamamen duygusal yani. Bu karşı cinslerimiz genel olarak aynı hataya düşüp, hayatlarını paylaşacakları kadınlar yerine sadece bir kahve içecekleri kadınları karıştırıyorlar. Hal böyleyken anlayışsızlık etmek istemem. Onları da anlayalım diyorum. Yani durum öyle hazin, öyle berbat ki göremiyorlar. Bir kahvenin 40 yıl hatırından çıkıp alıyorlar soluğu nikâh masasında. Tabii ki haksız rekabete de karşıyım. Anneleri de suçlamak istemem ama bazı anneler çocuklarını “evlenilecek kız” diye bir kız varmış gibi yetiştirdiklerinden genel de hepsi de aynı hataya düşüyor. Yani öyle evlenilecek kız falan yok herkes evlenilesi aslında da maalesef biz de kültürel olarak böylesine yanlış bir anlayış var. Namusun ölçüsü nerelerde ama bir bakıyorsunuz durum bambaşka o yüzden asla ve asla insanları yargılayıcı bir tutum içinde böyle kalıplar varmış sanmayın. Elbet bazı ölçüler var ama bunlar da vücut ölçüleri ile sınırlı değil. Erkeklerin aradıkları kadın asla evde öğrendiği bilgiler doğrultusunda olmamalı diyorum ama ne oluyor bizim karşı cins levhayı görmüyor ve hazin son.

Neyse sona gelmeden başından tutalım konuya girelim. Dediğim gibi diyelim ki yeni bir ilişkiniz var. Tuşa bastınız ama devamı gelmiyor. Yani ne yapsan, ne etsen de ne konuşacak konu, ne de paylaşacak bir ortak özellik yok. E bu durumda ne yaparsın? Tabii bizim karşı cinsler başlıyor bahanelere ama ne saçma bahaneler olmaz olsun dedirtecek cinsten. Söyle kurtul değil mi. Yok söylemiyor, söyleyemiyor ne yapsın bir taraftan kırmak istemiyor, bir taraftan da cepte dursun ağırlık yapmasın kafasına giriyor. Başlıyor diğer taraftan yalan makinesi hani inansan inanılır gibi değil. Ondan belki de artık insanların birbirine ilk günden hazır liste gibi beklentileri sunması. Neredeyse yeni tanıştığımız biri ile sözleşme yapacak durumdayız. Durum öylesine vahim.

İşte tam da burada sağ da göremediğiniz bir levha var. Köprüden önce son çıkış o levhanın adı. Girmeyin arkadaşlar uzatmayacağınız ilişkilere ve boşuna macera demeyin buna. Bir insan baştan ne ise o’dur. Herkes kendini över elbet. Hiç birini tanıyor musunuz geçmişte yaptığı hataları anlatan daha ilk görüşmeden kendini ortaya koyan. Tabii ki hayır. Bulursanız zaten yazımı okumayın direk evlenin 🙂 şaka şaka evlilik ciddi bir müessese ve artık herkesin başarılı bir şekilde yürütemediği ortak sorumluluk. Artık öyle ki yalanlar bile klişe. Yeni moda yalan bile kalmadı. Hele hele benim kanayan yaram “sosyal medya” yok mu? Ah o sosyal medya şeytanın icadı kesinlikle. Her neyse bir bakıyorsun orada her şey ortada sır yok yalan yok ya da daniskası var. Yani demek istiyorum ki artık öyle çok fazla zaman harcamadan insanları tanıyabiliyoruz. Hal böyleyken bir kahve içmekten başka bir şey paylaşmayacağınız insanlara nikâh masasının yolunu göstermeyin. Herkes kendi içinde kendine göre elbet bir eş bulur. Kimsenin vaktini boşa harcamayın hele hele kendi vaktinizi hiç.
Vakit nakittir ve bence en büyük hırsızlık birisinin boş yere zamanını çalmaktır.

Sevgili karşı cinslerim bu yazım tamamen sizi inceden düşünülerek yazılmış bir yazıdır. Kendinizi sakın ola akılsız sanmayın. Elbette hepinizin zekâsı bir kadınla yarışamayacak kadar iyi 🙂 ama sadece o kadar yani arada bir yakınınızda bir kız arkadaşınız falan varsa ona da danışın yani. Artık tek akılla olmuyor bu işler mutlaka karşı cinsinizin de fikrini sorun derim. Çünkü biz kadınlar sevabı da belayı da uzaktan görür hemen kokusunu alırız. O yüzden köprüden önce son çıkış mühim.

Anladınız siz onu 🙂

Sevgilerimle,

Merve♥

Sen anlatıyorsun karşı taraf telefonuyla oynuyor. Sen ağlıyorsun o instagram’dan foto like ediyor. Ama o anlatıyor sen pür dikkat dinliyorsun. O ağlıyor sen omzunu onun için çoktan rezerve etmişsin. Ne de olsa sen bugünler için varsın. Senaryo minimalize edilerek böyle başlıyor. Empati ne zaman oldu da böylesine seviyelere geldi değil mi?

Burada ki sen ve o tamamen hayali kişilerden esinlenerek yaratılmışlardır :).

Empati demişken açıklamadan olur mu hiç…

Neden böylesine zorlayıcı bir dürtü altında kimimiz bilemiyorum ancak empati (duygudaşlık) kişinin karşı tarafta ki diğer kişiyle derin bir bağ kurabilmesi için onun yerine kendini koyma durumudur. Oldukça zor bir durumdur baştan söylemeliyim. Hani kendimden oldukça deneyimliyim. Benim kadar empatik bir insan neden oldu hala bulamıyorum cevabını. Trafikte bile empatiğim o derece yani aniden antipatikte olabiliyorum tabii 
Empatik insanların gerçekte iyi dinleyiciler olduğu söylenir. Öyledirler de. Sempatiklerle karıştırmayalım ama. Sadece sempatik olanlar genelde ilgi kendinde olsun istediğinden sadece kendinden bahsetmeyi severler bende hiç dayanamam o tiplere. Hem empatik hem sempatikseniz sorun yok. Devam edebiliriz :).

Bu empatik tatlı insancıklar hem meraklıdır, hem meraka değer verirler. Sanat gibi yani. Sanata meraklısındır bir taraftan da sanatçıya destek verirsin durumu. Ama burada şöyle bir es vermek istiyorum bu empatikler meraklarından dolayı aşırı yıpranmış ruhlara dönüşebiliyorlar. Çünkü bir taraf empatikse kesinlikle diğer taraf –100 empatik. Buna anneleri dahil etmiyorum çünkü anne-çocuk ilişkisinde ki çocuktan gelen merak dürtüsünün cevabının karşılığı asla antipatik değil. Ben fark ettiyseniz gene karşı cinsime atıfta bulunuyorum… :). İnceden inceden…

Sen onu merakla dinlerken mesela asla o seni o derece merakla dinlemez. Sen onun için çocuklar gibi heyecanlanırsın o asla o heyecan içinde değildir. Normaldir onun için, sıradandır. O kadar çok örneği var ki o yüzden bir taraf yoğun empatik ise kesin karşı tarafta bir eksiklik söz konusudur.

Empatik insanlar ciddi ciddi söylediklerini 100 defa aynı cümle ile size kurabilirler. Ve genel de kriminal mesleklerde ki insanların empatik olmasına önem verilir. Çünkü yalan söyleyen bir kişiye aynı soruyu 5 farklı şekilde sorun asla aynı cevabı veremez. Hep cevaplarında duraksamalar ve tereddütler vardır. Bu da zaten kişinin yalan söylediğinin en belirgin özelliğidir. Tabii ki “aşkım dün neredeydin” kalıbını 5 farklı şekilde sorun demiyorum. Alacağınız cevap nettir yalan bile olsa. Ben diyorum ki şeytan madem ayrıntı da gizli ve empatik kişiliğiniz sizi daha fazla algı ile bağ kurmanızı sağlıyor, bu yetenek ile yola çıkın diyorum.

Bir de empatik canımcımlar herkesi bir başka kabul ederler. Herkes başkadır. Her insanın kimyası başkadır diye durup durup onları aynı kefeye koymazlar. Ama bu nasıl yorucu bir durumdur. Hele hele de mesleğiniz üzerinden ilerlemiyor sadece sosyal çevrenizde bu kimliği takınıyorsanız bu gerçekten de yorucu bir durumdur.

O yüzden empati hep en üst seviye iken aslında bir o kadar da olmamalı demeye getirmek istedim. Çünkü hayatta her şey karşılıklı. Her zaman yapılan bir davranışın karşılığı olmalı. Bugün hiç bilmediğin bir konuda sana yardım eden kişinin bile bir hakkı var. Tabii ki bunu maddiyata bağlamıyorum ama hayat böyle. Her şeyin bir geri dönüşü de var. Elbette hepimizin farklı misyonları ve kimlikleri var. Hem ailelerimiz de hem iş hayatımız da ama neden sadece bir kişi empatik olduğunda diğer herkes bu duygunun sömürüsünü ciddi ciddi yapıyor. Hiç düşündünüz mü? Aslında ne kadar yorucu bir durum bu. Çünkü empatik olmak kelime anlamı ile ifade edilmiyor. Alttan alan taraf ile karıştırılıyor. İnanın ki hayatınız da anneniz dışında sizi anlayan ve dinleyen insanlar varsa onlara sımsıkı sarılın. Çünkü empatik insan sayısı bugün çok az. Git gide de azalıyoruz hem duygulardan hem de hayattan.

Sizi yoran, kemiklerinize kadar boğan insanları uzaklaştırın kendinizden. Onlar enerji vampiri. Hani vampirleri severim o ayrı ama enerjinizi boşuna ve sizi hiç anlamayan ruhlara harcamayın. Yeteri kadar empatik ve sempatik olmanız dileğimle…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

♥RADYOAKTİF AŞK♥

 

Radyoaktif kelime anlamı ile atom çekirdeğinin, tanecikler veya elektromanyetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanmasıdır, bir enerji türüdür.

Tabii bu böylesine bilimsel bir konuya giriş olacak sanmayın… Ama biz kadınlar için duygularla birleşik bir bilimsel yazı haline gelebilir. Gidişatı öyle görüyorum ben. 🙂

Düşünün ki bu bir enerji türü. E aşk ne sanıyorsunuz o da bir enerji türünün isimleşmiş hali. Kalbinizi atom çekirdeği farz ederseniz karşı cinsi gördüğünüzde hissettiğiniz bin bir farklı ve heyecanlı duygunun çeşitli ışımalar yayması sonucu içimizde kıpır kıpır bir şeyler oluşmaya başlıyor. Ve bu kıpırdanmalar sonucunda booooom âşık oluyorsunuz. Ben buna Radyoaktif Aşk diyorum. Tabii bazı aşklar var ki tamamen zararsız maddelerden oluşuyor ve sizi mutluluğa taşıyor. Bazıları da bu küçücük atom çekirdeğini daha da küçük parçalara ayırıp 3. Dünya savaşı bile çıkarır hale getirebiliyor. Aynen ben de tam bundan bahsedeceğim…
Evren bütünüyle bir enerji sistemi döngüsünde e tamam durum böyleyken ne ekersen onu biçersin. Çok severim bu arada “ what goes around comes around” :). Bu küçücük atom çekirdeğini kıran arkadaşlar var ya tebrik ediyorum sizi. Niye mi? Çünkü siz bu atom çekirdeklerini kırdıkça evrenin düzenini bozuyorsunuz. Dünyanın bir düzeni var neden bu düzeni bozmak üzere yaşıyorsunuz anlayabilmiş değilim. Ama çekim yasasına da inanın derim. Bugün kırdığınız kalp yarın etrafa yaydığı müthiş bir enerjiyle sizi tekrar bulabilir ve bu seferde sizin o minnoş kalbiniz kırılabilir. Ve de bu böyle uzar gider.

Kimsenin kimseyi üzmediği, kırmadığı bir dünya düşünün ki barış içinde olsun. Sanırım burada da anormallikler olacaktır. Ama biz insan olarak çok şeyin ölçüsünü kaçırırcasına yaşıyoruz. Ve bu ister inanın ister inanmayın evrende ki birlik düzenini bozuyor. Ve gün geçtikçe gerçekten de radyoaktif etken enerji halinde ilişkilerimizin içine işliyor. Aldatmalar, yalan söylemeler, ikili oyunlar… Bunların hepsi içimizde ki muhteşem enerji sisteminin bir anda olumsuzlaşıp etrafımıza dört bir yandan yayılmasına neden oluyor.

Kısaca yazımı sonlandırmadan şöyle özetleyebilirim ki; lütfen kırdığınız kalbin sahibi bir gün de siz olmayın. Çünkü bu dünya öyle bir düzen içerisinde işliyor ki bugün bana yarın sana…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

BİR KADIN İÇİN NEDEN “BİR” ERKEK ÖNEMLİ?

Yazımı okumaya başlar başlamaz biliyorum tek eşlilik diyeceksiniz…
Tabii ki de öyle herhalde çift eşliliği savunacak değilim.
Bir kadın için neden –erkek- figürü önemli sorusunun cevabı çok derinlerde gizli. Ama bir o kadar da sığ kısımlarda. Hani erkeklerin kolayca anlayabileceği dilden aslında.

Tam olarak zıt beklentiler içinde olduğumuz doğru elbet. Ne yapalım kim bilir doğamız gereği belki de… Sen seversin o sevmez, o sever sen sevmezsin. Zıt kutuplar birbirini çeker de çeker.

Önce hadi şu canım karşı cinsime biraz hak vereyim…
Erkekler güzel kadınlardan hoşlanır, iki kere iki, dört!
Bakımlı ve kendine değer veren kadınlar ne kadar lafta “kıskançlık” için malzeme olsa da her erkek güzel kadın sever.
Ama unutmayın ki her kadın da güzel adam sever. Bunun erkek ve adam olarak farklılıklarına değineceğim aman erkekler bana kızmasın da.

Biliyorsunuz ki zayıflık her zaman çekici de olmayabiliyor. Böyle bir deri bir kemik kadınlar benimde hoşuma gitmiyor o ne canım öyle kadın dediğin azıcık görüntüyü doldursun yani di mi:)

Tabii ki bu arz talep meselesi ama kendine bakan kadın belli vasıflarla bile olsa kendini güzel göstermeyi biliyorsa bu bir erkek için güzelliktir. En azından genel olarak bir güzellik kıstasıdır nokta. 🙂
Erkekler emir cümlelerini sevmeyebilirler. Çünkü onlara ormanın kralı muamelesi yapmıyorsanız kendilerini evcilleştirilmiş gibi düşünürler ve kimi erkek için aileden de gelen duygusal dürtülerle bu iş tam anlamıyla bir iç savaşa dönebilir. O yüzdendir ki bir kadın için bir erkek bu nokta da önemli. İç savaş çıkarmayan ve kendi ile barışık erkek örneği hatta ve hatta buna şunu da eklersem fena olmaz.
Geçmişi ile barışık erkek örneği bir kadın için çok ama çok önemlidir.

Neden mi?

Başlıyorum o halde kırılmak, darılmak yok sevgili karşı cinslerim…
Erkekler annelerinden yani ilk tanıdıkları kadın olarak temel alırsak, belli başlı kıstaslar ile hayatlarına merhaba derler. Buna birçok örnek verebiliriz. İyi yemek yapan, titiz olan, hayata dik duran ya da tam tersi evde kimliği bile belli olmayan… Uzar gider. Ama bir gerçek vardır ki, oda erkeklerin ilk tanıştıkları dişinin anneleri olduğunu bilerek, onların hayatlarında çok ciddi yerleri vardır. Sosyal hayatlarında ki kadınlara bazen eğlenmek ama buna ters orantılıda ciddi gözlerle bakarlar. Ve biz kadınlar bunu asla anlamayız çünkü niye şeytan ayrıntıda gizlidir. Kadın dediğin varlık kendini değerli hissetmek için bin bir çeşit vasıf arar ve ister. Bunu bulamadığı zaman da “sevilmiyor” olur ya terk eder ya da savaşır.

Hal böyleyken bir kadın için bir erkek geçmişi ile mutlak suretle barışık olmalıdır. En başta annesi ile. Ve sonrasında tanıdığı, tanışmış olduğu bütün dişil enerjilerle barışık olmalıdır ki bugünüyle sarmaşık olsun.
Erkekler gülümseyen kadınları ister. Siz isterseniz buna cilveli kadın da diyebilirsiniz. Ama bir gerçek var ki gülümsemek en zor ve katı insanı bile yumuşatır. Ama bazen sizi güldürmeyebilirler hatta ağlatırlar o zaman da siz suçlu olursunuz. Konu uzayan ciklet kıvamında laubalileşmeye doğru kucak açar. O yüzden kadın için de gülümseten erkek oldukça mühimdir. Ona küçük sürprizler yapın ve başkasıyla evlenin demiyorum sadece bir kadını gülümsetebilmek için çok büyük eforlara gerek yoktur diyorum.
Koku çok önemli bir detay. Buna vücut hijyeni de diyebiliriz ama bir kadın kesinlikle hem kendine has hem de çok özel kokmalı. Çoğu erkek için koku bir kriter değilken yani kozmetik olarak çok anlamadıkları için söylüyorum ne neymiş bilemediklerinden bu ayırt edici bir özellik olmasa da her erkek için koku baş döndürücü bir aksesuardır. Ama bir kadın içinde bir erkek resmi olarak güzel kokmalıdır. Kadınların asla ekşi ve ter kokan adamlara tahammülleri yoktur. Varsa da katlanıyordur canım o sevdiğinden değil emin ol :).

Peki ya gerçekte Erkeğin isteği ne?
Mutlu bir yuva…
İçinde emekleyen miniklerin olduğu bir yuva…
İmkânların sunduğu hoş ve güzel bir hayat…
Ve tabii ki her zaman koşarak sığındıkları özgürlükleri…

Ne kadar zıt değil mi hem yuva istiyorlar hem de özgürlük kimisi buna erkek erkeğe bir yemek derken kimisi de bunu abartıp başka başka şeylere yöneliyor ama nedir bize öğretilen döneceği yer yuvası. İyi de sormazlar mı yuvanı sen otelle mi karıştırıyorsun diye. Bence burada ki özgürlük kavramı hem bizim kültürümüz de hem de dünya üzerinde zamanın da fazlaca çarpıtılmış bir kavram olarak kalmış. Özgür olmak yalnız olmaktır. Yalnızlığı her kul sever buna ne sözüm ne itirazım var ancak özgürleşmeyi çoğullaşma yani çok eşlilik ile karışım yapıyorsa Erkek, orada gerçekten büyük bir sorun vardır.

Hangi açıdan bakarsanız bakın, kadınlar sizin için her zaman bir artıdır. Bu yüzden onlara iyi davranmayı ve nazik sözler söylemeyi unutmayın. Böyle bir eşe sahipseniz Allah’a şükretmeyi de unutmayın. Çünkü kadın dediğin varlık bir erkeği rezil de edebilir vezir de sözünü hatırlatırım size.

Bütün kadın eşler özeldir. Erkekler önemsiz demiyorum ama hali hazır da hamur hep aynı diye yutturulur biz kadınlara en küçüklüğümüzden beri, uzlaşırken bile bu cümle tekrar edilir. İnanın ki sizi seven ve sayan bir kadınınız varsa ne dost arayın ne sırdaş. Kadın kendini yuvasında hissediyorsa dünya tersine dönse, yuvasını terk etmez. Ama bu güvenli hal yerine, ona kendini güvensiz bir ortamda hissettiriyorsanız vay halinize diyorum. Çünkü kadın durmadan düşünen bir işletim sistemi gibi sürekli ve yeni yazılımlar yapar kendine. Ve uygulamaya geçmeye başlamışsa da geçmiş olsun diyorum.

Bir Kadın için Bir Erkek gerçekten bu kriterleri taşıyorsa çok ama çok önemlidir.
Değerlidir.
Kıyaslanamaz.
Ve bir ömür geçirmeye tek sebeptir.

Hayatınızda ki Kadınları iyi anlayın.

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

 

Not: Yazı görselimde kullandığım resim  Audrey Hepburn görselidir.
Kendisine çok hayran olduğum için kadını temsilen yazıma başka bir canlıyı layık göremedim dersem kızmayın biz kadınlar hep güzeliz hep çiçek♥

Başlığım gibi…
Ya çok zaman geçerse ya da iş işten geçerse…

Hiç düşünür müsünüz bu ayrıntıyı? Aslında hayatımızın her saniyesinde, her satırında vardır. Bir şekilde pişmanlıklarımızı biriktirir biriktirir dururuz ama hiçbir zaman tekrarlamamayı düşünmeyiz. Ya da aklımıza gelmez, o heyecanlı hatalara başımızın düştüğü anlarda. İşte böyle bir şey “işin işten geçmesi” değimi. Geçmesin ama. Hayat o kadar kısa ve sınırlarda ki hiç birimiz ölmeyecek gibi yaşıyoruz hayatlarımızı. Bir ucundan bana değmez diyerek gayet öz güvenli yarınlar planlıyoruz.

Kelebeğin ömrü öyle sanıldığı kadar kısa değildir. Kelebek olmadan önce aylarca tırtıl olarak yaşar kelebekler. İnsan ömrüne çok benzetirim onları sadece bir farkla, ikisi de bilmez yarını ancak ne olacaklarını iyi bilirler. Sonunu hiçbir zaman düşünmeyen insanoğlu buna zıt olarak sonunu düşünürse “kahraman” olamaz diye tanımlanırken aslında bir kelebek kadar da kısadır ömrü. Sadece nerede kahraman olduğu hırsına kapılıp gitmez ise.
Beyniniz kendisini aşırı yüklenmeden ve duygusal çöküntülerden korumak için “zamanla” bazı bildiklerini unutur. İşte bunlar genellikle kişisel pişmanlıklardır. Ve beyin oraya dokunan duygusal hormonlarla unutma eylemine başvurur.

Pişmanlıklarınızı kovun hayatınızdan. Yeni pişmanlıklara yer açacaksanız mutlaka bir önceki adımı ortadan kaldırın. Unutmayın ki kendiniz pişman olduğunuz kadar karşınızda ki insanları da aynı duygu yüklemesine sürüklersiniz. Ve bu karma haline döner. Döndükçe de hayatınızı çember altına alır.

Hayatımızda ki kıymetli anlarımızı biriktirerek ve de pişmanlıklara çok yer açmadan yarın hepimiz için güneşin doğmasını diliyorum.

Sevgilerimle,
Merve♥

Böyle dediğinde ilk ne çağırışım yapıyor? Kenan doğulunun o mükemmel şarkısı hep merak etmişimdir neden yazılmış bu sözler. Nedenler, niyeler beni çok ilgilendirir. Denizin dibini hep merak ederim o yüzden ne varsa dipten gelir yasası ile bakarım olayların gelişimine. Sanırım bu şarkı da o zamanlar biraz bu yüzden yazılmış olmalı. Ve de herkesin zamanında mutlaka bir sevdiği için dinlediği, ağladığı şarkıdır. Eskiler de var ne varsa. Ah ah mazi….

Hangi rüzgar attı seni
Niye döndün ki geri
Kimseler seni sevmedi mi ?
Umduğun gibi deli deli
Küllenip giderken acılar
Kendi kendime yaşamaya
Donmuş bir gözyaşı gibi
Akmayan şu yaşantıma
Alışıyordum, öğreniyordum
Savaşıyordum, kusura bakma başarıyordum
Aklım buz gibi yanına koştu
Ellerim ellerine kaçtı
Bu ziyaret amacını aştı
Kaderim yolundan şaştı
Yüreğim bana karşı çıktı
Karışmam bu iş beni aştı
Olan oldu ateşini yaktı
Yine aklım çok karıştı

Neden mi aklıma takıldı esti de oturdum bir şarkı sözünden çıktım yola ve başladım bloguma yazıyorum şimdi di mi… ?
Sorarlar 🙂
Bende seve seve cevaplarım…
Son zamanlar da aslında hep yazmak istediğim bitmiş kitabımdan da kısa kısa yayınlanmak için sabırsızlandığım yazılarım var, hem biraz sizinle paylaşmak hem de ortamı yumuşatmak için diyelim.
Şarkıda ki gibi amacını aşmadan.

Biliyorsunuz öyle bir dönemdeyiz ki, insan olarak çok fazla çaba ve zorlayıcı etkenler altındayız. İnananlar vardır, yoktur sonsuz saygı duyuyorum ama ben içinde olduğumuz jeolojik zaman dilimine ve gökyüzü hareketlerine inanılmaz derecede takıldım kaldım. Aklım karışık yani hani o bakımdan 🙂

Tatlı Tatlı gireyim istiyorum konuya…
Kimseyi kaçırmadan özelliklede Erkeklerimizi…
Şimdilerde ki ilişki düzeni biliyorsunuz ki hep alternatifler üzerine kurulu. Yani kadın ve erkek arasında artık rekabette kalmadı. Bir ilişki bitmeden duygusal anlamda yani, bir diğeri rahatlıkla başlayabiliyor.
Sen değilsen başkası var bakış açısı ya da cepte dursun skor olsun diye. Ve buna da kitabın son sayfasına yazar gibi saygı çerçevesinde diyor insanlar. Arkadaşlıklar da aynen böyle yürüyor. Dürüstlük bir yana bir başkasının üzüntüsünden dört köşe olan ve sağa sola sevimsiz sevimsiz gülen insancıklarla doldu hayatlarımız.

İnsani ilişkilerimizi tüketmek üzere yaşıyoruz aslında… Biri biter bir diğeri başlar kafası… Aslında ne acıdır ki, bir insanın başka bir insanla kurduğu iletişim öyle hiçte kolay değil biliyor muydunuz bunu. Tanışmalar, vesile olmalar, tesadüfler aslında hep bir enerji sistemi üzerine kurulu. Evden hiç çıkmayan birinin birini tanıması tabii ki mümkün değil. Ama artık internet var 365 gün aynı koltukta otursan bile hiç tanımadığın bir sürü insanla kontak kurabilir ve hayatını paylaşabilir hale geliyorsun. Hele hele sosyal medya…
Bence dünyanın en hazinli sonunun bir sebebi olacaktır.

Kâhin falan değilim tamamen duygusal olarak söylüyorum manidar bir biçimde hayatlarımızı tüketen ve doğru şekilde kullanılmayan bu sosyal medya furyası sonunda birçok kurulu düzenin de sonunu getirecektir diye düşünüyorum.

Hayatlarınız da sahip olduğunuz kurulu ya da kurulmak üzere olan düzenlerinizi iyi yönetin. Bir gün koşarak, çok acı çekerek birinin yanına son sözünüzü söylemeye de gidebilirsiniz, gitmek için fırsatınız da olmayabilir. Aynı şarkıda ki gibi… Tanıdığınız bütün insanları belli sıfatlarla hayatlarınıza oturtur ve öyle değerlendirirsiniz elbet doğanın kanunu ancak herkes de aynı değildir. Çok severim bu sözü “taş yerinde ağırdır” bazen gerçekten ağırdır ve kalkmaz yerinden. İşte bu saniyelik güzellikleri bozmamak adına sevdiklerinize çok daha sıkı sarılın derim. Her şeyin çözümü ve bir şekilde toparlanabilmesi mümkün olan bir dünya düzenindeyken bir tek şeyi düzeltemezsiniz. O da ölümdür. Hepimiz ölümlüyüz. Hiç bir şey sonsuza dek sürmez ama izlerini ve sevgisini ebedi olarak bırakır. Bu detayları kaçırmamak gerek. Hayat çok basit bir denklem üzerine kurulu “sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.!” Buna empatiyi de katarsak anlaşılması çok net olabilir diye düşünüyorum.

Her şeyin bir alternatifi vardır, olmalıdır da ancak nefes alan bizlerin alternatifleri duygular bağlamında var oluyor ise bunu da iyi yönetmek lazım.

İyi insanlarla karşılaşın, harika bir hafta dilerim herkese…
bol şanslı ve sağlık dolu.

Sevgilerimle,
Merve♥

SABIRDAN SONRASI

Kelime anlamı ile sabır; Sabır, ya da dayanç, zor koşullar altında cesaret ve metanetini yitirmeme duygusudur. Sabırlı insan uzun süreli gecikmelere ve tahriklere rağmen moralini bozmadan yoluna devam eder veya beklemesini sürdürür.
Diyor Vikipediciğim:).

Ben bu beklemelere çok dayanamayan bir Yengeç kızı olarak çok fazla sabırlı olduğumu söyleyemem ama herkes sabrıma da hayran olduğunu söyler. İşte böylesine bir vitrin ve içeride ki rafların karmaşıklığı içindeyim. Oysaki ruh titizliği de ne kadar güzel şeydir becerebilene tabii.

Bir şeyi inatla istediğiniz de buna zıt olarak yılbaşı ağacının altındakileri kimse görmeden önceden açan çocuk misali içimizde ki duygunun adı “sabırsızlık” aslında. Hep bir bekleyişi bir an önce sonlandırma isteği. Beynimizde dokunduğu yer mutlak suretle sakinlik noktası diye düşünüyorum ama ben buna ters orantılı olarak zaman zaman coşuyorum. Kendine gülen insan örneği işte ben Merve :).
Benim için Sabır; tüketilmek istenen duyguların en başında yer alır nedense. Önce insanlar sizi dener dener ve en kör noktanızla sizi tüketmeye çalışırlar. Sonra sabır tükenir ve gelir cümleler… Sabırdan sonra söylenen sözler ağır olur söyletmeyin derim :).

Hayat ne güzel işte iyi tarafından baktığında sabrı da gösterilen saygıyı da tüketmemek üzere bizi sunulmuş muhteşem bir hediye.

Ne bu hediyeyi acele edip açmamak, ne de o hediyeyi de öylesine orada bırakmamak gerek…

Yaşadığımız bu özel hayatı en güzel anlarıyla yaşamak dileğiyle güzel bir hafta sonu dilerim…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

DANİMARKA HEEYY GİDEN VAR MI?

Kısa kısa…
Bilmiyorsanız eğer; Danimarka Kuzey Avrupa’nın İskandinav yarım adasında ki en minnoş Ülke :).
Öyle minnoş dediğime bakmayın 443 adaya sahip bir ülke Danimarka. 5 idari bölge ve bu bölgeler 98 farklı belediyeye bağlı. Başkent Kopenhag’dır.

Yılbaşı arifesinde gidilebilecek yerler listemde de vardı hatta okuyanlar bilir. Jutland, Arhus, Billund ve Charlottenlund başlıca şehirleri. Avrupa’nın en modern ve insan haklarına duyarlı ülkelerinden biri ayrıca. Sanki masallardan kafanızda kalan rengârenk evleri, kalabalık sokakları, lezzetli yemekleri, tarihi eserleri ve göz alıcı mağazalarıyla İskandinavya’nın en akılda kalan yerlerinden. Deniz ve okyanus karışımı iklimi de ayrı bir hava yaratıyor diyebiliriz. Fazla yağmurlu olan bir lokasyon olduğu için şemsiyesiz ya da yağmura dayanaklı giysileriniz olmadan gitmeyin derim. Bu ülkede ki en ilginç özelliklerden biri de 300’den fazla kuş türü bulunuyormuş hani doğa falan seviyor ve fotoğraflarla dönmek istiyorsanız diye dedim ancak ben deneyimleyemedim o ayrı…

Neyse hani Danimarka demişken Vikinglerden bahsetmemek olur mu hiç… Olmaz elbet.! Aslında yazımı yazma kastım Vikingler desem daha doğru sanki. Vikinglere ayıp ettik ediyorum ve konuya giriyorum.

Bildiğimiz standart yazılı bilgilere göre; Vikingler,8. yüzyıl ile 11. yüzyıl arasında, İskandinavya kıyılarında, Britanya adalarında ve Avrupa’nın kuzey kesimlerinde hüküm sürmüş olan savaşçı bir halktır. Viking kelimesi, İskandinav dillerinde, bu kuzeyli savaşçılara verilen isimdir. Aslında bir halktan ziyade bir kültürü temsilen kullanılır. O devirdeki Viking halkına, İskandinavca da kuzeyli anlamına gelen Nors denir.

Peki, biz ne biliyoruz?
1-Kafasında boynuzlu miğferleri olan şişman ve göbekli adamlar.
2-Saldırgan hatta bir o kadar da vahşi olan bir halk üstelik kadınlı erkekli…
3-Masumları öldüren, işkenceler yapan üstelik ölülere bile tecavüz eden bir halk…

E normal bizim küçüklük yıllarında ki edindiğimiz dünya tarihi bilgisine bakarsak bunları bilmiyoruz tabii ki. Ama suçu şu an müfredata atarsak işin içinden çıkamayız. Konu tabii ki sadece eğitim sisteminde ki sağlam edinilmemiş boşlukları dolduran bilgiler değil. Tarihte bakmayın aslında biraz kaleme alındığında zevk işidir. Normal yani kıyafet gibi altını üstüne mutlaka kombin etmen gerek ki sevdiresin, baktırasın. Hal böyleyken gelelim bugüne şimdilerde seri olarak dizisi bile çekiliyor hatta izleyenler bilirler. Hadi diyelim orada görsel kurguların da yer alması lazım ki izlensin, beğeni toplasın ama tarihe de haksızlık etmemek gerek diye düşünüyorum. Ve eğer yazımı okuyup ta bu cümleleri ukala bulacak benden çok daha bilgili insanlar varsa da onlardan da sürçü lisan ediyorsam baştan özür dilerim…
En azından ben şunu söyleyebilirim ki bir gün bile şöylesine bir ev ödevi aldığımı hiç hatırlamıyorum. Kızım sen git haftaya bana Vikingler kimmiş git araştır öğren gel diye hiçbir zaman ödev almadım ne yalan söyleyeyim. Üstelik bizim zamanımızda google falan yok ansiklopedi var böyle mis gibi ağır ağır alfabe alfabe… şanslıydık bakmayın şu an her şey çok kolay çocuklarımız imkanlar dahilinde harika bir kolay düzene doğuyor büyüyor tabii bu ilerisi için nasıl bir kültürel farklılık yaratır onu da artık anne babalar düşünmeli.

Neyse ben Vikinglerime döneyim…
Aslında bu Vikingler sizin bildiğiniz haydut, kavgacı falan değil aralarında taa o zamanlar bile vejeteryan olanlar varmış. El sanatları konusunda ciddi usta olan bu halk öğretmeye ve eğitime çok önem verirmiş…



Hatta Üniversite bile kurmuşlar… Aslında o boynuzlu koca koca miğferleri bile hiç takmadan ölüp gittiler. Sadece neden olduğu bilinmez ama sanırım sanatsal ve kültürlerine ait bir ikon olarak kalsın diye düşünüyorum bu miğferlere ciddi sempati duymuşlar o kadar.
Vikinglerin sadece yağma ile geçinen sıradan barbarlar olmadığı, keşfettikleri topraklar üzerinde yeni koloniler kurup çiftçilik yaptıkları ve ganimeti sadece sınırlı olarak gelir kapısı olarak kullandıkları da diğer bilgiler arasında.

Bir diğer sevdiğim Viking bilinmeyeni…
Kuzey halklarının tanrılarından olan Skaði ile Ullr çoğunlukla kışla ve dağcılıkla ilişkilendirilmektedir. Skaði’nin Batılarının “skiing” dediği karda kayma sporunu insanlara armağan ettiği düşünülmektedir. Vikinglerin altı bin yıl kadar önce bu sporu, bugün Rusya olarak bilinen topraklardaki kolonilerinde icat edildiği düşünülmektedir.

Sarı saçlarımdan Vikingler suçluymuş meğersem…
Vikinglerin hijyeninden bahsetmiştik. Siyasal konum ve askeri yetenek göstergesi olan saç bakımı Vikingler için çok önemliydi. Özellikle Vikingler için sarışın olmak bir güç göstergesiydi. Bu yüzden esmerlerin saçlarını boyamak ya da çeşitli etmenler kullanarak açmak yoluna başvurmuşlardır. Bu anlamda da saç rengini açmak konusunda da Vikinglerin tarihi öncülükleri teslim edilmelidir.
Yani öyle filmin sonunda ki kocaman devasa ahtapota yem edilen bir kurbanları oldu mu ya da öyle bir ahtapotu hiç oldu mu bunları bilemeyiz elbet bunlar sadece kurgudur…

Bence Vikinglere biraz ayıp ediyoruz.. Hatta ettik bile. Tamam adamlar bundan yüz yıllarca önce yaşamışlar ama onlarında bir google babası vardı elbet haa o da el yalatıyor muydu inanın bilmiyorum 🙂 Ama bugün hala bu işlerle uğraşan insanlarında var olduğunu düşününce aslında Tarih Tekerrürden ibarettir lafı da hiç yanlış gelmiyor.

Sadece Danimarka’ya gidecek ya da hala kültürel olarak bu gibi şeylerin düşünen insanlar varsa sanırım bu yazı size iyi gelecektir.

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

Buraya bir göz atın derim 🙂
http://arkeofili.com/ingilterede-viking-ordusuna-ait-devasa-kamp-ortaya-cikarildi/

Ben bir zamanlar hiç adını duymadığım bu hastalığa bir aralar yakalandım sanki… Sürekli bir sonraki güne, haftaya, aya diye bıraktığım işlerimi erteler dururdum. Ayrıca bu durumdan da gayet memnundum. Her şey boş ve tatlıydı. Sanki kafamın içine format atmıştım ve değerli bilgileri de kasaya kaldırmıştım. O derece rahat bir durumdu yani korkulacak bir şey yok :).

Cidde yazımda yazmıştım “erteleme hastalığı” denen bir şey var diye. Gerçekten var inanın ki. Uzaklarda bir yerlerdesiniz ve sürekli evinizi, sevdiklerinizi oradan izliyor ve özlüyorsunuz bir çeşit diyet gibi. Her gün aynı doz ve aynı ölçü de. Bu durum ne zaman boyut değiştirmeye başlıyor işte o zaman bu hastalıkta bitiyor. İşin en tatlı kısmı bu kalıcı bir durum yok :).

Kısa süreliğine girdiğiniz bir süreç… Hani böyle bangır bangır yazarlar ya hayatı ertelemeyin diye. Hayatınızı erteleseniz ne olacak ki? Ne de olsa yarını bilmiyoruz.

Aslında bu hayatı ertelemekten çok yapılacak işleri ve planları bilip inadına yapmamak gibi bir şey. Beyninize inat düşünceleri susturmak gibi bir şey diyelim. Bir gün uyanıyorsunuz ve kalk hadi oluyor zihin. Ve o an her şey son buluyor.
Durum ben de böyle işliyorken her konuda hayatımda böyle olmuşumdur. Dururum dururum ve bir gün gelir yastığımın altında durmadan çalan telefonumun alarmını susturmak yerine her şeyi kapatırım ve konuya girerim. İlacı falan var da kullandım sanmayın inanın ki bir profesyonele gitseniz sorunu başka yerlerde aramaya başlar. Hâlbuki sorun yok diplerde falan bir dert yok sadece beyninizi mute konumuna alıyorsunuz sonra o tuş kendiliğinden tekrar devreye giriyor.

Arada bir yapmak lazım demiyorum asla tabii ki 🙂 yapmayın ama insan beyni zamanla taşıdığı duygusal düşünceleri kaldıramayabiliyor ve kendini durdurmaya başlıyor. Bunu da dünya üzerinde hangi konumda ve durumda iseniz ona göre şekillendiriyorsunuz o kadar.

“Bazen bir şeyin değeri ona ulaşarak ne kazanıldığıyla değil, ona ulaşmaya çalışırken nelerden ödün verildiğiyle belirlenir.”
Nietzsche

Bu adamı ne kadar çok anıyorum sanırım geçmiş hayattan falan tanışıyor olmamız lazım ya da Nietzsche’de bir zamanlar erteleme hastalığına tutulmuştu kim bilir…

İnsan sadece çoğu zaman gerçeğin kendisiyle değil de, beyninin içinde olan imgeleştirdiği sezilerle karar verir. Duygularına yön verir ve sadece bir gün “hadi kalk” dersin ve konu kapanır.

Yaşadığımız beden ve hayat çok kıymetli kendinizi çok sevin.

Sevgilerimle,
Merve♥