Yazılar

Değerin, sahtesi de gerçeği de kara bahtın fırtınalarında belli olur.
William Shakespeare

Değerin sahtesi olur mu derseniz öyle bir olur ki siz bile neye uğradığınıza şaşarsınız!
Gerçeğine rastlarsanız da kendinizi şanslı saymanız gerek. Bugünün insanların da çok az rastlanan hatta ve hatta nesli tükenmiş özellik diye düşündüğüm durum.

Birinin gözünde çok değerli olmak sadece onun size verdiği kıymet ile ilgiliyken, buna orantılı da kendi içsel dünyasının ne denli zengin olup olmadığı ile alakalıdır.

İnsan olmanın gereğidir.

Önce kendi değerini bilmektir ve buradan yola çıkarak karşınızdakinin sizin yerinizde olsa deyimi ile “empati” kurabilmenin en temel kuralıdır.

Değer derdine düşmemek lazım sözün özü. İnsan önce kendi değerini bilmeli sonrası zaten gelir. Tersini düşünüyorsa da buna karşılık kişiler ve olaylar önünüze çıkar. Hayat böyledir ne ekersen onu biçersin diye boşuna dememişler. O yüzden uzmanlar ısrarla çocukların mutlu ve huzurlu bir ortamda büyümesinin ne denli önemli olduğunu söylüyorlar. Mutluluk duygusunun buram buram koktuğu bir yuvadan asla kendini değersiz hisseden bir çocuk çıkmaz.

Eğer ki huzursuz ve kaos yaşanan bir ortama çiçek bile bıraksanız iki gün sonra ölür. Enerji meselesi.
Bizler genellikle başımıza gelen ve kötü diye yorumladığımız olayları kadere bağlarız. Aslında hiç ilgisi yok ve tamamen bunlar kurgusal desem.?

Yani insan neye inanıyorsa ona yoğunlaştıkça onu içinde büyütüyor ve günün birinde beklenmedik olaylar silsilesine şahit olmaya başlayınca yaptığı şeyin meyvelerini almaya başlıyor. Ve bu maalesef her şey için geçerli.

Kaçınılmaz olayları yaratan biziz. Korkularımız ve endişelerimiz öyle güçlü sinyaller yayıyor ki bunun hormonel kısmını katmıyorum bile. Sonunda da bir şekilde bomba patlıyor. O yüzden korkuyu ve endişeyi yaratan çukuru çok iyi bulmak lazım. Çünkü ilk fırsatta oraya beton dökmezseniz hayat boyu maalesef karşınıza çıkacak olan konular ve başlıkları şu andan itibaren bellidir.

O kadar ki insan her şeyi zihni ile yönetecek donanıma sahip. Bir önceki yazımda bir ahtapotun özelliklerinden bahsettim. Şehir efsanesine inanmayın. İnsanlar beyinlerinin neredeyse %100’ünü kullanıyor. Üzgünüm ama bilimin söylediği gerçek bu. İnsan beyni oldukça fazla enerji üretir. Uyuyan bir beyin 25 watt’lık bir ampulü çalıştırabilir güçte. Yani neye odaklanırsak öylesine güçlü bir enerji alanı yaratırız ve bu alanı da verimli/verimsiz kullanmak gene bize kalmış demektir.

Değer arayışına girmeyecek ve değer değil, değer aralığı vereceksiniz. Ama önce kendinize değer vereceksiniz. Çünkü bu en insani tavrı kendinize göstermezseniz, başkalarından da beklentileriniz o derece artar ya da azalır. Az beklenti de olmak demeyelim de beklenti hakkınızın bile elinizden alınmış olması durumudur bu. Ve maalesef gene sözü öz benliğe çevirince, kendi varlığım dışında ki hiçbir canlıyı sorumlu tutamam.

Kaçınılmaz olan elbet olur, olacaktır da. O yüzden kelime anlamı ile “kaçma” kısmında “kaçırmadan” bunu kontrol edebilirsiniz.
Herkes yaşadığı hayatı nasıl sergilediği ile kendisinden sorumludur. Ve başka insanların sorunlarını benimsemeden önce bunun size son derece zarar vereceğini bir düşünün derim. Herkes birer bireydir hayatta. İkiz doğan çocuklar bile. Farklıyız birbirimizden ve farklı senaryoların içine doğuyoruz. Böyle düşündüğünde insan çok az kişiyle ortak nokta bulabiliyor. O yüzden hayatımızın kemik yapısını tamamlayan, benim hep kemikleşmiş diye tabir ettiğim yabancı insanlar az sayıda kalıyor. Çünkü insan yaş aldıkça çevresinin de steril olmasına özen gösterir hale geliyor ki bu çok normal. Fazla kalabalık hayatlardan gelenler özellikle bu bahsettiğim duruma uygun. Böyle olunca birden fazla insanın hayat enerjisini de içinize almamış oluyorsunuz ki bir kişinin ki bile oldukça fazla. Benim vurguladığım en özel ve hassas nokta partnerler. O yüzden hayatınızın merkezi haline getirdiğiniz insanların size değer vermesini değil de sizin kendinize ne kadar değer verdiğinizi görerek sizi sevmesini sağlayabilirsiniz ki bu zaten kendiliğinden olur. O zaman kimsenin hayatında ki bir yükü üstlenmek yerine onun sizin alanınıza ne kadar dâhil olabileceğini görmesini sağlarsınız.

Bence beyninizin %10luk kısmını değil de, yanına bir 0 daha ekleyip %100’ünü kullandığınızı bir kez daha hatırlayın. O zaman düşünce gücünüzün gerçekten de bu başlık kadar kaçınılmaz bir gerçek olduğunu benimsersiniz.

Her şey kendini çok sevmekle başlar.

Her sabah uyandığınız da aynaya baktığınız da ben çok güzelim deseniz ölmezsiniz hem cinslerim. Karşı cinslerim için espri yapardım ama çoğunluğa haksızlık etmek istemiyorum.

Sonuçta bir önce ki yazım #ahtapot konusundaydı ve istemeden size güzelim hayvancığı yere yere onun kadar aklınızı kullanamıyorsunuz diyemiyorum 🙂 çünkü buna bende dâhilim.

Kendinizi çok sevin! Mümkünse başkalarına da bulaştırın.

Gülümseyişinizi hak etmeyen insanlara da bulaştırın demiyorum, bulaştırsanız da bir yol olmaz diyorum 🙂 çok sevdiğim bir atasözü var ancak yazamıyorum. Güzel gülümsemeniz eksik olmasın, kimse sizin değerinizden fazla değil ve tabii ki az da değil ama her koyun kendi bacağından asılır. Sizin için siz önemli olun gerisi zaten mis gibi yolunu bulur.

Sevgilerimle,
Merve♥

Unutmadan şunu da eklesem iyi olur; unutmayın gün olur en sevdiğiniz t-shirt bile toz bezi oluyor. Yani…♥
#söyleyeceklerimbukadar

Kozmik kelime anlamı ile “evrenle ve onun genel düzeniyle ilgili” olarak ifade edilir. Günümüzde yüksek öneme sahip gizli ya da gizemli ve geneli ilgilendiren “şeylere” hitaben kullanılır. Tam da burada ne güzel oldu aylardır beklettiğim konu başlıklı yazım. Bugün yayında…
Ne derler bilirsiniz her şeyin bir zamanı var.
En çok bu “zaman” olayına takıntılı olarak gene kendi kendime de bir ders vermiş oldum♥

Peki, nedir bu kozmik seviye durumumuz…
Ülke olarak baktığında sanırım en üst seviyelerdeyiz… Bakış açıları değişti, ilişkiler değişti, iş ahlakı değişti… Değişti de değişti. Aslında iyi olan “değişim” zaman içinde kendi anlamına bile ters düşen bir duruma düştü.

Halimize bakın diyeceğim bakmayın bile… Ben bile kendimle çelişiyorum. Yazı yazıyorum işte kendi çapımda ve haddimi aşmadan bunları da web sitemde yayınlıyorum falan. Ama bazen ne için bütün bu çaba demiyor musunuz sizde? Sabah kalk işe git, para kazan, stres ol, eve gel, yat uyu! Robotik yaşamın dışında bir de hayatın gerçekleri var öyle hadi canım deyip geçemiyorsun. Gerçekten ben bile bunu sorguluyorum. Çünkü sosyal medyayı kullanıyorum, yazılarımı paylaşmak için ve çıkaracağım kitabımın az da olsa adını duyurmak için… Bir taraftan da sosyal medya resmen bir şeytan oyunu. Yani doğru yerde miyim, kime hitap ediyorum ya da edeceğim endişesindeyim aslında… Bu bir çelişki benim için o yüzden de oldukça dikkat ediyorum kullandığım kelimelere.

Günlerdir uyuyamıyorum okuduklarım, manşetler, olaylar… Aklım burada nasıl yaşayacağız diye sorguluyor artık. Hani gizlilik denen şey zaten kalmadı da, bir de ifşa durumları var. Akıl almaz halde insanlar birbirilerine saldırıyorlar. Ve biz sadece bardağın boş tarafını görmeye alışığız. Bu kötü bir ruh hali değil olaylara hazırlıksız yakalanma hali diyelim. O bardak var ya aslında hep boş. Yani aldığı kadar hazneye sahip. Konularda bundan ibaret. Aslında çoğu şey basitken zorlaştıran bir zihniyet olmaya doğru gidiyoruz.
Bizler insani canlılar olarak yani pekte uzaylı olduğumuzu düşünmezsek eğer, bu kozmik enerjiyi neden olumlu yönde kullanmıyoruz. Cevap belli işimiz gücümüz #stalk çünkü…

Herkesin elinde (ben de dâhilim) telefon o ne yemiş, ne içmiş, ne giymiş yani saçma sapan bir durum. İnanın artık kimse kimseyi özlemiyor. Niye özlesin ki! Sosyal medyayı aç bak gör. İşte bu hale geldi bizim sözde “kozmik seviye” durumumuz.

İşi, gücü sadece insanlara hava atmakla geçen, zamanının %80’nini sosyal medyada harcayan bir nesil var. Ve ne yazık ki yetiştireceğimiz çocuklarımızı bunlardan uzak tutmak ne kadar mümkün? Aslında bu işin en korkutucu kısmı. Zaten artık sokakta oynayan çocuk yok, kimse çocuğunu başıboş sokaklara bırakmıyor. Kötülük ve müebbet suç teşkil eden olaylar kol geziyor çünkü. Kimsenin kimseye güveni kalmadı. İyi de sokaktan korudun ya sosyal medya?

Şimdi söyleyeceklerim gündemi meşgul eden, etmiş olan, etmekte olan ve daha niceleri için… Hepimiz yetişkin insanlarız ama bir de korumakla sorumlu olduğumuz evlatlarımız var. Şu anda evde bir saniye bile televizyon ya da internetle baş başa kalsalar görecekleri neler bir düşünsenize? Birilerinin çıplak videoları, açıklamaları, ifşa edilmiş özel hayatlar, çeteler, terör… Sizce böyle çocuk yetiştirmek nasıl bir duygu? Tahmin edebiliyorum.

Peki ya bunlara izin verenler ve gizli kalması gereken mahrem hayatlarını önümüze direk sunanlar için ne düşünüyorsunuz? Onu da tahmin ediyorum. Hayat sadece fotoğrafların altına yazılmış hashtag #andanibaret değil arkadaşlar. Hayat bir bütün olarak temsil ettiğimiz kişilikten ibaret. Yaşadığın hayat ve temsil ettiğin isim senin kim olduğundur. Her gün bir yenisine imza atan sözde skandal haberlerin gündemi ve hayatımızı doldurduğu bir hayata ben “hayat” demiyorum. İnsanların bu denli çirkinleşip birbirilerine saldırdıkları bir düzene dâhil olduğum için ucundan kıyısından sessiz de kalamıyorum.

Hadi sorgulayalım şimdi nerde kaldı bizim “kozmik” “seviye” ? Mutlaka bir yerlerde ama nerede? İnsanların kendi kusurlarını örtmek için başka hayatları harcamasına “seviye” diyebiliyorsak ayakta alkışlarım.

Çünkü yetişmekte olan yeni bir nesil var her ne kadar bunun farkında olmayanlarla beraber aynı havayı soluyor olsak da. Ve o nesil öyle bir geliyor ki, yakında belki de yenidünyayı yaratacak olan bir nesil bu. Nasıl örnek olacağız? Ne bırakacağız geride… Ya da bizler yaşlandığımızda bir köşede insanların birbirini ezip geçmesine mi şahit olacağız. Kimse farkında değil ama ister istemez gülüp geçtiğiniz sözde skandal olaylar bile zamanla kendi içinde meşrulaşıyor. Ve kişiler yapmakta oldukları eylemlerine bir yenisini ekliyorlar.
Konu da bu ya zaten.!

Ne olduğun değil, ne yaptığınla anılmak. Şu anda hangimiz sorguluyoruz karşımızdakinin hayrını, hayırsızlığını? Ama yapılanlar orada kalıyor. Ve çok uzun zaman alıyor biliyor musunuz sosyal medya üzerinden yayılan şeylerin kalkması. Çünkü internet kanser hücresi gibi çoğaldıkça başka yerlere de bulaşıyor. Resmen metastaz oluyor bu olaylar. Belki fikri mülkiyet sahibinin esas amacı da bu ama bize neden bulaştırıyorsun? Başka hanelerde yaşananlar, özel hayat, cinsel kimlikler neden bizi ilgilendirsin ki? Ama ilgilendiriyor olaylar böyle işlediğinde. Bence artık dur deme zamanı geldi. Ve kalpten inanıyorum bunların bir seferde değil belki ama kalıcı çözümlü cezai yaptırımlarla önleneceğine.

Mesela ben yan dairemde neler oluyor bilmek istemiyorum. Kim ne kadar kazanıyor merak etmiyorum. Beni sadece kendi sorumlu olduğum kişiler ve hayatları ilgilendiriyor. Böyle olması gerek değil mi normal şartlarda. İstemeden dahil edildiğimiz özel hayatlar hakkında fikir sahibi oluyoruz ve gizlilik diye bir şey kalmıyor. Evet, belki bundan para kazanan insanlar var ama kısmı da beni ilgilendirmiyor. Sadece bu hayatların eksilmiş enerjilerini alıyoruz kendi içimize. Örnek asla olamaz ve hatta insanın aklında uyuyan tilkileri bile uyandırıyor deyimi yerindeyse. Buna hakkınız var mı? Beni, seni, onu, diğerlerini konuya yorum yapar hale getirmeye hatta ve hatta empati kurmak zorunda bırakmaya hakkınız var mı?

—YOK!—

İşte bu yüzden insanları edindiği hobilerinden ve zevklerinden vaz geçmeye zorluyorsunuz. Özgürlük anlayışınıza her şey ters ama bir sizin ki doğrudan şaşmıyor. Zamanında inancınız eksik şimdilerde tavan. Peki, bize ne bundan. Her şey Allah ile kul arasındadır. Aynı şekilde AİLE yaşantılarınızda sizleri ilgilendirir. Bizlere ne bundan! Yaptığınız hayırdan ya da bağıştan bizlere ne! Zaten yapılan bir iyilik asla dile gelmez. Bize böyle öğretildi. Ancak sizler yüzünden dediğim gibi dinlemeyi sevdiğim müzikten, eğlendiğim mekânlardan, kendimce dilediğim dileklerimi bile manasız görmeye başlamış biri olarak. Gerçekten bizlerin hayatların da sizlerin ne işi olabilir? Herkes yaptığı iş ile gündemdir ya da değildir. Sonra bir de şu arınmalarınız yok mu?

Hele hele en delirdiğim konulardan biri de şu; jimnastik yapmayı yani bir nevi bedeni gevşetmeyi başka isimler altında arınma olarak görenlere deli oluyorum. Saygıda duyuyorum ama şahsi fikrim maalesef kendini bir yere bir türlü ait hissedemeyen ve travmatik geçmişleri olan azdan çok bilen insanlar bu yola baş koyuyor. Başarılı da oluyorlar. Ama hangi konuda? Kendini geliştirmek mi yoksa bedenini geliştirip aynı denklem içinde zihnini açmak mı?

İnanın tahmin edemeyeceğiniz kadar okumuş ve bilgi birikimi sağlam biri olarak bunları söylüyorum. Kimilerini rahatsız edeceğini bilsem de bunu söylemekten dolayı asla kendimi kötü hissetmiyorum. Eninde sonunda bu da bir tercih değil mi?

Huzur isteyen kendini her şeye adayabilir. Ama önce kendine verecek bunu sonra sorumlu olduğu kişilere. Bu konuda da çok netim. İnsanlar bazı arayışların sonunda aşırıya kaçtıklarını ya fark etmiyorlar ya da bu bir şeyin kafası olmalı…

Bir kere her şeyden önce bilimsel olarak ispatlanmış beden iskeletinin farklı travmalara uğramasına sebep bu derin düşünme işleri. Ben bedenimi seviyorum ve iyi bakıyorum çok arınmak istersem de ne yapacağımı ve bana neyin iyi geleceğini çok iyi biliyorum. Ama bu yol asla aşırıya kaçmak değil. Yani aslında şunu söylesem size sokaktaki bir dilenciye acıdığınız zaman ona para veriyorsunuz, çünkü kendinizden farklı ve aşağı buluyorsunuz onları.

Hâlbuki biz insanlar eşit değil miyiz? Ne zaman ki sen birini kendinden az görürsün o zaman kendini de nerede gördüğünü hatırla derim.
Bir laf vardır “acıma acınacak hale düşersin” diye. Niye böyle demişlerdir biliyor musunuz kendinizi kimseden üstün görmeyin herkes eşit yaratılmıştır inanışından gelir bu.

Ancak bazı bedensel aktiviteler bunu Dünyanın en fakir bilinen Ülkelerine giderek yapıyorlar. Niye mi çünkü orada ki kültürel ve sosyal farklılığın onları terbiye ettiğine inanıyorlar.

İşte bu bir acıma sistemi! İnsan ister istemez kendi mutlu hissediyor, şükür etmeyi bilmeyen bile oraları gördükten sonra şükür ediyor.
Bu sizce bir arınma yöntemi mi? Yoksa kendini daha da değerli hissetmene sebep olan yaşayışı görüp mutluluğun para olmadığını anlama yöntemi mi? Hangisi?

Bana göre bunlar tamamen insanın kendi kendini inandırıp avunma sistemi.
Sistem ne ister? Çalışasın, çok çalışasın ve bunu şikayet etmeden yapasın, izin verilen ölçülerde eğlenesin, evine dönesin, televizyon izleyesin ve sonra yine çalışasın, çalışıp kazandığını sandığın parayı yine sistem için tüketip ona geri veresin… Kapitalizmin işleyişi böyle.

Alın bakın buyurun gündeme koskoca bir cemaat kurulmuş insanlar kandırılmış, istismara uğramış. Her şeyin aşırı zarar ve de gizli kalsın diye yıllarca üstünü başkalarını suçlayarak örttüğümüz kusurlarımız yüzünden bir yerlere sığınmak diyelim. Ya da demeyelim. Herkes yapmak istediği arınma sisteminde özgür!

Ama halk olarak bizi en çok rahatsız eden bakış açısı işte bu! Bana ne senin ne yediğinden, organik hayatından ve inanışlarından. Bedeninden, geç yaşlanmandan bunların ıvır zıvır faydalarından. Gerçekten bize ne! Doğal hayatın adresi belli bunu seçen insanlar da var ancak hiç biri körü körüne “kabul ediş” yaşamıyor. Ve işin manevi kısmında direnip konu maddeye gelince de özenilesi hayatlar yaşamıyor.

Ama şunu özledim hani o duvara bardak dayayıp komşusunun evini dinleyen teyzeleri ve giriş kat penceresinden ayrılmayan sokağın ajanı olan insanları işte o nesil…
Hatırlatırım ama o bardakta boştu.!
Bir de Masumdu!

Kötü değildik bu kadar. Savunmasız olan canlılara böylesine ıstıraplar çektirmiyorduk bence (hala eskinin iyi olduğuna inanan biri olarak) belki de haberimiz yoktu ama kötüydü gene. Ne fark eder gizlilik diye bir şey var mıydı? Vardı! Mahremiyete saygı vardı. Aile denen koskocaman bir çatıydı. Ve böylesine gelişi güzel harcanmıyordu hiç bir duygu.

Sabah 4’e doğru sıçrayarak kalkıyorum aman Allah’ım ne rüyalar neler neler filmlere konu olur öyle şeyler görüyorum şu sıralar. Çünkü insanların üzerinde bırakılan metastaz olan bu sosyal medya hastalığı rüyalarımıza kadar girmeye başladı. Anlatsam inanamazsınız. Çünkü korkuyorum gelecekten ve yetiştirmekte olduğum evladımın hayatından.

Daha dürüst ve gerçek insanların ön planda olması gerektiğini düşünüyorum. Ve inanır mısınız ben çok uzun süredir zaten televizyon izlemeyen biri olarak artık dizi bile izlemeyi bıraktım. Sadece bebeğimin izlediği şeyleri takip ediyorum o kadar. Buna rağmen işim gereği yazdığım için sosyal medyadan bir haber de olamıyorum ama şu an gerekli enerjiyi bulsam hayatımı iş kolik olarak geçireceğim bir meslek seçmeye harcardım.

Her neyse sadece evrenin bir parçası olarak kabul ediliyorsak bu enerjiye sahip olduğumuz alanları tamamen gene başka kozmik konulara doğru yönlendirelim hiç değilse. Son zamanlarda her şey bu kadar ters giderken bu işte de vardır bir hayır demeyelim mesela. Çok bilmek ya da çok gezmekten değil aile olgusunun en özel sırların kasası olduğunu unutmayalım, unutturmayalım.

Ve son olarak Alman yazar merhum Günter Grass’a ait olan Kozmik isimli şiirden birkaç dize paylaşarak, bir sonraki yazımda daha neşeli ve güzel şeylerden bahsetmek dileği ile konuyu artık kapatayım.

 

♥♥♥

Bir yaşantımız var şu yuvarlakta
Adına yeryüzü dediğimiz
Biz kaplamışız duvarlarını bin yönde
Çizmiş karanlığı üzerine ellerimiz
Düşmanlar yaratmışız kendi içimizden
Ölümü üleştirmiş eşken isimlerimiz
Sımsıkı kapanacaksa bütün kapılar
Hiç belirmeyecekse o düşsel umut
Kapkara duracaksa orada ufuklar
Sonsuza kadar ışıksız şu konut
Yalnız korkudur boy verir içimizde
Bir gizli düşmanın açlığını büyüten
Saldırır belki yıkar duvarlarımızı
Çiğnenir geçeriz belki dişlerinden
Direnç anlamsızdır o zaman, yenilmişizdir çünkü
Yönelir sorulara durmadan çaresizlik
Dostlar, kardeşler, en kopmaz ilgiler
Şu yuvarlak içinde baştan gömüldük…

♥♥♥

 

Belki de ileriyi gördü ya da sezgileri çok kuvvetli idi.
Ama sonuçta ne ben kâhinim ne de sen. Hepimiz güzelleştirmekle meşgul olduğumuz bedenlerin içinde ki ruhlarız. Ne zaman bu bedenlerin içinden dışarı taşıyoruz işte orada kozmik seviye dediğim nokta başlıyor…

Sevgilerimle,
Merve♥

 

 

 

Kaynaklar
www.antoloji.com/kozmik-2-siiri/

Yazımı okuyup buradan sadece “meditasyon” alıntısı yapacak olanlara da bir link tavsiye edeceğim.

Mutlaka okuyun
Bilgi zararsızdır kirletmediği sürece…
http://www.derki.com/sifacilik/yoga-tehlikeli-midir/

NİL’İN DOĞDUĞU YER
UGANDA
ENTEBBE

Uganda ya da resmî adıyla Uganda Cumhuriyeti. Afrika kıtasının doğu kesiminde yer alan ve denize kıyısı olmayan bir kara ülkesidir. Ülkenin sınır komşularını kuzeyde Güney Sudan, doğuda Kenya, güneyde çoğu sınırı Victoria Gölü ile oluşan Tanzanya, güneybatıda Ruanda ve batıda ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti oluşturmaktadır. Ülkenin başkenti Kampala’dır.

Ülke içerisinde özerk bir krallık olan Buganda Krallığı da yer almaktadır.
Ne gerek varsa sanki Krallık içinde Krallık kurarsın ?
Ama ülke ismini içindeki krallıktan aldığı için saçmalamamaya özen gösteriyorum ne yapayım?
Buganda’dan Uganda çok havalı dimi?

Coğrafya dersine hiç girmeden Ülkenin malum sıcak ve tropik olduğunu bildiğinizi düşündüğümden sakın Maldivler hayal etmeyin diyorum. Çok şeker çok minik gibi görünse de pek sayılmaz. Ama Ülkenin güney bölgesinden Ekvator çizgisi geçiyor beni de zaten oraya gitmeye hazırlanırken en çok heyecanlandıran bu olmuştu ama sonradan anlatacaklarıma inanamayacaksınız gerçekten hayal kırıklığı mı yoksa benim uçsuz bucaksız hayal dünyamın yüz ölçümünün bu denli geniş olması yüzünden mi hala bilemiyorum.

Bir de yerel halk Swahilice diye bir dil konuşuyor o da o zamanlar bugün hayattan ne öğrendim kısmına not ettiğim en önemli bilgi idi. Bir de 10 tane şehri varmış neyse ki akılda tutulacak önemli bilgiler bunlar.

O zamanlar ben tarifeli bir şirkette çalışıyorum ve sık sık yeni başlayanlar için askerliğin acemilik dönemi gibi sanki Afrika yatıları oluyor. Aman ne severiz ne severiz bilemezsiniz. Türk insanı titiz, dindar, acayip değişik huylara sahip kişileriz hayatımızın hangi dönemi güzel uzun bacaklı bir manken kızdan özenmediysek kalktık sabah kahvaltı da ananas yedik mümkün değil ya da Suudilerin Mısır&İngilizlerden özenip mutfaklarına adeta kendilerininmiş gibi koydukları Foul Mudammas mı yiyoruz tövbeler tövbesi. İşte böyle bir şey bazen bazı şehirler de uyanmak bilmem anlatabiliyor muyum

Bunlar işin esprisi tabii ki ne yediğimiz kısmında her zaman her damak tadına yakın bir şeyler olur o kadar ucunu kaçırmayayım şimdi ?

Her neyse kalktık gittik biraz da araştırma yaptık nerelere gidilir, neler yapılır, yok efendim kaldığımız oteller canlı mıdır, taksi pahalı mı, extreme ne yapılır falan klasik her zaman yaptığım ve aynı köpek balıklarıyla dalamadan döndüğüm Cape Town gibi araştır dur sanki uygulama olacakta.

Öncelikle Nil’den bahsetmek lazım hem belki Nil’in doğduğu yer olma özelliğini nereden aldığını bilmeyenler için güzel bir bilgi de olabilir.

Dünyanın en uzun nehri olan Nil Nehrinin yine dünyanın en büyük 2. gölü olan Victoria Gölü’nden doğduğunu ve doğduğu yerin ekvatorun başlangıç yeri olduğunu kitaplarda okumak yerine, yerinde gidip görmenin keyfi ve hazzını yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum o ayrı ama bir de dilek dileyeceğim gene ritüel peşindeyim o daha heyecanlı.

 

Nil’in kaynağını arayan Avrupalılardan İngiliz kâşif John Hanning Speke, 1858’de gölü gördü ve daha önce Araplarca Ukereve olarak bilinen göle İngiltere kraliçesinin onuruna Viktorya adını verdi. Gölün ayrıntılı araştırmasını 1901’de Sir William Garstin gerçekleştirdi. Bu gölün Nil’e açılan yerine ; “Ripon Falls” denir. Bu keşfi de “Speke” yapmıştır. Fakat bu keşifte ona eşlik eden “Grand” gibi isimleri hastalık(sıtma) ve sakatlıklarından ötürü geride bırakmıştır. Mart 1964 de Nil’in başka bir kaynağı olan başka bir göl keşfedildi. Bu göle de Prenses Victoria’nın ölmüş eşi “Albert”ın adı verildi.
Hani bir gün biri sorarsa cevaplamak için ek bilgi kim soracaksa.

 

Bir de ekvator çizgisi var ki bu konu çok mühim ne bekledim ne buldum da olabilirdi yazımın başlığı. Şimdi ben dediğim gibi kafamda uçsuz bucaksız bir sahra hayal ettim sonra orda böyle fay kırıkları gibi çizgiler falan neyse bizi gezdiren Türk rehber adam ilk buraya götürdü inanılmaz heyecanlıyız falan anlatılmaz yaşanır cinsten. Eee geldik, burası dedi, inin dedi böyle bakıyoruz sanırım tek ben değildim orada hayal kırıklığına uğrayan neyse işte indik görüntü ve ekvator havası da soluduktan sonra fotoğraflarımızı çektik, hediyelik eşyalarımız alındı ve ikinci mühim durağa geldi sıra timsahlar alemine doğru yola çıktık.  :mrgreen: 



Uçuyorum ben havalara tabii çünkü ekvator beni kesmedi Uganda’yı kestiği kadar ondandır ilginç ve tehlikeli şeyler peşindeyim gene neyse Timsahçıklarımın da olduğu bölgeye geldik sonunda. İndik emin adımlarla yürüyoruz etrafımız Afrikalı çocuklarla doluştu falan böyle heyecanlanıyorlar yabancı birilerini gördüklerinde inanılmaz şekerler.

Meğer bizim rehberin bizi getirdiği nokta acı ama gerçek timsah çiftliği imiş. Yani adamı dövmemek için kendimi nasıl zor tuttum anlatamam. Kalkıp Allah’ın en uzak en kurak en kimsesiz Ülkesinde yaşamaya başlıyorsun sonra ekmek paranı kazandığın insanlar senin Memleketinden insanlar onları kazıklamak için aptal yerine koyuyorsun neyse biz bu işe yaramaz varlıktan kurtulduk ama günümüz, zamanımız, paramız boşa gitti. Ve 5 sene kadar önce adam başı bizden 100$ aldığını hatırlıyorum sadece bu anlattıklarımı yapmak için ödediğimiz paranın ne kadar da boşa gittiğini keşke bir çocuk sevindirseymişim. Adam bizi timsah üretim çiftliğine getirdi yani bize ne üremelerinden anlayabilmiş değilim hala sinirleniyorum neyse.


Entebbe o kadar da kötü geçmedi bir de otel kısmı var bu işin gittiğinde en önemli olay Afrika’daki konaklamandır. Çünkü bilindiği üzere temizlik, hijyen çok bulunan kıstaslar değil o yüzdenden de en iyi seçim otel olmalı bu tarz destinasyonlar için. Ayrıca şimdi ki aklım olsa onca yolu gittiğime değer kısmından gezer tozardım zaten o zamanlar fotoğrafta çekmiyordum o sebeple de bu geziler ve gördüklerim sadece kalemime kaldı.

Aynı günün akşamı bizim ekiple beraber kalkıp kumarhaneye gittik öncesinde bir kebapçı bulduk en çokta işin bu kısmı ilginç. Adamcağızın kartviziti mutlaka benim bir yerlerimde duruyordur hala ama maalesef şu anda ismini hatırlayamıyorum. Bu beyefendi kalkmış 20 küsur sene önce Antakya’da yaşar ve tır şoförlüğü yaparken yurt dışı seferlerinden birinde bu Uganda’ya gelmiş bakmış burada hiç Türk yok. Zaten kimse de buraya gelmeyi akıl etmez en iyisi demiş ben burada güzel bir mekân açayım, ülkemizin harika yemeklerini tanıtayım hem turist kesime hem halka çok pahalı olmadan bizim lezzetimizi tanıtırım hem de para kazanırım. Dediğini de yapmış gerçekten. Yerleşmiş 4 tane de kız çocuğu okutmuş büyütmüş ve eşini bu süre zarfında ziyaret dışında getirmemiş oraya düzenleri bozulmasın Afrika kolay kolay bize göre yaşanacak yer değil diye. Böyle bir hikâyesi var ve gerçekten çok para kazanmış yatırımlarını yapmış geleceğe dair her türlü önlemini almış gerçekten limon satsa kazanır dediğimiz erkek tipi bu olsa gerek. Bugün zaten kalkıp ev değiştirmek kolay değilken sen kalk bir de 20 sene önce Afrika’ya yerleş helal diyorum başka bir şey demiyorum.

Bu arada yemekleri de inanılmaz lezzetli, oralara gidip tok döneceğim asla aklıma gelmezdi. Kartvizitini bulur bulmaz yazıya ekleme yapacağım hani bir gün Uganda’ya yolunuz düşerse rahat rahat gidin diye ?

Kumarhane kısmına geri dönüyorum zaten çokta merak edilecek bir ayrıntı yok tabii ki kaybettim tatlım ben ne zaman kazandım ki diye sorarsan buna en iyi cevabı Annem verir sanırım ?

Oradan da bir gece kulübüne geçtik yani sözüm ona gece kulübü yanlış anlaşılmasın bizim için restoranın orta katındaki oturma grubu ışığının karanlıklaştırılmış hali diyebiliriz. Aman Tanrım diyorum oradan zar zor çıktık Kadınlar bir ilginç masadaki erkeklerin değil bizim üstümüze geliyorlar falan biraz dans ettikten sonra tabii ki ortamın azizliğine uğramamak için oradan düz bir çıkış yaptık ve doğru otele.

Otel Uganda’nın meşhur oteli lake Victoria Otel daha iyisi sanırım hala yok bu da ortalama denebilecek standartlarda. Ama tesis olarak büyük ve sanırım diğer otellere kıyasla güvenlik önlemi daha çok olan bir yer. Gene de kötü olmadığını vurgulamak istiyorum. Otel göl kenarında olduğu için yürüyüş yapma şansınız var bir de otelin önünden halkın kullandığı yeşillik alana doğru da bir yol uzanmakta orada da yürüyüş yapmak mümkün.

Doğru dürüst rehberlerle de şehri başka şekillerde gezmek diye bir gerçek var tabii biz o hatayı masumane kendi vatandaşımız kazansın diye yaptığımız için zararlı çıkmış olduk. Harika rafting alanları mevcut, doğal parklar, müzeler, çiftlikler gibi bir sürü seçenek mevcutmuş aslında Afrika deyip geçmemek bu olsa gerek.

Ve son…
İlk gün ki gezi esnasında bir bölgeden geçiyorduk arabayla yeşillik ormanlık kurak bir alan diyebilirim. Bir tahtanın üstünde “school” yazıyordu. Dönüp baktığım da üstü açık hiçbir duvarı olmayan, açık alan içerisinde duran bir okul vardı. İçinde de yüzünde gülümseme olan çocuklar. İnsan sadece bir saniyeliğine bile olsa durup düşünüyor ben ne kadar şanslıyım diye. Tabii bunu gündelik hayatta kaç defa tekrarlıyoruz bilemiyorum ama orada tek gördüğüm imkânsızlıklar içinde gene de eğitim ve öğrenimin devam edebildiği idi. Baktığında kendine kolejlerde özel okullarda ve özel üniversitelerde eğitim görmüş biri olarak yüzüm kızardı. Herkes anne-babasından şanslı doğmuyor elbet ama madem hayattayız imkânlarımız var neden hala bu şımarıklık ve yetinmeme kafasında ilerliyoruz işte bu işin en can sıkıcısı noktası. Bunları da uzun uzun düşünüp tabii evime döndüğümde şükretmekten hiç vazgeçmedim. Doğamız gereği yaşadığımız iklime zaten mecburen ayak uydurmak zorundayız ona sözüm yok yaşadığım şehir pahalı ona göre çalışıp para kazanmam gerek ama işte ya daha fazlasını istemek mi yoksa daha fazlası için çok çabalayarak mı istemek zararsız olanı bilemiyorum. Sanırım çok çalışarak elde etmek ya da istemek hakkı doğuruyor ve emek verilmeden hiç bir şey yeşermiyor. Çalışmak, çabalamak hep lazım en azından uğruna emek vermediğin bir şey senin olmadığında mızmızlanmamak için iyi bir yöntem.

Çocukların her zaman daha iyi şartlar ve koşullar çerçevesinde yaşaması gerektiğine inansam da Entebbe güzel bir örnek maalesef orada ki hayatı onlar seçmiyor ama belki de bugün seçmedikleri hayatı değiştirme şansları olursa yön verebilecekler. Dilerim de öyle olur. O sahneyi ömrüm boyunca unutabileceğimi sanmıyorum çünkü. Gerçekten bizler inanılmaz şanslı varlıklarız. Her şey elimizin altında en azından vizyon olarak güzel bir coğrafyada olduğumuza inanıyorum.

Merve