Yazılar

 

Rahatını bozmadan hiçbir şeyi değiştiremezmişsin!

İnsan aklı yaşadıklarına şiddetle karşı çıksa da bunu öğrendiğinde her şey değişmeye başlıyor.

Ne mutlu bana🙏🏻

Dünyanın en mükemmel iyiliği terazinin sizin iradeniz dışında sarsılmasıdır ve tekrar olması gereken haline kavuşmasıdır♥️♥️♥️
Ve de iradeniz dışında davranmamanızdır!

Her ne sebeple olursa olsun iyi olmaktan vaz geçmemek ve de bunun kimse tarafından onaylanmasına ihtiyaç duymamak ne kadar huzur verici.

Herkes sizi suçlayabilir, kötülenebilirsiniz.

Zaten kötü diye adlandırdığımız bütün olaylar arka arkaya gelmez mi hep?
Bırakın su aksın yolunu bulsun.

Bunlar ne kadar can acıtıcı olsa bile insanın kendini bilmesi dışında hiç bir şey güç veremez.

Hayat size bunu er ya da geç öğretir.

Uğruna savaşsanız bile doğruluğunu senelerce ispatlamak için, duygularınızın ve
iyi niyetinizin saflığına inanın.

Başka sesler sadece eleştirir. Ama insan sadece başına geldiğinde içinde bulur kendini.
Dışarıdan konuşmak hep kolaydır.

Neden doğru duvar yıkılmaz derler biliyor musunuz?

Çünkü, iyi temeller üzerine inşa edilmiş niyetler asla sözlerin kurbanı olmaz. En ufak sarsıntıda dağılmazlar.
Tam olarak bunun aksine inşa edilmiş niyetler bir an da tuz buz olur.
Kendinize inanın.

Ne yaşarsanız yaşayın, iyiliğiniz her zaman sizin baş ucunuzda olsun.

Her zaman paylaşacağım ve çok sevdiğim söz;

“Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme…
Nereden bilebilirsin hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”

― Şems-i Tebrizî

 


Sevgilerimle,
Merve♥

#mutlulukyakalanır
#mutluyumçünkü
#huzurluyum
#huzur🙏
#değişenbeynim📚
#içselhuzur

Cam Fanus ’un içindeki Japon Balığı Hikâyesi🔮

Balık sahibine sormuş “neden beni buradan seviyorsun” diye?

Sahibi de “ben uzaktan da severim” demiş.

Balık düşünmüş…

Neden onu seçtim koskoca bir okyanus varken…!

Sonra eski arkadaşlarının söylediği bir sözü hatırlamış…

“Seni uzaktan seveni, sende en uzağına koy! O zaman seni göremez ve uzaktan sevmemeyi öğrenir…!”

 

🐠🐠🐠🐠🐠🐠🐠🐠

Hayatınız sizi uzaktan sevmeyi öğütleyenlerle geçirilmeyecek kadar kısa.!
Bunu onlara da hatırlatın ya da bırakın kendileri öğrensinler.

 

Kelebeğin ömrünü hatırla🦋

Kendine çok güvenen Şövalyeyi…

 

Söz kılıçtan keskinse neden başka hayatların sevgisine uzaktan ihtiyacımız olsun ki?

Seni uzaktan seveni sen hiç sevme çünkü onun gözleri bozuktur🤙🏻

 

 

SEVGİLERİMLE,

MERVE♥

 

 

Yazıya çok sevdiğim bir şarkıyı ekledim severek dinlemenizi diliyorum okurken…

Buray – Tac Mahal

 

Aşk Her şeyi Affeder Mi?

 

Şaka değil merak etmeyin gerçekten soracağım birkaç önemli konu var bunun üzerine. Hali hazırda yakın geçmişte bir yakınımın hikâyesinden esinlenerek, günlerdir de üzerinde düşünmekte olduğum soru bu…

Koskoca bir başlık beklemeyin benden sakın çünkü öyle bir başlık yok bu yazının altında… Tamamen enerji ile ilgili ve de tıpkı camın içeriden mi dışarıdan mı daha güçlü kırılacağı deneyi gibi bir durum söz konusu…

Her neyse…

Aşk kelimesinin tam olarak neyi ifade ettiğini atlayarak soruyorum bunu, sizce her şeyi affeder mi?
Tabii bunun anlamı yorumlarınızı bekliyorum demek oluyor ama ben daha farklı bir dil kullanarak sormak istiyorum aslında bunu. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Bunu sorgulamaya başladığında akla ilk gelen ihanet oluyor tabi doğal olarak. Ama baktığında ihanetinde bin bir çeşit draması var kendi içinde. Kimisi yıllarca birlikte olduğu kişiyi artık istemiyor ve sevmiyor, kimisi baştan beri heves peşinde, kimisi de gerçek sandığı şeyin peşinden gidiyor… Olay aslında bakmayın tamamen drama. Yani ihanet üzerine sayfalarca yazar, yorumlarız ancak iş bu noktada değil de eğer ihanet dışında ki başlıklar altından kaynaklanıyorsa yine de affeder mi?

Birkaç kişiyle sohbet ettim geçen zaman içinde. Çok acıklı hikâyelerde var bunların içinde ancak bazen öyle şeyler olabiliyor ki akla gelen ilk ihanet teması bile “keşke” öyle olsaymış dedirtebiliyor insana.

Çünkü çok sevdiğim biri aynen bu cümleyi kullandı “keşke bana ihanet etseydi” dedi. “O zaman kendimi daha çok severdim belki de” dedi. Bunlar bence oldukça acı cümleler özellikle de bir Kadın için. Gerçekten şaştım kaldım çünkü ihanet başlı başına çokta özenilecek bir son değil benim için. Niye diye sorduğum da ihanetten daha da kötü şeyler olabileceğini de öğrenmiş oldum. O günden bugüne hala düşünüyorum, aklıma takıldı kaldı… Benim başıma gelmiş olsaydı ne yapardım dedim. Çok şeyi sorguladım çocukluklarımızı, hayallerimizi, kalbimizi kıranları ve seçimlerimizi… Ne bileyim o tanıdığım adına derin bir üzüntü hissettim ama bir cevap aradım. Gerçekten bazen bazı olayların bir cevabı bile hak etmediğine inanıyorum.

Şükür mü diyelim halimize? Tabii ki hayır ama inanın hayatta peşinden koşturduğumuz o boş ve kafa yoran durumlar aslında insana çok bir şey katmıyor. Sadece o süre zarfınca yaşanılan şeylerin hatırı kalmıyor falan. Saygı bitiyor, inancın kalmıyor… Git gide azalıyor her ne varsa. Bu arada şunu da eklemek istiyorum “güven” duygusu yenilenebilir bir duygudur. Yani sizin güveninizi boşa harcamış birine yeniden güvenebilmeniz gayet mümkün. Tersini seçmeniz sadece bir seçim. O yüzden güvensizlik üzerine olan konuları da dâhil edince fazladan bir zarar olarak bakmıyorum, toparlanır demek istiyorum tabii daha da fecileri yoksa. Yani ya bundan daha da kötü senaryolar varsa gerçekten işte o zaman insan düşünüyor… Hakikaten kime sarılacağız bu hayatta… İnsan neden bir başka bedende bütün olmak için var neden sadece kendi ile sonsuza kadar mutlu değil… Cevap basit… Bir elmanın iki yarısı…

Yukarıda sormuş olduğum soru aslında, tam da bu noktada devreye giriyor. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?
Aşk gerçekten iki kişi arasında yaşandığında ve “biz” olunabildiğinde tadından yenmez bir duygu. O kelebek uçuşmaları sırasında aslında beyniniz vücudunuza oksitosin, dopamin, adrenalin, serotonin, ve vazopressin hormonlarının salgılanmasını sağlıyor. Hani kızlar arasında olur böyle muhabbetler “sen de bir şeyler var” “güzelleştin!.” falan işte aslında farkında olmadan o mutluluk ve enerji birleşimi insanda bu hormonları tavana çekiyor. Buna kim hayır der ki. Varsın olsun aşk hayatımızda her gün olsun.

Ancak bir süre sonra aşk bitiyor ve buna hiç biriniz inanmayacaksınız ama gerçekten aşk çok kısa süren bir duygu. Yerini daha güzeline devrediyor tabii buralara gelebildiyseniz şanslınız… Sevgi başlıyor ve tarifsiz olan duygular silsilesi… Ve bence bu çok doğru insan ne gariptir ki ilk gördüğü an da anlıyor o insanla beraber üreyeceğini… Buna henüz kendi adıma bir açıklama getiremiyorum ama gerçekten bu doğru. Ve aşk çocukları kesinlikle bu şekilde dünyaya geliyorlar.

Çok fazla link bilgisi yazmak istemiyorum ama buda burada dursun hani… Gerçekleri de bilelim. İngiltere’de aşk ve beyin fonksiyonlarının incelendiği bilimsel bir çalışma, aşk halinde romantizmin süresinin 937,5 gün sürdüğünü ortaya koydu. Yani toplam 2.5 sene dersek buna ki bence çok bile uzun, araştırmaların verileri böyle sonuçlanmış. Hoş gerçi bunların kaçı evlilikle sonlanıyor orasını bilemiyorum.

Ve çok tatlı bir bilgi daha…

Medicana International Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülküf Önal, aşk ve nefretin çok yoğun duygular olduğunu ve bu duyguların beyin hareketliliği ve dışa vurum açısından benzer özellikler gösterdiğini söyledi.
Aşk ve nefret arasındaki en büyük farkın, muhakeme ve aklıselimin merkezi olan beyin korteksinin büyük bir bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesinden kaynaklandığının altını çizen Önal, “Nefret eden kişinin korteksi çalışıyorken, âşık olan kişilerde kortekste ışık gözlenmiyor” dedi.

“Âşık olunca, beyin kendini kapatıyor”

Tamamen karanlık yani…
Araya girip şunu söylemek istiyorum. Bu bilgiye tamamen katılıyorum çünkü halk arasında derler ya “gözü kapandı” “büyü yapıldı” diye aynen böyle bir durum var. Yani beyin dışarıya kapanıyor. Ben buna tamamlanma da diyorum o ayrı. Büyüye hiç inanmıyorum o apayrı. Eğer hayatta bir kez olsun aşktan gözünüz kör olduysa ne mutlu size diyelim.

Dönelim makaleye…
Önal, Prof. Dr. Semir Zeki liderliğinde İngiltere’de yürütülen ve Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme tekniğinden yararlanılarak gerçekleştirilen çalışmada, aşk gerçekleştiğinde, beyinde meydana gelen değişikliklerin incelendiğini anlattı.
Önal, romantizmin süresinin de araştırmalarda “937,5 gün” olarak saptandığını ifade ederek, “Katılımcı çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele tutuştuğunu belirtirken, 937,5 gün sonra bu oran yüzde 38’e iniyor. Evliliğin üçüncü yılında ise çiftlerin yüzde 83’ü yıl dönümlerini kutlamak için uğraşmıyor” dedi.

“Kadın ve erkek beyni aşkı farklı yaşıyor”.!

Kesinlikle doğru. Kadın aklı denen bir şey var bir de erkek aklı. Hani kızmayın küçümsediğimden değil ama kadınlar gerçekten değişik yaratılışları ve kimyaları olan canlılar. Yuvayı dişi kuş yapar lafı doğrudur. Betondan bir evi, bir kadın “yuva” yapabilir ancak. Sevgi ile yapamayacağı şey yoktur ki kadının… Yeter ki ihtiyacı olan sevgi, ilgi, şefkat ve güveni alsın karşısından.
İnanın ki karşınızda sizi seven bir “kadın” varsa o “erkek” her zaman bütün bir kişilik haline bürünür. Buna “adamı vezirde, rezilde eder” atasözümüzü eklemeden edemeyeceğim. Zaten onlardan oldukça fazla olduğundan bugün erkeklerin kadınlara bakış açısı net değişti. O da ayrı bir sorun başlı başına.

Makalenin devamı…

Önal, erkek beyninin nörolojik aşk devrelerinin kadınlarınkinden farklı olduğunu, bu durumun “ilk görüşte aşk” ve “tek gecelik ilişkinin nedeni olarak gösterildiğini dile getirdi.

Âşık olan kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalarda, âşık kadınların beyninde birçok alanın hareketlendiğinin tespit edildiğini anlatan Önal, “Özellikle içgüdülerle ilgili alanların, dikkat ve hafıza devreleri hareketleniyor. Erkeklerdeyse görselliğin işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış, aynı zamanda erkeklerin neden kadınlardan daha kolay ‘ilk görüşte âşık’ olduklarını açıklıyor. Kadın ise tecrübelerine önem veriyor. Bu nedenle tek gecelik ilişkiyi daha çok erkek yaşıyor” açıklamasında bulundu.

“Kara sevda, korkunun önüne geçiyor”…!

Diyerek bu bilgileri sonlandırmışlar. Ben yeterince doğru olduğuna inanarak sizlerle paylaştım. Normal şartlarda bir Yengeç burcu kadını olarak asla aşkın tıbbi bir karşılığı olduğunu savunmam ama yukarıda da yazdığı üzere “tecrübe” dendiğinde orada akan sular duruyor ve ben sevgili yükselenim Kova burcu kadını oluyorum. Zaten benim kombinasyonum tam bir felaket hiç sormayın yani, yengeç ve kova imkânsız ikili. Su kovaya dolar. Yani durumun vahametini düşününce neden ajan olmadım diye ah çekiyorum. Bende yıllarca neden kızlardan çok, erkek arkadaşlarım olduğunu sorgular dururdum meğer beynimin bir kısmı erkek kafası olarak adlandırabileceğimiz bir yığın gariplikler içindeymiş. O sebepten erkekleri çok iyi anlarım ve sağlam empati kurarım. Kuramadıklarım da olmuştur elbet ona da zamanlama hatası diyelim.

Ben sorumu tekrar sorup konumuza döneceğim…

Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Yani aşkın gerçekten de affedici bir tarafı var ise bunu sağlayan şey gerçekten o hormonların da etkisi ile kabulleniş mi…? Ya da dış etkenler mi? Sosyal çevre, statü, imkanlar vb. şeyler mi. İşte esas insanın sorması gereken soru bu. Hele de en son etmiş olduğum hafif acıklı sohbetin arkasından kendime dâhil bu soruyu sordum günlerce. İçeriğini çok yazamasam da ihanetten daha kötüsü ne olabilir diye düşünün isterseniz. İşte o sebepten belki de bu konuya bile vakıf olmam çok manidar bir dönemde oldu.

Ve dedim ki kendime aşk her şeyi affeder. Kendi başına bile içinde kelebekler uçuşturan bir duygunun olumlu haline baktığın zaman affedici olmaması içten değil zaten. Ama eğer aşkın affettiği şey, aşkın dışındaysa o affeden duygunun adı aşk değil. Başka bir şey. Orada sorgulamak gereken başka konu başlıkları olmalı.

Ve bunu bütün samimiyetimle söylüyorum ki “keşke bana ihanet edilseydi” cümlesinden sonra iyi ki dedim. Hem kendi tecrübelerime baktım, hem çevremdekilere, her şeye… Hayat aslında göründüğünden daha da yıpratıcı ve bazen gerçekler hiç bilinmese daha iyi… İyi ki dedim… Neye dedim orası bende kalsın… Ancak gerçekten beterin beteri var. Hayatta en kabul edilemeyecek durumu bile bir son olarak dilemiş birinden duyduğumda, çok şükür demek içten bile değildi. Ayrıca bundan da ne ders çıkarılır orası da bin bilinmeyenli denklem.
Bakmayın aslında bizler kendi mutsuzluklarımızın üzerine hayatlar kurmaya çaba göstermesek içinde bulunduğumuz olumsuz olaylar aslında hiç olmayacak. İnsan en çok mutsuz olduğu yerini, yani en eksik hissettiği şeyi hayatına çekiyor. Ve bence bunu tamamen bilinçsizce yapıyor.

Ve bugünün o yıpranmış adamlarını da aslında bu tarz hem cinslerimiz bu hale getiriyor. Aynı şekilde kayıp ruhlu kadınlar olarak adlandırdığım hem cinslerimi de bu “ıssız adam” ‘lar bu hale getiriyor. Her şey karşılıklı. Ama keşke olmasa.

Her insan birbirinde istemeden de olsa derin izler bırakarak yeni bir sayfa açıyor. Ve tekrar tekrar aynı hatayı yapıyor. Affetmek ve kabul etmek varken bütün eski öfkelerini diğer dişil ya da eril enerjiye taşıyor. Belki bu size şu an çok yabancı gelebilir. Ama enerji bütünlüğüne inanıyorsanız şuna da inanın; siz birini aldattığınız zaman birlikte olmuş olduğunuz kişinin enerjisini, hem aldattığınız kişiye, hem de hayatınızda ki aktif kişiye geçiriyorsunuz. Tıbben buna hastalıklarda dâhil elbette ama bir de işin enerji kısmı var ki orada maalesef aldatılan kişi bunu çok net anlıyor. Öyle bir enerji sistemi ki bu tekrardan evinize dönüp birlikte olduğunuz insana sarıldığınızda, ona birkaç saat önceki bedenin hislerini geçiriyorsunuz.

Bahsettiğim şey klasik yakalanmalar değil tamamen enerjiyle bütünleşmiş bir his durumu. Bir kadın veya erkek birbirinden şüphe ediyorsa inanın ki orada ters giden bir şeyler vardır. Çünkü bırakın jest ve mimikleri ben hiç oralardan çalmayacağım insan karşındaki ile anlaşmaya razı ise asla kusur aramaz. Ya da her fırsatta bir konu yaratıp karşındakini yıpratmaz. Bunların hepsi eskiden kalma öfke birikintileridir. Ve bu öfke deryasında kişi hiçbir açıklaması olmadığı halde karşındakine de aynı şeyi yapar ve de çok uzun sürmez her şeyin açığa çıkması.
Dişil ve eril enerji olgusu, seks ve bedenden öteye uzanan başka boyutlar ve gerçeklikler taşır. Geleneksel olarak kadınlar, alıcılık, besleme, hassasiyet, duygu ve sezgi ifade etme ve geliştirme durumundadırlar. Geçmiş tarihte pek çok kadın, kendine güven, doğrudan eylem, zekâ, etkili ve güçlü bir şekilde görev yapma yeteneklerini bastırmıştır. Benzer bir şekilde erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Güçlü, doğrudan, saldırgan ve iddialı hareket etme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Pek çok erkek kadının tersine, sezgi, duygu, hassasiyet ve besleme duygularını bastırıp inkâr etme yoluna gitmiştir.

Her cins, hayatını devam ettirebilmek için çaresizce diğer yarısına bağlı ve muhtaçtır oysaki. Yani erkekse dişiyle, dişiyse erkekle tamamlanmadan var olamaz. Bu durum, bedensel-cinsel-tensel bütünlenme çerçevesinde kısıtlı kalmayan, kendi varlığının içindeki enerjisel zıt yanına da ihtiyaç duyarak yaşamak ve hayatta kalmaktır. Yani birey var oluşunu devam ettirmek için çiftleşme amacıyla diğer yarısına ihtiyaç duyduğu kadar, kendi öz benliğindeki diğer karşıt çiftine de ihtiyaç duymaktadır.

Son binyılın sosyal ve psikolojik baskısıyla töre, edim ve kurallar silsilesine göre yaşam tarzı oluşturan insan toplulukları; fiziksel olarak hangi cinsin organlarını taşıyorsa, o cinsin sembolü olan davranışsal edimleri kendisinde baskın kılmayı seçmiştir. Dengede olmayan bu baskınlık tüm dünya enerjilerine yansır. Sadece kadın-erkek arasında kalmayan negatif kutuplaşma; tüm dünyanın enerjisinin üzerinde bir kâbus gibi oturuyor. Kutuplar, kendi varlığının özündeki karşıt ve tamamlayan enerjiyi reddeden durumu devam ettirdiği sürece; her türlü ikiciliğin arasındaki gerilim alanı, dengesizlik yaratmaya devam edecektir.

Basit tanımlamayla kadın ve erkek, ayrı ayrı yarım insandır. Erkekler sezgisel bilgelik ve duygusal destek için kadınlara ihtiyaç duyarlar.

Kadınlar da edilgen olmayı seçtiklerinden eylemsel olarak erkeklerine bağlıdırlar. İdeal bir iş bölümü ve paylaşım gibi görünmekle birlikte, diğer yarısı olmadan yaşayamayacağını bilen birey, kendini tek başına bir bütün olarak hissedemez ve kendi iradesinde olmayan diğer yarısını kaybetmekten korkar.

Bu korku, sürekli olarak karşıt kaynağı kontrol etme güdüsü yaratır. Bu güdü bir şekilde eylemini gerçekleştirmelidir, durdurulamaz. Zorla, hileyle ve ne pahasına olursa olsun karşı tarafı kontrol etme edimleri, ince davranış detaylarıyla şekillenerek bağımlılığa dönüşür.

Bu da kaçınılmaz olarak gücenme, incinme ve savaşı doğurur. Oysa gerçek sevgiye dayanan bütünlenmelerde bu türden bir kontrole ihtiyaç ve yer yoktur. Çünkü her iki taraf da kendi bütünlüğü içinde birer Tam’dır.

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok, Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

(Hacı Bektaş-ı Veli)

Bence bu yazı tamda buralarda durmalıydı ve kendi görevini şu anlık tamamladı. Çünkü devamı geliyor…
Aşk üzerine, sevgi üzerine, bütünleşmek üzerine daha çok söylenmeyen sözler var.

Gene de pişmanlık duyulmadan ve var olan durum üzerinden bakıp daha da kötüsünün olabileceği ihtimalini akıldan hiç çıkarmadan yolumuzda emin adımlarla ilerleyelim… Unutmayın kimse kimseye muhtaç değildir ve mutlak suretle doğanın bir dengesi vardır. Bu denge ne zaman farklı algı boyutlarına taşınıyor işte o zaman başlıyor bir şeyler değişmeye… Olumlu yönden bakıp daha doğru ve düz olarak cümlelerimizi söylemekten çekinmeyelim derim…

Sevgiyle kalın…

Mutlu Pazarlar…
Merve♥

 

Kwabs – Cheating On Me

 

Kısa bir not…
Özlem Tekin’in hayatımıza tam olarak bu şarkının sözleri ile dâhil olduğu o dönemleri düşünmedim değil bunları yazarken… “Çok üzgünüm, istemeden…” diye ince tiz bir sesle harika hatıralar bırakmış olduğu muhteşem şarkısı. Sene 1995 benim için aşkın çok fazla bir şey ifade etmediği dönemler doğal olarak… Ama çok iyi hatırlıyorum bu şarkı dillere dolanmıştı ve Yerebatan Sarnıcında çekilmişti o klip. O günlere de minik bir dönüş olur belki Pazar Pazar…

#ozlemtekin
#askherseyiaffedermi

 

KAYNAKLAR



⇒www.teknokulis.com/haberler/guncel/2014/04/29/askin-omru-bilimsel-olarak-hesaplandi
⇒www.indigodergisi.com/2013/04/icimizde-saklanan-kadin-ve-erkekler/

Yazımda kaynak olarak kullanmadım ama bakmanızı tavsiye ederim.

www.sagliklisifacilik.com/ruhsal-cinsellik-şehvet-tatmin-ve-i̇ffet-4ef3531d54a9

 

 

AÇIKLAMALAR

Oksitosin: Oksitosin, primer olarak beyinde nöromodülatör görevi olan bir memeli hormonudur. Beyinde hipotalamusta sentez edilir ve arka hipofizden salınır. Oksitosin en fazla üremedeki rolü ile bilinir.
#oksitosin

Dopamin: Dopamin, vücutta doğal olarak üretilen bir kimyasaldır. Beyinde, dopamin reseptörlerini aktive ederek nörotransmiter olarak görev yapar. Dopamin, ayrıca, hipotalamustan da salgılanır ve kana karışarak nörohormon görevi yapar.
#dopamin

Adrenalin: Adrenalin, böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur. Doğada bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır.
#adrenalin

Serotonin: Serotonin, insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.
#serotonin

Vazopressin: Vasopressin, ve Antidiüretik Hormon olarak da bilinen Arginin Vasopressin, insan dahil olmak üzere memelilerin büyük çoğunluğunda bulunan bir hormondur. Vasopressin’in birincil görevi, böbreklerden su geri emilimini arttırmaktır.
#vazopressin

BASİT AMA UFACIK MUTLULUKLAR ÜZERİNE

Hiç düşünür müsünüz eski günleri bazen böyle kahvenizi alıp dalıp gider misiniz hatıralara? Böyle büyüklerimizin evlerine gittiğimizde sehpa ortasında duran değerli aksesuarlardan oyunlar yarattığımız o günleri… Şahsen benden en çok çeken babaannem olmuştur. Neler yapardım ona, gık demezdi. Bilemiyorum ama açık oturum yazısı olsun hadi belki sizlerin de vardır böyle hatıraları bir yerlerde hatırladıkça mutlu sizi mutlu eden, huzurlu hissettiren… Aklınıza gelen en kötü gününüzde bile bir şeyler vardı bir yerlerde değil mi… Neydi onlar sahiden?
Hayat daha mı kolaydı o zamanlar? Madde denen şey daha mı az dile getiriliyordu bilemiyorum….
Yoksa bizler bu kadar çabuk tüketmeyi henüz bilmiyor muyduk?

Geçenler de birbirine girmiş eşyaların içinde bir not buldum. Anneme yazmış olduğum bir not. Ondan ayakkabı istemişim. Ve o an ne kadar önemliymiş bu benim için. Ona sahip olmak, giymek vs. Sahiden şu an düşünüyorum da, hayat sadece bu kadar basit isteklerden oluştuğu o zamanlar da, ne oldu da biz böyle büyüdük? Neden artık en iyisi bile mutlu etmiyor. Huzursuzluk içinde yaşamanın bilincinde isek neden bazı şeyleri değiştirmiyoruz. Huzur insanın ruhunun en büyük ilacı. Ötesi var mı?

Artık o istekler bile bitti. Bayram geldiğinde artık kimse kimseyi ziyaret bile etmiyor. Kapı çalmıyor hatta eve şeker bile alınmıyor. Bunların hepsi de gerçekten çok özeldi. Benim için hayatımın ve ailemin bana kattığı en önemli duygu birlik ve beraberlik içinde hayat sürmek. Yarın için büyük hayaller kurmakta sakınca yok ancak yarın için ne olacağım demeli insan. İşte bu yüzden de küçük şeylerin bizleri mutlu ettiği o güzel günler anısına bir kaç konuya değinerek bir yazı hazırladım.

Bu basit ama keyifli mutluluklar kimisi için çok daha büyüdü ama bahsettiğim şey küçük şeylerin, isteklerin yarattığı telaşlarken artık “küçük” ya da “az” diye bir kavram kalmadı. Gerçekten eskiden basit şeylerle mutlu olabilen ve bunun keyfini günlerce çıkarabilen insanlardık. O zamanlar bugünlerin böyle hissettireceğini söyleselerdi zaman dursun isterdim. Şu an da bana böyle hissettiren her şeye çok kolay ulaşıyor olmak hissinden çok yalnızlaşan bir toplum haline gelmemiz yüzündendir.

Lise döneminde kopya çekmek ve onun için sarf edilen enerji o minicik kâğıtlar, sınıfta hocanın gözüne girmek, karne hediyeleri, bayram harçlıkları falan bir sürü şey… O kadar saf ve güzeldi ki şimdi ise bunların yerini sadece hayat telaşı aldı. Hiç bilmediğimiz hırslarla tanışık olduk bir anda. Rekabet arttı ve insanlar kötüleşti. Sürekli taktik üzerine yürüyen veya yürümeyen ilişkilerin var olduğu mutsuz kadınlar ve erkeklerin içinde bu dünyayı döndürüyoruz. İnsanların birbirilerine yaptıklarını sanırım hiç bir enerji sistemi yapamaz. Hani hastanelerde görüntüleme odalarının olduğu yerlerde kapıda yazar ya kocaman “dikkat” diye. O radyoaktif enerjiden korkarız. İşte aslında şu an hepimiz birer “dikkat” ibaresiyiz. Enerjiler kötü, inanışlar kötü… Ne bileyim artık haberleri okurken git gide mutsuzlaşıyorum.

Suç işleyen insanların bile neye dayanaklı olarak kasti şekilde zarar verdikleri canların hazin son hikâyeleri git gide arttı. Neden diyor insan “ben” bunu yapmam “o” neden yapıyor. Şiddet neden bu denli aldı başını gitti? Esas sorun temelde ise bugün geldiğimiz nokta teknoloji adına bir devrim. Ancak insanların bu devrim de geçirmiş olduğu evrim bizi milyarlarca yıl geriye götürüyor. İşte böyle soru-cevap karmaşası içinde geçen sohbetlerde buluveriyoruz kendimizi… Herkesin bir fikri var ancak kim o fikri dibine kadar savunuyor orasını bilemiyorum. Yargılamıyorum da. Eskiden çok daha sert üslupla hayvanlara ve insanlara yapılanları eleştirirdim. Şimdi ise hayvana yapılan katliama söz söylesen biri çıkıyor insanlara neden üzülmüyorsun diyor. Sizce mümkün mü bu? Hayvana üzülen insana nasıl kayıtsız kalsın. Neyse işte böyle insanlarla doldu taştı dünya. Aslında gündemin de bir parçası olan herkesin bildiği ve Türkiye’yi yasa boğan küçücük bir meleğin neden, ne sebeple öldüğü? Hayvanlara yapılan işkenceler, tecavüzler neler neler… İşte bunlar bizi geriye götüren meseleler. Artık kimse çocuğunu sokakta oynamaya göndermiyor sebebi belli. Bizler böyle büyümedik ki. O yüzden bu anılar canlandığında eskiyi bu denli arıyor insan.

İnsanlık nereye gidiyor… Sosyal medya yaratılışının aksine kötüye kullanılıyor. Niye mi? Eskiden ihanetler gizli kapaklı da olsa kolay yakalanamazdı ama artık öyle mi? Aksine sanki gel beni yakala dercesine her şey apaçık ortada. Kimsenin kimseden korkusu kalmamış. Özel hayat denilen dört duvar arasında yaşanan mahremiyet bitmiş. Yaş belki 18 bile değil ama gencecik kızların sosyal medya üzerinden tanımadıkları insanlara yolladıkları fotoğraflar ve videolar içler acısı. Kısaca İnsanlık bu şekilde giderse kendi kendinin sonunu getirecek diye düşünüyorum. Ve tatmin olma seviyesi git gide azalacak. Ne yediğin yemekten zevk alacak, ne de uyuduğun uykudan bir fayda görecek hale getiriliyoruz. Evet, birileri bundan ciddi manada maddi kazanç sağlıyor. Ama her şey sadece bu boyutta kalsa iyi. Daha da kötüsü maddi kazancın önüne geçen insanların kolay yoldan para kazanma hırsı ve bunun uğruna yok ettikleri birçok hayattan bahsediyorum. İşte bizler eskiden basit şeylerle mutlu olurduk. Şimdi ise mutluluğun resmini çiz dercesine dalga konusu haline gelmiş haldeyiz. Kimimiz çok farkında, kimimizde çok farkında olduğunu sanıp hiçbir şey bilmemekte.

Çok şey bildiğini sanan kesim azalan gizlilik düzeyinin farkında olmasına rağmen bunu kimi zaman bir reklam amacı olarak kullanıyor. Bir sürü sosyal medya sitesine üye olan kullanıcı özel bilgilerinin buralarda güvende olduğunu düşünüyor. Ve hatta bunun için yüksek derecede birçok adımlı kimlik doğrulaması yöntemlerinin olması daha da güven duyulmasını sağlıyor. Ancak, kullanıcıların gizli tutmadıkları tek ayar arkadaş listeleri. Araştırmalar sonucunda arkadaş listesini kullanarak ulaşabileceğiniz bilgiler eğitim seviyesi, mezun olunan üniversite, memleketi ve diğer kişisel ve ya özel bilgiler olduğu belirlenmiştir. Ve bunlar size zarar vermek isteyen biri için kolaydan elde edilen standart bilgiler gibi görünse de aslında sonuçları hiçte öyle değildir. Bunu yazan ben bile aynı grup listesindeyim. Tabii ancak sosyal medyayı ne amaçla kullandığım ve ya işimin gerektirdiği bilgileri yayınlanmak kaidesi ile sınırlı olmaya özen gösteriyorum.
Yüzeysel bakıldığında sosyal ağlar insanları internet üzerinde bir araya getirir, ama daha derine inildiğinde ise aslında bireylerin soyutlandığını görebiliriz. İnsanların sosyal ağlarda daha fazla zaman geçirmeleri yüz-yüze iletişimi büyük oranda azalttı.
İşte tam da burada “iletişim” denilen en önemli kendini ifade etme yeteneği köreldi. Belki çoğunuz buna katılmayacaksınız ama maalesef öyle. Hiç tanımadığınız biri ile saatlerce sohbet edip, kendi evinize döndüğünüzde ailenizle bir kelime sohbet etmiyorsanız maalesef dediğime geliyoruz.

Bilim adamlarının yaptığı birçok çalışmada “soyutlanma” kavramını araştırdı ve bu kavramın birçok zihinsel, psikolojik, duygusal ve fiziksel rahatsızlıklara aynı zamanda bunaltı, somatik yakınmalar ve depresyon gibi daha birçok sıkıntıya yol açtığını bildirdiler. Bunun sebebi ise aşırı sosyal medya kullanımının yol açtığı soyutlanma beyne etki eden hormonları zayıflatır ve bundan dolayı sosyal olarak soyutlanmış insanlarda yüksek oranda stres, saldırganlık ve anksiyete görüldüğü söylenebilir.

Mutlu olmak için yapılan her şey kalpten geçer. Hala basit şeylerle mutlu olma imkânınız var. Yağmur yağdığında, hava buz kestiğinde, semt pazarı gününde vs. bir şeyler yapın. Belki bir yerlerde mutlu olmayı unutmuş bile olabilirsiniz ve hatta farkında bile olmayabilirsiniz. Günlük hayat telaşı ve rutin dışına çıktığında insanların çeşit çeşit istekleri olsa da iç sesinize kulak verin, geçmişi hatırlayın. Bu kadar kolay değildi birine istediğin anda ulaşmak. Merak etmek vardı. Şimdi aksine hem kolay ve hem de bir o kadar zor. Unutmayın bunları yapan bizleriz. Telefon çalarken gördüğümüz halde bakmayan, sonra ararım diye erteleyen bizleriz. Eskiden bunlar yoktu. Hayatın içinde modernleşirken bir o kadar da yozlaşmaya yüz tutmuş bu düzenin biraz olsun dışında kalmak için hiç değilse günde 1 saatinizi ayırın.
Hatta en son olarak şunu da eklemek istiyorum…

Mektup yazın…

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

KAYNAKLAR
http://vizyonered.com/genel/sosyal-medya-ve-olumsuz-etkileri