Yazılar

Life Lessons

 

“Don’t be afraid of your fears. They’re not there to scare you. They’re there to let you know that something is worth it.”
C.JoyBell C.

Life teaches us that at some point we will be faced with things that absolutely terrify us. Losing someone we loved, losing our job, moving away from home, … etc.
We can’t escape fear so we have to learn how to face it and walk with it.

Kısa Kısa…

Uzun zamandır yazılarımı İngilizce edit edip etmeme hakkında karar veremiyordum. Belli bir kitleye hitap etmektense ortak dilde hitap etmek daha doğrusu tabii. Ancak Türkçenin ne kadar zengin ve birden fazla anlamı taşıyan deyimsel cümlelerini düşününce yazıları tam olarak çeviri yapmak yerine günlük yazılar yazalım dedim…

Instagram ve Facebook üzerinden kısa ve alıntılara ilave ettiğim kendi cümlelerimle oluşan günlük yayınlar yapıyorum uzunca bir süredir.
Hadi dedim artık bunu da burada paylaşma zamanı geldi…♥

SEVİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

#gotit
#fallandupthenlearned
#bebravebeyou
#bravesoul
#listentoyoursoul
#blog
#bloggers
#instablogger
#lifestyleblogger
#fashionblogger
#makeupblogger
#wonderwoman
#worldismine
#worldisyours
#dontforgettohappy
#keepwriting
#writers
#writergram
#writersmind
#writergirl
#aboutmyblog

 

“Denizlerin Beyi” demek isterdim tabii ki ama bu canlı bazı beylerde olmayan özellikleri ile göz doldurduğu için “Denizlerin Beyni” olarak anılsa diğer başlığa da haksızlık etmemiş olurum diyerek başlıyorum.

Hoş geldiniz hayvanlar âlemine…
Ben nedense “hayvan” kolik bir kişilik olarak hepsini tek tek yazsam hiç sıkılmam ama merak etmeyin bugün gerçekten sağlam şaşırtıcı bir canlı var önümde… Kendisi ara ara rüyalarıma giriyor ve ben nedense varlığının verdiği ürpertici tanımlamaları yapamıyorum. Bazen kendimi ahtapot gibi hissettiğim için kimseyi de suçlayamıyorum açıkçası.

Çoğu insan tarafından “garip yapışkan şey” diye tasvir edilse de bu olağanüstü sekiz kollu sihirbaz, gezegendeki en büyüleyici hayvanlardan biri imiş. Kendisini gördüğüm bir rüya üzerine araştırıldığımda, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle var olduklarını da öğrenmiş oldum. Sevimli değil, pofuduk tüylerle kaplı değil ya da büyük tatlı gözleri yok elbette hatta son derece itici geliyor yüzerken falan hani. Lezzetti tartışılmaz olunca biz ölümlülerin en sevdiği canlı haline geliyor.

Çok az insan bu hayvana hayranlık besliyor. Ama gösterilen ilgi, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle orantılı olsaydı, ahtapotlar dünyanın en sevilen hayvanların olurdu.

Ne yazık ki, onun yerine deniz canavarı efsaneleri Kraken ve Lusca’ya, kurgusal kötü karakterler Ursula ve Doctor Octopus’a ilham kaynağı oldu. Şimdi ise bu ağırbaşlı ve dahi varlıklara çamur atmak yerine saygı gösterilmesini gerektiren bilgilerle sizi baş başa bırakıyorum.

Sihirbazlık yetenekleri olduğunu bilmiyordunuz tabii…
Tıpkı sihirbazlar gibi ahtapot da nesneleri duman ve aynalar kullanarak yok edebiliyor. Fakat bunu yaparken sihirbazlar gibi mekanik aletler kullanmak yerine, ahtapot bildiğimiz biyolojiyi kullanıyor. Pigment hücre ağı ve özelleşmiş kaslarını kullanarak, bir ahtapot nerdeyse anında; renkleri, şekilleri ve etrafındaki yüzeyleri birebir taklit edebiliyor. Kamuflajı o kadar ustalıkla yapılmış ki yırtıcılar yanından fark etmeden geçip gidiyor.

Ahtapotlar en havalı kaçış mekanizmasına sahipler…
Sihirbazlara eşdeğer farklı bir yeteneği de saldırganın görüşünü engelleyerek ahtapotun kaçmasına olanak sağlayan, salgıladığı mürekkep bulutu – bu özellik genelde mürekkep balıklarıyla karıştırılır, bazı türleri bu özelliğe sahiptir ve mürekkep balıkları ahtapotların en yakın akrabasıdır. Ne ilginç ben hepsinin akraba olduğunu düşündüğümü söylediğimde çok akıllı biri gülmüştü katıla katıla.
Eğer bu da yeterince havalı gelmediyse, çoğunlukla mukus ve pigment hücrelerden oluşan bu bulut, saldırganın gözlerini tahriş eden ve koku hissini körleştirerek kaçış ustasının takip edilmesini daha da zorlaştıran bir çözelti barındırıyor.

Hız ve çeviklikte muhteşemler!
Kendilerini güvende hissetmediklerinde ahtapotlar, mantolarından geriye doğru suyu ileterek kendilerini ileri itiyorlar. Bu davranış onları saatte 40 kilometre hıza çıkarıyor. Ayrıca görülmeye değer başka bir becerileri de, yumuşak vücutları sayesinde en ufak çatlaklardan ve deliklerden rahatlıkla geçebilmeleri.

Belki bu noktada çok esnek olmayabilirim ama istediğim yerden her zaman girer ve geçerim. Hele kullandığım araba gerçekten önden çekişli ve sağlam bir motor gücüne sahipse siz beni bir de trafikte görün… Şaka tabii bunlar sakın örnek almayın.

Ortalama bir Ayı’dan daha zekiler!
Aristotales ahtapot hakkında “aptal bir yaratık” tabirini kullanmasına rağmen (ölmüşün arkasından konuşulmaz ama gerisini siz tamamlayın), araştırmalar ahtapotların gelişmiş zekâya, duygulara ve hatta kişisel karakterlere sahip olduklarını gösteriyor. Kurnaz kafadanbacaklı aynı zamanda labirentlerden geçebiliyor ve hatta işbirliği yapmak istemiyorsa karşı koyabiliyor.

Problem çözüp çözümleri hatırlayabiliyor, sadece eğlence olsun diye bir şeyleri parçalarına ayırabiliyorlar. Hatta oyun olsun diye köpekler gibi atılan şeyleri alıp geri getirebiliyorlar. Su borularını yerinden çıkarabiliyor, kablo bağlantılarını kesebiliyor, laboratuvarlardan kaçabiliyor ve hatta yuvalarının etrafına deniz kabuklarını ve diğer objeleri toplayarak kale inşa ediyor ya da yuvalarının etrafına bahçe yapabiliyorlar.

Bilim insanları ahtapotların bireysel kişilikleri olduğunu düşünüyorlar. Yapılan çalışmalarda ahtapotların her birinin mizaçlarına göre, oynamak için farklı oyuncakları tercih ettikleri gözlemlenmiş.

Geniş kapsamlı beyinleri vardır!
Ahtapotların en çılgın özelliği nöronlarının kafaları yerine kollarında bulunmasıdır. Ve bu kollardan biri vücuttan koparsa, araştırmalar kopan kolun suda kendi kendine hareket edebildiği ve hatta bir besini bağımsız ağzın bulunacağı bölgeye doğru yönelttiğini gösteriyor. Tabii kol koptuktan sonra bu öyle kolay olmuyor ama gene de bağımsız olarak çalışan uzuvları aslında beyinleri.

Kaybedilen uzuvlarını yenileyebiliyorlar!
Adeta Deadpool’un yenilenebilme yeteneğine sahipmiş gibi kaybettiği bir kolunun yerine hiçbir kalıcı zarar almadan tekrar yenisini çıkarmak onun için tam bir çocuk oyuncağı. Nedense Vampirleri hatırlattı.

Tam üç adet kalbe sahipler!
Dediysem asla 3 kişiyi aynı anda sevemiyorlar :). Onu sadece biz İnsanlar yapabiliyor ah ne manidar…
Evet, tam üç adet kalbe sahipler, iki tanesi kanı solungaçlara oradan da 3 numaralı kalbe taşımakla görevliyken, 3 numaralı kalp ise diğer 2 kalpten aldığı kanı bütün vücuda pompalıyor. Ve şaşırtıcı olan şey, 3 numaralı kalbin ahtapot yüzerken durması ki bunun sebebi hızlıca yüzerek kaçmaktan çok kamufle olarak saklanmayı tercih ettiklerini açıklıyor, yüzmek bu kafadanbacaklı için yorucu bir aktivite.

Çiftleşme sırasında erkek, dişinin her zaman sağ tarafındadır!
Erkek spermleri dişinin tübüler borusuna koyar veya dişi, erkekten kollarıyla kendi alır. Spermleri aktardıktan sonra erkek hemen kaçabilirse şanslı! Çünkü çiftleşmeden sonra dişi erkeği boğarak öldürür ve yer. Erkeği her zaman sağ tarafında tutması ise henüz açıklanamamış.
Dişilerin bu agresifliğinin sebebinin bir çeşit annelik içgüdüsü gibi yumurtalarını her türlü tehdite karşı korumak amaçlı olduğu düşünülüyor. Çok şeker.

Çiftleşme döneminden sonra, erkekler hala yaşıyorsa bile birkaç hafta içinde ölür. Dişiler ise yumurtalar açılana kadar yaşamaya devam ederler. Fakat yumurtalar açılana kadar beslenmelerini durdurdukları için yavrular çıktıktan bir süre sonra açlıktan ölürler.

Dağlar kadar yaşlılar…
Hatta belki de daha yaşlı. Bilinen en yaşlı ahtapot fosili 296 milyon yıl önce Karbon Çağı zamanı yaşamış. Şu anda Chicago, ABD’de Field müzesinde sergilenmektedir. Çağımızdaki ahtapotlar gibi sekiz kola ve iki göze muhtemelen de mürekkepli kaçış mekanizmasına sahipti. Smithsonian, “Ahtapotlar karada yaşamdan çok önce, şekillerini milyonlarca yıl sonrasına gelebilmek için belirlediler” diyor. Bence çok doğru bir tez.

Neredeyse tüm ahtapotlar zehirlidir. Mavi Halkalı bu ahtapot ise (Haoalochlaena lunulata) dünyadaki en zehirli ahtapottur. Bir ısırıkta sizi öldürebilir. Herhangi bir panzehri henüz yok.

Ahtapotlar gruplar halinde yaşamazlar. Bu nedenle her biri, çevik davranışlarıyla av olmaktan kaçarak türlerini kontrol altında tutarlar. Bu nedenle süper avcılar olarak bilinirler. Zeki olmalarının temelinde de tek başına yaşam sürdürebilmenin zorlukları yatıyor olabilir.
Derin denizlerde hayatta kalabilmek için, kanlarında oksijen taşıyan solunum pigmenti olarak hemosiyanin bulunur. Hemosiyanin yapısında bakır içerir ve oksijenle birleştiğinde mavi renkte görünür. Bu sistem asitlik-bazlık değişimlerine karşı çok hassastır, eğer ortam asidik olursa ahtapotlar yeterince oksijen alamaz. Bu nedenle iklim değişikliğine bağlı olarak okyanusların yavaş yavaş asidik hale gelmesiyle buradaki canlılara ne olacağı hala tartışma konusu.

Dünya denizlerinde çeşitli büyüklük ve özellikte 50’den fazla ahtapot çeşidi vardır. Mavi olanı görünce sakın sevmeyin ok 😉

Genel olarak kendilerinden büyük hayvanlardan korkan ve insanlardan olabildiğince uzak durmaya çalışan, parlak veya ses çıkaran bir obje gördüklerinde meraklarını dizginleyemeyen bu muhteşem canlılar, sadece Ege ve Akdeniz sofrasında bir meze olarak görülmekten çok daha fazlasını hak ediyorlar.

Evrimin yıllardır nerdeyse hiç uğramadığı ahtapotlar, zekâlarıyla birçok insanı kendine hayran bırakabilme yeteneğine sahip muazzam bir canlı.

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

Çok gülerek alıntı yapıyorum yazanında mizah duygusu kadar beklentilerinin geniş olmamasını umuyorum :).

Ekşi Sözlük/ Scarletsage: Her işe el atan, bir sürü meziyeti olan insanlara verdiğim isim.
Ekşi Sözlük/Islak köpek: Gittiği yer neresi olursa olsun fark etmeden, tanıdığı tanımadığı sağda solda gördüğü herkese hemen bir kol atan, bunlar hatunsa bele sarılmak ya da omzundan tutmakla da yetinmeyip, enseden yakalayıp kulağa baskı uygulamak suretiyle kol hareketlerinde bulunan ve aynı anda kaç kişiye kolunu attığını takip edemediğimiz insanlara verdiğimiz isim.Ekşi Sözlük/Olmayana yergi: İspanyolların İtalyan erkeklerine taktığı isim.
Hepsi de çok iyi yorumlar…

 

Kısa kısa…
Kraken: iskandinav mitolojisin ’de bir karakter. Kendisi dev bir mürekkep balığıdır. Gemileri kollarıyla sarıp dibe çekecek kadar güçlüdür.
Lusca: Karayiplilerin efsanevi deniz canavarıdır.
Aristotales: Aristoteles ya da kısaca Aristo Antik Yunan filozof. Platon ile Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir.
Smithsonian: Smithsonian Enstitüsü, ABD hükümeti tarafından yönetilen bir müze ve araştırma merkezi öbeğidir. 1846 yılında “bilgiyi artırmak ve yaymak” amacıyla kurulmuştur. Washington, DC’deki merkezinde 137 milyon nesne bulunmaktadır.

Kaynaklar

https://onedio.com/haber/ahtapotlar-hakkinda-muhtemelen-ilk-kez-duyacaginiz-15-enteresan-bilgi-715746

 BİR ŞARKI OLSAYDIN EĞER…

Böyle giriş yaparsam aklıma ilk Nietzsche’nin “Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanıyorlar ” sözü gelir…

“And those who were seen dancing were thought to be insane by those who could not hear the music.”

Yakında özelden mesaj almaya başlayacağım Friedrich Nietzsche sözleri yüzünden. Ne yapayım inanılmaz malzeme var bu sözlerde kendini tutamıyor insan. Yazdıkça yazası geliyor.

Kendisi hakkında ekşi sözlükte “annesi yüzünden bunalımlara girmiş başarılı bir filozof” yorumunu okuduktan sonra tamamen duygusal olarak gene bu annelerle-oğullarının ilişkisi gelmedi değil aklıma hadi neyse bugün oradan çalmayacağım. Repertuarım hazır.

Ve evet eğer bir şarkı olsaydınız siz hangisi olurdunuz isimli çoktan seçmeli sınav blogu♥ma hoş geldiniz. Sonunda kazanan falan olmayacak sadece kendinizi bir şarkı yerine koyduğunuz oldu mu hiç. Merak ediyorum. Acaba herkes benim kadar meraklı mı bu şarkı işine.

Ben müzik olmadan yaşayamayanlardanım. Her zaman her yerde mutlaka şarkılar şahitlik etmeli yaşananlara bence ancak böyle ölümsüzleşir insanın anıları. İşte ne yapalım bu da bir bakış açısı…

Öyleyse başlıyorum…

Eğer bir şarkı olsaydım milyon tanesi olabilirdim elbet konu bensem…
Ama hatırlatmak iyi gelir belki hani 1990’lardan birkaç dize size…

Senle topla beni
Çarp uzaklarla
Ekle sensizliği
Böl saatlere
Ne kaldı ne kaldı…

Özlemi formülleştirilmiş şarkı sözüdür kendisi. Adı gibi “Melankoli” şimdilerde belki de tam şu anda aklınıza gelip de dinleyeceğiniz melankolik şarkı.

Sene 1989…

Ben o zamanlar 4 yaşındayım ve bu şarkıyı ezbere söylüyorum. Elimde fön fırçası, adeta süper star havasında uçuyorum evin içinde…

Demet Sağıroğlu daha 20li yaşlarında sanıyorum ve sesi derya gibi akıyor şarkıya. Tabii onu henüz Kayahan vokalisti olarak tanıyoruz sadece. Henüz kendisinin Kınalı Bebek albümü çıkmamıştı.

Yani kronolojik bilgilere yer vermeden olmaz elbet ama ben bir şarkı olsam özlemi böylesine formüle eden bir şarkı olurdum. Bundan daha iyi anlatılamaz birine duyduğun özlem.

Şimdi bugün bu şarkılara bakıp nasıl “ah ah” çekiyoruz. Çünkü böylesi yok artık, sesi olan da olmayan da sahnede elinde en kötü bir single albüm… Eskiden bunlar yoktu ki sesi güzel olmayan birini piyasa da içine almazdı… Seslerin düzeltildiği, muhteşem notalara dönüştürüldüğü stüdyolar yoktu dolayısıyla da eğer sesin de malzeme yoksa ne olursan ol tutmazdı. Piyasa gerçekti, yapılan işler kaliteliydi. Ondandır halen bu şarkılar çaldığında içim cız ediyor.

Arabada, evde, telefonda ne kadar müzik için alan varsa hepsinde ayrı bir bölümde bu yılların şarkılarının olduğu albümlerim vardır halen de sıkılmadan dinlerim.
Sıra sizde…?

 

Sevgilerimle,

Merve♥

KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ

Diyelim ki yeni bir ilişkiniz var… Hem de çok yeni böyle fırından taze taze… Ama gene başladınız ecel terleri dökmeye. Bahaneler ilk günden başladı ve ne yapsanız da vicdanınızın esirisiniz.
Yazılarımda hem cinslerimi koruma tavrımı az biraz anladınız ama bu sefer durum farklı… Bu yazı da karşı cinsimi koruma amaçlı kalemimi aldım elime. Sakın yanlış anlaşılmasın hem cinslerimin hakları saklıdır.

Neyse kırılmak darılmak yok sonuçta hayatın gerçeklerini de bir köşe de bırakamayız.

Genelde karşı cinslerimle iyi geçinen bir kadın olduğumdan çoğunlukla da ağladıkları omuz olmuşluğum da vardır. Genellikle öyle aslında :).
Yani anlamaz olayım demek geliyor içimden ama ne yapayım işte insan yüreği :). Sanırım burada yükselenim devreye giriyor kahretsin ne yapalım, kader de sizleri de anlamak varmış diyeceğiz.
Şimdi ben bu karşı cinsimin anneleriyle olan ilişkilerine çok odaklı olduğumdan, asla direk çocukluğa falan iniyorum sanmayın baştan böyle açıklıyorum ki onlarında var haklı sebepleri demeye getiriyorum 🙂 sadece. Tamamen duygusal yani. Bu karşı cinslerimiz genel olarak aynı hataya düşüp, hayatlarını paylaşacakları kadınlar yerine sadece bir kahve içecekleri kadınları karıştırıyorlar. Hal böyleyken anlayışsızlık etmek istemem. Onları da anlayalım diyorum. Yani durum öyle hazin, öyle berbat ki göremiyorlar. Bir kahvenin 40 yıl hatırından çıkıp alıyorlar soluğu nikâh masasında. Tabii ki haksız rekabete de karşıyım. Anneleri de suçlamak istemem ama bazı anneler çocuklarını “evlenilecek kız” diye bir kız varmış gibi yetiştirdiklerinden genel de hepsi de aynı hataya düşüyor. Yani öyle evlenilecek kız falan yok herkes evlenilesi aslında da maalesef biz de kültürel olarak böylesine yanlış bir anlayış var. Namusun ölçüsü nerelerde ama bir bakıyorsunuz durum bambaşka o yüzden asla ve asla insanları yargılayıcı bir tutum içinde böyle kalıplar varmış sanmayın. Elbet bazı ölçüler var ama bunlar da vücut ölçüleri ile sınırlı değil. Erkeklerin aradıkları kadın asla evde öğrendiği bilgiler doğrultusunda olmamalı diyorum ama ne oluyor bizim karşı cins levhayı görmüyor ve hazin son.

Neyse sona gelmeden başından tutalım konuya girelim. Dediğim gibi diyelim ki yeni bir ilişkiniz var. Tuşa bastınız ama devamı gelmiyor. Yani ne yapsan, ne etsen de ne konuşacak konu, ne de paylaşacak bir ortak özellik yok. E bu durumda ne yaparsın? Tabii bizim karşı cinsler başlıyor bahanelere ama ne saçma bahaneler olmaz olsun dedirtecek cinsten. Söyle kurtul değil mi. Yok söylemiyor, söyleyemiyor ne yapsın bir taraftan kırmak istemiyor, bir taraftan da cepte dursun ağırlık yapmasın kafasına giriyor. Başlıyor diğer taraftan yalan makinesi hani inansan inanılır gibi değil. Ondan belki de artık insanların birbirine ilk günden hazır liste gibi beklentileri sunması. Neredeyse yeni tanıştığımız biri ile sözleşme yapacak durumdayız. Durum öylesine vahim.

İşte tam da burada sağ da göremediğiniz bir levha var. Köprüden önce son çıkış o levhanın adı. Girmeyin arkadaşlar uzatmayacağınız ilişkilere ve boşuna macera demeyin buna. Bir insan baştan ne ise o’dur. Herkes kendini över elbet. Hiç birini tanıyor musunuz geçmişte yaptığı hataları anlatan daha ilk görüşmeden kendini ortaya koyan. Tabii ki hayır. Bulursanız zaten yazımı okumayın direk evlenin 🙂 şaka şaka evlilik ciddi bir müessese ve artık herkesin başarılı bir şekilde yürütemediği ortak sorumluluk. Artık öyle ki yalanlar bile klişe. Yeni moda yalan bile kalmadı. Hele hele benim kanayan yaram “sosyal medya” yok mu? Ah o sosyal medya şeytanın icadı kesinlikle. Her neyse bir bakıyorsun orada her şey ortada sır yok yalan yok ya da daniskası var. Yani demek istiyorum ki artık öyle çok fazla zaman harcamadan insanları tanıyabiliyoruz. Hal böyleyken bir kahve içmekten başka bir şey paylaşmayacağınız insanlara nikâh masasının yolunu göstermeyin. Herkes kendi içinde kendine göre elbet bir eş bulur. Kimsenin vaktini boşa harcamayın hele hele kendi vaktinizi hiç.
Vakit nakittir ve bence en büyük hırsızlık birisinin boş yere zamanını çalmaktır.

Sevgili karşı cinslerim bu yazım tamamen sizi inceden düşünülerek yazılmış bir yazıdır. Kendinizi sakın ola akılsız sanmayın. Elbette hepinizin zekâsı bir kadınla yarışamayacak kadar iyi 🙂 ama sadece o kadar yani arada bir yakınınızda bir kız arkadaşınız falan varsa ona da danışın yani. Artık tek akılla olmuyor bu işler mutlaka karşı cinsinizin de fikrini sorun derim. Çünkü biz kadınlar sevabı da belayı da uzaktan görür hemen kokusunu alırız. O yüzden köprüden önce son çıkış mühim.

Anladınız siz onu 🙂

Sevgilerimle,

Merve♥

Sen anlatıyorsun karşı taraf telefonuyla oynuyor. Sen ağlıyorsun o instagram’dan foto like ediyor. Ama o anlatıyor sen pür dikkat dinliyorsun. O ağlıyor sen omzunu onun için çoktan rezerve etmişsin. Ne de olsa sen bugünler için varsın. Senaryo minimalize edilerek böyle başlıyor. Empati ne zaman oldu da böylesine seviyelere geldi değil mi?

Burada ki sen ve o tamamen hayali kişilerden esinlenerek yaratılmışlardır :).

Empati demişken açıklamadan olur mu hiç…

Neden böylesine zorlayıcı bir dürtü altında kimimiz bilemiyorum ancak empati (duygudaşlık) kişinin karşı tarafta ki diğer kişiyle derin bir bağ kurabilmesi için onun yerine kendini koyma durumudur. Oldukça zor bir durumdur baştan söylemeliyim. Hani kendimden oldukça deneyimliyim. Benim kadar empatik bir insan neden oldu hala bulamıyorum cevabını. Trafikte bile empatiğim o derece yani aniden antipatikte olabiliyorum tabii 
Empatik insanların gerçekte iyi dinleyiciler olduğu söylenir. Öyledirler de. Sempatiklerle karıştırmayalım ama. Sadece sempatik olanlar genelde ilgi kendinde olsun istediğinden sadece kendinden bahsetmeyi severler bende hiç dayanamam o tiplere. Hem empatik hem sempatikseniz sorun yok. Devam edebiliriz :).

Bu empatik tatlı insancıklar hem meraklıdır, hem meraka değer verirler. Sanat gibi yani. Sanata meraklısındır bir taraftan da sanatçıya destek verirsin durumu. Ama burada şöyle bir es vermek istiyorum bu empatikler meraklarından dolayı aşırı yıpranmış ruhlara dönüşebiliyorlar. Çünkü bir taraf empatikse kesinlikle diğer taraf –100 empatik. Buna anneleri dahil etmiyorum çünkü anne-çocuk ilişkisinde ki çocuktan gelen merak dürtüsünün cevabının karşılığı asla antipatik değil. Ben fark ettiyseniz gene karşı cinsime atıfta bulunuyorum… :). İnceden inceden…

Sen onu merakla dinlerken mesela asla o seni o derece merakla dinlemez. Sen onun için çocuklar gibi heyecanlanırsın o asla o heyecan içinde değildir. Normaldir onun için, sıradandır. O kadar çok örneği var ki o yüzden bir taraf yoğun empatik ise kesin karşı tarafta bir eksiklik söz konusudur.

Empatik insanlar ciddi ciddi söylediklerini 100 defa aynı cümle ile size kurabilirler. Ve genel de kriminal mesleklerde ki insanların empatik olmasına önem verilir. Çünkü yalan söyleyen bir kişiye aynı soruyu 5 farklı şekilde sorun asla aynı cevabı veremez. Hep cevaplarında duraksamalar ve tereddütler vardır. Bu da zaten kişinin yalan söylediğinin en belirgin özelliğidir. Tabii ki “aşkım dün neredeydin” kalıbını 5 farklı şekilde sorun demiyorum. Alacağınız cevap nettir yalan bile olsa. Ben diyorum ki şeytan madem ayrıntı da gizli ve empatik kişiliğiniz sizi daha fazla algı ile bağ kurmanızı sağlıyor, bu yetenek ile yola çıkın diyorum.

Bir de empatik canımcımlar herkesi bir başka kabul ederler. Herkes başkadır. Her insanın kimyası başkadır diye durup durup onları aynı kefeye koymazlar. Ama bu nasıl yorucu bir durumdur. Hele hele de mesleğiniz üzerinden ilerlemiyor sadece sosyal çevrenizde bu kimliği takınıyorsanız bu gerçekten de yorucu bir durumdur.

O yüzden empati hep en üst seviye iken aslında bir o kadar da olmamalı demeye getirmek istedim. Çünkü hayatta her şey karşılıklı. Her zaman yapılan bir davranışın karşılığı olmalı. Bugün hiç bilmediğin bir konuda sana yardım eden kişinin bile bir hakkı var. Tabii ki bunu maddiyata bağlamıyorum ama hayat böyle. Her şeyin bir geri dönüşü de var. Elbette hepimizin farklı misyonları ve kimlikleri var. Hem ailelerimiz de hem iş hayatımız da ama neden sadece bir kişi empatik olduğunda diğer herkes bu duygunun sömürüsünü ciddi ciddi yapıyor. Hiç düşündünüz mü? Aslında ne kadar yorucu bir durum bu. Çünkü empatik olmak kelime anlamı ile ifade edilmiyor. Alttan alan taraf ile karıştırılıyor. İnanın ki hayatınız da anneniz dışında sizi anlayan ve dinleyen insanlar varsa onlara sımsıkı sarılın. Çünkü empatik insan sayısı bugün çok az. Git gide de azalıyoruz hem duygulardan hem de hayattan.

Sizi yoran, kemiklerinize kadar boğan insanları uzaklaştırın kendinizden. Onlar enerji vampiri. Hani vampirleri severim o ayrı ama enerjinizi boşuna ve sizi hiç anlamayan ruhlara harcamayın. Yeteri kadar empatik ve sempatik olmanız dileğimle…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

♥RADYOAKTİF AŞK♥

 

Radyoaktif kelime anlamı ile atom çekirdeğinin, tanecikler veya elektromanyetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanmasıdır, bir enerji türüdür.

Tabii bu böylesine bilimsel bir konuya giriş olacak sanmayın… Ama biz kadınlar için duygularla birleşik bir bilimsel yazı haline gelebilir. Gidişatı öyle görüyorum ben. 🙂

Düşünün ki bu bir enerji türü. E aşk ne sanıyorsunuz o da bir enerji türünün isimleşmiş hali. Kalbinizi atom çekirdeği farz ederseniz karşı cinsi gördüğünüzde hissettiğiniz bin bir farklı ve heyecanlı duygunun çeşitli ışımalar yayması sonucu içimizde kıpır kıpır bir şeyler oluşmaya başlıyor. Ve bu kıpırdanmalar sonucunda booooom âşık oluyorsunuz. Ben buna Radyoaktif Aşk diyorum. Tabii bazı aşklar var ki tamamen zararsız maddelerden oluşuyor ve sizi mutluluğa taşıyor. Bazıları da bu küçücük atom çekirdeğini daha da küçük parçalara ayırıp 3. Dünya savaşı bile çıkarır hale getirebiliyor. Aynen ben de tam bundan bahsedeceğim…
Evren bütünüyle bir enerji sistemi döngüsünde e tamam durum böyleyken ne ekersen onu biçersin. Çok severim bu arada “ what goes around comes around” :). Bu küçücük atom çekirdeğini kıran arkadaşlar var ya tebrik ediyorum sizi. Niye mi? Çünkü siz bu atom çekirdeklerini kırdıkça evrenin düzenini bozuyorsunuz. Dünyanın bir düzeni var neden bu düzeni bozmak üzere yaşıyorsunuz anlayabilmiş değilim. Ama çekim yasasına da inanın derim. Bugün kırdığınız kalp yarın etrafa yaydığı müthiş bir enerjiyle sizi tekrar bulabilir ve bu seferde sizin o minnoş kalbiniz kırılabilir. Ve de bu böyle uzar gider.

Kimsenin kimseyi üzmediği, kırmadığı bir dünya düşünün ki barış içinde olsun. Sanırım burada da anormallikler olacaktır. Ama biz insan olarak çok şeyin ölçüsünü kaçırırcasına yaşıyoruz. Ve bu ister inanın ister inanmayın evrende ki birlik düzenini bozuyor. Ve gün geçtikçe gerçekten de radyoaktif etken enerji halinde ilişkilerimizin içine işliyor. Aldatmalar, yalan söylemeler, ikili oyunlar… Bunların hepsi içimizde ki muhteşem enerji sisteminin bir anda olumsuzlaşıp etrafımıza dört bir yandan yayılmasına neden oluyor.

Kısaca yazımı sonlandırmadan şöyle özetleyebilirim ki; lütfen kırdığınız kalbin sahibi bir gün de siz olmayın. Çünkü bu dünya öyle bir düzen içerisinde işliyor ki bugün bana yarın sana…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

BİR KADIN İÇİN NEDEN “BİR” ERKEK ÖNEMLİ?

Yazımı okumaya başlar başlamaz biliyorum tek eşlilik diyeceksiniz…
Tabii ki de öyle herhalde çift eşliliği savunacak değilim.
Bir kadın için neden –erkek- figürü önemli sorusunun cevabı çok derinlerde gizli. Ama bir o kadar da sığ kısımlarda. Hani erkeklerin kolayca anlayabileceği dilden aslında.

Tam olarak zıt beklentiler içinde olduğumuz doğru elbet. Ne yapalım kim bilir doğamız gereği belki de… Sen seversin o sevmez, o sever sen sevmezsin. Zıt kutuplar birbirini çeker de çeker.

Önce hadi şu canım karşı cinsime biraz hak vereyim…
Erkekler güzel kadınlardan hoşlanır, iki kere iki, dört!
Bakımlı ve kendine değer veren kadınlar ne kadar lafta “kıskançlık” için malzeme olsa da her erkek güzel kadın sever.
Ama unutmayın ki her kadın da güzel adam sever. Bunun erkek ve adam olarak farklılıklarına değineceğim aman erkekler bana kızmasın da.

Biliyorsunuz ki zayıflık her zaman çekici de olmayabiliyor. Böyle bir deri bir kemik kadınlar benimde hoşuma gitmiyor o ne canım öyle kadın dediğin azıcık görüntüyü doldursun yani di mi:)

Tabii ki bu arz talep meselesi ama kendine bakan kadın belli vasıflarla bile olsa kendini güzel göstermeyi biliyorsa bu bir erkek için güzelliktir. En azından genel olarak bir güzellik kıstasıdır nokta. 🙂
Erkekler emir cümlelerini sevmeyebilirler. Çünkü onlara ormanın kralı muamelesi yapmıyorsanız kendilerini evcilleştirilmiş gibi düşünürler ve kimi erkek için aileden de gelen duygusal dürtülerle bu iş tam anlamıyla bir iç savaşa dönebilir. O yüzdendir ki bir kadın için bir erkek bu nokta da önemli. İç savaş çıkarmayan ve kendi ile barışık erkek örneği hatta ve hatta buna şunu da eklersem fena olmaz.
Geçmişi ile barışık erkek örneği bir kadın için çok ama çok önemlidir.

Neden mi?

Başlıyorum o halde kırılmak, darılmak yok sevgili karşı cinslerim…
Erkekler annelerinden yani ilk tanıdıkları kadın olarak temel alırsak, belli başlı kıstaslar ile hayatlarına merhaba derler. Buna birçok örnek verebiliriz. İyi yemek yapan, titiz olan, hayata dik duran ya da tam tersi evde kimliği bile belli olmayan… Uzar gider. Ama bir gerçek vardır ki, oda erkeklerin ilk tanıştıkları dişinin anneleri olduğunu bilerek, onların hayatlarında çok ciddi yerleri vardır. Sosyal hayatlarında ki kadınlara bazen eğlenmek ama buna ters orantılıda ciddi gözlerle bakarlar. Ve biz kadınlar bunu asla anlamayız çünkü niye şeytan ayrıntıda gizlidir. Kadın dediğin varlık kendini değerli hissetmek için bin bir çeşit vasıf arar ve ister. Bunu bulamadığı zaman da “sevilmiyor” olur ya terk eder ya da savaşır.

Hal böyleyken bir kadın için bir erkek geçmişi ile mutlak suretle barışık olmalıdır. En başta annesi ile. Ve sonrasında tanıdığı, tanışmış olduğu bütün dişil enerjilerle barışık olmalıdır ki bugünüyle sarmaşık olsun.
Erkekler gülümseyen kadınları ister. Siz isterseniz buna cilveli kadın da diyebilirsiniz. Ama bir gerçek var ki gülümsemek en zor ve katı insanı bile yumuşatır. Ama bazen sizi güldürmeyebilirler hatta ağlatırlar o zaman da siz suçlu olursunuz. Konu uzayan ciklet kıvamında laubalileşmeye doğru kucak açar. O yüzden kadın için de gülümseten erkek oldukça mühimdir. Ona küçük sürprizler yapın ve başkasıyla evlenin demiyorum sadece bir kadını gülümsetebilmek için çok büyük eforlara gerek yoktur diyorum.
Koku çok önemli bir detay. Buna vücut hijyeni de diyebiliriz ama bir kadın kesinlikle hem kendine has hem de çok özel kokmalı. Çoğu erkek için koku bir kriter değilken yani kozmetik olarak çok anlamadıkları için söylüyorum ne neymiş bilemediklerinden bu ayırt edici bir özellik olmasa da her erkek için koku baş döndürücü bir aksesuardır. Ama bir kadın içinde bir erkek resmi olarak güzel kokmalıdır. Kadınların asla ekşi ve ter kokan adamlara tahammülleri yoktur. Varsa da katlanıyordur canım o sevdiğinden değil emin ol :).

Peki ya gerçekte Erkeğin isteği ne?
Mutlu bir yuva…
İçinde emekleyen miniklerin olduğu bir yuva…
İmkânların sunduğu hoş ve güzel bir hayat…
Ve tabii ki her zaman koşarak sığındıkları özgürlükleri…

Ne kadar zıt değil mi hem yuva istiyorlar hem de özgürlük kimisi buna erkek erkeğe bir yemek derken kimisi de bunu abartıp başka başka şeylere yöneliyor ama nedir bize öğretilen döneceği yer yuvası. İyi de sormazlar mı yuvanı sen otelle mi karıştırıyorsun diye. Bence burada ki özgürlük kavramı hem bizim kültürümüz de hem de dünya üzerinde zamanın da fazlaca çarpıtılmış bir kavram olarak kalmış. Özgür olmak yalnız olmaktır. Yalnızlığı her kul sever buna ne sözüm ne itirazım var ancak özgürleşmeyi çoğullaşma yani çok eşlilik ile karışım yapıyorsa Erkek, orada gerçekten büyük bir sorun vardır.

Hangi açıdan bakarsanız bakın, kadınlar sizin için her zaman bir artıdır. Bu yüzden onlara iyi davranmayı ve nazik sözler söylemeyi unutmayın. Böyle bir eşe sahipseniz Allah’a şükretmeyi de unutmayın. Çünkü kadın dediğin varlık bir erkeği rezil de edebilir vezir de sözünü hatırlatırım size.

Bütün kadın eşler özeldir. Erkekler önemsiz demiyorum ama hali hazır da hamur hep aynı diye yutturulur biz kadınlara en küçüklüğümüzden beri, uzlaşırken bile bu cümle tekrar edilir. İnanın ki sizi seven ve sayan bir kadınınız varsa ne dost arayın ne sırdaş. Kadın kendini yuvasında hissediyorsa dünya tersine dönse, yuvasını terk etmez. Ama bu güvenli hal yerine, ona kendini güvensiz bir ortamda hissettiriyorsanız vay halinize diyorum. Çünkü kadın durmadan düşünen bir işletim sistemi gibi sürekli ve yeni yazılımlar yapar kendine. Ve uygulamaya geçmeye başlamışsa da geçmiş olsun diyorum.

Bir Kadın için Bir Erkek gerçekten bu kriterleri taşıyorsa çok ama çok önemlidir.
Değerlidir.
Kıyaslanamaz.
Ve bir ömür geçirmeye tek sebeptir.

Hayatınızda ki Kadınları iyi anlayın.

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

 

Not: Yazı görselimde kullandığım resim  Audrey Hepburn görselidir.
Kendisine çok hayran olduğum için kadını temsilen yazıma başka bir canlıyı layık göremedim dersem kızmayın biz kadınlar hep güzeliz hep çiçek♥

Başlığım gibi…
Ya çok zaman geçerse ya da iş işten geçerse…

Hiç düşünür müsünüz bu ayrıntıyı? Aslında hayatımızın her saniyesinde, her satırında vardır. Bir şekilde pişmanlıklarımızı biriktirir biriktirir dururuz ama hiçbir zaman tekrarlamamayı düşünmeyiz. Ya da aklımıza gelmez, o heyecanlı hatalara başımızın düştüğü anlarda. İşte böyle bir şey “işin işten geçmesi” değimi. Geçmesin ama. Hayat o kadar kısa ve sınırlarda ki hiç birimiz ölmeyecek gibi yaşıyoruz hayatlarımızı. Bir ucundan bana değmez diyerek gayet öz güvenli yarınlar planlıyoruz.

Kelebeğin ömrü öyle sanıldığı kadar kısa değildir. Kelebek olmadan önce aylarca tırtıl olarak yaşar kelebekler. İnsan ömrüne çok benzetirim onları sadece bir farkla, ikisi de bilmez yarını ancak ne olacaklarını iyi bilirler. Sonunu hiçbir zaman düşünmeyen insanoğlu buna zıt olarak sonunu düşünürse “kahraman” olamaz diye tanımlanırken aslında bir kelebek kadar da kısadır ömrü. Sadece nerede kahraman olduğu hırsına kapılıp gitmez ise.
Beyniniz kendisini aşırı yüklenmeden ve duygusal çöküntülerden korumak için “zamanla” bazı bildiklerini unutur. İşte bunlar genellikle kişisel pişmanlıklardır. Ve beyin oraya dokunan duygusal hormonlarla unutma eylemine başvurur.

Pişmanlıklarınızı kovun hayatınızdan. Yeni pişmanlıklara yer açacaksanız mutlaka bir önceki adımı ortadan kaldırın. Unutmayın ki kendiniz pişman olduğunuz kadar karşınızda ki insanları da aynı duygu yüklemesine sürüklersiniz. Ve bu karma haline döner. Döndükçe de hayatınızı çember altına alır.

Hayatımızda ki kıymetli anlarımızı biriktirerek ve de pişmanlıklara çok yer açmadan yarın hepimiz için güneşin doğmasını diliyorum.

Sevgilerimle,
Merve♥

Böyle dediğinde ilk ne çağırışım yapıyor? Kenan doğulunun o mükemmel şarkısı hep merak etmişimdir neden yazılmış bu sözler. Nedenler, niyeler beni çok ilgilendirir. Denizin dibini hep merak ederim o yüzden ne varsa dipten gelir yasası ile bakarım olayların gelişimine. Sanırım bu şarkı da o zamanlar biraz bu yüzden yazılmış olmalı. Ve de herkesin zamanında mutlaka bir sevdiği için dinlediği, ağladığı şarkıdır. Eskiler de var ne varsa. Ah ah mazi….

Hangi rüzgar attı seni
Niye döndün ki geri
Kimseler seni sevmedi mi ?
Umduğun gibi deli deli
Küllenip giderken acılar
Kendi kendime yaşamaya
Donmuş bir gözyaşı gibi
Akmayan şu yaşantıma
Alışıyordum, öğreniyordum
Savaşıyordum, kusura bakma başarıyordum
Aklım buz gibi yanına koştu
Ellerim ellerine kaçtı
Bu ziyaret amacını aştı
Kaderim yolundan şaştı
Yüreğim bana karşı çıktı
Karışmam bu iş beni aştı
Olan oldu ateşini yaktı
Yine aklım çok karıştı

Neden mi aklıma takıldı esti de oturdum bir şarkı sözünden çıktım yola ve başladım bloguma yazıyorum şimdi di mi… ?
Sorarlar 🙂
Bende seve seve cevaplarım…
Son zamanlar da aslında hep yazmak istediğim bitmiş kitabımdan da kısa kısa yayınlanmak için sabırsızlandığım yazılarım var, hem biraz sizinle paylaşmak hem de ortamı yumuşatmak için diyelim.
Şarkıda ki gibi amacını aşmadan.

Biliyorsunuz öyle bir dönemdeyiz ki, insan olarak çok fazla çaba ve zorlayıcı etkenler altındayız. İnananlar vardır, yoktur sonsuz saygı duyuyorum ama ben içinde olduğumuz jeolojik zaman dilimine ve gökyüzü hareketlerine inanılmaz derecede takıldım kaldım. Aklım karışık yani hani o bakımdan 🙂

Tatlı Tatlı gireyim istiyorum konuya…
Kimseyi kaçırmadan özelliklede Erkeklerimizi…
Şimdilerde ki ilişki düzeni biliyorsunuz ki hep alternatifler üzerine kurulu. Yani kadın ve erkek arasında artık rekabette kalmadı. Bir ilişki bitmeden duygusal anlamda yani, bir diğeri rahatlıkla başlayabiliyor.
Sen değilsen başkası var bakış açısı ya da cepte dursun skor olsun diye. Ve buna da kitabın son sayfasına yazar gibi saygı çerçevesinde diyor insanlar. Arkadaşlıklar da aynen böyle yürüyor. Dürüstlük bir yana bir başkasının üzüntüsünden dört köşe olan ve sağa sola sevimsiz sevimsiz gülen insancıklarla doldu hayatlarımız.

İnsani ilişkilerimizi tüketmek üzere yaşıyoruz aslında… Biri biter bir diğeri başlar kafası… Aslında ne acıdır ki, bir insanın başka bir insanla kurduğu iletişim öyle hiçte kolay değil biliyor muydunuz bunu. Tanışmalar, vesile olmalar, tesadüfler aslında hep bir enerji sistemi üzerine kurulu. Evden hiç çıkmayan birinin birini tanıması tabii ki mümkün değil. Ama artık internet var 365 gün aynı koltukta otursan bile hiç tanımadığın bir sürü insanla kontak kurabilir ve hayatını paylaşabilir hale geliyorsun. Hele hele sosyal medya…
Bence dünyanın en hazinli sonunun bir sebebi olacaktır.

Kâhin falan değilim tamamen duygusal olarak söylüyorum manidar bir biçimde hayatlarımızı tüketen ve doğru şekilde kullanılmayan bu sosyal medya furyası sonunda birçok kurulu düzenin de sonunu getirecektir diye düşünüyorum.

Hayatlarınız da sahip olduğunuz kurulu ya da kurulmak üzere olan düzenlerinizi iyi yönetin. Bir gün koşarak, çok acı çekerek birinin yanına son sözünüzü söylemeye de gidebilirsiniz, gitmek için fırsatınız da olmayabilir. Aynı şarkıda ki gibi… Tanıdığınız bütün insanları belli sıfatlarla hayatlarınıza oturtur ve öyle değerlendirirsiniz elbet doğanın kanunu ancak herkes de aynı değildir. Çok severim bu sözü “taş yerinde ağırdır” bazen gerçekten ağırdır ve kalkmaz yerinden. İşte bu saniyelik güzellikleri bozmamak adına sevdiklerinize çok daha sıkı sarılın derim. Her şeyin çözümü ve bir şekilde toparlanabilmesi mümkün olan bir dünya düzenindeyken bir tek şeyi düzeltemezsiniz. O da ölümdür. Hepimiz ölümlüyüz. Hiç bir şey sonsuza dek sürmez ama izlerini ve sevgisini ebedi olarak bırakır. Bu detayları kaçırmamak gerek. Hayat çok basit bir denklem üzerine kurulu “sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.!” Buna empatiyi de katarsak anlaşılması çok net olabilir diye düşünüyorum.

Her şeyin bir alternatifi vardır, olmalıdır da ancak nefes alan bizlerin alternatifleri duygular bağlamında var oluyor ise bunu da iyi yönetmek lazım.

İyi insanlarla karşılaşın, harika bir hafta dilerim herkese…
bol şanslı ve sağlık dolu.

Sevgilerimle,
Merve♥

CİDDE DEYİM…

Konu Cidde olursa hemen Ciddileşirim 🙂
Hatta Gayri-Ciddi, Resmi-Ciddi falan hepsi olabilirim…
Kendi kendime konuşuyorum farz edin…
Hiç unutamıyorum #yuvadanuçupgidiyorum yazmıştım…Sene 2009…
Sanki 99 sene geçti ama hala dün gibi… Neden, niye hiç sormayın hepsinin bir nedeni var tabii ki ama şu an hani cevaplamak bu kültürel tanıtımın için fırtınalar dizisine dönebilir, yalan rüzgârı esebilir. O derece traji-komik bir hikâye kısaca…

Ama neden Cidde diye sorarsanız işte oraya çokta fazla verecek bir cevabım yok. Seçilmiş kişi olarak gönderilmiş olduğumu düşünmedim değil uzunca bir süre… Hatta o zamanlar da hayat akışında, başıma gelen diğer trajik olayları hesaba katmadan ilerlemeye çalışacağım yani tamamen verimli bir tanıtım olsun isteğimden sadece 😉
Jenerik yaratmaya çalışıyorum diyelim, siz öyle bilin…
Ama öyle çok özlüyorum ki tarifi, tanımı yok işte orası Cidde…
Deli mi bu diye okurken söylenenleri hissediyorum… Sorun yok ben çok alışığım bu tepkiye etkisizleştiğimden beri.

Klasik bilgiler vermeye bayılırım…
Cidde Suudi Arabistan’da, başkent Riyad’dan sonra gelen ikinci büyük şehirdir. Ülkenin batısında, Kızıldeniz kıyısında, Mekke yakınlarında kurulmuş bir liman kentidir. Diyor Vikipediciğim…

Neler neler saklıdır içinde yaşamadan bilemezsiniz asla üç beş tur atarak sindiremezsiniz oraları. Bu arada bunların asla kültleşmiş inançlarla ilgisi yok tamamen havada ki kup kuru duygudan gelen bir şey…

Peki, öyle mi bir bilene soralım…
Cidde bence bu yazılanların aksine tepeden baktığında Maldivler sanıp uçaktan atlamak isteyeceğin bir yer desem haksızlık etmiş olmam o derece güzel yani… Ama sadece yukarıdan baktığında !!! İçine girdiğinde hiçbir mekân asla uzaktan göründüğü gibi değildir. Çeşitli kusurları vardır ya hani göze istemsiz çarpar, burada durum biraz farklı. İstemsiz çarpan hiç bir şey yok her şey ortada sanıyorsunuz o kadar, aslında öyle de değil içine girdikçe daha da çok çekiyor sizi. Kimisi çok sever kimi nefret eder… Ben o ikinci şıkta ki kimselerden olamadım her zaman burayı sevmek için bir neden yaratmışımdır kendime.

Nüfus: 3,431 milyon. Bence daha fazla hatta ama ne yapalım verilere sırtımızı yaslamak durumundayız…

Tertemiz caddeler, uzun uzun kuleler ve iş merkezleri, sıcaktan bunalmış insan göremeyeceğiniz bir yer… İnsanlar evlerinde ve ofislerinde saklanıyor adeta gündüzleri korkunç bir sıcak ile yüz yüzesiniz çareniz yok klima tek dostunuz bu durumda. Tabii alışık olmayanlar 3.gün üşüterek yataklara düşmüyor değil hani… Arabalar da görebildiğiniz tek renk giyinmiş erkekler çoğunlukla ve her iş merkezinin girişinde bedava dağıtıldığına inandığım iğrenç çilek kokusu kimine göre meşhur hacı yağı  kendime gülesim geliyor bazen iyi bir şey anlatmak istediğim de bile duygularımı gizleyemiyorum bu da yengeç burcunun özelliklerinden diyelim…

Bu şehir de tek eksik Kadınlar…
Sanmayın ki yoklar varlar elbet ama onlara araba kullanmak yasak olduğundan özel şoförler eşliğinde aramızda siyah abayaları ile dolaşıyorlar yani herkesin bildiği kapkara çarşafları ile… Sanki ben cavalli kıyafetimle geziyordum da böyle yazdım 🙂 kadınsan abaya giyeceksin arkadaş ne yapacaksın sonuçta orası Suudi Arabistan…

Her şeyin bir sebebi var…
İşte en tilt olduğum konu da bu. Her şeyin bir sebebi olduğuna inanan, inandırılmış bir toplum tabii ki buna o kadar katı katı, karşı değilim elbet ama bunu hiç okumadıkları kitaplara sığınarak yaptıklarından sinir oluyor insan ve sırf bu yüzden de düzen yavaş işliyor. Belki öğrendiysem sabrı, selameti burada öğrendim işte azıcık.
Benim yazacağım Jeddah yazısı da öyle bir sefer de nasıl olacaksa her kelimenin altında inanın birden fazla hikâye ve anı var nasıl anlatırım onca şeyi bir kerede bilemiyorum. Farkındaysanız halen acele ediyorum ben .

Bir de Cidde’nin Suudi Arabistan’ın dini kuralların en esnek olduğu şehri olduğunu da söylemeyi unutmamak lazım. Böyle dediğime bakmayın tabii ahlak polisleri her yerdeler onlara da mutavva deniyor. Bir makalede diyor ki “bazı yabancılar saçlarını açabiliyor ama o kadar” demiş  gülmek istedim sadece yüksek sesli ancak o da halk arasında yasak canım. Sadece en özgürleşebildiğimiz yer kanatsız irtifamızı yakalayabildiğimiz anlar elbet… Ve evin kapısından girmeyi hayal ettiğimiz o müthiş tatiller.

Gerçi o kadar da abartmayalım ama bu Mutavvalar (Ahlak Polisleri) her yerde olduklarından adeta bir ps oyununda ki gibi her an karşına çıkabilir cinstenler. Denizin ortasında, bir avm tuvaleti kapısında ya da bir arkadaşının bahçesinde barbekü yaparken… Hangisi başına geldi diye sorun d-hiç biri tabii ki de. Sadece bir kez arkamdan beddua ettiğini duymuştum bende büyük bir saflıkla aynı ağızdan cevap verme gafletinde bulundum ta ki yanımdaki arkadaşımın pasaportuma el koyabilme haklarını hatırlatmasıyla susmam bir olmuştu. Evet, her zaman özgürsün ama sadece ülkenin sana sunduğu haklar dâhilinde bakmayın bu bir taraftan da gayet insanı eğiten ve öğretici bir durum. En nihayetinde ömürlük kalmayacağından bir süre için bu kadere baş eğebilirsin elbette.

Her şeyin kapalı kapılar ardında yaşandığını düşününce kendi Ülkende daha özgür olduğunu hatırlıyor ve gelecek üzerine mükemmel planlar yapıyorsun tabii erteleme hastalığını katmazsak. Onu ayrıca anlatacağım .

Compound dedikleri bizde ki gibi sitelere benzer yerler var, etrafı genelde duvarlar ve tel örgüler ile çevrili. Duvarların üzerinde de cam kırıkları saplı canım. Kapısında güvenliği olan son derece lüks yerleşim merkezleri bunlar. Sitenizin içindeyseniz isterseniz bikini ile dolaşın, kimse karışmıyor, ama dışarıdaysanız kurallara uyacaksınız. Hayat böyle bence sorun yok… Kurallara uymayı severiz. Burası kurallara uymayı öğreten cinsten bir yer. Hani fena da değil benim kadar “ben yaşarım” isen. Öğrendim mi evet. Yaşadım mı en güzelinden. Özlüyor muyum işte orası manen ve hatıralarda saklı cevapları olan bana büyümeyi öğreten yer.
Kadınlar için Cennet mi, Cehennem mi bilemeyeceğim ama Suudi Arabistan tam bir ERKEK cenneti, sadece huriler yok. Ama ararsanız en güzel huriye taş çıkaracak güzellikte Arap kızları da yok değil… Ama şunu da söyleyeyim ki Cidde dışarıdan oldukça göç almış bir şehir dolayısıyla genel insan kalabalığı çalışmak için geliyor bu şehre ve doğal olarak birçok farklı ülkeden insanla karşılaşabilirsiniz burada.
Akşam bütün kafe ve restoranlar dolu, hepsi erkek, nargile (shisha) içiyorlar. Lokantalar dolu, oturup saatlerce sohbet ediyorlar, boş masa bulamıyorsunuz. Hepsi erkek. Ama mekânların da kendi içlerinde “family section” ve “male section” olarak ayrılmış bölümleri var. Kadın ve Erkeğin bir olduğu en önemli mekân Alışveriş Mağazaları. Orada bile bazı yerler single / family diye ayrılıyor. Bazı mağazalara ERKEKLER giremiyor, kapısında sadece kadınlara özel yazıyor. Ki ben o mağazalara bayılırdım. Anlat anlat bitmez Cidde cidden Ciddi bir yer:)…
Ne yersin…
Nasıl canım çekiyor şu sıralar anlatamam Suudi Arabistan’ın belki de en meşhur markası olan Al Baik’e Cidde de rastlamak mümkün. Burada insanlar gece yarılarına kadar kuyruğa girer ve Al Baik’ten yemek almaya çalışır. İnanılmaz lezzetli. Sırrı sosunda.

Diğer bir özlediğim mekân Chillies… Meksika mutfağı ama aslında ne ararsan var bir de sonuçta şeriatın ortasındayız kullanılan et her şekilde dana eti. Gönlümüz rahat kendimize uyarlı yemek yemeye bayılırız.
Khayal Restaurant-Türkiye’nin dört bir yanında yiyebileceğiniz tüm kebap çeşitlerini bulabilirsiniz. Türk mutfağının zengin meze ve salata çeşitleri emrinizde. Dönerimizi Türkiye dışında en lezzetli hali ile ancak Khayal Restoranda yiyebilirsiniz. Fırında güveç çeşitlerimizi tatmadan güveç yedim demeyiniz. Hayal edemeyeceğiniz bir ortamda sizi karşılayıp güler yüzle uğurlamak en önemli ilkeleridir.

Piatto
Portofino
Sultan’s Steakhouse
Sakura Japanese Restaurant

Buralarda diğer güzel ve lezzetli mekânlardır. Cidde bir den çok milliyetin iş için gelip bir süreliğine kaldığı bir yer olduğu için doğal olarak her damak tadına uygun restoranlarıyla da ünlüdür. Unutmamak lazım ki helal et olmak şartı ile.
Marketlerde Türk ürünlerine rastlamak mümkün. Çoğunlukla bisküvi, top kek gibi ürünler bulabilirsiniz. Ürünlerin neredeyse tamamı Ülker ve Eti ürünleri. Cidde’de önemli bir Türk nüfusu var sonuçta. Ülker Firması Cidde’de ki fabrikası ve ürünleriyle önemli bir pazara sahip.
Türk yemekleri ve ürünleri dışında buranın diğer ürünlerinde pek tat tuz bulamayabilirsiniz. Türk marketinde Türkiye’den gelen ürünler satılmasına rağmen oldukça pahalı durumdalar. Ama gerçekten Türkiye’deki ürün lezzetlerine ulaşma şansınız yok başka türlü. Dikkatimi çeken bir diğer şey de burada kaju fıstığının inanılmaz lezzetli ve ucuz olması. Onun dışında diğer kuruyemişlerde çok fazla tat bulamıyorsunuz. Marketlerde içecek reyonlarında Türkiye’ye oranla çok daha fazla ürün bulunmakta.
Kısaca İslamiyet’in merkezi olarak Suudi Arabistan birçok Müslüman için dinen ziyaret edilen bir lokasyon olsa da bunun yanında çalışmak ve kısa süreli işler için gidilen bir yer olduğu için de bir de bu tarafından kaleme almak istedim.

Muhteşem Arap müziklerini de es geçmemek gerek tabii ki. Mısır, Lübnan, Kuveyt ve Suudi ezgilerini orada bir süre yaşadıktan sonra hemen ayırt edebilir hale gelebiliyorsanız artık siz olmuşsunuz demektir.

Çok Sevdiğim Cidde’ye kalbimden kocaman sevgilerimi yolluyorum…

Sevgilerimle,
Merve

 

 

 

 

Kaynaklar
https://tr.bachelorstudies.com/%C3%BCniversiteler/Suudi-Arabistan/Cidde/

Kısa Kısa
Mutavva: Suud Ahlak Polisi
Abaya: Arap ülkelerinde müslüman kadınların giydiği üst giysisi, dışarlık giysi. Özellikle arap ülkelerinde giyilen ve genellikle siyah.