Yazılar

 

Bence sen sus, Hiç konuşma!

Başlığı böyle atınca tabii çok sevdiğim o şarkım gelir aklıma ve mevzudan kopabilirim. O yüzden fon müziksiz bir yazı var sırada. Bu seferlik üzgünüm 😉

Ne diyordum ben…

Hayatımı karşımda ki insanların sözünü kesmeden ve de dinleyerek geçirdiğimi bilirim. Hala da en katlanamadığım ses tonu ve konu başlıklarına rağmen karşımdakini “sağlam” sabırla dinlerim. İyi bir dinleyiciden çok “cevap vermek için dinlemem” diyebiliriz. Kulak meselesi…
Ama benim de şuraya bırakacak bir pişmanlığım olsun istedim bir anda bu yazıyı yazma isteği doğduğunda…
Komik bir şekilde aklıma bir söz geldi ve dedim ki tamam bu da burada dursun Mervecim.
Söz uçar yazı kalır… Söz sende yazı bende demişler 🙂

Her neyse…
Zamanında bir yerlerde oldukça da fazla bilgi kirliliğine sebep olan bir tanıdığım vardı. Farkındaysanız “di” ‘li geçmiş zamanda kalan bir tanıdık olarak kayıtlara geçebilir.

Resmen o güzel değerli zamanımı alı koyardı. Her hangi bir şeyi saatlerce anlatır hatta bir anlattığını bir daha bir daha anlatır susmak bilmezdi.
Aman tanrım bir konuşmaya başlasın sonra sabahlar olmasın. Hem susmaz hem başladığı konuyu bitirmez. Bir yere bağlamaz. Sanki üniversite sınavındasın gibi döner dinliyor musun dinlemiyor musun diye de garip bir sorgulama yapardı. Sonra da etrafa kızardı saygısızlar beni dinlemiyorlar diye.
Alkışlanma güdüsü sanırım ya da takdir edilme dürtüsü diyelim. Ama inanın karşınızda susmayan biri olduğunda işiniz çok zor. Her ne anlatıyorsa bir yerden sonra insan ses istemiyor.

Ah ah onun böyle ağzına bant yapıştırmadığım için çok üzülüyorum ama neyse ki hayat benden daha yaratıcı şimdilerde 🙂
Daha esnek ve hatta daha zamansız şekilde ve de oldukça sanatsal.

O yüzden bence siz de fazla konuşmayın her düşündüğünüzü. Çünkü dikkat ediniz ki ne söyleseniz hepsinin bu gezegende bir yeri var. Hepsi de kayda geçiyor. Ama her düşündüğünüzü de söylemeyin ya. Bırakın size kalsın. Boş boş konuşmanın ne anlamı var işte kâinat üzerinde ses kirliliği falan.
Bazen çok konuşan değil de, konuşmama hakkını kullananların sessizliği daha gerçek oluyor.

Lütfen karşınızdaki insanların sizlere olan tahammül ve sabır sınırını zorlamayın.
Hele hele sizi koşulsuz ve sınırsız dinleyecek biri varsa yanınızda çok şanslısınız demektir. Ona sımsıkı sarılın ve sizi dinleyen biri olduğu için şükredin. Bugün her şeyi hızlı bir şekilde tükettiğimiz için çok şeyin değerini bilmiyoruz. Yanımızda duran sımsıcak bir dost eli belki de bulunmayacak hint kumaşı kadar kıymetli artık. Çünkü kimse çıkarsız sevmiyor.

Eğer iki sözün sohbetin değeri bilinmezse hayat bu noktada çok daha yaratıcı ve de zevkli. Paylaşılan ve varlığına dair saygı duyulan her şey bize tahammül ve hoş görü duygusu katar. Eğer bugün yanınızda olan kimseler tarafından “boş bile” konuşsanız sevgiyle kaale alınıyorsanız değerini bilin.
Bir gün sizi duvarların duyduğu bir an geliverir o nazik insanlara göstermediğiniz saygı için kalbiniz çok acır.
Sanırım söyleyeceklerim şimdilik bu kadar…

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

 

 

 

 

Aylardan Temmuz…

Yazın tam ortası ve de heyecan konularının odak noktası. Âşıkların tanışma zamanı.
Tatil zamanı…
Ara verme zamanı…
Bazen uzaklaşmak bazen de yeniden olma zamanı…

Benim Yen-Geç olma nedenim…

Çok heyecanlıyım, çocukluğumdan beri bana mucizeler getireceğine inandığım doğum ayım…
Ve ne tesadüf ise ben bir ay kızıyım.

Ay ne şekle girse sanki bedenimin aynı renklere ve bulanıklığa büründüğünü hissederim. Az şeyden etkilenirim ama gökyüzü benim için milyarlarca yıldızın bir bütünü olarak değil, tam olarak beni yansıtan parlaklığın ta kendisi.

Bir sürü anlamı ve manası var Temmuzun bence bu yazı da burada kalmalı…

Tammuz veya Tamuz Arapça تمّوز Tammūz
İbranice תַּמּוּז;
Akadca Duʾzu, Dūzu
Sümerce Dumuzi bir Babil tanrısı…
Babil Tanrılarını merak edeceğinizden;
İamat: Ulu Tanrıça veya Ana Tanrıça, Toprak Ana, tüm yaşamı besleyen, Apsu’nun karısı, Anşar ve Kişar’ın annesi, tuzlu suların efendisi olarak adlandırılır.
Mummu: Tiamat ve Apsu’nun oğlu, sislerin tanrısı olarak adlandırılır.
Anşar: Tiamat ve Apsu’nun oğlu, Kişar’ın ağabeyi ve kocası olarak adlandırılır.
Kişar: Tiamat ve Apsu’nun kızı, Anşar’ın kızkaresi ve karısı olarak adlandırılır.
Enlil: Yeryüzü ve gökyüzü arasındaki havanın tanrısı olarak adlandırılır.
Ea: Anu’nun oğlu, Damnika’nın kocası, Marduk’un babası ve Apsu’dan sonra tüm tanrıların ve tatlı suların efendisi olarak adlandırılır.
Damnika: Ea’nın karısı ve Marduk’un annesi olarak adlandırılır.
Marduk: Ea ve Damnika’nın oğlu, en akıllı ve yetenekli tanrı, tüm tanrıların efendisi oldu olarak adlandırılır.
Kingu: Marduk’a karşı Tiamat’ın güçlerini yönetir.
Sin: Ay tanrısı, Şamaş’ın babası olarak adlandırılır.
Şamaş: Sin’in oğlu, Güneş tanrısı. Zayıfları, haksızlık yapılanları ve gezginleri korur.
Babil dini Semitik bir dindi. Şehir tanrıları olarak başlayan Sümer tanrıları Babil panteonunda çeşitli roller üstlendiler:
Anu: Yaratıcı tanrı
Enlil: Rüzgar tanrısı
Ea: Su tanrısı
Nana: Ay tanrısı.


Samiler bu tanrılara güneş tanrısı olan Şamaş’ı ve bereket tanrıçası İştar’ı ekledi. Babil şehir tanrısı Marduk ise panteondaki tanrıların kralıydı.

(Tam/Dam) kökünden türemiştir. Sümerlerde Dumuzı veya Damuzı olarak yer alır ve anlamı güvenilir veya oğul demektir. Türkçe de Dam/Tam yani ahır ile bağlantılı bir anlam kazanmıştır.

Türk ve Altay mitolojisine de Tamız (Tamus, Tammus, Tamıs, Dumuz, Dumıs) Han olarak geçmiştir. Sümer kökenlidir.
Türk coğrafyasının büyük kısmında adı yaz aylarından birisine verilir; Temmuz, Tamız, Tamıs gibi…


Çoğu zaman Ahır hayvanlarının ve/veya Çobanların ya da kırsal hayatın, ekinlerin ve hasadın koruyucusu olarak görülür.

Damızlık sözcüğü, Damız (ahır) sözcüğüyle olduğu kadar bu isimle de bağlantılıdır ve Tamız Han için ayrılan hayvan demektir.
Sümer mitolojisinde çoban görünümlü olarak betimlenir.

Sümerce adı Dumuzi, 12 Hayvanlı takvimde de yer alan Domuz ile bağlantılı görünmektedir.
Ünü tüm Ortadoğu’ya yayılmıştır.

Temmuz ayı ismini bu tanrıdan almıştır. Babil’de Temmuz ayı tanrı Tammuz’un onuruna kurulmuştur.

Tammuz’un kökeni Sümer çoban-tanrı, Dumuzid veya Dumuzi’dir. Dumuzi İnanna’nın eşiyken, Akadlar’da İnanna’nın dengi olan İştar’ın eşidir.

Antik Suriye inancındaki Adonis, ki daha sonraları Yunan panteonuna da girmiştir, buradan kök almıştır.

Temmuz, Gregoryen Takvimi’ne göre yılın 7. ayı olup 31 gün çeker. Yaz mevsiminin 2. ayıdır.

Eski Türkçede “tamu-z” “çok sıcak, cehennem” sözcüğünden, Sümerce/Sumarca/Sümmerce/Suomerce bereket tanrısı bir Tammuz sözcüğünden gelmektedir.
Süryanca/Süryanice temmuz sözcüğü aynen Türkçeye geçmiştir.

Türkçede bu aya “orak ayı” ya da “ot ayı” denir.

Gregoryen takviminde bu aya, Roma İmparatoru Julius Sezar’a ithafen July adı verilmiştir.
Daha önceleri, Mart ayından başlayan Roma takviminde beşinci ay olduğu için Latince Quintilis olarak adlandırılmıştır.
İrlanda takviminde Temmuz, Iúil olarak adlandırılmıştır ve yaz mevsiminin üçüncü ve son ayıdır..

SEVGİLERİMLE, 
MERVE♥

♥♥♥♥

 

 

Kaynaklar
Dünya Mitolojisi, İmge Kitabevi İstanbul, Ağustos 1998
http://mitolojik.tripod.com/babiltnr.htm
http://tammuzi.blogspot.com/2013/10/tammuz-temmuz-vikipedi.html

Sorun SENDE!
HAYIR! Sende .!
Tamam Bende…

 

Yazı yarılamışken sevgili arkadaşlar ve birçoğumuz form tutkunu olduğundan, şu sıralar bedenine iyi bakıyor en azından bakmaya başlayanlardan biri olarak yazıyorum işte…

Merak etmeyin şimdi size harika bir diyet tarifi vermeyeceğim benimkisi masum bir yazı olarak burada duracak… 🙂

Bedenlerine bu kadar iyi bakan insanlar acaba ruhlarına da aynı şekilde bakıyor mu diye düşünmüyor değilim. Mutlak suretle beslenmenin bir sanat olduğuna inanan biri olarak, kavgayla beslenenlerinde git gide çoğaldığını fark ettiğim bir yaş skalasındayım diyelim.
Yani demeyin bana “aaa günaydın” diye. Ben bunu yeni tecrübe edenlerdenim diyorum masumum :).

Skala yabancı bir sözcük ve özellikle seçtim. Neden mi? Buyurun o halde okuyun…

Skala, genellikle ölçü aletlerinde ki gösterge çizelgesidir. Yaşımın bir ölçüsü olmadığından yani daha doğrusu yaşımın insanı olarak görmediğimden kendimi ben bunu yeni öğrendiysem artık…

Yıllardır ruh 60-70 diye dolaşıyordum bir de ortalarda. E tamam işte her gün yeni bir bilgi fena mı yani diyeceğim tam ama o türden bir bilgi değil bu. Oldukça ruhu yoran bir bilgi. Çünkü ben ruh 70 gibi sanırken kendimi, bir baktım ki bu şekilde beslenen ve ruhunu çökerten ve nefes alan karakterler var.
Aman tanrım neredeyim ben demek geliyor içimden ama tabii dünya hoş bir yer bence. Başka gezegenleri de görmeden yazamam bir şey :).

Neyse işte böyle yaza kendimizi formda ve sağlıklı besinlerle hazırlarken aklıma geldi bu şekilde beslenen arkadaşlar. Ondan bir yazayım dedim. Kötü de etmedim bence.

Bir ara enerji vampirlerinden söz etmiştim. İşte tam orada bu yazı hazırlanıyordu aslında ama henüz pişmemişti sizi besleyemedim özür dilerim.
New age tabir ile gerçekten bu tiplere “enerji vampirleri” deniyor. Ya iyi de ben çok severim vampirleri keşke onlara kıymasalardı. Neyse şimdi bu vampircikler sürekli kavga çıkartırlar ve bir bakarsınız hiç bir şey olmamış gibi gelip size sarılı verirler. Anlayamazsınız mümkün değil. Çünkü bu onların yaşama şeklidir. Ve gerçekten ruhlarını zinde tutar bu kavga etme eylemi. Durmazlar susmak bilmezler. Çıldırırsınız ve sonun da olan olur. Ve de suçlu bir bakmışsınız siz olmuşsunuz. Korkmayın hiç sorun yok. Eğer bunlarla yaşamaya alışkın hale gelmişse ruhunuz formülü söylüyorum. Hak etmediğiniz halde suçunuzu kabul edin 🙂 niye yoksa susmaz bunlar. Ses çıkarmayın demiyorum çıkarsanız ne olur diyorum.

Yani öyle vahim ki bu durum en zayıf halka konumunda ise çıkartın gitsin diyeceğim ama ya çıkartılamayacak kadar kalın halka olmuşsa… İşte orada reçete belli bırakın suçlu siz olun, ne fark eder 5 dakika sonra unutacak yaptığını başka şey arayacak ve biliyorum hiç kolay değil ama bunlarla yaşamakta bir sanat unutmayalım. Sanata destek vererek siz de bir ruh kurtarabilirsiniz tabii işin dozu çok kaçmamışsa… Yani hala umut vardır belki.

Ama bir gerçek daha var ki o da şu olumsuz insanlar asla ikna edilemezler. Sorun sende dersin, hayır sende der ama sen de dersin o gene hayır sende der. Yani bu böylesine bir çıkmaz sokaktır. Asla onları ikna etmeye falan çalışmayın, nafile nefesiniz tükenir. Sonra hevesiniz ve en sonunda da sevesiniz…

Yani bir şeyi sadece olduğu gibi kabul etmek bence oldukça zararsız bir sevme biçimi. Ama buna asla kişilik haklarının ihlal edilmesini dâhil etmiyorum. Tabii ki birini olduğu gibi kabul etmek kolay ama “o” biri eğer öylesine de “biri” değilse işiniz zor diyorum. Sizi sonunda kendinizden bezdirene kadar uğraşacakları için bir köşe de sessiz sessiz kabul de etseniz maalesef bu tarz insanlar her şeyi dışsallaştırırlar. Kabahatin kökeni hep başkalarındadır onlar için ve kendileriyle yüzleşmek oldukça zor bir sanattır. Bu sebeple durmaksızın üstünüze gelen adeta “White Walker” edasıyla çoğalır onların olumsuz düşüncüleri ve eylemleri.

Hâlbuki pozitif yaşama biçimi kadar güzeli yok. Bir insanın kahkahasından bile yeri gelir etkilenir kafanızı çevirir bakarsınız. Hiç tanımadığınız bir yaşam belirtisidir o. Yaşadığımız dünya yeteri kadar stresli ve zorlayıcı etkiler altında bir de bu ruhlarla uğraşmak zor iş.

Küçük detaylarda büyük değişiklikler olacağına çok inanan bir insan olarak gene de umut hiç bitmemeli. Görüntüye başkaları bile girse inanın ki sarsılma anı insanın değişiminin başladığı andır.

Herkese Güzel Hafta Sonları Diliyorum…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

 

 

Don’t waste your time with explanations, people only hear what they want to hear.

Paulo Coelho

 

 

 

Cam Fanus ’un içindeki Japon Balığı Hikâyesi🔮

Balık sahibine sormuş “neden beni buradan seviyorsun” diye?

Sahibi de “ben uzaktan da severim” demiş.

Balık düşünmüş…

Neden onu seçtim koskoca bir okyanus varken…!

Sonra eski arkadaşlarının söylediği bir sözü hatırlamış…

“Seni uzaktan seveni, sende en uzağına koy! O zaman seni göremez ve uzaktan sevmemeyi öğrenir…!”

 

🐠🐠🐠🐠🐠🐠🐠🐠

Hayatınız sizi uzaktan sevmeyi öğütleyenlerle geçirilmeyecek kadar kısa.!
Bunu onlara da hatırlatın ya da bırakın kendileri öğrensinler.

 

Kelebeğin ömrünü hatırla🦋

Kendine çok güvenen Şövalyeyi…

 

Söz kılıçtan keskinse neden başka hayatların sevgisine uzaktan ihtiyacımız olsun ki?

Seni uzaktan seveni sen hiç sevme çünkü onun gözleri bozuktur🤙🏻

 

 

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

Yazıya çok sevdiğim bir şarkıyı ekledim severek dinlemenizi diliyorum okurken…

Buray – Tac Mahal

 

I have this strange feeling that I’m not myself anymore.
It’s hard to put into words, but I guess it’s like I was fast asleep, and someone came, disassembled me, and hurriedly put me back together again.
That sort of feeling.

Haruki Murakami

#harukimurakami
#harukimurakamiquotes

Kelimelerle açıklamak kolay olsaydı Allah herkese yarın uyanmayı nasip etmezdi.
Zannetmeyin bu gece karanlığı üzerimize örtülü kalacak…
Gün aydınlanacak…
Işık pencereden içeri sızacak ve sizinle kucaklaşacak.
Hayatın en sevdiğim yönü en çaresiz anların hemen arkasından gelecek olan sürprizleri.

Mutlaka aşka kalbini açık tutmalısın.
Biri gelecek ve görüntüye girecek.

Hayat böyle işte.
Bir bakarsın hikayenin tam ortasındasın, bir bakarsın hiç yaşamamış gibi yeniden onarırsın.

Hiç bir acı sonsuza dek sürmez yeniden sevebilirim diye boşuna mı demiş Sezen ⭐️….!

 

Sevgilerimle,
Merve♥️

#photooftheday
#tweegram
#amazing
#look
#love
#igers
#instadaily
#girl
#iphoneonly
#bestoftheday
#instacool
#instago
#webstagram
#colorful
#style
#swag
#instamood
#instagrammer
#bestoftheday
#instagramers
#igdaily
#webstagram

 

 

KISA KISA…

12 Ocak 1949 (69 yıl yaşında), Fushimi, Kyoto, Kyoto, Japonya’da doğmuştur.
Franz Kafka, Stephen King’den etkilenerek yazdığını söyler.

http://www.harukimurakami.com/

Life Lessons

 

“Don’t be afraid of your fears. They’re not there to scare you. They’re there to let you know that something is worth it.”
C.JoyBell C.

Life teaches us that at some point we will be faced with things that absolutely terrify us. Losing someone we loved, losing our job, moving away from home, … etc.
We can’t escape fear so we have to learn how to face it and walk with it.

Kısa Kısa…

Uzun zamandır yazılarımı İngilizce edit edip etmeme hakkında karar veremiyordum. Belli bir kitleye hitap etmektense ortak dilde hitap etmek daha doğrusu tabii. Ancak Türkçenin ne kadar zengin ve birden fazla anlamı taşıyan deyimsel cümlelerini düşününce yazıları tam olarak çeviri yapmak yerine günlük yazılar yazalım dedim…

Instagram ve Facebook üzerinden kısa ve alıntılara ilave ettiğim kendi cümlelerimle oluşan günlük yayınlar yapıyorum uzunca bir süredir.
Hadi dedim artık bunu da burada paylaşma zamanı geldi…♥

SEVİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

#gotit
#fallandupthenlearned
#bebravebeyou
#bravesoul
#listentoyoursoul
#blog
#bloggers
#instablogger
#lifestyleblogger
#fashionblogger
#makeupblogger
#wonderwoman
#worldismine
#worldisyours
#dontforgettohappy
#keepwriting
#writers
#writergram
#writersmind
#writergirl
#aboutmyblog

 

“Denizlerin Beyi” demek isterdim tabii ki ama bu canlı bazı beylerde olmayan özellikleri ile göz doldurduğu için “Denizlerin Beyni” olarak anılsa diğer başlığa da haksızlık etmemiş olurum diyerek başlıyorum.

Hoş geldiniz hayvanlar âlemine…
Ben nedense “hayvan” kolik bir kişilik olarak hepsini tek tek yazsam hiç sıkılmam ama merak etmeyin bugün gerçekten sağlam şaşırtıcı bir canlı var önümde… Kendisi ara ara rüyalarıma giriyor ve ben nedense varlığının verdiği ürpertici tanımlamaları yapamıyorum. Bazen kendimi ahtapot gibi hissettiğim için kimseyi de suçlayamıyorum açıkçası.

Çoğu insan tarafından “garip yapışkan şey” diye tasvir edilse de bu olağanüstü sekiz kollu sihirbaz, gezegendeki en büyüleyici hayvanlardan biri imiş. Kendisini gördüğüm bir rüya üzerine araştırıldığımda, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle var olduklarını da öğrenmiş oldum. Sevimli değil, pofuduk tüylerle kaplı değil ya da büyük tatlı gözleri yok elbette hatta son derece itici geliyor yüzerken falan hani. Lezzetti tartışılmaz olunca biz ölümlülerin en sevdiği canlı haline geliyor.

Çok az insan bu hayvana hayranlık besliyor. Ama gösterilen ilgi, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle orantılı olsaydı, ahtapotlar dünyanın en sevilen hayvanların olurdu.

Ne yazık ki, onun yerine deniz canavarı efsaneleri Kraken ve Lusca’ya, kurgusal kötü karakterler Ursula ve Doctor Octopus’a ilham kaynağı oldu. Şimdi ise bu ağırbaşlı ve dahi varlıklara çamur atmak yerine saygı gösterilmesini gerektiren bilgilerle sizi baş başa bırakıyorum.

Sihirbazlık yetenekleri olduğunu bilmiyordunuz tabii…
Tıpkı sihirbazlar gibi ahtapot da nesneleri duman ve aynalar kullanarak yok edebiliyor. Fakat bunu yaparken sihirbazlar gibi mekanik aletler kullanmak yerine, ahtapot bildiğimiz biyolojiyi kullanıyor. Pigment hücre ağı ve özelleşmiş kaslarını kullanarak, bir ahtapot nerdeyse anında; renkleri, şekilleri ve etrafındaki yüzeyleri birebir taklit edebiliyor. Kamuflajı o kadar ustalıkla yapılmış ki yırtıcılar yanından fark etmeden geçip gidiyor.

Ahtapotlar en havalı kaçış mekanizmasına sahipler…
Sihirbazlara eşdeğer farklı bir yeteneği de saldırganın görüşünü engelleyerek ahtapotun kaçmasına olanak sağlayan, salgıladığı mürekkep bulutu – bu özellik genelde mürekkep balıklarıyla karıştırılır, bazı türleri bu özelliğe sahiptir ve mürekkep balıkları ahtapotların en yakın akrabasıdır. Ne ilginç ben hepsinin akraba olduğunu düşündüğümü söylediğimde çok akıllı biri gülmüştü katıla katıla.
Eğer bu da yeterince havalı gelmediyse, çoğunlukla mukus ve pigment hücrelerden oluşan bu bulut, saldırganın gözlerini tahriş eden ve koku hissini körleştirerek kaçış ustasının takip edilmesini daha da zorlaştıran bir çözelti barındırıyor.

Hız ve çeviklikte muhteşemler!
Kendilerini güvende hissetmediklerinde ahtapotlar, mantolarından geriye doğru suyu ileterek kendilerini ileri itiyorlar. Bu davranış onları saatte 40 kilometre hıza çıkarıyor. Ayrıca görülmeye değer başka bir becerileri de, yumuşak vücutları sayesinde en ufak çatlaklardan ve deliklerden rahatlıkla geçebilmeleri.

Belki bu noktada çok esnek olmayabilirim ama istediğim yerden her zaman girer ve geçerim. Hele kullandığım araba gerçekten önden çekişli ve sağlam bir motor gücüne sahipse siz beni bir de trafikte görün… Şaka tabii bunlar sakın örnek almayın.

Ortalama bir Ayı’dan daha zekiler!
Aristotales ahtapot hakkında “aptal bir yaratık” tabirini kullanmasına rağmen (ölmüşün arkasından konuşulmaz ama gerisini siz tamamlayın), araştırmalar ahtapotların gelişmiş zekâya, duygulara ve hatta kişisel karakterlere sahip olduklarını gösteriyor. Kurnaz kafadanbacaklı aynı zamanda labirentlerden geçebiliyor ve hatta işbirliği yapmak istemiyorsa karşı koyabiliyor.

Problem çözüp çözümleri hatırlayabiliyor, sadece eğlence olsun diye bir şeyleri parçalarına ayırabiliyorlar. Hatta oyun olsun diye köpekler gibi atılan şeyleri alıp geri getirebiliyorlar. Su borularını yerinden çıkarabiliyor, kablo bağlantılarını kesebiliyor, laboratuvarlardan kaçabiliyor ve hatta yuvalarının etrafına deniz kabuklarını ve diğer objeleri toplayarak kale inşa ediyor ya da yuvalarının etrafına bahçe yapabiliyorlar.

Bilim insanları ahtapotların bireysel kişilikleri olduğunu düşünüyorlar. Yapılan çalışmalarda ahtapotların her birinin mizaçlarına göre, oynamak için farklı oyuncakları tercih ettikleri gözlemlenmiş.

Geniş kapsamlı beyinleri vardır!
Ahtapotların en çılgın özelliği nöronlarının kafaları yerine kollarında bulunmasıdır. Ve bu kollardan biri vücuttan koparsa, araştırmalar kopan kolun suda kendi kendine hareket edebildiği ve hatta bir besini bağımsız ağzın bulunacağı bölgeye doğru yönelttiğini gösteriyor. Tabii kol koptuktan sonra bu öyle kolay olmuyor ama gene de bağımsız olarak çalışan uzuvları aslında beyinleri.

Kaybedilen uzuvlarını yenileyebiliyorlar!
Adeta Deadpool’un yenilenebilme yeteneğine sahipmiş gibi kaybettiği bir kolunun yerine hiçbir kalıcı zarar almadan tekrar yenisini çıkarmak onun için tam bir çocuk oyuncağı. Nedense Vampirleri hatırlattı.

Tam üç adet kalbe sahipler!
Dediysem asla 3 kişiyi aynı anda sevemiyorlar :). Onu sadece biz İnsanlar yapabiliyor ah ne manidar…
Evet, tam üç adet kalbe sahipler, iki tanesi kanı solungaçlara oradan da 3 numaralı kalbe taşımakla görevliyken, 3 numaralı kalp ise diğer 2 kalpten aldığı kanı bütün vücuda pompalıyor. Ve şaşırtıcı olan şey, 3 numaralı kalbin ahtapot yüzerken durması ki bunun sebebi hızlıca yüzerek kaçmaktan çok kamufle olarak saklanmayı tercih ettiklerini açıklıyor, yüzmek bu kafadanbacaklı için yorucu bir aktivite.

Çiftleşme sırasında erkek, dişinin her zaman sağ tarafındadır!
Erkek spermleri dişinin tübüler borusuna koyar veya dişi, erkekten kollarıyla kendi alır. Spermleri aktardıktan sonra erkek hemen kaçabilirse şanslı! Çünkü çiftleşmeden sonra dişi erkeği boğarak öldürür ve yer. Erkeği her zaman sağ tarafında tutması ise henüz açıklanamamış.
Dişilerin bu agresifliğinin sebebinin bir çeşit annelik içgüdüsü gibi yumurtalarını her türlü tehdite karşı korumak amaçlı olduğu düşünülüyor. Çok şeker.

Çiftleşme döneminden sonra, erkekler hala yaşıyorsa bile birkaç hafta içinde ölür. Dişiler ise yumurtalar açılana kadar yaşamaya devam ederler. Fakat yumurtalar açılana kadar beslenmelerini durdurdukları için yavrular çıktıktan bir süre sonra açlıktan ölürler.

Dağlar kadar yaşlılar…
Hatta belki de daha yaşlı. Bilinen en yaşlı ahtapot fosili 296 milyon yıl önce Karbon Çağı zamanı yaşamış. Şu anda Chicago, ABD’de Field müzesinde sergilenmektedir. Çağımızdaki ahtapotlar gibi sekiz kola ve iki göze muhtemelen de mürekkepli kaçış mekanizmasına sahipti. Smithsonian, “Ahtapotlar karada yaşamdan çok önce, şekillerini milyonlarca yıl sonrasına gelebilmek için belirlediler” diyor. Bence çok doğru bir tez.

Neredeyse tüm ahtapotlar zehirlidir. Mavi Halkalı bu ahtapot ise (Haoalochlaena lunulata) dünyadaki en zehirli ahtapottur. Bir ısırıkta sizi öldürebilir. Herhangi bir panzehri henüz yok.

Ahtapotlar gruplar halinde yaşamazlar. Bu nedenle her biri, çevik davranışlarıyla av olmaktan kaçarak türlerini kontrol altında tutarlar. Bu nedenle süper avcılar olarak bilinirler. Zeki olmalarının temelinde de tek başına yaşam sürdürebilmenin zorlukları yatıyor olabilir.
Derin denizlerde hayatta kalabilmek için, kanlarında oksijen taşıyan solunum pigmenti olarak hemosiyanin bulunur. Hemosiyanin yapısında bakır içerir ve oksijenle birleştiğinde mavi renkte görünür. Bu sistem asitlik-bazlık değişimlerine karşı çok hassastır, eğer ortam asidik olursa ahtapotlar yeterince oksijen alamaz. Bu nedenle iklim değişikliğine bağlı olarak okyanusların yavaş yavaş asidik hale gelmesiyle buradaki canlılara ne olacağı hala tartışma konusu.

Dünya denizlerinde çeşitli büyüklük ve özellikte 50’den fazla ahtapot çeşidi vardır. Mavi olanı görünce sakın sevmeyin ok 😉

Genel olarak kendilerinden büyük hayvanlardan korkan ve insanlardan olabildiğince uzak durmaya çalışan, parlak veya ses çıkaran bir obje gördüklerinde meraklarını dizginleyemeyen bu muhteşem canlılar, sadece Ege ve Akdeniz sofrasında bir meze olarak görülmekten çok daha fazlasını hak ediyorlar.

Evrimin yıllardır nerdeyse hiç uğramadığı ahtapotlar, zekâlarıyla birçok insanı kendine hayran bırakabilme yeteneğine sahip muazzam bir canlı.

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

Çok gülerek alıntı yapıyorum yazanında mizah duygusu kadar beklentilerinin geniş olmamasını umuyorum :).

Ekşi Sözlük/ Scarletsage: Her işe el atan, bir sürü meziyeti olan insanlara verdiğim isim.
Ekşi Sözlük/Islak köpek: Gittiği yer neresi olursa olsun fark etmeden, tanıdığı tanımadığı sağda solda gördüğü herkese hemen bir kol atan, bunlar hatunsa bele sarılmak ya da omzundan tutmakla da yetinmeyip, enseden yakalayıp kulağa baskı uygulamak suretiyle kol hareketlerinde bulunan ve aynı anda kaç kişiye kolunu attığını takip edemediğimiz insanlara verdiğimiz isim.Ekşi Sözlük/Olmayana yergi: İspanyolların İtalyan erkeklerine taktığı isim.
Hepsi de çok iyi yorumlar…

 

Kısa kısa…
Kraken: iskandinav mitolojisin ’de bir karakter. Kendisi dev bir mürekkep balığıdır. Gemileri kollarıyla sarıp dibe çekecek kadar güçlüdür.
Lusca: Karayiplilerin efsanevi deniz canavarıdır.
Aristotales: Aristoteles ya da kısaca Aristo Antik Yunan filozof. Platon ile Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir.
Smithsonian: Smithsonian Enstitüsü, ABD hükümeti tarafından yönetilen bir müze ve araştırma merkezi öbeğidir. 1846 yılında “bilgiyi artırmak ve yaymak” amacıyla kurulmuştur. Washington, DC’deki merkezinde 137 milyon nesne bulunmaktadır.

Kaynaklar

https://onedio.com/haber/ahtapotlar-hakkinda-muhtemelen-ilk-kez-duyacaginiz-15-enteresan-bilgi-715746

 BİR ŞARKI OLSAYDIN EĞER…

Böyle giriş yaparsam aklıma ilk Nietzsche’nin “Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanıyorlar ” sözü gelir…

“And those who were seen dancing were thought to be insane by those who could not hear the music.”

Yakında özelden mesaj almaya başlayacağım Friedrich Nietzsche sözleri yüzünden. Ne yapayım inanılmaz malzeme var bu sözlerde kendini tutamıyor insan. Yazdıkça yazası geliyor.

Kendisi hakkında ekşi sözlükte “annesi yüzünden bunalımlara girmiş başarılı bir filozof” yorumunu okuduktan sonra tamamen duygusal olarak gene bu annelerle-oğullarının ilişkisi gelmedi değil aklıma hadi neyse bugün oradan çalmayacağım. Repertuarım hazır.

Ve evet eğer bir şarkı olsaydınız siz hangisi olurdunuz isimli çoktan seçmeli sınav blogu♥ma hoş geldiniz. Sonunda kazanan falan olmayacak sadece kendinizi bir şarkı yerine koyduğunuz oldu mu hiç. Merak ediyorum. Acaba herkes benim kadar meraklı mı bu şarkı işine.

Ben müzik olmadan yaşayamayanlardanım. Her zaman her yerde mutlaka şarkılar şahitlik etmeli yaşananlara bence ancak böyle ölümsüzleşir insanın anıları. İşte ne yapalım bu da bir bakış açısı…

Öyleyse başlıyorum…

Eğer bir şarkı olsaydım milyon tanesi olabilirdim elbet konu bensem…
Ama hatırlatmak iyi gelir belki hani 1990’lardan birkaç dize size…

Senle topla beni
Çarp uzaklarla
Ekle sensizliği
Böl saatlere
Ne kaldı ne kaldı…

Özlemi formülleştirilmiş şarkı sözüdür kendisi. Adı gibi “Melankoli” şimdilerde belki de tam şu anda aklınıza gelip de dinleyeceğiniz melankolik şarkı.

Sene 1989…

Ben o zamanlar 4 yaşındayım ve bu şarkıyı ezbere söylüyorum. Elimde fön fırçası, adeta süper star havasında uçuyorum evin içinde…

Demet Sağıroğlu daha 20li yaşlarında sanıyorum ve sesi derya gibi akıyor şarkıya. Tabii onu henüz Kayahan vokalisti olarak tanıyoruz sadece. Henüz kendisinin Kınalı Bebek albümü çıkmamıştı.

Yani kronolojik bilgilere yer vermeden olmaz elbet ama ben bir şarkı olsam özlemi böylesine formüle eden bir şarkı olurdum. Bundan daha iyi anlatılamaz birine duyduğun özlem.

Şimdi bugün bu şarkılara bakıp nasıl “ah ah” çekiyoruz. Çünkü böylesi yok artık, sesi olan da olmayan da sahnede elinde en kötü bir single albüm… Eskiden bunlar yoktu ki sesi güzel olmayan birini piyasa da içine almazdı… Seslerin düzeltildiği, muhteşem notalara dönüştürüldüğü stüdyolar yoktu dolayısıyla da eğer sesin de malzeme yoksa ne olursan ol tutmazdı. Piyasa gerçekti, yapılan işler kaliteliydi. Ondandır halen bu şarkılar çaldığında içim cız ediyor.

Arabada, evde, telefonda ne kadar müzik için alan varsa hepsinde ayrı bir bölümde bu yılların şarkılarının olduğu albümlerim vardır halen de sıkılmadan dinlerim.
Sıra sizde…?

 

Sevgilerimle,

Merve♥

KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ

Diyelim ki yeni bir ilişkiniz var… Hem de çok yeni böyle fırından taze taze… Ama gene başladınız ecel terleri dökmeye. Bahaneler ilk günden başladı ve ne yapsanız da vicdanınızın esirisiniz.
Yazılarımda hem cinslerimi koruma tavrımı az biraz anladınız ama bu sefer durum farklı… Bu yazı da karşı cinsimi koruma amaçlı kalemimi aldım elime. Sakın yanlış anlaşılmasın hem cinslerimin hakları saklıdır.

Neyse kırılmak darılmak yok sonuçta hayatın gerçeklerini de bir köşe de bırakamayız.

Genelde karşı cinslerimle iyi geçinen bir kadın olduğumdan çoğunlukla da ağladıkları omuz olmuşluğum da vardır. Genellikle öyle aslında :).
Yani anlamaz olayım demek geliyor içimden ama ne yapayım işte insan yüreği :). Sanırım burada yükselenim devreye giriyor kahretsin ne yapalım, kader de sizleri de anlamak varmış diyeceğiz.
Şimdi ben bu karşı cinsimin anneleriyle olan ilişkilerine çok odaklı olduğumdan, asla direk çocukluğa falan iniyorum sanmayın baştan böyle açıklıyorum ki onlarında var haklı sebepleri demeye getiriyorum 🙂 sadece. Tamamen duygusal yani. Bu karşı cinslerimiz genel olarak aynı hataya düşüp, hayatlarını paylaşacakları kadınlar yerine sadece bir kahve içecekleri kadınları karıştırıyorlar. Hal böyleyken anlayışsızlık etmek istemem. Onları da anlayalım diyorum. Yani durum öyle hazin, öyle berbat ki göremiyorlar. Bir kahvenin 40 yıl hatırından çıkıp alıyorlar soluğu nikâh masasında. Tabii ki haksız rekabete de karşıyım. Anneleri de suçlamak istemem ama bazı anneler çocuklarını “evlenilecek kız” diye bir kız varmış gibi yetiştirdiklerinden genel de hepsi de aynı hataya düşüyor. Yani öyle evlenilecek kız falan yok herkes evlenilesi aslında da maalesef biz de kültürel olarak böylesine yanlış bir anlayış var. Namusun ölçüsü nerelerde ama bir bakıyorsunuz durum bambaşka o yüzden asla ve asla insanları yargılayıcı bir tutum içinde böyle kalıplar varmış sanmayın. Elbet bazı ölçüler var ama bunlar da vücut ölçüleri ile sınırlı değil. Erkeklerin aradıkları kadın asla evde öğrendiği bilgiler doğrultusunda olmamalı diyorum ama ne oluyor bizim karşı cins levhayı görmüyor ve hazin son.

Neyse sona gelmeden başından tutalım konuya girelim. Dediğim gibi diyelim ki yeni bir ilişkiniz var. Tuşa bastınız ama devamı gelmiyor. Yani ne yapsan, ne etsen de ne konuşacak konu, ne de paylaşacak bir ortak özellik yok. E bu durumda ne yaparsın? Tabii bizim karşı cinsler başlıyor bahanelere ama ne saçma bahaneler olmaz olsun dedirtecek cinsten. Söyle kurtul değil mi. Yok söylemiyor, söyleyemiyor ne yapsın bir taraftan kırmak istemiyor, bir taraftan da cepte dursun ağırlık yapmasın kafasına giriyor. Başlıyor diğer taraftan yalan makinesi hani inansan inanılır gibi değil. Ondan belki de artık insanların birbirine ilk günden hazır liste gibi beklentileri sunması. Neredeyse yeni tanıştığımız biri ile sözleşme yapacak durumdayız. Durum öylesine vahim.

İşte tam da burada sağ da göremediğiniz bir levha var. Köprüden önce son çıkış o levhanın adı. Girmeyin arkadaşlar uzatmayacağınız ilişkilere ve boşuna macera demeyin buna. Bir insan baştan ne ise o’dur. Herkes kendini över elbet. Hiç birini tanıyor musunuz geçmişte yaptığı hataları anlatan daha ilk görüşmeden kendini ortaya koyan. Tabii ki hayır. Bulursanız zaten yazımı okumayın direk evlenin 🙂 şaka şaka evlilik ciddi bir müessese ve artık herkesin başarılı bir şekilde yürütemediği ortak sorumluluk. Artık öyle ki yalanlar bile klişe. Yeni moda yalan bile kalmadı. Hele hele benim kanayan yaram “sosyal medya” yok mu? Ah o sosyal medya şeytanın icadı kesinlikle. Her neyse bir bakıyorsun orada her şey ortada sır yok yalan yok ya da daniskası var. Yani demek istiyorum ki artık öyle çok fazla zaman harcamadan insanları tanıyabiliyoruz. Hal böyleyken bir kahve içmekten başka bir şey paylaşmayacağınız insanlara nikâh masasının yolunu göstermeyin. Herkes kendi içinde kendine göre elbet bir eş bulur. Kimsenin vaktini boşa harcamayın hele hele kendi vaktinizi hiç.
Vakit nakittir ve bence en büyük hırsızlık birisinin boş yere zamanını çalmaktır.

Sevgili karşı cinslerim bu yazım tamamen sizi inceden düşünülerek yazılmış bir yazıdır. Kendinizi sakın ola akılsız sanmayın. Elbette hepinizin zekâsı bir kadınla yarışamayacak kadar iyi 🙂 ama sadece o kadar yani arada bir yakınınızda bir kız arkadaşınız falan varsa ona da danışın yani. Artık tek akılla olmuyor bu işler mutlaka karşı cinsinizin de fikrini sorun derim. Çünkü biz kadınlar sevabı da belayı da uzaktan görür hemen kokusunu alırız. O yüzden köprüden önce son çıkış mühim.

Anladınız siz onu 🙂

Sevgilerimle,

Merve♥

Sen anlatıyorsun karşı taraf telefonuyla oynuyor. Sen ağlıyorsun o instagram’dan foto like ediyor. Ama o anlatıyor sen pür dikkat dinliyorsun. O ağlıyor sen omzunu onun için çoktan rezerve etmişsin. Ne de olsa sen bugünler için varsın. Senaryo minimalize edilerek böyle başlıyor. Empati ne zaman oldu da böylesine seviyelere geldi değil mi?

Burada ki sen ve o tamamen hayali kişilerden esinlenerek yaratılmışlardır :).

Empati demişken açıklamadan olur mu hiç…

Neden böylesine zorlayıcı bir dürtü altında kimimiz bilemiyorum ancak empati (duygudaşlık) kişinin karşı tarafta ki diğer kişiyle derin bir bağ kurabilmesi için onun yerine kendini koyma durumudur. Oldukça zor bir durumdur baştan söylemeliyim. Hani kendimden oldukça deneyimliyim. Benim kadar empatik bir insan neden oldu hala bulamıyorum cevabını. Trafikte bile empatiğim o derece yani aniden antipatikte olabiliyorum tabii 
Empatik insanların gerçekte iyi dinleyiciler olduğu söylenir. Öyledirler de. Sempatiklerle karıştırmayalım ama. Sadece sempatik olanlar genelde ilgi kendinde olsun istediğinden sadece kendinden bahsetmeyi severler bende hiç dayanamam o tiplere. Hem empatik hem sempatikseniz sorun yok. Devam edebiliriz :).

Bu empatik tatlı insancıklar hem meraklıdır, hem meraka değer verirler. Sanat gibi yani. Sanata meraklısındır bir taraftan da sanatçıya destek verirsin durumu. Ama burada şöyle bir es vermek istiyorum bu empatikler meraklarından dolayı aşırı yıpranmış ruhlara dönüşebiliyorlar. Çünkü bir taraf empatikse kesinlikle diğer taraf –100 empatik. Buna anneleri dahil etmiyorum çünkü anne-çocuk ilişkisinde ki çocuktan gelen merak dürtüsünün cevabının karşılığı asla antipatik değil. Ben fark ettiyseniz gene karşı cinsime atıfta bulunuyorum… :). İnceden inceden…

Sen onu merakla dinlerken mesela asla o seni o derece merakla dinlemez. Sen onun için çocuklar gibi heyecanlanırsın o asla o heyecan içinde değildir. Normaldir onun için, sıradandır. O kadar çok örneği var ki o yüzden bir taraf yoğun empatik ise kesin karşı tarafta bir eksiklik söz konusudur.

Empatik insanlar ciddi ciddi söylediklerini 100 defa aynı cümle ile size kurabilirler. Ve genel de kriminal mesleklerde ki insanların empatik olmasına önem verilir. Çünkü yalan söyleyen bir kişiye aynı soruyu 5 farklı şekilde sorun asla aynı cevabı veremez. Hep cevaplarında duraksamalar ve tereddütler vardır. Bu da zaten kişinin yalan söylediğinin en belirgin özelliğidir. Tabii ki “aşkım dün neredeydin” kalıbını 5 farklı şekilde sorun demiyorum. Alacağınız cevap nettir yalan bile olsa. Ben diyorum ki şeytan madem ayrıntı da gizli ve empatik kişiliğiniz sizi daha fazla algı ile bağ kurmanızı sağlıyor, bu yetenek ile yola çıkın diyorum.

Bir de empatik canımcımlar herkesi bir başka kabul ederler. Herkes başkadır. Her insanın kimyası başkadır diye durup durup onları aynı kefeye koymazlar. Ama bu nasıl yorucu bir durumdur. Hele hele de mesleğiniz üzerinden ilerlemiyor sadece sosyal çevrenizde bu kimliği takınıyorsanız bu gerçekten de yorucu bir durumdur.

O yüzden empati hep en üst seviye iken aslında bir o kadar da olmamalı demeye getirmek istedim. Çünkü hayatta her şey karşılıklı. Her zaman yapılan bir davranışın karşılığı olmalı. Bugün hiç bilmediğin bir konuda sana yardım eden kişinin bile bir hakkı var. Tabii ki bunu maddiyata bağlamıyorum ama hayat böyle. Her şeyin bir geri dönüşü de var. Elbette hepimizin farklı misyonları ve kimlikleri var. Hem ailelerimiz de hem iş hayatımız da ama neden sadece bir kişi empatik olduğunda diğer herkes bu duygunun sömürüsünü ciddi ciddi yapıyor. Hiç düşündünüz mü? Aslında ne kadar yorucu bir durum bu. Çünkü empatik olmak kelime anlamı ile ifade edilmiyor. Alttan alan taraf ile karıştırılıyor. İnanın ki hayatınız da anneniz dışında sizi anlayan ve dinleyen insanlar varsa onlara sımsıkı sarılın. Çünkü empatik insan sayısı bugün çok az. Git gide de azalıyoruz hem duygulardan hem de hayattan.

Sizi yoran, kemiklerinize kadar boğan insanları uzaklaştırın kendinizden. Onlar enerji vampiri. Hani vampirleri severim o ayrı ama enerjinizi boşuna ve sizi hiç anlamayan ruhlara harcamayın. Yeteri kadar empatik ve sempatik olmanız dileğimle…

Sevgilerimle,
Merve♥