Yazılar

Değerin, sahtesi de gerçeği de kara bahtın fırtınalarında belli olur.
William Shakespeare

Değerin sahtesi olur mu derseniz öyle bir olur ki siz bile neye uğradığınıza şaşarsınız!
Gerçeğine rastlarsanız da kendinizi şanslı saymanız gerek. Bugünün insanların da çok az rastlanan hatta ve hatta nesli tükenmiş özellik diye düşündüğüm durum.

Birinin gözünde çok değerli olmak sadece onun size verdiği kıymet ile ilgiliyken, buna orantılı da kendi içsel dünyasının ne denli zengin olup olmadığı ile alakalıdır.

İnsan olmanın gereğidir.

Önce kendi değerini bilmektir ve buradan yola çıkarak karşınızdakinin sizin yerinizde olsa deyimi ile “empati” kurabilmenin en temel kuralıdır.

Değer derdine düşmemek lazım sözün özü. İnsan önce kendi değerini bilmeli sonrası zaten gelir. Tersini düşünüyorsa da buna karşılık kişiler ve olaylar önünüze çıkar. Hayat böyledir ne ekersen onu biçersin diye boşuna dememişler. O yüzden uzmanlar ısrarla çocukların mutlu ve huzurlu bir ortamda büyümesinin ne denli önemli olduğunu söylüyorlar. Mutluluk duygusunun buram buram koktuğu bir yuvadan asla kendini değersiz hisseden bir çocuk çıkmaz.

Eğer ki huzursuz ve kaos yaşanan bir ortama çiçek bile bıraksanız iki gün sonra ölür. Enerji meselesi.
Bizler genellikle başımıza gelen ve kötü diye yorumladığımız olayları kadere bağlarız. Aslında hiç ilgisi yok ve tamamen bunlar kurgusal desem.?

Yani insan neye inanıyorsa ona yoğunlaştıkça onu içinde büyütüyor ve günün birinde beklenmedik olaylar silsilesine şahit olmaya başlayınca yaptığı şeyin meyvelerini almaya başlıyor. Ve bu maalesef her şey için geçerli.

Kaçınılmaz olayları yaratan biziz. Korkularımız ve endişelerimiz öyle güçlü sinyaller yayıyor ki bunun hormonel kısmını katmıyorum bile. Sonunda da bir şekilde bomba patlıyor. O yüzden korkuyu ve endişeyi yaratan çukuru çok iyi bulmak lazım. Çünkü ilk fırsatta oraya beton dökmezseniz hayat boyu maalesef karşınıza çıkacak olan konular ve başlıkları şu andan itibaren bellidir.

O kadar ki insan her şeyi zihni ile yönetecek donanıma sahip. Bir önceki yazımda bir ahtapotun özelliklerinden bahsettim. Şehir efsanesine inanmayın. İnsanlar beyinlerinin neredeyse %100’ünü kullanıyor. Üzgünüm ama bilimin söylediği gerçek bu. İnsan beyni oldukça fazla enerji üretir. Uyuyan bir beyin 25 watt’lık bir ampulü çalıştırabilir güçte. Yani neye odaklanırsak öylesine güçlü bir enerji alanı yaratırız ve bu alanı da verimli/verimsiz kullanmak gene bize kalmış demektir.

Değer arayışına girmeyecek ve değer değil, değer aralığı vereceksiniz. Ama önce kendinize değer vereceksiniz. Çünkü bu en insani tavrı kendinize göstermezseniz, başkalarından da beklentileriniz o derece artar ya da azalır. Az beklenti de olmak demeyelim de beklenti hakkınızın bile elinizden alınmış olması durumudur bu. Ve maalesef gene sözü öz benliğe çevirince, kendi varlığım dışında ki hiçbir canlıyı sorumlu tutamam.

Kaçınılmaz olan elbet olur, olacaktır da. O yüzden kelime anlamı ile “kaçma” kısmında “kaçırmadan” bunu kontrol edebilirsiniz.
Herkes yaşadığı hayatı nasıl sergilediği ile kendisinden sorumludur. Ve başka insanların sorunlarını benimsemeden önce bunun size son derece zarar vereceğini bir düşünün derim. Herkes birer bireydir hayatta. İkiz doğan çocuklar bile. Farklıyız birbirimizden ve farklı senaryoların içine doğuyoruz. Böyle düşündüğünde insan çok az kişiyle ortak nokta bulabiliyor. O yüzden hayatımızın kemik yapısını tamamlayan, benim hep kemikleşmiş diye tabir ettiğim yabancı insanlar az sayıda kalıyor. Çünkü insan yaş aldıkça çevresinin de steril olmasına özen gösterir hale geliyor ki bu çok normal. Fazla kalabalık hayatlardan gelenler özellikle bu bahsettiğim duruma uygun. Böyle olunca birden fazla insanın hayat enerjisini de içinize almamış oluyorsunuz ki bir kişinin ki bile oldukça fazla. Benim vurguladığım en özel ve hassas nokta partnerler. O yüzden hayatınızın merkezi haline getirdiğiniz insanların size değer vermesini değil de sizin kendinize ne kadar değer verdiğinizi görerek sizi sevmesini sağlayabilirsiniz ki bu zaten kendiliğinden olur. O zaman kimsenin hayatında ki bir yükü üstlenmek yerine onun sizin alanınıza ne kadar dâhil olabileceğini görmesini sağlarsınız.

Bence beyninizin %10luk kısmını değil de, yanına bir 0 daha ekleyip %100’ünü kullandığınızı bir kez daha hatırlayın. O zaman düşünce gücünüzün gerçekten de bu başlık kadar kaçınılmaz bir gerçek olduğunu benimsersiniz.

Her şey kendini çok sevmekle başlar.

Her sabah uyandığınız da aynaya baktığınız da ben çok güzelim deseniz ölmezsiniz hem cinslerim. Karşı cinslerim için espri yapardım ama çoğunluğa haksızlık etmek istemiyorum.

Sonuçta bir önce ki yazım #ahtapot konusundaydı ve istemeden size güzelim hayvancığı yere yere onun kadar aklınızı kullanamıyorsunuz diyemiyorum 🙂 çünkü buna bende dâhilim.

Kendinizi çok sevin! Mümkünse başkalarına da bulaştırın.

Gülümseyişinizi hak etmeyen insanlara da bulaştırın demiyorum, bulaştırsanız da bir yol olmaz diyorum 🙂 çok sevdiğim bir atasözü var ancak yazamıyorum. Güzel gülümsemeniz eksik olmasın, kimse sizin değerinizden fazla değil ve tabii ki az da değil ama her koyun kendi bacağından asılır. Sizin için siz önemli olun gerisi zaten mis gibi yolunu bulur.

Sevgilerimle,
Merve♥

Unutmadan şunu da eklesem iyi olur; unutmayın gün olur en sevdiğiniz t-shirt bile toz bezi oluyor. Yani…♥
#söyleyeceklerimbukadar

Aşk Her şeyi Affeder Mi?

 

Şaka değil merak etmeyin gerçekten soracağım birkaç önemli konu var bunun üzerine. Hali hazırda yakın geçmişte bir yakınımın hikâyesinden esinlenerek, günlerdir de üzerinde düşünmekte olduğum soru bu…

Koskoca bir başlık beklemeyin benden sakın çünkü öyle bir başlık yok bu yazının altında… Tamamen enerji ile ilgili ve de tıpkı camın içeriden mi dışarıdan mı daha güçlü kırılacağı deneyi gibi bir durum söz konusu…

Her neyse…

Aşk kelimesinin tam olarak neyi ifade ettiğini atlayarak soruyorum bunu, sizce her şeyi affeder mi?
Tabii bunun anlamı yorumlarınızı bekliyorum demek oluyor ama ben daha farklı bir dil kullanarak sormak istiyorum aslında bunu. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Bunu sorgulamaya başladığında akla ilk gelen ihanet oluyor tabi doğal olarak. Ama baktığında ihanetinde bin bir çeşit draması var kendi içinde. Kimisi yıllarca birlikte olduğu kişiyi artık istemiyor ve sevmiyor, kimisi baştan beri heves peşinde, kimisi de gerçek sandığı şeyin peşinden gidiyor… Olay aslında bakmayın tamamen drama. Yani ihanet üzerine sayfalarca yazar, yorumlarız ancak iş bu noktada değil de eğer ihanet dışında ki başlıklar altından kaynaklanıyorsa yine de affeder mi?

Birkaç kişiyle sohbet ettim geçen zaman içinde. Çok acıklı hikâyelerde var bunların içinde ancak bazen öyle şeyler olabiliyor ki akla gelen ilk ihanet teması bile “keşke” öyle olsaymış dedirtebiliyor insana.

Çünkü çok sevdiğim biri aynen bu cümleyi kullandı “keşke bana ihanet etseydi” dedi. “O zaman kendimi daha çok severdim belki de” dedi. Bunlar bence oldukça acı cümleler özellikle de bir Kadın için. Gerçekten şaştım kaldım çünkü ihanet başlı başına çokta özenilecek bir son değil benim için. Niye diye sorduğum da ihanetten daha da kötü şeyler olabileceğini de öğrenmiş oldum. O günden bugüne hala düşünüyorum, aklıma takıldı kaldı… Benim başıma gelmiş olsaydı ne yapardım dedim. Çok şeyi sorguladım çocukluklarımızı, hayallerimizi, kalbimizi kıranları ve seçimlerimizi… Ne bileyim o tanıdığım adına derin bir üzüntü hissettim ama bir cevap aradım. Gerçekten bazen bazı olayların bir cevabı bile hak etmediğine inanıyorum.

Şükür mü diyelim halimize? Tabii ki hayır ama inanın hayatta peşinden koşturduğumuz o boş ve kafa yoran durumlar aslında insana çok bir şey katmıyor. Sadece o süre zarfınca yaşanılan şeylerin hatırı kalmıyor falan. Saygı bitiyor, inancın kalmıyor… Git gide azalıyor her ne varsa. Bu arada şunu da eklemek istiyorum “güven” duygusu yenilenebilir bir duygudur. Yani sizin güveninizi boşa harcamış birine yeniden güvenebilmeniz gayet mümkün. Tersini seçmeniz sadece bir seçim. O yüzden güvensizlik üzerine olan konuları da dâhil edince fazladan bir zarar olarak bakmıyorum, toparlanır demek istiyorum tabii daha da fecileri yoksa. Yani ya bundan daha da kötü senaryolar varsa gerçekten işte o zaman insan düşünüyor… Hakikaten kime sarılacağız bu hayatta… İnsan neden bir başka bedende bütün olmak için var neden sadece kendi ile sonsuza kadar mutlu değil… Cevap basit… Bir elmanın iki yarısı…

Yukarıda sormuş olduğum soru aslında, tam da bu noktada devreye giriyor. Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?
Aşk gerçekten iki kişi arasında yaşandığında ve “biz” olunabildiğinde tadından yenmez bir duygu. O kelebek uçuşmaları sırasında aslında beyniniz vücudunuza oksitosin, dopamin, adrenalin, serotonin, ve vazopressin hormonlarının salgılanmasını sağlıyor. Hani kızlar arasında olur böyle muhabbetler “sen de bir şeyler var” “güzelleştin!.” falan işte aslında farkında olmadan o mutluluk ve enerji birleşimi insanda bu hormonları tavana çekiyor. Buna kim hayır der ki. Varsın olsun aşk hayatımızda her gün olsun.

Ancak bir süre sonra aşk bitiyor ve buna hiç biriniz inanmayacaksınız ama gerçekten aşk çok kısa süren bir duygu. Yerini daha güzeline devrediyor tabii buralara gelebildiyseniz şanslınız… Sevgi başlıyor ve tarifsiz olan duygular silsilesi… Ve bence bu çok doğru insan ne gariptir ki ilk gördüğü an da anlıyor o insanla beraber üreyeceğini… Buna henüz kendi adıma bir açıklama getiremiyorum ama gerçekten bu doğru. Ve aşk çocukları kesinlikle bu şekilde dünyaya geliyorlar.

Çok fazla link bilgisi yazmak istemiyorum ama buda burada dursun hani… Gerçekleri de bilelim. İngiltere’de aşk ve beyin fonksiyonlarının incelendiği bilimsel bir çalışma, aşk halinde romantizmin süresinin 937,5 gün sürdüğünü ortaya koydu. Yani toplam 2.5 sene dersek buna ki bence çok bile uzun, araştırmaların verileri böyle sonuçlanmış. Hoş gerçi bunların kaçı evlilikle sonlanıyor orasını bilemiyorum.

Ve çok tatlı bir bilgi daha…

Medicana International Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülküf Önal, aşk ve nefretin çok yoğun duygular olduğunu ve bu duyguların beyin hareketliliği ve dışa vurum açısından benzer özellikler gösterdiğini söyledi.
Aşk ve nefret arasındaki en büyük farkın, muhakeme ve aklıselimin merkezi olan beyin korteksinin büyük bir bölümünün aşk esnasında etkisiz hale gelmesinden kaynaklandığının altını çizen Önal, “Nefret eden kişinin korteksi çalışıyorken, âşık olan kişilerde kortekste ışık gözlenmiyor” dedi.

“Âşık olunca, beyin kendini kapatıyor”

Tamamen karanlık yani…
Araya girip şunu söylemek istiyorum. Bu bilgiye tamamen katılıyorum çünkü halk arasında derler ya “gözü kapandı” “büyü yapıldı” diye aynen böyle bir durum var. Yani beyin dışarıya kapanıyor. Ben buna tamamlanma da diyorum o ayrı. Büyüye hiç inanmıyorum o apayrı. Eğer hayatta bir kez olsun aşktan gözünüz kör olduysa ne mutlu size diyelim.

Dönelim makaleye…
Önal, Prof. Dr. Semir Zeki liderliğinde İngiltere’de yürütülen ve Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme tekniğinden yararlanılarak gerçekleştirilen çalışmada, aşk gerçekleştiğinde, beyinde meydana gelen değişikliklerin incelendiğini anlattı.
Önal, romantizmin süresinin de araştırmalarda “937,5 gün” olarak saptandığını ifade ederek, “Katılımcı çiftlerin yüzde 83’ü, evliliklerinin ilk aylarında el ele tutuştuğunu belirtirken, 937,5 gün sonra bu oran yüzde 38’e iniyor. Evliliğin üçüncü yılında ise çiftlerin yüzde 83’ü yıl dönümlerini kutlamak için uğraşmıyor” dedi.

“Kadın ve erkek beyni aşkı farklı yaşıyor”.!

Kesinlikle doğru. Kadın aklı denen bir şey var bir de erkek aklı. Hani kızmayın küçümsediğimden değil ama kadınlar gerçekten değişik yaratılışları ve kimyaları olan canlılar. Yuvayı dişi kuş yapar lafı doğrudur. Betondan bir evi, bir kadın “yuva” yapabilir ancak. Sevgi ile yapamayacağı şey yoktur ki kadının… Yeter ki ihtiyacı olan sevgi, ilgi, şefkat ve güveni alsın karşısından.
İnanın ki karşınızda sizi seven bir “kadın” varsa o “erkek” her zaman bütün bir kişilik haline bürünür. Buna “adamı vezirde, rezilde eder” atasözümüzü eklemeden edemeyeceğim. Zaten onlardan oldukça fazla olduğundan bugün erkeklerin kadınlara bakış açısı net değişti. O da ayrı bir sorun başlı başına.

Makalenin devamı…

Önal, erkek beyninin nörolojik aşk devrelerinin kadınlarınkinden farklı olduğunu, bu durumun “ilk görüşte aşk” ve “tek gecelik ilişkinin nedeni olarak gösterildiğini dile getirdi.

Âşık olan kadınlarda beyin taramalarıyla yapılan çalışmalarda, âşık kadınların beyninde birçok alanın hareketlendiğinin tespit edildiğini anlatan Önal, “Özellikle içgüdülerle ilgili alanların, dikkat ve hafıza devreleri hareketleniyor. Erkeklerdeyse görselliğin işlendiği alanlarda hareketlenme yaşanıyor. Görsel verilerin işlendiği bölgelerdeki hareketlilikteki bu artış, aynı zamanda erkeklerin neden kadınlardan daha kolay ‘ilk görüşte âşık’ olduklarını açıklıyor. Kadın ise tecrübelerine önem veriyor. Bu nedenle tek gecelik ilişkiyi daha çok erkek yaşıyor” açıklamasında bulundu.

“Kara sevda, korkunun önüne geçiyor”…!

Diyerek bu bilgileri sonlandırmışlar. Ben yeterince doğru olduğuna inanarak sizlerle paylaştım. Normal şartlarda bir Yengeç burcu kadını olarak asla aşkın tıbbi bir karşılığı olduğunu savunmam ama yukarıda da yazdığı üzere “tecrübe” dendiğinde orada akan sular duruyor ve ben sevgili yükselenim Kova burcu kadını oluyorum. Zaten benim kombinasyonum tam bir felaket hiç sormayın yani, yengeç ve kova imkânsız ikili. Su kovaya dolar. Yani durumun vahametini düşününce neden ajan olmadım diye ah çekiyorum. Bende yıllarca neden kızlardan çok, erkek arkadaşlarım olduğunu sorgular dururdum meğer beynimin bir kısmı erkek kafası olarak adlandırabileceğimiz bir yığın gariplikler içindeymiş. O sebepten erkekleri çok iyi anlarım ve sağlam empati kurarım. Kuramadıklarım da olmuştur elbet ona da zamanlama hatası diyelim.

Ben sorumu tekrar sorup konumuza döneceğim…

Aşkın affettiği şey aşkın içinde mi yoksa dışında mı?

Yani aşkın gerçekten de affedici bir tarafı var ise bunu sağlayan şey gerçekten o hormonların da etkisi ile kabulleniş mi…? Ya da dış etkenler mi? Sosyal çevre, statü, imkanlar vb. şeyler mi. İşte esas insanın sorması gereken soru bu. Hele de en son etmiş olduğum hafif acıklı sohbetin arkasından kendime dâhil bu soruyu sordum günlerce. İçeriğini çok yazamasam da ihanetten daha kötüsü ne olabilir diye düşünün isterseniz. İşte o sebepten belki de bu konuya bile vakıf olmam çok manidar bir dönemde oldu.

Ve dedim ki kendime aşk her şeyi affeder. Kendi başına bile içinde kelebekler uçuşturan bir duygunun olumlu haline baktığın zaman affedici olmaması içten değil zaten. Ama eğer aşkın affettiği şey, aşkın dışındaysa o affeden duygunun adı aşk değil. Başka bir şey. Orada sorgulamak gereken başka konu başlıkları olmalı.

Ve bunu bütün samimiyetimle söylüyorum ki “keşke bana ihanet edilseydi” cümlesinden sonra iyi ki dedim. Hem kendi tecrübelerime baktım, hem çevremdekilere, her şeye… Hayat aslında göründüğünden daha da yıpratıcı ve bazen gerçekler hiç bilinmese daha iyi… İyi ki dedim… Neye dedim orası bende kalsın… Ancak gerçekten beterin beteri var. Hayatta en kabul edilemeyecek durumu bile bir son olarak dilemiş birinden duyduğumda, çok şükür demek içten bile değildi. Ayrıca bundan da ne ders çıkarılır orası da bin bilinmeyenli denklem.
Bakmayın aslında bizler kendi mutsuzluklarımızın üzerine hayatlar kurmaya çaba göstermesek içinde bulunduğumuz olumsuz olaylar aslında hiç olmayacak. İnsan en çok mutsuz olduğu yerini, yani en eksik hissettiği şeyi hayatına çekiyor. Ve bence bunu tamamen bilinçsizce yapıyor.

Ve bugünün o yıpranmış adamlarını da aslında bu tarz hem cinslerimiz bu hale getiriyor. Aynı şekilde kayıp ruhlu kadınlar olarak adlandırdığım hem cinslerimi de bu “ıssız adam” ‘lar bu hale getiriyor. Her şey karşılıklı. Ama keşke olmasa.

Her insan birbirinde istemeden de olsa derin izler bırakarak yeni bir sayfa açıyor. Ve tekrar tekrar aynı hatayı yapıyor. Affetmek ve kabul etmek varken bütün eski öfkelerini diğer dişil ya da eril enerjiye taşıyor. Belki bu size şu an çok yabancı gelebilir. Ama enerji bütünlüğüne inanıyorsanız şuna da inanın; siz birini aldattığınız zaman birlikte olmuş olduğunuz kişinin enerjisini, hem aldattığınız kişiye, hem de hayatınızda ki aktif kişiye geçiriyorsunuz. Tıbben buna hastalıklarda dâhil elbette ama bir de işin enerji kısmı var ki orada maalesef aldatılan kişi bunu çok net anlıyor. Öyle bir enerji sistemi ki bu tekrardan evinize dönüp birlikte olduğunuz insana sarıldığınızda, ona birkaç saat önceki bedenin hislerini geçiriyorsunuz.

Bahsettiğim şey klasik yakalanmalar değil tamamen enerjiyle bütünleşmiş bir his durumu. Bir kadın veya erkek birbirinden şüphe ediyorsa inanın ki orada ters giden bir şeyler vardır. Çünkü bırakın jest ve mimikleri ben hiç oralardan çalmayacağım insan karşındaki ile anlaşmaya razı ise asla kusur aramaz. Ya da her fırsatta bir konu yaratıp karşındakini yıpratmaz. Bunların hepsi eskiden kalma öfke birikintileridir. Ve bu öfke deryasında kişi hiçbir açıklaması olmadığı halde karşındakine de aynı şeyi yapar ve de çok uzun sürmez her şeyin açığa çıkması.
Dişil ve eril enerji olgusu, seks ve bedenden öteye uzanan başka boyutlar ve gerçeklikler taşır. Geleneksel olarak kadınlar, alıcılık, besleme, hassasiyet, duygu ve sezgi ifade etme ve geliştirme durumundadırlar. Geçmiş tarihte pek çok kadın, kendine güven, doğrudan eylem, zekâ, etkili ve güçlü bir şekilde görev yapma yeteneklerini bastırmıştır. Benzer bir şekilde erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Güçlü, doğrudan, saldırgan ve iddialı hareket etme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Pek çok erkek kadının tersine, sezgi, duygu, hassasiyet ve besleme duygularını bastırıp inkâr etme yoluna gitmiştir.

Her cins, hayatını devam ettirebilmek için çaresizce diğer yarısına bağlı ve muhtaçtır oysaki. Yani erkekse dişiyle, dişiyse erkekle tamamlanmadan var olamaz. Bu durum, bedensel-cinsel-tensel bütünlenme çerçevesinde kısıtlı kalmayan, kendi varlığının içindeki enerjisel zıt yanına da ihtiyaç duyarak yaşamak ve hayatta kalmaktır. Yani birey var oluşunu devam ettirmek için çiftleşme amacıyla diğer yarısına ihtiyaç duyduğu kadar, kendi öz benliğindeki diğer karşıt çiftine de ihtiyaç duymaktadır.

Son binyılın sosyal ve psikolojik baskısıyla töre, edim ve kurallar silsilesine göre yaşam tarzı oluşturan insan toplulukları; fiziksel olarak hangi cinsin organlarını taşıyorsa, o cinsin sembolü olan davranışsal edimleri kendisinde baskın kılmayı seçmiştir. Dengede olmayan bu baskınlık tüm dünya enerjilerine yansır. Sadece kadın-erkek arasında kalmayan negatif kutuplaşma; tüm dünyanın enerjisinin üzerinde bir kâbus gibi oturuyor. Kutuplar, kendi varlığının özündeki karşıt ve tamamlayan enerjiyi reddeden durumu devam ettirdiği sürece; her türlü ikiciliğin arasındaki gerilim alanı, dengesizlik yaratmaya devam edecektir.

Basit tanımlamayla kadın ve erkek, ayrı ayrı yarım insandır. Erkekler sezgisel bilgelik ve duygusal destek için kadınlara ihtiyaç duyarlar.

Kadınlar da edilgen olmayı seçtiklerinden eylemsel olarak erkeklerine bağlıdırlar. İdeal bir iş bölümü ve paylaşım gibi görünmekle birlikte, diğer yarısı olmadan yaşayamayacağını bilen birey, kendini tek başına bir bütün olarak hissedemez ve kendi iradesinde olmayan diğer yarısını kaybetmekten korkar.

Bu korku, sürekli olarak karşıt kaynağı kontrol etme güdüsü yaratır. Bu güdü bir şekilde eylemini gerçekleştirmelidir, durdurulamaz. Zorla, hileyle ve ne pahasına olursa olsun karşı tarafı kontrol etme edimleri, ince davranış detaylarıyla şekillenerek bağımlılığa dönüşür.

Bu da kaçınılmaz olarak gücenme, incinme ve savaşı doğurur. Oysa gerçek sevgiye dayanan bütünlenmelerde bu türden bir kontrole ihtiyaç ve yer yoktur. Çünkü her iki taraf da kendi bütünlüğü içinde birer Tam’dır.

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde, Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde. Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok, Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

(Hacı Bektaş-ı Veli)

Bence bu yazı tamda buralarda durmalıydı ve kendi görevini şu anlık tamamladı. Çünkü devamı geliyor…
Aşk üzerine, sevgi üzerine, bütünleşmek üzerine daha çok söylenmeyen sözler var.

Gene de pişmanlık duyulmadan ve var olan durum üzerinden bakıp daha da kötüsünün olabileceği ihtimalini akıldan hiç çıkarmadan yolumuzda emin adımlarla ilerleyelim… Unutmayın kimse kimseye muhtaç değildir ve mutlak suretle doğanın bir dengesi vardır. Bu denge ne zaman farklı algı boyutlarına taşınıyor işte o zaman başlıyor bir şeyler değişmeye… Olumlu yönden bakıp daha doğru ve düz olarak cümlelerimizi söylemekten çekinmeyelim derim…

Sevgiyle kalın…

Mutlu Pazarlar…
Merve♥

 

Kwabs – Cheating On Me

 

Kısa bir not…
Özlem Tekin’in hayatımıza tam olarak bu şarkının sözleri ile dâhil olduğu o dönemleri düşünmedim değil bunları yazarken… “Çok üzgünüm, istemeden…” diye ince tiz bir sesle harika hatıralar bırakmış olduğu muhteşem şarkısı. Sene 1995 benim için aşkın çok fazla bir şey ifade etmediği dönemler doğal olarak… Ama çok iyi hatırlıyorum bu şarkı dillere dolanmıştı ve Yerebatan Sarnıcında çekilmişti o klip. O günlere de minik bir dönüş olur belki Pazar Pazar…

#ozlemtekin
#askherseyiaffedermi

 

KAYNAKLAR



⇒www.teknokulis.com/haberler/guncel/2014/04/29/askin-omru-bilimsel-olarak-hesaplandi
⇒www.indigodergisi.com/2013/04/icimizde-saklanan-kadin-ve-erkekler/

Yazımda kaynak olarak kullanmadım ama bakmanızı tavsiye ederim.

www.sagliklisifacilik.com/ruhsal-cinsellik-şehvet-tatmin-ve-i̇ffet-4ef3531d54a9

 

 

AÇIKLAMALAR

Oksitosin: Oksitosin, primer olarak beyinde nöromodülatör görevi olan bir memeli hormonudur. Beyinde hipotalamusta sentez edilir ve arka hipofizden salınır. Oksitosin en fazla üremedeki rolü ile bilinir.
#oksitosin

Dopamin: Dopamin, vücutta doğal olarak üretilen bir kimyasaldır. Beyinde, dopamin reseptörlerini aktive ederek nörotransmiter olarak görev yapar. Dopamin, ayrıca, hipotalamustan da salgılanır ve kana karışarak nörohormon görevi yapar.
#dopamin

Adrenalin: Adrenalin, böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur. Doğada bu hormonun görevi, organizmayı acil harekete hazırlamaktır.
#adrenalin

Serotonin: Serotonin, insanda mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Yapısal olarak monoamin grubuna girer ve triptofan aminoasitinden sentezlenir.
#serotonin

Vazopressin: Vasopressin, ve Antidiüretik Hormon olarak da bilinen Arginin Vasopressin, insan dahil olmak üzere memelilerin büyük çoğunluğunda bulunan bir hormondur. Vasopressin’in birincil görevi, böbreklerden su geri emilimini arttırmaktır.
#vazopressin

Öyle anlar geliyor ki karşınız da ki harika suretli insana bakıyorsunuz ve diyorsunuz ki sussan daha güzelsin. Tabii diyemiyorsunuz o ayrı. Ama diyenler vardır diye düşünerek yazıyorum…

Ne komik ama değil mi? Kadın ya da Erkek demeden en güzel insana bile dayanamaz olabilirsiniz. Çünkü genellikle insanlar boş konuştuklarının farkında değillerdir. Gerçi dolu konuşmaksa mesele neyi konuşacağız diyeceksiniz siz de haklısınız.

Boş konuşan insan tabii eğer iş yaptığınız biri ise sus diyemeyeceğiniz kesin. Katlanılması zor durum. Bir de “o değil de…” ile başlayıp, tamamen alakasız başka bir konuyla, ani araya giriş yaparak laf kesenler var onlarda feci tabii. Ama kendi lafı bölünürse sinirlenip bir boş konu daha açmaktan da kendini alıkoyamazlar. Hemen oradan kaçın, telefonunuza sahte bir uygulama yükleyin mutlaka bulunsun. İşte amcam arıyor, patron çağırdı falan diyerek ortamdan sıyrılın yoksa bitmez, sabahlar olmaz…

Yıllarca görmediğin bir arkadaşına hasretle kavuştuğunda geçen zamanın özetini birkaç saate sığdıramazsın ayrılırken de eksik hissedersin.
Bir de gerçekten konuşmak isteyip konuşamadığın tipler vardır. Çünkü onlar asla dinlemezler seni. Konu açarsın kendinden bahseder. A dersin kendini anlatır, b dersin gene kendini anlatır kısaca dayanılmaz bir eziyete döner bu tarz insanlarla birkaç saat bile geçirmek… Onlardan da kaçın. 🙂

Yazının sonu sanırım Tibet’e doğru gidiyor… Kendimde emin olamadım… Ama merak etmeyin Tibet’e hiç gitmedim. Gidersem 7 değil 77 yıl kalmayı düşünüyorum…

 

Benim sıkça başıma gelen vazgeçilmez “taksi” muhabbetleridir. Zamanında havalimanından taksiye bindiğimde malum üzerimde üniformam olduğundan hemen muhabbet başlardı. İlk soru abla nerelisin? İkinci soru evli misin? Sanki oğluna alacak mübarek… Neyse tabii bin bir surat ifadesi ile durumdan ne kadar rahatsız olduğumu fark etmesi için uğraşsam da boş, sonunda evin önüne gelince maaşın ne kadar sorusu ile kaç kez taksiden indiğimi hiç unutmam. O gün bugündür de tanımadığım insanlarla sohbet etmek konusunda yabanileştim. Sanırım haksız değilim. Boş konuşmak meselesi oldukça sık rastlanan bir durum. Zamana çok kıymet veren biri olarak ben “zamanımın çalınmasına” hır çıkarabilirim.

Gelelim tarz-üslup konusuna… Aslında ben daha önce de bir yazı yazmıştım “diksiyonsuz silikonlar” diye. Hatırlamayanlar için link :http://merveninblogu.com/iste-ilk-konumuz-diksiyonsuz-silikonlar/.

Kadınların özellikle günlük hayatta ki konuşma biçimlerine çok takılırım ben. Öncelikle sağlam bir üstattan diksiyon eğitimi aldığım için, beden dilinin ve mimiklerinde buna ilave olarak insanın kendisini nasıl ifade ettiği konusuna özellikle dikkat ederim. Ve kadınlar doğaları gereği beden dillerini doğuştan özel bir yetenekle gerçekten kullanabilen canlılardır.

Eğer bir kadın gözlerini konuşurken çok net bir şekilde kullanıyorsa tabii ki bu bulunan ortama da bağlı dikkatli olun derim. Çünkü insanın en önemli ifade duyusu gözdür. Ve hiç şaşmayan ikinci hareket kadınlar saçlarıyla oynuyorlarsa eğer ya ortamda ilgi odağı olmak istiyorlardır ya da huzursuzlardır.

Ben çocuksu davranan kadınların konuşma tarzlarını eskiden çok tatlı bulurdum ne zaman bu böyle iğreti hale geldi artık dayanamadığımın farkına vardım. Gene söylüyorum ah şu sosyal medya. Hep bu gördüğümüz ve neredeyse aklımızın bir köşesinde tatlı iken kötüye dönüşen görüntüler.

İtiraf etmeliyim ki gerçekten güzelliğine toz kondurmayacağım ama konuştuğu zaman yok olmasını istediklerim var ki işte onlarla ömür nasıl geçer bilemiyorum. Karşı cinslerime sabır diliyorum. Ben erkek olsam ne yapardım bilemiyorum. Ondan kadın olmuş olabilirim :).

Aynı oranla çok konuşan erkekler de bir şekilde ya telefonu kapamayı bilmiyor, ya da işsizler gerçekten bilemiyorum ama kesin orada da bir sorun var. Benim için uzun telefon konuşmaları tarihte kaldı herhalde ya da çok yoruldum. Ondan bu kadar sinir oluyorum uzun konuşmalara. Bazı arkadaşlarımın ilişkilerinde hala da şahit olduğum saatlerce süren konuşmalar da bunlara dâhil. Neyi konuşuyorsunuz arkadaş. Anlamıyorum anlayan varsa aydınlatsın.

Ha bir de eskiden okuldan eve gelirdik, ev telefonundan saatlerce bütün günü geçirdiğimiz insanlarla konuşurduk. İşte o esas neyin kafasıymış hiçbir anlam veremiyorum şimdilerde.

Neyse siz çok konuşan erkeklerden de kaçın, inanın zaman kaybı. Bir erkeğin konuşacak çok şeyi olmalı elbet ama gün 24 saat en azından bunu temel alın öyle bakın. İşi olan insan işiyle uğraşır telefonuyla, chat yapmakla falan değil. Böyle erkekler oldukça fazla özellikle şunu da söylemesem olmaz asansörde ve spor salonunda fotoğraf çeken erkekler antipatik. Artık pozunuzu değiştirin.
#birdost

Çok neşeli durumlar haricinde bir de içkinin etkisiyle çenesine vuranlar var. Aman Allah’ım susmayı bilmez aynı konuyu 1000 kere anlatır. Dinlemez. Hani bunlar sene de 365 günde en çok 1 kere olsun dediğim şeyler haline geldiğinden beri biliyorum ben o eski ben değilim… Sanırım yaşlanıyorum. Ya da eski muhabbetleri özlüyorum şimdiler de hiç biri yok çünkü.

Zannetmeyin bunları yazan kişi olarak ben öyle suskun, az konuşan falan biriyim. Tabii ki hayır bol keseden sallamıyorum ama hafif kendimden de ithafta bulunarak bir şeylere değinmek çabasındayım.

Sinir seviyesi yüksek gerilim hattına bağladığında enerji çeneye vuruyor kanaatindeyim. İnsan istemediği sözleri de söylüyor hatta ancak pişmanlık yaraya merhem olmuyor. Yapılan bir araştırmaya göre, egosu yüksek kişilerde daha çok olurmuş bu. Egoist insanların gün içinde harcaması gereken enerji dışında bir de kelime haznesi varmış ve bunu kullanamadıklarında evdekileri bile uyandırır cinsten tepkimelerde bulunduklarını söylüyorlar… Politikacılar ne yapsın o zaman sürekli konuşuyorlar. 🙂

Ben kendimi iyi bir dinleyici olarak görürüm hep. Dinlemeyi severim. Karşımdakinin bana duyduğu güven, sadakat ile bana bir şeyler söylendiğini düşünürüm ve saygı duyarım. Ancak bazen iyi bir dinleyici olmak kendinizi dinletememe seviyesine de ulaşabiliyor. İşte burası tehlikeli suların sinyallerinin tam da olduğu yer. İnsanlar karşılıklı olarak eşit seviyede iletişim kurabilirlerse ancak kavga, huzursuzluk vb. durumlar gerçekleşmez. O yüzden kendinizi dinlettiğiniz insanları da kendiniz gibi görün ve onlarında dinlenmeye ihtiyacı olabileceği gerçeğini asla yabana atmayın derim.

Neyse ben şu çok güzel suretli olan tiplere döneyim… Mesela kadın çok güzel bakmaya doyamayacağınız derecede güzel ama içi neredeyse saman dolu misali… Neyleyim ben öyle güzelliği der geçersin. Ama bir de konuşuverir ki aman aman duymayan kalmasın dercesine kültürden uzak, hatta taş devrinden günümüze ışınlandığını düşündürten seviyede. Elinde telefonu çeşit çeşit filtre ile güzelliğine güzellik katıyor. Ne yapsın onunda markajı bu. Bunu da sevenler var ne yapalım ölelim mi?

Gene de bakmayın en çok tercih edilen kadınlar aslında çok şey bilmeyen kadınlar olarak adlandırılır. Niye mi çok bilirsen, çok görürsün. Ama bilmezsen öyle masada ki tuzluk misali durursun. İşte tam da burada… Çok güzelsin, çok şekersin, çok hoşsun ama boşsun diyecek birilerinin hala yaşadığına inanıyorum. İnanmak istiyorum. Çünkü kadın dediğin varlık hiç bir şeyi bilmese, görmese bitkiden ne farkı olur. Bitki dediğin bile su ister. O yüzden çok fazla bu işleri gerçekle sanal arasında karıştırmayın derim.

Birincisi dilimize hâkim olmamız gerek konusunda netim çünkü dilin kemiği yok. Öyle yumuşacık bir organ olduğuna bakmayın, bazı anlar oluyor ki insan o kelimeleri nasıl ettim diye kendini bile sorguluyor aslında. Tabii sorguluyorsa bu iyiye işaret. Bir de sorgulamayan ve her seferinde aynı şeyi yapanlar var ki onlar en zor karakterler maalesef. Hayatta en önemli kurallardan biri ve en sevdiğim sözdür “Söylemediğim şeylerin hiçbiri, bana zarar vermedi.” Calvin Coolidge

Farz edin ki söylemediniz, hakkınızı korumadınız ne fark eder ki konuşsan da aynı konuşmasan da. İşte sular yükseldiğinde insanın en çok diline hâkim olması gerekir. Çünkü bazı sözlerin dönüşü yoktur. Ve hayat boyu edenin önüne karma halinde dizilir.

İkincisi eline hâkim olmak. Şiddet içerikli hiçbir yola başvurmamak tabii net kastım ancak bir de elinin durmadan yazdıkları var ki bazen sözden bile keskin olabiliyor. Ayrıca bir şeyi yapmadan önce iyice düşün, başkalarına zarar vermekten kaçın.
Üçüncüsü için tabii ki bilinen sırasıyla beline sahip olmak. Bence burada kastedilen sadece ihanet değil, şehvet ve tutkuların insanda hâkim olmasına dair yapılan bir uyarıdır.

Bence de çok doğrudur…

Zira insan çok söz söylemekle değil, söylediği sözlerin yerinde ve faydalı olmasıyla kadrini ve kıymetini yükseltir.

Şimdi Tibet’e gidebiliriz arkadaşlar. Çünkü bu yazıyı okuduktan sonra mutlaka birilerinde inziva isteği uyandırmış olacağımı hissediyorum. 🙂
Giderseniz haber verin bende gelirim…♥

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

KAYNAKLAR

Calvin CoolidgeKimdir?
John Calvin Coolidge, Jr., Amerika Birleşik Devletleri’nin 29. Başkan Yardımcısı ve 30. Başkanıdır.
4 Temmuz doğumlu olması da ne kadar manidar 🙂
Tam bir Yengeç kafası…

Soru sorarak kendini dinleme yöntemini çok severim… Önce sorular sorarım kendime ve sakince cevaplarımı kaydederim. Kafama, not defterime, günlüğüme, telefonuma… Ben hep yazarım yazdıklarımı da hep saklarım bir gün mutlaka lazım olur illaki. Övünmek gibi olmasın ama yazılarımın reçete bile olduğu görülmüştür. Bunlar öyle faydalı geri bildirimler olur ki çoğu zaman tıpkı sabahları soğuk duş almak gibi beni de kendime getirdiği çoktur.
Sizlere de tavsiye ederim. Soru sorun kendinize. Her zaman önce kendinize sorun ve ilk dinlediğiniz kişi siz olun.

O zaman başlayalım sormaya…

Sizce sevgi nedir?

Sonsuz bir akış mıdır ya da karşılıksız versiyonu kutsal sevgiye mi dairdir sadece. Üzerine milyarlarca söz, şiir, şarkı, romanlar yazılmış o meşhur Sevgi nedir, kimdir, nerededir? Bir bilene soramıyoruz çünkü her birimiz bir bileniz aslında.

Sevmek, beklemektir.
Sevmek, inanmaktır.
Sevmek, sabırlı olmaktır.
Sevmek, gitmektir.
Sevmek, kalmaktır.
Sevmek, susmaktır.
Sevmek, acıdır.
Sevmek, teslim olmaktır.

Bu liste sanırım böyle uzar gider…

Eee o zaman Sevgi nedir, Sevmek nedir dediğinde karşınıza bir delilik tablosu çıkmıyor mu? Sevmek gitmektir diyor yazının biri… Ne alaka ama niye gidesin severken değil mi? Kal ve sev niye gidiyorsun ama işte bu melankolik ve arabesk anlayış binlerce yıl öncesinde de vardı. O zamanlar bile sevgi kimilerine göre fazla acıydı.

Sevmek neden acı olsun mesela yani işte araştırsanız iyi bir yazı için karşınıza türlü türlü komik şeyler çıkacak… O yüzden diyorum hepimiz bir bileniz. Kimimize acı, kimimize sevinç getirir bazen her ikisi de yer alır kalbimizde. Bu böyle uzar gider de esas değinmek istediğim nedir, ne değildir değil. Neden bu kadar sevgisizlikten yakınır hale geldik ve neden sevgiyi sonsuz bir rezerv haline getirdik…

Öncelikle bence toplum olarak en büyük sorunumuz kendimizden başka herkese olumsuz olmamız. Trafikte, işte, evde, ilişkide, okulda, iş görüşmesinde kısaca her yerde. Kendimizden başka herkes olumsuz. Tabii ki empati yeteneği herkeste yeterli halde yok doğru ama madem insan bu kadar kendine düşkün ve kendine kör o zaman dışarıda ki sesi de anlaması bir o kadar kolay olmalı diye düşünüyorum.

Mesela Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV 10 Temmuz 2015 tarihinde Türkler neden birbirine güvenmez? Başlıklı bir yazı yayınladı.

http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5273/Turkler+neden+birbirine+guvenmez_+

Okumanızı tavsiye ederim. Çünkü benim eğlenceli halde yazıya yansıtmaya çalıştığım konu, bakmayın aslında öyle ciddi yerlere dokunuyor ki iş psikolojinden ülke yönetimine kadar gidiyor…

Birde Türklerin birbirinden çok hoşlanmamalarını birçok kişi kaleme almış ne kadar ilginç diyorsunuz diğer toplumlara baktığınızda.

Araştırma sonuçları ilk bakışta Müslüman ağırlıklı bir toplumun Müslüman olmayanlara duyduğu hoşnutsuzluk olarak yorumlanabilir diyor makale de ve devam ediyor. Fakat sonuçlar İran ve Suudi Arabistan gibi Müslüman ülkelerin de pek sevilmediğini ortaya koyuyor. Pew araştırmacıları bunu şöyle yorumluyor: “Aslında, Türklerin gerçekten sevdiği bir ülke ya da bir kuruluş bulmak epey zor, tabii ki Türkiye hariç”.

Ne var ki, bu kanıya da şüpheyle yaklaşmak gerek. Zira başka araştırmalar Türklerin aslında birbirinden de pek hoşlanmadığını gösteriyor. Muhtelif küresel “kişiler arası güven” araştırmaları Türkiye’nin dünyanın en güvensiz toplumlarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, 2008 tarihli Dünya Değerler Araştırması’nda Türkiye kişiler arası güven anketinde 60 ülke arasından sonuncu durumda.

Bu verilere baktığımızda, Türkiye’nin paranoyak bir toplum olduğunu söylemek pek de haksızlık olmaz. Bunun dış politikadaki yansıması, toplumun diğer ülkelerin Türkiye’ye karşı sürekli komplolar kurduğuna inanması. Aynı paranoya, iç politikada ise şiddetli siyasi çatışmalar, gövde gösterileri ve tekrarlanan cadı avları şeklinde tezahür ediyor.

http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2014/11/turkey-polls-turks-dislike-everybody.html

Kısaca genel tabloya da baktığımız da aslında Ülke genelinde bir problem yaşıyoruz. Dolayısıyla aile içi ilişkiler, özel hayat ve ilişkiler, evlilikler, ortaklıklar ve daha birçok ikili diyalog üzerinden yürüyen ilişkinin temel çatısını güvensizlik üzerine kuruyoruz.

Peki, hal böyle araştırmalar ve anketler malum peki biz hiç mi gelişmiyoruz? İnsan umudunu kaybeder bu tabloya baktığında değil mi? Bence gelişiyoruz kesinlikle “hala umut var” en azından benim inancım sonsuz. Ama yürümeyen ataerkil toplum yaklaşımı olabilir. Ve mümkündür de. Örneğin çok severek evlenen bir çift, çok kısa bir süre sonra sen/ben demeye başladığında evliliklerinin çatısı sarsılmaya başlıyor. Burada odaklanılması gereken kişilerden hangisinin sevgi ile ilgili sorun yaşadığıdır. Ve tabii ki sevgi eşittir insanlara olan güven/güvensizlik sendromları da bu kişileri bu duruma iten sebeplerdir.

Neden bugün kendinden güçsüze yapılan türlü işkence ve taciz vakalarına bakıldığında temelinde insanın kendine duyduğu sevgisizlik olarak yorumluyorlar.

Ben kendi dilimde ki sevgiyi yorumladığımda ilk ailem geliyor aklıma. Çünkü sevgi tohumları ailede başlar. Anne ve Babaların çocuklarına sık sık onları sevdiklerini söylemeleri gerekir. Bu o kadar önemli ki bu çocuklar ileride kendilerine güvenen, kendilerini önemseyen ve seven bireyler olarak yer alacaklar toplumda Ve yanlış olan bir algı var ki düzeltilmesi şu an mümkün olsa keşke her bir zihniyette… Sevgi çocukları şımartmaz aksine ilerisi için altın kalpli bireyler olurlar. Sizce sevginin iyileştiremeyeceği ya da onaramayacağı bir şey var mı?

En sevgisiz insanların bile sevgiyle ne hale geldiklerini biliyoruz. O yüzden bu ataerkil bilgilerin lütfen öncelikle yetiştireceğiniz veya yetiştirmekte olduğunuz çocukları engellemesine izin vermeyin. Her şey aile de başlar, güzel bir çocukluk geçiren bireyin hayalleri de bu oranla renkli ve azimli olur.

Sevgisiz büyüyen çocukların ne gibi duygusal zorluklar çektiğini bildiğimizden bunu unutmayalım. Sevgi ilk aşkınıza duyduğunuz duygu patlaması değildir. Bu duyguyu ilk bu şekilde yaşayan bireyler sevgiyi sonsuz bir rezerv haline getirirler. Hayatlarında ki insanların onları şartsız ve kusurlarını görmeksizin sevmelerini beklerler. Ve çok acıdır ki geçmişte bu gibi birliktelikler başarılı evlilikler olarak gösterilip sonlanmadığından çoğu bireye de kötü örnek olmuştur.

On sekiz yaşındaki bir genç nasıl kendini intihar bombacısı yapar diye düşündüğünüz de aklınıza ne geliyor. Bütün geleceğini bir anda çöpe atmak ister bir insan ve diğer insanların…
İşte bunların hepsi ailede başlıyor. Aile içi sevgisizlik bambaşka bir durum. Sevginizi belli etmediğiniz birey altı aydır kayıp olduğunda ve onu bulamadığınızda da aynı soruyu sormanız gerek.

Aileleri tarafından önemsenen çocukların hayata bakış açıları hep farklı oluyor. Dediğim gibi oyun oynarken kurdukları hayalleri bile bir o kadar uçsuz bucaksız oluyor.

Ailelerinden ilgi ve alaka görmeyen, takdir edilmeyen çocuklar ise bu sevgiyi gösterecek ilk kişiye teslim ediyorlar kendilerini. Bu da bazen cemaat bazense terör örgütleri oluyor. Sonuçların hep sebepleri var bunları gözden kaçırmamak gerek.

Ve Kalıbımı basarım Sevgisiz yaşayan insan yoktur arkadaşlar. Ya bir kuş sahiplenir daha büyüğüne bakamadığından ya da gider parasını, pulunu, gücünü hayır işlerine bağışlar. Belki insanlardan uzak durarak huzuru bulur bilemem ama insanız sevgi olmadan yaşayamayız, bunu iddia eden çok bilenlere de sevgiler. Ve bunu sevgilisiz olmakla karıştırmayalım lütfen sevgi insanın içindedir ve her zaman yansımasını dağda, bayırda, kuşta, köpekte de bulabilir.

Kısaca…
Yeteri kadar uzun oldu o ayrı…
Kalemi elime alınca bırakamıyorum ne yapayım.
Kendi ile barışık, çevresi ile barışık insanların sevgiyi bir rezerv olarak görmekten çok bulunduğunda ne kadar kıymetli olmasından ötürü kaybetmeme odaklı ellerinde tutmalarını dilerim.
Sevgi hayatımızda hep olsun. Sevgi varsa her şey hallolur gerisi hikâye diyorum.

Sevdiklerinize SENİ SEVİYORUM demeyi unutmayın.
SEVGİLER
Merve

Ey Sevgili Sevgililer,

Bugün biz kadınları hatırlamanız için güzel bir fırsat diyelim. Cevabı hemen duyar gibiyim ama geçiştirelim birazcık her şeyi de duymak zorunda değiliz.
Aman yanlış anlaşılmasın öyle oturup çeşit çeşit mekan adı sayacak ya da alınacak uygun hediyeler listesi falan yapmayacağım yani. Hemcinslerim kızmasın. Sebebi var konuyu güzel yere bağlayacağıma dair söz veriyorum şimdiden.

Hani yemeğe çıksanız her gün çıkarsınız nedir yani bu günün sihirli özelliği hangi hemcinsimin başına gökten bir elma düşmüş ve o elmanın içinden parlak mı parlak temiz mi temiz bir pırlanta çıkmış ki? Yani hem de karşı cinsimin kafasına taş da düşse böyle bir mucize gerçekleşmeyeceğinden. Ama umutsuz olmayalım yazıyı okuyalım. Keep going arkadaşlar…?.

Ben böyle günler de klasik İtalyan geleneği madem evde makarna yenmesini uygun buluyorum zaten hali hazır da en sevdiğimiz yemeklerden biridir makarna. Hani ben yememek için kendimi tutsam da bugün özgürüm nefes alamayana kadar makarna yiyeceğim. Ama yapan biri var tabii ki ondan böyle söylüyorum bakmayın. ☺?

Zaten ev yaşantısını inanılmaz seven biriyim koy bir film, yap bir makarna, aç güzel bir şarap oldu da bitti işte, kim verebilir bu konforu sana dimi? Ama sakın bu yazıyı takiben sizler de bunu güzeller güzeli yepyeni sevgililerinize yapmayın biraz alıştırın kendinize ilk önce. Ondan sonra evde yer sofrası mı kurarsınız, çiğ köfte yapıp tavana mı atarsınız o sizin bileceğiniz iş. İlk flörtlerde bu günleri iyi değerlendirmek lazım. Hem bize de sonradan kafanıza “sen eskiden böyle değildin, değiştin” diyecek malzeme çıkar. Haksız mıyım? ?

Unutmayın ki her erkeğin ilk sevdiği kadın Annesidir. Annesine bağlı ve saygılı bir erkek her zaman size de aynı sadakat ile bağlı kalır tabii bunun olumsuz tarafları yok mu saymakla bitmez o ayrı bir başlığın konusu. Onları sonra konuşuruz.?

Gelelim Vikipedi’nin faydalarına klasik canım benim o, bütün kafa karışıklığımı gerekli gereksiz bütün bilgilerle dolduran bilgi bankam.

Canım vikipedi diyor ki bu harika anlamsız gün için; Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” (İngilizce: St. Valentine’s Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.

Kısaca diyebiliriz ki çok akıllının biri sayesinde ticarileştirilmiş gün. Yani düşünsenize bazı çiftler ay dönümü, ilk kıvılcımın doğduğu gün, ilk tanıştıkları gün, doğum günleri falan derken birden fazla gün kutluyorlar yani düşünemiyorum bu kadarını da artık saçma da geliyor hani. Karşı cinsime fazlasıyla hak veriyorum. Ama tabii bazı özel günler asla es geçilmemeli o konuda da varsa zıt bir fikir kesinlikle karşınızdayım.

Her neyse canım vikipediyle devam etmek istiyorum… Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktaymış. Antik Yunan takvimlerinde, Ocak ayı ortası ile Şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera’nın kutsal evliliğine adanmıştı.

Sanırım ondandır ki bu ay bereketli ve kutsal saptanmış buradan da bu gün takvimlere eklenmiş. Olsun zararı yok çiçek çiçektir diyorum çok şekerce.

Şaka bir yana ticari günlere gerçekten çok karşıyım ama artık toplumca buna itaat ettiğimiz için bir kişinin ya da on kişinin düşüncesiyle bugünler yasaklanmıyor.

Dünyada sadece bir tek Suudi Arabistan’da sevgililer gününü kutlamak yasak olduğundan o güne özel satış ve hediye paketleri hazırlanmaz. Sebebi tabii ki tahmin edersiniz ki dini ve kültürel nedenler. Ama dinle ilgisi ne kadar yakından diye baktığın da bunu tek yapan ülkenin en dindar ülke olarak bilinen Suudi Arabistan tarafından yasaklanmış olması tabii ki sizi şaşırtmıyor eminim. Ancak orada yaşamış biri olarak hemen şu tezi de çürütmek isterim halk gene bildiğini okuyor okumasına, günah deyip vaz geçende var, bana her gün sevgililer günü diyen de var. Suudi Arabistan ‘da sevgiliniz ya da eşinize öyle sıradan hediyeler de alamazsınız. Alınan her şeyin ne kadar abartılı ve gösterişli olduğunu eklemek zorundayım dolayısıyla kendi içlerindeki dini ve kültürel sebeplerle yasaklanmış gün olarak bilinse de genel olarak orada her gün sevgililer günü.

Hatırlıyorum da evde çiçekleri koyacak yerimiz kalmamıştı üstelik bunları gönderen sadece yakın arkadaşlardı. Şimdi ise evde yeterince bol yerimiz var ama artık Arabistan’da değiliz.

Şaka bir yana dediğim gibi ticari günler de bir beklenti içinde olmamak lazım ama ben anlık jestleri ve beklenmedik sürprizleri daha anlamlı buluyorum. Ama asla doğum günlerinden yana kastım yok, hatta en unutulmaması gereken özel gün bence doğum günleridir. Bunlar bir kuru sözle de olsa mutlaka insana hatırlandığını hissettirmeli diye düşünüyorum. Ama biz de aynı kültürel durumlar olduğundan ya abartmayı severiz ya da hiç. Umarım sevgililerinizin doğdukları o muhteşem günü unutmayan bir tanecik güzel sevgililersiniz sizler de.

Unutmayın kadınların en hassas oldukları konuların başında doğum günleri gelir. Lütfen duyarlı olalım karşı cinslerim. Sonra sizi daha iyi anlayabilmemiz için daha çok krediniz falan da olur hani. Neyse bunu okuyan karşı cinslerim tipik bir kadın yazmış diye düşünsün istemediğimden gene o tipik kadın gibi konuyu kendimize çeviriyorum.

Sevgili hemcinslerim bugün gül alamadınız mı? Üzülmeyin harika bir fikrim var kendinize bugün çiçek ısmarlayın. Cömert olun kocaman bir buket yaptırın. Kafanıza, keyfinize nasıl uyuyorsa öyle geçirin bugün. Kızları arayın kafa kafaya verip yüz yılın aşkına muhteşem enerjilerinizi gönderin.

İnsanın önce kendini sevmesinden başlar başkalarını anlaması ve sevmesi. Mutlaka sizin de kalbinize eş ve yakın bir kalp var bir yerlerde, belki de kader planında ki süreyi tamamlamayı bekliyordur sizinle tanışmak için. Her bir insanın bir ruh eşi vardır er ya da geç yaşadığınız ömürde onunla tanışırsınız. Kimimiz onun gerçek aşk olduğunu bilemez veya farklı koşulların altında mücadele etmeden ondan vaz geçeriz. Bu yüzden o kadar da umutsuz olmamak lazım hayat, en nihayetin de hep sürprizlerle dolu kısacık bir serüven. Sade ve sadece hayatımızda benim için önemli dediğiniz biri var ise kalp kırmamaya özen gösterin diyebilirim çünkü onun telafisi ne bugün ki gibi ticari bir gün ile telafi edilir ne de maddi değeri olan bir hediye ile. Kalp camdan yapılmamıştır ama duygusal kalkanı camdan da keskindir.

Her birimizin noksanları ve defoları olduğunu unutmadan bu bakış açısıyla bakmak olumlu olacaktır diye düşünüyorum. En mükemmeli diye bir tanımlamaya da zaten inanan biri değilim. Kusursuz diye bir şey yoktur. Hayatımızdaki güzellikleri kusurlarıyla da sevebilecek kadar yüksek gönüllü olalım bunun dışında her gün zaten adını ne koyarsanız günü olsun.

Kalbi boş olan herkesin gönlüne göre iyi bir sevgili diliyorum tabii ki bundan fazlası hayat arkadaşı olsun diyorum. Karşı cinslerime hayatlarında ki güzel ruhları ihmal etmemelerini tavsiye ediyorum.
Adet yerini bulsun madem Sevgililer Gününüz kutlu olsun.

TİPİ TİPLER
TRAJİKOMİK

Bu yazı Sosyal Mesaj içerir, lütfen esprileri ciddiye alıp uygulamayınız.
Teşekkürler 🙂

Var böyle tipler kullanıcı isimli bir hesap var Instagram da ben en sıkı takipçisiyim iyiki de var o olmasa son aylarda elimde telefon kahkahalara boğulamazdım sanırım kendisine teşekkürü bir borç bilirim?.

Mutlaka takip edin pişman olmayacaksınız. Gerçek kimliğini ifşa etmemesi beni hiç rahatsız etmiyor aksine çok akıllıca bir hareket sonuçta kendi keşfettiği ve sosyal çevreden yakalayıp vurgulamak istediği figürlerin önüne kendini atsa belki bu kadar popüler olmayacaktı o da bunun farkında zaten.

Şimdi adamın işlediği karakterler eğer aktif bir hayatınız varsa gerçekten çok fazlaca gün için de karşılaşacağınız minimum 2 ya da 3 tipten biri oluveriyor. Birinci kat sol kapı komşu teyze, mahallenin bakkalı ve terzisi ama en önemli mekân biz kadınlar için kuaför salonları ve sanatkârlarımız diye uzar gider. Zaten hali hazırda gün içinde yurdumdan manzaralar korosu malumunuz bir de bunların hayatımızda olan versiyonları var ki, işte orda yol sadece çatallaşmıyor, git gide kıvrımlarına kıvrım katıyor.

Mesela en sık karşılaştığımız ya da hayatımızda olup da en çok şikâyet ettiğimiz insan tipi olumsuz kişilikler. Muhtemelen ben de bunlardan biriyim bir başka arkadaşım için nasıl olsa er meydanı diye aldım kalemi yazıyorum işte… Siz de alın siz de yazın hem ben öyle kimseye laf geçirmem yüzüne baka baka söylemekten inanılmaz haz alırım ve dürüst sevgi yoluyla noktayı koyarım bazen virgül de olabiliyor gelmeyin üstüme?.

Bu tipi tipten biraz bahsetmek istiyorum sizin için sakıncası yoksa zaten yazı bitince ah yazık Merve neler çekmiş fikrine kapılacağınızdan hazır kalem bendeyken istediğim kadar ajite edebilirim durumu?

Bu olumsuz insan tipi tip sabahın körlerinde sizi aramaya başlar taa ki akşam uyuyana kadar, akıllı bir tanecik telefonunuzun şarjı ölene kadar arar arar arar … Uyuyamaz gene arar, uyanır gene arar. Rüya görür arar, görmez arar. Bakkala gider bakkaldan arar eve döner evden arar, tuvalete gider oradan arar. Şarjı biter komşunun telefonundan arar, mesaj yağmuruna tutar… anlatabiliyor muyum ? Dertleri sıkıntıları bitmez, hep mutsuz ve kadersizdir. Öyle alışmıştır ki rolüne dışarıda ki insanları da ağır eleştirir sırf bu yüzden yani hata payı sıfır insan örneği oluveriyor kendileri. Ah ne şeker dimi?

Hep siz onunla olun isterler eğer bu bir kız arkadaş ise asla sevgili, eş yapamazsınız çünkü kuvvetle muhtemel kendinin ki kısa süre önce, çok kısa bir süre kaldıktan sonra kaçtığından bu kızcağız yalnızdır ve harika bir çeyizi vardır ama nafile her şeyi siz olursunuz. Sevgiliniz varsa da zaten vazgeçin o iş bitti demektir. Ya sevgiliden ya arkadaştan vaz geçeceksiniz ama bence ikisini de terk edin 🙂 Bir taş la iki kuş vurmuş olursunuz, hem zaten öbürüyle hala sevgiliyseniz aman ne işiniz var iyi bir adam olsaydı şu an size o muhteşem gelinliği giymeniz için geç olmadan en büyük taş ile teklifi yapmıştı. Yapmadığına göre hala sevgilisiniz 🙂 Dediğimi yapmayın bu sadece çok şeker bir şaka 🙂 ama yapabilenleri tebrik ediyorum canım hem cinslerim iyi ki varsınız ama keşke biraz daha az kıskanç olsanız doğanız gereği sadece hayatınızda ki adamı kıskansanız ve bu korkunç arkadaşlık safsatası bozulup gitmese dimi…?

Çünkü maalesef kadının en büyük düşmanı gene kadın ?.

Ama bu tipi tip eğer sıradan bir erkek arkadaşsa yani sevgili olmayan versiyonu ile hayatınızda boy gösteriyorsa, bunu sadece evde kalmış kız arkadaşlarınızla tanıştırın ki başını yakın çünkü eğer hala bekarlığından yakınıyor, yalnız uyanmaktan, kadınların bu devir de artık erkekleştiğinden, geyşalığı unuttuklarından falan mız mızlanıyor ise bilin ki kaşınıyordur onun sultanlık dönemini şehzade olarak geçirdiğini ona hissettirmeden Rus ruleti oyunuyla gösterin☺ ve onun başını yakın kısaca başınızdan atın derim onlar zararsızlardır. Sadece erkekler inanılmaz dedikodu severler. Çoğunluğu dinleyici olduğunu iddia etse de bu büyük bir yalandır alakası yok asla öyle bir şey yok çünkü tarihte de çok fazla örneği vardır ki erkeklerin çenesini tutamadığı ve çok fazla dedikodu meyilli karakterler olduğundan çok kişinin ocağına incir ağacı dikilmiştir.? Neyse bunlarla düşman olsanız da bunlardan zarar görmezsiniz çok az erkek kin tutar arkadaşlıklarına karşı. Hem fenamı birinin daha yuvasını yapmış olmanın verdiği muhteşem hafiflemeyle artık siz kesin bir kanatsız meleksiniz. Neyse ben bunu çok yaptım hala da çok pişmanım çünkü kendime faydam olmadı insan önce kendini sonra çevresini mutlu eder yok ben  ilk önce 1349933 milyon insanı mutlu etmezsem asla hafifleyemiyorum.

Peki, iyide bir de sizin de azıcık kalmış enerjinizi de alır götürürler bunlar zaten her yerdeler kaçmak mümkün değil. Özel hayat sigortanız varsa sizi delirttiğinde gidebilecek dilinizden anlayan güzel konforlu özel hastaneler var özelden yazın anında adresleri cebinizde ? şaka tabii ki asla böyle bir şey yok.

Bir de bu olumsuz ve mutsuz, ölmüş, bitmiş, tükenmiş insan versiyonuna ilaveten biri daha var ki belki ondan çok az vardır hayatınızda belki henüz karşılaşmadınız bile yani çok şanslısınız diyorum kaçın diyorum … Gidin bir sahil kasabasına yerleşin, dönmeyin buraya… Çünkü karşılaştığınızda muhtemelen bir daha hayatınızdan çıkarmak için çok uğraş vermeniz gerekecek çünkü bir de bunlar bağımlılık yaparlar, alışırsınız sonra da çekip gidemezsiniz kolay kolay. Neyse bu kişiden kişiye değişir tabii hepimiz aynı değiliz arkadaşlar rahat olun?.

Biraz da canım Katalizörcüğümden bahsetmek istiyorum yüksek müsaadenizle…

Bu da böyle dünyaları yaratmıştır, en muhteşem, en özel, en en en en yani yazmakla bitmez öyle en leri vardır ki yani siz daha ne gördünüz ki neyse aman Allahtan öğrenmeye açığımda benim için sorun olmuyor.

Bunlar acayip kavgalar çıkartılar katalizör diyebiliriz bunlara ben öyle gruplandırdım bu yavrucakları. Neyse bu katalizörler çıkarttıkları acayip anlamsız zamanlamalı kavgalarını size yıkarlar ve bunu toplum önünde küçük düşmenize sebep olma amacıyla yaparlar ki dikkatli olun onlarla kavga etmeyin he deyin itaatkâr olun isterler. İtaatte en ufak bir değişme hissederlerse görmeyin zaten kapayın gözlerinizi çünkü birazdan üstüne atılacak suçlar sayesinde 1873187329 milyar ışık hızı ile bu dünyadan uzaklaşmak isteyebilirsiniz.

Çok normal bir tepki bu  korkmayın hiçbir şey olmuyor sadece kısa süreli devrelerinizi zorlayan bu gerilim hattı projesi yüzünden biraz hayatı erteleme moduna girebilirsiniz bunlar dediğim gibi çok normal.

Neyse bu katalizör arkadaşlarla uğraşmak çok zor ve bunaltıcı ama bunlar bir de korkunç blöf tipler yani siz kendinizi nimetten saymıyor ve rahat kafa.com diye yaşıyorsanız bile inanın zor. Yalan, blöf, bahane, uydurma her türlü iskambil bunlarda ve eğer yalan söylemeyi beceremiyorsanız emin olun ki söyleyeni çok ama çok iyi anlıyorsunuz. Tecrübeyle sabit?

Siz düşünün artık bunlar ne denli tehlikeliler… Yaşam enerjinizi çalarlar bir köşeye geçer onca şeyi yapan kendisi değilmiş gibi bir de nutuk çekerler size hani burada vermek istediğim orijinal tepkiyi yazamayacağımdan ? sadece G kuvvetiyle bunlara doğru koşmak istiyorsunuz zaman zaman, ne şeker dimi.

Bunlarla ilişkilerinizi nereye taşırsınız bilemem ama hala onlarında farkında değilseniz sadece kendinizi küçümsemeyin hayatta her şey şaka, espri tadında diye böyle içimden geldiği şekilde tatlı bir hale çevirmeye çalışıyorum ondan yazı dilim ve kalemim ağırlıkta esprili. Lütfen kendinizi sevin, her şey kendini sevmekle başlar geçte olsa bu sözü öğrenip hayatıma geçirdiğim için şükrediyorum ama gerçekten insan en taze yaşlarında bunu göremiyor zaten her birimiz ölmeyecekmişiz gibi yaşadığımızdan bazımız için öz güven egoya dönüyor ben bundan değil zararsız kısmından bahsediyorum o yüzden de kendinizi sevdiğiniz için kimse ölmez, önce kendinizi sevin bu bedende geldiyseniz bu dünyaya önce bedeninize güzel ve sağlıklı bakmak zorundasınız.

İşte böyle bunlarla ilgili zaman zaman yazı yazacağım ama siz dediğim gibi dediklerimi yapmayın…?

Sevgiler.