Yazılar

Günah ve sevabın bir birine en yakın ve en uzak halinin bir arada yer aldığı kasvetli tarihi semt denir kimilerince. Yüz yıllarca payitahtı karşıdan izleyerek iç geçirmesi ve yokuşa kurulmuş olması ayrıca manidardır. İstanbul’un en eski semtlerinden biri Galata. Adı, İtalyancadaki “calata” yani iskeleye inen yokuştan geliyor. İlkçağın sonlarında “sykai” isimli bir yerleşim yeri olan Galata, büyük Konstantin tarafından duvarla çevrilmiş. Ardından Cenevizlilere mekân olmuş. Fatih, fethin akabinde Galatalılara dokunmamış, ellerine ahitname vermiş. Fakat başlarına kadı tayin etmeyi de ihmal etmemiş. Buradaki ekonomik hareketlilikten istifade yoluna gitmiş.
“Bağlamaz firdevse gönlini kalata’yı gören / servi anmaz anda ol serv-i dilârâyı gören”
beyitleri de ona ait.

Cenevizlilerin, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin döşeği serdiği semt, zaman zaman Arapları da ağırlamış. 19. asırda ise Levantenler, nam-ı diğer tatlı su Frenkleri ile tanışmış.

İstanbul’un varlığını iliklerimde hissetmeme sebep olan yerdir şimdiki zamana ters oranla geçmiş yaşamımda muhakkak karşısında bir yerlerde durup sevdiğime uzun uzun şiirler yazmış olmalıyım sanki.

 

Maalesef tarihte bugün 23 Mayıs 1992 Galata Köprüsü yerinden sökülerek Haliç’e çekildi.

Haliç’i birleştiren ve “Galata Köprüsü” olarak bilinen ilk köprü, 1845 yılında inşa edilmişti. Bu köprü 1863, 1875 ve 1912 yıllarında yenilenmiş ve İstanbul’a 117 yıl hizmet eden Galata Köprüsü yerinden sökülerek Haliç’e çekildi.

Köprü 466 metre uzunluğunda,25 metre genişliğinde idi. Bugün hala pek çok kişinin hafızasında taze olan 16 Mayıs 1992’deki yangına kadar bu köprü kullanılmıştır. Çıkan bir yangınla ağır hasar gören Galata Köprüsü, yapılan onarımların ardından Ayvansaray-Hasköy arasına yerleştirilmişti. E-5 karayolunun geçtiği Haliç Köprüsü’nün onarımı sırasında trafik sıkışıklığına çözüm olması için 2002 yılında tekrar hizmete açılmış ve faydalı olmuştu. Ancak Eski Galata köprüsü yolcu vapurlarının Eyüp’e geçişine engel olduğu ve su sirkülasyonu ’nu önleyerek Haliç’in temizlenmesi çalışmalarını aksattığı gerekçesiyle 7 Ekim 2012 yılında tekrar yaya ve araç trafiğine kapatılmış, sökülerek yerinden kaldırılacağı açıklanmıştı.

Köprünün yanma nedeni hala tam olarak bilinmemektedir. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat-Hasköy arasına yerleştirildi ve yerine, bugün “Galata Köprüsü” olarak bilinen modern bir köprü yapıldı. Bu köprü günümüzde “Eski Galata Köprüsü” veya “Tarihi Galata Köprüsü” olarak bilinmektedir.

Bu açıklamanın üzerinden 4 yıl geçmesinin ardından o tarihten bu yana orta bölümünde bulunan üç duba sökülüp gerideki dubalara bağlı bir şekilde bekleyen Galata Köprüsü, Haliç’e veda etti.
Galata köprüsünün yüzer dubaları römorkörler aracılığı haliçten çıkarıldı. Böylece tarihi köprü Haliç’ten ayrılmış oldu. Galata köprüsünden geriye Ayvansaray kıyısında kara üzerine inşa edilen 50 metrelik giriş bölümü kaldı. Bu yapının da önümüzdeki günlerde yerinden söküleceği öğrenildi. Tarihi köprünün ise tamir için römorkörlerle tersaneye çekildiği, tamiratın bitmesinin ardından ne şekilde değerlendirileceğine karar verileceği öğrenildi.

GALATA KÖPRÜSÜNÜN TARİHİ

Tarih boyunca Haliç’in iki yakasını birleştiren birçok köprü yapılmıştır. En eski kayıtlara göre, Altın Boynuz üzerine ilk köprü 6. yüzyılda I. Justinianus tarafından yapıldı. Bizans tarihçileri, Haliç üzerindeki ilk köprünün I. Justinianus (6. yy.) devrinde yapıldığını, adının ‘Aghios Khalinikos Köprüsü’ olduğunu yazar. Yeri tam olarak bilinmemekle birlikte, 12 kemerden oluşan bu taş köprünün Eyüp-Sütlüce arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Fatih Sultan Mehmet de İstanbul’un fethi sırasında Haliç’e bir köprü yaptırmıştır. Demir halkalarla birbirine bağlanmış ve üzerine kalın kalaslar çakılmış dev fıçılardan oluşan bu köprü Ayvansaray-Kasımpaşa arasında idi. Nişancı Mehmet Paşa ise bu köprünün fıçılardan değil, yan yana demirlenmiş ve kirişlerle birbirine bağlanmış gemilerden oluştuğunu söyler. Bu mobil köprü, 1453’te Konstantinopolis düştüğünde, orduların Altın Boynuz’un bir tarafından, diğerine geçebilmesi için kullanıldı.

1502-1503 yıllarında bölgeye ilk kalıcı köprüyü yapma planları konuşuluyordu. Galata Köprüsü için ilk girişim II. Beyazıt döneminde yapıldı. Sultan II.Beyazıd, Leonardo da Vinci’den bir tasarım yapmasını istedi. Leonardo da Vinci, padişaha bir Haliç Köprüsü tasarımı sundu. Altın Boynuz için hazırlanan köprü tek açıklıklı 240 metre uzunluğunda ve 24 metre genişliğinde idi.

Yapılmış olsaydı dünyadaki en uzun köprü olacaktı. Ancak bu tasarım padişahın onayını alamayınca proje rafa kalktı. Başka bir İtalyan sanatçısı olan Mikelanj İstanbul’a köprü için davet edildi. Mikelanj bu teklifi geri çevirdi. Bundan sonra Altın Boynuz’u geçecek bir köprü yapma düşüncesi 19. Yüzyıl’a kadar rafa kaldırıldı.

Hayratiye Köprüsü

Derken 19. yüzyılda, Sultan II. Mahmut (1808-1839) tarafından Azapkapı ve Unkapanı arasına, epey mesafeli bir köprü yaptırıldı. Açılış tarihi 3 Eylül 1836 olan bu köprü “Hayratiye”, “Cisr-i Atik” ve “Eski Köprü” olarak biliniyordu. Proje, Yüksek Amiral Fevzi Ahmet Paşa tarafından işçileri ve deniz tersane imkânlarını kullanarak icra edildi. Tarihçi Lüti’ye göre bu köprü duba bağlantısıyla yapılıyordu. Yaklaşık 500-540 metre uzunluğundaydı. Köprü 1912 yılında yıkılmıştır.

♠Cisr-i Cedid♠

Leonardo da Vinci’nin gerçekleştirilmesi teknik olarak imkânsız görülen tasarımının üzerinden 350 yıl geçtikten sonra ilk modern Galata köprüsü, 1845 yılında, Sultan Abdülmecid zamanında, annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırıldı ve 18 yıl kullanıldı. Köprüye ‘Cisr-i Cedid’, ‘Valide Köprüsü’, ‘Yeni Köprü’, ‘Büyük Köprü’, ‘Yeni Cami Köprüsü’, ‘Güvercinli Köprü’ adları takılmıştı. Köprünün Karaköy tarafında, yeni köprünün Sultan Abdülmecid Han tarafından inşa ettirildiğini belirten Şinasi’nin bir beyti vardı. Köprünün üzerinden ilk geçen Sultan Abdülmecid idi. Altından geçen ilk gemi ise Fransız kaptan Magnan’ın kullandığı Cygne gemisi oldu. İlk üç gün köprü geçişi parasız idi. 25 Ekim 1845’de Denizcilik Bakanlığı tarafından toplanan ve mürüriye olarak bilinen köprü geçiş ücreti toplanmaya başlandı.

Köprü geçiş ücretleri şöyleydi:
Serbest : Ordu ve kanun uygulayıcı personel, görevdeki yangın söndürücüler, rahipler
5 para : Yayalar
10 para : Sırtı yüklü insanlar
20 para : Sırtı yüklü hayvanlar
100 para : At arabası
3 para : Koyun, keçi ve diğer hayvanlar.

Yıllar içinde Cisr-i Cedid’in yerine yeni Galata köprüleri yapılmakla beraber, köprü geçiş ücretini 31 Mayıs 1930’a kadar köprünün her iki sonunda ayakta duran beyaz üniformalı memurlarca toplandı.

♠İkinci Köprü♠

Bu köprü Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) emri üzerine, III. Napolyon’un İstanbul ziyaretinden hemen önce Ethem Pertev Paşa tarafından inşa edildi ve 1863’de yerine yerleştirildi.

♠Üçüncü Köprü♠

1870 de bir Fransız şirketi Forget et Chantiers de la Mediteranee ile üçüncü köprünün yapımı için bir sözleşme imzalandı. Ancak Fransa ile Almanya arasında savaşın patlak vermesi projeyi erteledi. Eski sözleşme feshedildi ve yeni köprünün yapımı1872’deİngiliz firması G. Wells’e verildi. Köprü 1875’de tamamlandı. Yeni köprü 480 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde ve 24 duba üzerinde duruyordu. Maliyeti 105,000 altın lirasıydı. Bu köprü 1912 yılına kadar kullanıldı.

♠Dördüncü Köprü♠

Dördüncü köprü Alman firması MAN AG tarafından 1912’de 350,000 altın Lirasına inşa edildi. Köprü 466 metre uzunluğunda,25 metre genişliğinde idi. Bugün hala pek çok kişinin hafızasında taze olan 16 Mayıs 1992’deki yangına kadar bu köprü kullanılmıştır. Köprünün yanma nedeni hala tam olarak bilinmemektedir. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat-Hasköy arasına yerleştirildi ve yerine, bugün “Galata Köprüsü” olarak bilinen modern bir köprü yapıldı. Bu köprü günümüzde “Eski Galata Köprüsü” veya “Tarihi Galata Köprüsü” olarak bilinmektedir.

♠Bugün♠

Beşinci Galata Köprüsü, bir önceki köprünün birkaç metre kuzeyinde STFA şirketi tarafından inşa edildi. İnşaatı 1994 Aralık ayında tamamlanan köprü, diğerleri gibi Eminönü ve Karaköy’ü birbirine bağlıyordu. Tasarımı ve teftişi GAMB (Göncer Ayalp Engineering Company) tarafından yapıldı. Beşinci Galata Köprüsü 490 metre uzunluğunda ve 80 metrelik kısmı açılabilen bir baskül köprüdür. Köprünün yüzeyi 42 metre genişliğindedir ve her yöne doğru 3 şeritli bir yol ve bir yaya yolu bulunmaktadır. Tramvay hattının Kabataş’a kadar uzatılması sonucu, köprünün ortasındaki iki şerit tramvay yoluna ayrılmıştır. Bu köprü, Norwich’deki Trowse Köprüsü ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birkaç köprünün yanı sıra, dünyada üzerinden tramvay geçen ender baskül köprülerden biridir.

Ancak köprünün böyle bir eklentiye uygun olarak tasarlanmaması nedeniyle, tramvay yolu inşaatı birçok soruna neden oldu. Kapakları açılıp kapandığında, hatların birbirine tam olarak değmemesi bu sorunların başında geliyordu. Köprünün altındaki lokanta ve market kısmı 2003’de açıldı.

Bugün İstanbul’un geleneksel ikonlarından biri haline gelmiş Galata Köprüsü, Yeni İstanbul (Karaköy, Beyoğlu, Harbiye) ve Eski İstanbul’u (Sultanahmet, Fatih, Eminönü) birbirine bağladığı için “iki kültürü birbirine bağlayan köprü” simgeselliğini taşımaktadır.

Peyami Safa’nın romanı “Fatih Harbiye” de, Fatih İlçesi’nden Harbiye’ye köprü yolu ile giden bir kimse farklı uygarlık ve farklı kültürü ayaklarına yerleştirir der. Galata Köprüsü tasarım olarak başka köprülerden pek farklı olmasa da (hatta örneğin Paris ya da Budapeşte’nin köprülerine göre oldukça sıkıcı bir tasarıma sahip olsa da) kültürel değeri nedeniyle pek çok edebiyatçı, ressam, yönetmen ve oymacıya konu olmuştur.

 

Kaynak: Wikipedia
www.gazetemanifesto.com/2016/05/23/23-mayis-1992-galata-koprusu-yerinden-sokulerek-halice-cekildi/
http://www.galatakoprusu.org.tr/koprunun-tarihcesi/

 

HAYALİNİZDE Kİ KULE NERESİ?

Tabii ben şimdi sabah uyansam önüme böyle bir yazı gelse deli miyim neyim neden kule hayal edeyim diye sorarım kendime. Yani sorar mıyım tam emin değilim ama sorma ihtimalim sormamamdan düşük herhalde… Niyeyse o sapsarı saçlarını uzatıp ta kapatıldığı kuleden sevgilisini yukarı çeken kız hep bana “ne tatlı ay” gelmiştir.

Konu Sapmasın diye kısa kesiyorum yoksa bırakın beni sabaha kadar yazarım… O kule senin bu kule benim. 🙂 Tükenirsiniz okurken o yüzden oralara  başka zamanlar girelim derim…

Zaten ne kadar delirsem de vardır Paris’i bi sevdiğim zaten yazılarımdan da anlaşılacağı üzere Paris neredeyse benim en yalnız geçirdiğim günlerimin başkentidir. Hani sizin de öyle bir başkentiniz varsa neden olmasın bir kulenizde vardır kesin bir yerlerde.

Ama ben sizi şaşırtıp diyorum ki Kız Kulesi…
Ne güzel ismi var di mi Kız Kulesi, Erkek değil 🙂 merak etmeyin ben zannettiğiniz feministlerden değilim bazen çok daha kötüsü olabilirim.

Hadi biraz tozlu ve saman rengi yapraklı tarih sayfalarına dönelim ve orada Kız Kulesi neymiş ne olmuş bir öğrenelim…

Kız Kulesi, MÖ 5.yy’da Yunanlar tarafından İstanbul Boğazı’nın Üsküdar Salacak sahiline yakın bir noktaya kurulmuştur. Üsküdar’da, Roma İmparatorluğu’ndan kalma tek mimari eserdir. Tarih boyunca farklı amaçlarla kullanılmış ve hakkında çokça rivayetler üretilmiştir. Şimdi biz de önce tarihine sonra efsanelerine bir göz atalım…

Resmi kaynakları temel alan tarihçiler, Kız Kulesi’nden ilk defa MÖ 400’lü yıllarda bahsedildiğini belirtirler. Bilindiği kadarıyla deniz ticareti için bir gümrük noktası olarak kurulmuştur. Kuran ise Atinalı bir komutandır. Atina, o dönem önemli ve bölgede hâkim bir Yunan şehir devleti idi. Yüzyıllar boyunca bu küçük kayalığın, kendisine yüklenen bu görevi yerine getirdiği bilinen bir gerçektir. Bununla ilintili bir de efsane vardır, aşağıda anlatacağım.

Yalnız şunu belirtmekte fayda var, Kız Kulesi, hakkında çokça söylenti ve rivayet olan fakat kesin bilgisi en az olan İstanbul eseridir. Bunu şunun için belirtiyorum, burasının bir dalga kıran olarak inşa edildiğini iddia eden tarihçiler de var. Tabi en çok kabul gören bilgi, yukarıda yazdığım ilk anlatıdır.

Roma Devrinde Kız Kulesi
Yüzyıllar sonra yani Byzantion, Konstantinopolis olduktan sonra buraya ilk kule dikilir. Romalı tarihçilere göre bu ilk kuleyi yaptıran kişi, Roma tarihinde önemli bir hanedanlık olan Komnenos hanedanından, İmparator Manuel Komnenos’tur (1143 – 1180). Bazı kaynaklarda kulenin yapım tarihi olarak 1110 denir fakat bu Aleksios Komnenos dönemine denk gelir ki onun dönemini anlatan tarihçiler, Kız Kulesi’nden hiç bahsetmezler.

İmparator Manuel’in bu kuleyi yaptırmasında 2 neden vardı: İstanbul Boğazı’nı denetim altına almak ve ticari gemilerden vergi almak. Bunu desteklemek için de kule ile Avrupa sahili arasına kalın bir zincirin çekildiği, zincirin batmaması için onlarca sal kullanıldığı yazılır. Bir anlatıda ise ilk kulenin, tüm çabalara rağmen zincirin ağırlığını kaldıramadığı ve yıkıldığı söylenir.

Boğazın kontrol altına alınması amacıyla dedim ama burada şunu hatırlatayım; Kız Kulesi, İstanbul’un fethi esnasında önemli bir görev üstlenmemiştir. Yalnızca Venedikli bir komutanın emrinde küçük bir birlikle istihkâm edilmiş. Zira son birkaç yüzyıldır bozulan Roma maliyesi, kulenin önem kaybetmesine neden olmuştu. Bu nedenle o meşhur zincir, 1453 yılında Haliç’e çekilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Kız Kulesi
Osmanlılar Kız Kulesi’ne “imparatorluk” sıfatıyla birlikte sahip oldular. Yani gücünün doruk noktasına yaklaşırken! Dolayısıyla ne şehri fetheden Fatih Sultan Mehmet Han ne de diğer padişahlar burayı savunma amaçlı kullanmadı. Zaten Rumeli ve Anadolu Hisarları varken gerek de yoktu.

Fatih dönemi tarihçileri, burada sultanın emriyle yeni bir kule yapıldığını yazarlar. Ne amaçla kullanıldığını kesin olarak öğrenemedim. Muhtemelen yine gümrük kulesi olarak vazife yapmış olmalı. Bu kule, zaman zaman diğer yazılarımda da hatırlattığım ve İstanbulluların “Küçük Kıyamet” dedikleri 1509 depreminde zarar görmüş. Yine birçok eseri onaran dönemin meşhur mimarı Hayrettin tarafından onarılmış. Bundan yaklaşık 200 yıl sonra ise fener olarak kullanılmaya başlandı. Bu seferde kullanılan kandil yağı nedeniyle tutuştu ve yandı. Yerine yapılan yeni kule ise kâgir olarak inşa edildi.

Kız Kulesi, çeşitli dini ve diplomatik törenlerde top atışı için de kullanıldı. Kimi Sultanlar ise burayı bir seyir mekânı ya da dinlenme alanı olarak kullandılar. Bir hikâyeye göre Sultan 1.Abdülhamit, burada rüzgâr ve dalga sesleriyle neredeyse sabahlamıştır. 1.Mahmut ise Kız Kulesi’nde, rüşvet aldığı iddia edilen bir Darüssade ağasını idam ettirmiştir.

Kız Kulesi’nin bana göre en ilginç görevi, 19.yy’da İstanbul’da yayılan bir veba salgını esnasında hastaların tecridi için kullanılması olmuş.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından hemen önce kule tekrar deniz feneri olarak kullanılmaya başlandı. 1940’larda zemini sağlamlaştırıldı. 1980’lerin başında askeri amaçlı radar istasyonu olarak görev yaptı. Şu anda ise özel bir şirket tarafından seyir mekânı ve restoran olarak işletilmektedir. Kulenin bulunduğu adaya gidişler ücrete tabiidir.

Efsanesiz Olur mu Hiç…
Kız Kulesi, belki de hakkında en çok efsane türetilen İstanbul eserlerinden biridir. Yunanlar, Romalılar ve Osmanlılar ayrı ayrı efsaneler anlatmışlar, bu hikâyelere göre de kuleye isimler vermişler.
Mesela Yunanlar buraya Damalis Kulesi derlermiş. Nedeni ise en başta o dönem buralar Atinalılarınmış. Atina Kralı Hares’in çok güzel bir eşi varmış. Salacak sahilini çok sevdiğinden öldüğünde onu buraya gömdürmüş. Yunanlarda bu nedenle sahile Damalis sahili, kuleye de Damalis kulesi demişler. Hatta eğer doğruysa bir de heykeli varmış Kraliçe Damalis’in kayalıklarda.

Sepetteki Zehirli Yılan Efsanesi
Bir diğer Kız Kulesi efsanesi, sepetle birlikte kuleye gelen zehirli yılanı anlatır. Yalnız bu efsanenin hem Yunan – Roma hem Türk türevleri vardır.

Kronolojik olarak;

Kralın Eşi
Eski çağlarda Romalı bir imparatora, falcılar tarafından eşinin öleceği söylenir. O da kraliçesini korumak için Kız Kulesi’ne yerleştirir. Kendisinden ve özel hizmetlilerden başka kimsenin yanına girmesine izin vermez. Yine de kaderin önüne geçemez ve kraliçeye gönderilen yiyecek sepetinin içinden çıkan yılan onu orada sokarak öldürür.

Hanım Sultan
Bu hikâyeye göre ise Selçuklu Sultanlarından biri, rüyasında çok sevdiği kızının bir yılan tarafından ısırılarak öleceğini görür. Vesveseye kapılan sultan, kızını kuleye yerleştirir. Kendisi dâhil kimsenin kuleye girip çıkmasına izin vermez. Hatta su ve süt dahi özel borularla akıtılır adacığa. Derken yıllar sonra hanım sultan hastalanır. O güne dek bilinen en iyi hekim tarafından zar zor iyileştirilir genç kız. Bunun üzerine pek çok farklı yerden hanım sultana hediyeler yollanır, bunların arasında da bir sepet üzüm vardır. Üzüm sepetinin içine gizlenmiş olan yılan, o gece hanım sultanı zehirleyerek ölümüne neden olur.

Battal Gazi Efsanesi
Bir başka Türk Kız Kulesi efsanesi de Seyyid Battal Gazi hakkındadır. Battal Gazi, dönemin İslam Halifesi Harun Reşid’in ordusuyla İstanbul kuşatmasına katılır. Kuşatmadan sonuç alamayan İslam ordusu geri çekilirken Battal Gazi, Üsküdar’da kalmaya devam eder. Çünkü tekfurun kızına âşıktır. Ancak Üsküdar tekfuru, imparatorun izniyle kızını kuleye hapsederek onu Battal’dan koparmaya çalışır. Bunun üstüne Seyyid Battal, bir gece Kız Kulesi’ni basarak hem tekfurun kızını hem de kuledeki hazineleri alarak kaçar. Meşhur, “atı alan Üsküdar’ı geçti” deyiminin de bu efsaneye dayandığı söylenir.

Kim bilir belki sizin kuleniz başka bir yerdedir. Ama tarihin içindeki sanatsal bütünlük kazanmış her miras bugüne ne kadar doğru bilgi ile ışık tutuyor tartışılsa da şu bir gerçek; İstanbul dünya üzerinde ki en özel şehirlerden biri…

Sevgiler
Merve♥

 

Bu yazının bir kısmı “Google” alıntılıdır.

Kaynakça:
http://www.tarihiistanbul.com/kiz-kulesi-efsanesi-ve-tarihi