Yazılar

Umarım, bilmediğimi yazarım…
Robert Creeley

Ne güzel demiş Mr.Creeley!

Biraz Mevlana tarzı gelir bana hep onun kaleminin bir ucu… Geleceğe dair çok emin ve keskin beklentileri vardır ama aynı anda da umutsuzlukları. Garip bir yapısı vardır kaleminin benimde en çok hoşuma giden tarafı aslında.

Neden bu kadar çok insan ve bilgi taşıdığımı bazen ben de soruyorum kendime çünkü en iyi bildiğim şeyleri unutur hale geliyorum bunları harmanlarken.

Gerçekten beynimin işleyişini aynı eve hırsız girince avazı çıktığı kadar çığlık atan alarm sesine benzetiyorum. Komik gelebilir ama bir şarkının melodisi bile bana tanıdık geliyor sanki uyurken ( yarım-komada ) bana dinletilen ses gibi diyorum. Tabii ki imkânsız bu ama işte siz öyle kabul edin. Çok fazla fizik ve realite için eleştiri oku almayayım durduk yere. İnanmıyorsanız bir nöroloğa danışabilirsiniz diyebilirim ancak.

Yazı yazarken mükemmel görünen bir cümleyi çıkarmak gerçekten zordur. Ve bir türlü önüme verilen bir taslağı zorunlu olarak yazmayı yetenek olarak görmemem bundandır. İyi yazarlar asla emir alarak kariyer yapmamalı hatta maddi beklentileri olmamalı desem yeridir. Ben genellikle yazılarımı kelimelerle birleştirip resmin bütününü ortaya koyup, böyle yazmaya çalışıyorum.

Mr.Creeley’den bir düz yazı tadında bir şiir size, belki beni daha iyi anlarsınız.

“Bir tılsımın ve mucizenin erdemlerini unutursak ölmüş demektir içimizdeki aşk.”

Yani geç kalırsan ile başlayan her türlü tehlikeye açık olan aşk bu işte…
Yani bunları yazdıktan sonra altına satırlarca yazı yazabilirim ama dediğim gibi kelimeler bende puzzle etkisi yaratır doğal hali ile. Bir kelimenin bin dilde karşılığı bir milyon tane bile olsa sadece bir tanesi bile yeter beni alıp götürmeye. Bütünü oluşturan hazzı verdikten sonra gerisi gayet kolay…

Buna bir yen-geç olmamın etkisi tabii ki muazzam. Ama kelimeler birbirine bazen öyle yakışıyor ki, aynı iki aşığın kavgasında en son söylenecek şeylerin ilk cümleler olması gibi kolay dökülüyor. En son da söylenecek kelimeler değil, âşıklar yakışıyor yanlış anlaşılmasın!
Ne örnek ama!

Bilmediğin şeyler dediğin zaman, bana nedense “insan” dedirtiyor bu soru kalıbı.
İnsan!
Biliyor muyum?
Asla bilmeyeceğim.
Her yeni insan, yeni bir lisan olacak…
O zaman bilmediğim bir şeyi nasıl yazacağım…

Mutlak suretle ne kadar kaderci olmasam da bir tarafımın kadere verdiği itimat ile şu andan bile belli tanışacağım yeni kimlikler.
Öyle ki bunlar için sadece yer-zaman iklimini “an” içinde ki müdahaleler değiştiriyor. Gayet iyi biliyorum bir yerde olacakları ve her nedense gene de bilmezlikten gelme hakkını kullanmak daha çekici kılıyor yaşanacakları.

Tahminlere de çok fazla yer yok artık olması gerektiği hali ile karşılanacak olan yaşanacak…

İşte böyle akıyor gidiyor her kelime hayat akışına uyumlu olarak… Bir yerde birileri doğuyor ve aynı anda ölüyor. İstemesek de doğaya uyumlu büyüyoruz bazen sert, bazen de yumuşak adımlarla.

Okuduğunuz her yazı mutlaka bir yaşanmışlığı temsil ediyor. Ve her kelimenin kalpte manası büyük desem haksızlık etmiş olmam kendime. İyi analiz ettiğime inandığım bütün eksi ve artıları kâğıda dökebiliyor olmama şükürler olsun.

O zaman sıkı durun yakında umuyorum ki sizi ağlatmayacağım bir kitap geliyor. Aynı bebek gibi…
Beni okuyan herkese teşekkür ederim.
İnanın ki bütün eleştiriler benim için bu platformda çok değerli…
Hepsini inanılmaz dikkate alıyor ve biriktiriyorum.

Kendinize güzel bakın…

Ne alaka olur bilemiyorum ama ekleyeceğim şarkıyı iyi dinleyin…

Bugünde böyle!

 

SEVGİLERİMLE,
MERVE♥

 

E böyle bir yazıya nasıl giriş yapılır ki? Vallahi çok uzun düşünmeye gerek yok hepimizin birer parçası o cevapsız aramalar. Konuşmadan anlaşılmak isteyen kadın ya da erkek kişisine ithafen yazılmıştır baştan söyleyeyim burada artık ayırım yapamayacağım. Üzgünüm hem cinslerim ve karşı cinsçiklerim. Eğer aile fertlerinden geliyorsa o aramalar o da başka bir durum tabii.

Telefonun aç beni diye bağırıyor ve asla açılmıyor o telefon işte bu teknolojik durumun adı cevapsız arama. Kadın kişisi veya Erkek kişisi yan yanayken konuşmaz eve gidince herkes o telefon ele alınır. Hayır, yani nedir yüz yüze konuşamadığınız onca şey. Eskiden bende bayılırdım bu uzunca konuşmalara ama artık bir yerden sonra kabak tadı verdi. Hem aynı yüzü gör hem de gel eve 100 saat daha telefonda konuş. Ben zamanın ne derece kıymetli olduğunu idrak ettiğimden beri telefonda uzunca ve amaçsız konuşmalara karşı olanlardanım. Tabi durum ne derece heyecanlı ve aşırı istek ile açılabiliyorsa da dengeler değişebilir bakın o zaman karşı değilim…

Bazısı da kasıtlı arar en açılamayacak zamanda ve o cevapsız sayısı arttıkça kavganın da gümbürtüsü değişir. Ben bu konuya inanın ki çok şey yazarım ama ondan sonra yazma hakkımı falan alırlar elimden diye susuyorum :). Ben kasıtlı olarak arayan ve tacize varan aramalara alerjik bir tutum içindeyim. Yani ister ilişkiler, ister arkadaşlıklar kasıtlı olarak size kavga çubuğu ile yürümeye başlamışlarsa söylemedi demeyin engelleyin kurtulun.

Bir de açmadığın halde aramaya devam eden tipler var ben çok merak etmişimdir bu tipleri mesela açamıyorsun ve bataryan sana son sinyalleri veriyor ama karşı taraf ısrarla arıyor. Buna asla şüpheli durumları dâhil etmiyorum, o gruplar çok haklı bence aramaya devam edin o son kalan enerjisi de bitsin o telefonun :). Ama eğer arada hiçbir köprü yok ve siz o olmayan köprünün hayali varlığına inanarak karşınızdakini boş muhabbet için zorluyorsanız hakikaten uzaya gidenler listesine adınızı yazdırın bari efsane olun yani…

Bir de kasıtlı olarak telefonunu açmayan kişi var. İşte burada ki en önemli altı çizilesi duruma örnek kişi o. Niye mi? Tut ki acil bir durum oldu karşı tarafa asla ulaşamıyorsunuz çünkü bir zamanlar birileri ona kendisini bulunmaz hint kumaşı zannettirmiş, o yüzden de bu arkadaş telefonlarına nedensizce cevap vermiyor. Sözüm ona bu onu en cool yapan özelliği. Gerçekten böyle insanlar varsa da engelleyin yahu o ne öyle müsaittir açmaz, ararsınız meşguldür ama geri dönmez, mesaj yazarsınız görür cevap vermez. Hakikaten katlanılası kişilikler değildir bunlar. Sonra da der ki “aaa görmemişim” evet görmemişsin arkadaşım hem de hiç. Çünkü eğer biraz görmüş olsaydın o telefonu aksesuar niyetine değil bir araç olarak da kullanmayı bilirdin.

Beni haksız bulanlara saygıyla sevgilerimi yolluyorum. Ama haksız değilim asla kabul etmem 🙂 edemem. Böyle insanların girdiği kalıplara dayanamıyorum desem yeridir. Ne bu böyle kendini önemli zannetmeler. Aç müsait değilim de en azından karşı taraf ne söylüyor bil. Değil mi?

Bir de kırgınlıkların üzerine açılmayan telefonlar vardır ki onlar çok manidar. Yani aramayın mı desem arayın tabii ki ama yani hayatta aramaktan çok daha fazla büyük adımlar vardır. Tamam, telefon iyi bir araç ama en güzeli yüz yüze olan iletişim. Kırgınlıklar telefonla, mesajlarla düzelmez. Sağ olsun teknoloji her şeyi tükettiği gibi iletişimi de bitirdi. Ama hala ufakta olsa bunu kullanma şansımız varken bırakın o çok akıllı telefonları kendi aklınızı kullanın.

Herkese muhteşem bir hafta dilerim…

Sevgilerimle,
Merve♥

Ben bir zamanlar hiç adını duymadığım bu hastalığa bir aralar yakalandım sanki… Sürekli bir sonraki güne, haftaya, aya diye bıraktığım işlerimi erteler dururdum. Ayrıca bu durumdan da gayet memnundum. Her şey boş ve tatlıydı. Sanki kafamın içine format atmıştım ve değerli bilgileri de kasaya kaldırmıştım. O derece rahat bir durumdu yani korkulacak bir şey yok :).

Cidde yazımda yazmıştım “erteleme hastalığı” denen bir şey var diye. Gerçekten var inanın ki. Uzaklarda bir yerlerdesiniz ve sürekli evinizi, sevdiklerinizi oradan izliyor ve özlüyorsunuz bir çeşit diyet gibi. Her gün aynı doz ve aynı ölçü de. Bu durum ne zaman boyut değiştirmeye başlıyor işte o zaman bu hastalıkta bitiyor. İşin en tatlı kısmı bu kalıcı bir durum yok :).

Kısa süreliğine girdiğiniz bir süreç… Hani böyle bangır bangır yazarlar ya hayatı ertelemeyin diye. Hayatınızı erteleseniz ne olacak ki? Ne de olsa yarını bilmiyoruz.

Aslında bu hayatı ertelemekten çok yapılacak işleri ve planları bilip inadına yapmamak gibi bir şey. Beyninize inat düşünceleri susturmak gibi bir şey diyelim. Bir gün uyanıyorsunuz ve kalk hadi oluyor zihin. Ve o an her şey son buluyor.
Durum ben de böyle işliyorken her konuda hayatımda böyle olmuşumdur. Dururum dururum ve bir gün gelir yastığımın altında durmadan çalan telefonumun alarmını susturmak yerine her şeyi kapatırım ve konuya girerim. İlacı falan var da kullandım sanmayın inanın ki bir profesyonele gitseniz sorunu başka yerlerde aramaya başlar. Hâlbuki sorun yok diplerde falan bir dert yok sadece beyninizi mute konumuna alıyorsunuz sonra o tuş kendiliğinden tekrar devreye giriyor.

Arada bir yapmak lazım demiyorum asla tabii ki 🙂 yapmayın ama insan beyni zamanla taşıdığı duygusal düşünceleri kaldıramayabiliyor ve kendini durdurmaya başlıyor. Bunu da dünya üzerinde hangi konumda ve durumda iseniz ona göre şekillendiriyorsunuz o kadar.

“Bazen bir şeyin değeri ona ulaşarak ne kazanıldığıyla değil, ona ulaşmaya çalışırken nelerden ödün verildiğiyle belirlenir.”
Nietzsche

Bu adamı ne kadar çok anıyorum sanırım geçmiş hayattan falan tanışıyor olmamız lazım ya da Nietzsche’de bir zamanlar erteleme hastalığına tutulmuştu kim bilir…

İnsan sadece çoğu zaman gerçeğin kendisiyle değil de, beyninin içinde olan imgeleştirdiği sezilerle karar verir. Duygularına yön verir ve sadece bir gün “hadi kalk” dersin ve konu kapanır.

Yaşadığımız beden ve hayat çok kıymetli kendinizi çok sevin.

Sevgilerimle,
Merve♥

Soru sorarak kendini dinleme yöntemini çok severim… Önce sorular sorarım kendime ve sakince cevaplarımı kaydederim. Kafama, not defterime, günlüğüme, telefonuma… Ben hep yazarım yazdıklarımı da hep saklarım bir gün mutlaka lazım olur illaki. Övünmek gibi olmasın ama yazılarımın reçete bile olduğu görülmüştür. Bunlar öyle faydalı geri bildirimler olur ki çoğu zaman tıpkı sabahları soğuk duş almak gibi beni de kendime getirdiği çoktur.
Sizlere de tavsiye ederim. Soru sorun kendinize. Her zaman önce kendinize sorun ve ilk dinlediğiniz kişi siz olun.

O zaman başlayalım sormaya…

Sizce sevgi nedir?

Sonsuz bir akış mıdır ya da karşılıksız versiyonu kutsal sevgiye mi dairdir sadece. Üzerine milyarlarca söz, şiir, şarkı, romanlar yazılmış o meşhur Sevgi nedir, kimdir, nerededir? Bir bilene soramıyoruz çünkü her birimiz bir bileniz aslında.

Sevmek, beklemektir.
Sevmek, inanmaktır.
Sevmek, sabırlı olmaktır.
Sevmek, gitmektir.
Sevmek, kalmaktır.
Sevmek, susmaktır.
Sevmek, acıdır.
Sevmek, teslim olmaktır.

Bu liste sanırım böyle uzar gider…

Eee o zaman Sevgi nedir, Sevmek nedir dediğinde karşınıza bir delilik tablosu çıkmıyor mu? Sevmek gitmektir diyor yazının biri… Ne alaka ama niye gidesin severken değil mi? Kal ve sev niye gidiyorsun ama işte bu melankolik ve arabesk anlayış binlerce yıl öncesinde de vardı. O zamanlar bile sevgi kimilerine göre fazla acıydı.

Sevmek neden acı olsun mesela yani işte araştırsanız iyi bir yazı için karşınıza türlü türlü komik şeyler çıkacak… O yüzden diyorum hepimiz bir bileniz. Kimimize acı, kimimize sevinç getirir bazen her ikisi de yer alır kalbimizde. Bu böyle uzar gider de esas değinmek istediğim nedir, ne değildir değil. Neden bu kadar sevgisizlikten yakınır hale geldik ve neden sevgiyi sonsuz bir rezerv haline getirdik…

Öncelikle bence toplum olarak en büyük sorunumuz kendimizden başka herkese olumsuz olmamız. Trafikte, işte, evde, ilişkide, okulda, iş görüşmesinde kısaca her yerde. Kendimizden başka herkes olumsuz. Tabii ki empati yeteneği herkeste yeterli halde yok doğru ama madem insan bu kadar kendine düşkün ve kendine kör o zaman dışarıda ki sesi de anlaması bir o kadar kolay olmalı diye düşünüyorum.

Mesela Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV 10 Temmuz 2015 tarihinde Türkler neden birbirine güvenmez? Başlıklı bir yazı yayınladı.

http://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/5273/Turkler+neden+birbirine+guvenmez_+

Okumanızı tavsiye ederim. Çünkü benim eğlenceli halde yazıya yansıtmaya çalıştığım konu, bakmayın aslında öyle ciddi yerlere dokunuyor ki iş psikolojinden ülke yönetimine kadar gidiyor…

Birde Türklerin birbirinden çok hoşlanmamalarını birçok kişi kaleme almış ne kadar ilginç diyorsunuz diğer toplumlara baktığınızda.

Araştırma sonuçları ilk bakışta Müslüman ağırlıklı bir toplumun Müslüman olmayanlara duyduğu hoşnutsuzluk olarak yorumlanabilir diyor makale de ve devam ediyor. Fakat sonuçlar İran ve Suudi Arabistan gibi Müslüman ülkelerin de pek sevilmediğini ortaya koyuyor. Pew araştırmacıları bunu şöyle yorumluyor: “Aslında, Türklerin gerçekten sevdiği bir ülke ya da bir kuruluş bulmak epey zor, tabii ki Türkiye hariç”.

Ne var ki, bu kanıya da şüpheyle yaklaşmak gerek. Zira başka araştırmalar Türklerin aslında birbirinden de pek hoşlanmadığını gösteriyor. Muhtelif küresel “kişiler arası güven” araştırmaları Türkiye’nin dünyanın en güvensiz toplumlarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, 2008 tarihli Dünya Değerler Araştırması’nda Türkiye kişiler arası güven anketinde 60 ülke arasından sonuncu durumda.

Bu verilere baktığımızda, Türkiye’nin paranoyak bir toplum olduğunu söylemek pek de haksızlık olmaz. Bunun dış politikadaki yansıması, toplumun diğer ülkelerin Türkiye’ye karşı sürekli komplolar kurduğuna inanması. Aynı paranoya, iç politikada ise şiddetli siyasi çatışmalar, gövde gösterileri ve tekrarlanan cadı avları şeklinde tezahür ediyor.

http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2014/11/turkey-polls-turks-dislike-everybody.html

Kısaca genel tabloya da baktığımız da aslında Ülke genelinde bir problem yaşıyoruz. Dolayısıyla aile içi ilişkiler, özel hayat ve ilişkiler, evlilikler, ortaklıklar ve daha birçok ikili diyalog üzerinden yürüyen ilişkinin temel çatısını güvensizlik üzerine kuruyoruz.

Peki, hal böyle araştırmalar ve anketler malum peki biz hiç mi gelişmiyoruz? İnsan umudunu kaybeder bu tabloya baktığında değil mi? Bence gelişiyoruz kesinlikle “hala umut var” en azından benim inancım sonsuz. Ama yürümeyen ataerkil toplum yaklaşımı olabilir. Ve mümkündür de. Örneğin çok severek evlenen bir çift, çok kısa bir süre sonra sen/ben demeye başladığında evliliklerinin çatısı sarsılmaya başlıyor. Burada odaklanılması gereken kişilerden hangisinin sevgi ile ilgili sorun yaşadığıdır. Ve tabii ki sevgi eşittir insanlara olan güven/güvensizlik sendromları da bu kişileri bu duruma iten sebeplerdir.

Neden bugün kendinden güçsüze yapılan türlü işkence ve taciz vakalarına bakıldığında temelinde insanın kendine duyduğu sevgisizlik olarak yorumluyorlar.

Ben kendi dilimde ki sevgiyi yorumladığımda ilk ailem geliyor aklıma. Çünkü sevgi tohumları ailede başlar. Anne ve Babaların çocuklarına sık sık onları sevdiklerini söylemeleri gerekir. Bu o kadar önemli ki bu çocuklar ileride kendilerine güvenen, kendilerini önemseyen ve seven bireyler olarak yer alacaklar toplumda Ve yanlış olan bir algı var ki düzeltilmesi şu an mümkün olsa keşke her bir zihniyette… Sevgi çocukları şımartmaz aksine ilerisi için altın kalpli bireyler olurlar. Sizce sevginin iyileştiremeyeceği ya da onaramayacağı bir şey var mı?

En sevgisiz insanların bile sevgiyle ne hale geldiklerini biliyoruz. O yüzden bu ataerkil bilgilerin lütfen öncelikle yetiştireceğiniz veya yetiştirmekte olduğunuz çocukları engellemesine izin vermeyin. Her şey aile de başlar, güzel bir çocukluk geçiren bireyin hayalleri de bu oranla renkli ve azimli olur.

Sevgisiz büyüyen çocukların ne gibi duygusal zorluklar çektiğini bildiğimizden bunu unutmayalım. Sevgi ilk aşkınıza duyduğunuz duygu patlaması değildir. Bu duyguyu ilk bu şekilde yaşayan bireyler sevgiyi sonsuz bir rezerv haline getirirler. Hayatlarında ki insanların onları şartsız ve kusurlarını görmeksizin sevmelerini beklerler. Ve çok acıdır ki geçmişte bu gibi birliktelikler başarılı evlilikler olarak gösterilip sonlanmadığından çoğu bireye de kötü örnek olmuştur.

On sekiz yaşındaki bir genç nasıl kendini intihar bombacısı yapar diye düşündüğünüz de aklınıza ne geliyor. Bütün geleceğini bir anda çöpe atmak ister bir insan ve diğer insanların…
İşte bunların hepsi ailede başlıyor. Aile içi sevgisizlik bambaşka bir durum. Sevginizi belli etmediğiniz birey altı aydır kayıp olduğunda ve onu bulamadığınızda da aynı soruyu sormanız gerek.

Aileleri tarafından önemsenen çocukların hayata bakış açıları hep farklı oluyor. Dediğim gibi oyun oynarken kurdukları hayalleri bile bir o kadar uçsuz bucaksız oluyor.

Ailelerinden ilgi ve alaka görmeyen, takdir edilmeyen çocuklar ise bu sevgiyi gösterecek ilk kişiye teslim ediyorlar kendilerini. Bu da bazen cemaat bazense terör örgütleri oluyor. Sonuçların hep sebepleri var bunları gözden kaçırmamak gerek.

Ve Kalıbımı basarım Sevgisiz yaşayan insan yoktur arkadaşlar. Ya bir kuş sahiplenir daha büyüğüne bakamadığından ya da gider parasını, pulunu, gücünü hayır işlerine bağışlar. Belki insanlardan uzak durarak huzuru bulur bilemem ama insanız sevgi olmadan yaşayamayız, bunu iddia eden çok bilenlere de sevgiler. Ve bunu sevgilisiz olmakla karıştırmayalım lütfen sevgi insanın içindedir ve her zaman yansımasını dağda, bayırda, kuşta, köpekte de bulabilir.

Kısaca…
Yeteri kadar uzun oldu o ayrı…
Kalemi elime alınca bırakamıyorum ne yapayım.
Kendi ile barışık, çevresi ile barışık insanların sevgiyi bir rezerv olarak görmekten çok bulunduğunda ne kadar kıymetli olmasından ötürü kaybetmeme odaklı ellerinde tutmalarını dilerim.
Sevgi hayatımızda hep olsun. Sevgi varsa her şey hallolur gerisi hikâye diyorum.

Sevdiklerinize SENİ SEVİYORUM demeyi unutmayın.
SEVGİLER
Merve

Önce şöyle söylemeliyim ki ben biraz karışık bir yazarım. Ne demek karışık merak etmeyin kafa karıştırmak için değil ilham kaynağım her şey tanıdığım, konuştuğum ya da tanımadığım, bilmediğim ne fark eder. Resmin bütününden azalarak bakıyorum olaylarla ve duygulara. Bizi biz yapan her şey çok fazla markajımda. Duyguları güzel aktarabildiğime inanıyorum ondan ben karışık bir yazarım diyorum. Korkutmasın  🙂

Blog yazılarımı öyle esip yazıyorum tabii ki spontane yazılarım sayfa sayfadır. Ama bir de başlık koyup öyle beklettiklerim var. Ne bileyim gelmiyor herhâlde altına dolduracak bir şey bende öyle saklıyorum ama bir gün kesin doluyor o başlığın altı. Neyse ki dolar taşar…
Ama bu başlığı uzun süredir bekletiyorum. İyi bir şeyler çıksın istedim. Hatta biraz kaynak topladım hem kendimden hem dışarıdan karıştırdım işte bir şeyler. Hangimiz sevmez ki ortaya karışık bir şeyler.

“Ne garip şey şu mutluluk! Gitti mi gider. Çağırsan gelmez. Gelse de kalmaz. Kalsa da yetmez.“
⇒Sunay Akın’dan alıntıdır. Asla emek hırsızlığı yapmam yapana da çok kızarım.

Tamam, garip bir şey de bu mutluluk, neden böyle hep kalıcı olmaz hava durumu gibi 4 mevsimden fazlasını yaşatır insana çözemiyorum orayı. Muhtemelen bu duyguları yaratan Tanrı bunu da bilerek sabit kılmamış hep bir arayış, hep bir var oluş çözümü/düğümü içindeyiz.

Arayış bitmiyor hep daha fazlasına kafa yoruyoruz. Sonra ben mutsuzum, hayat bana gülmedi hiç, şansım yok, yıldızım düşük… Uzar da uzar bu falanlar… Her birimiz neler neler yaşıyoruz, biriktiriyoruz ona sözüm yok zaten eksiksiz tamamladığımız yaşam süreci içinde. Bu duygular bizi biz yapıyor zaten. Ama neden hep sabit kalamıyoruz mesela bu benim hep merak ettiğim bir düğümdür. Bana sorulsaydı koşulsuz mutluluğu tercih ederdim arada bir minicikte olsa düşüşler asla istemezdim. Evet, bazıları bunlardan beslenerek başarılı oluyor bu bir gerçek ama neden bu olumsuz duygular bizi yukarı itsin ki? İtmemeli hayır itmesin… 😉

Neyse işte böyle anlarda çok özendiğim bir karakter var kendisi yıllardır belki de asırlardır konuşulur hatta buna şaşıranlar gülerler. Kendisi gitmiştir bir daha da dönmemiştir. Bazı hikâyelerde kendisinin 10 sene kadar sonra döndüğü söylenir ama o meçhul hikayede gerçekte kimse bilmez ne olduğunu.
Evet, başlığımda ki hayran olunası anonim karakter “Bakkala diye çıkıp kaybolan İnsan”. 😀
Dönmeyen insan bazen dönen insan 🙂 dönerse de efsaneleşen karakter.

Yazıyı yazmaya karar verdiğimde başlığı attım bıraktım ama araştırmada yaptım. Google da binlerce hikâye ve yazı var, okurken çok güldüm onları paylaşmak istiyorum… Nasıl yorumlar yapmışlar inanamadım ama bizim insanımızın gerçekten harika bir görüş kapasitesi var mizahi yönde ağırlıklı.

Buyurun o zaman beraber gülelim…

→Daima imrendiğim, hakkında çıkan haberleri dikkatle takip ettiğim insan. Bu nasıl bir olaydır? Adamın cebinde 2 3 milyon, altında bir eşofman, ayakta terlik ya da rastgele giyilmiş bir spor ayakkabı ve tek görevi ekmek alıp gelmek. Evden çıkıyor ve hoop! Uçtu gitti. Yahu yıllardır var bu tarz haberler ne yapıyor bu insanlar kaçıp kaçıp gizli bir bölgede buluşuyorlar mı? Gündelik hayattan etraftaki baskıdan bir kaç ekmek parası ile kaçıyorlar mı? Ekmek almaya çıkıp “into the wild” oluyor adamlar bildiğin. #salvadordeli

→İçten içe haset ettiğim insan. O koy vermişlik, boş vermişlik ve akabinde oluşan şuursuz rahatlık düşüncesi elbette çekici gelen. Ammaaa iş yerinden bakkala diye çıkıp kaybolunmuyor hacı. Yok yok, o değil de benim cidden bakkala diye çıkıp kaybolasım var.
Sıkılmış bünye feryatları vol.2 #melpomene

→Evden bakkala diye çıkıp 10 yıl kaybolasım var ama Müge Anlıdan korkuyorum. @kotuserafettin

→Bende bazı geceler yıldızlara bakıp derim; şu ufolar kaçırıyorsa bazılarını gerçekten, gelseler de beni de kaçırsalar, farklı bir deneyim 🙂 #cobalt1977
Dünyada yapılmakta olan en saf ve katkısız ekmeği almaya gitmiştir belki. Uzun sürebilir.

→Altında büyük bir yanlış anlamanın yattığı eylem. Adam diyor ekmek parası kazanmaya gidiyorum, kadın anlıyor ekmek almaya gitti.

→Tam bir macera adamına yakışacak delilikten bir adım sonraki duraktır.

→Navigasyon cihazıyla gittiğim her yerde kaybolduğum için bunu bile başarabileceğime inanıyorum. #gp

En çok Müge Anlı kısmına güldüm ve çok doğru bir tespit aman arkadan sizi merak edecek bir aileniz varsa lütfen bakkala diye çıkmayın sabah kuşağı programlarında ünlü olabilirsiniz aniden.

Bir de Neyzen Tevfik hikâyesi var…
Yaşanmıştır.
Alıntı; Murat Bardakçı’nın haftalık tarih dergisi. Babasından sürekli dayak yiyen Neyzen Tevfik’i babası bir ramazan akşamı iftarlık limon almaya gönderir. Bakkala giderken rıhtımdaki gemilere gözü takılan Neyzen hayatının kararını verir ve bir geminin ambarına saklanır. Geldiği yerin Mısır olduğunu çok sonra öğrenecektir. Beş yıl sonra Neyzen yine bir ramazan akşamı elinde limonlarla babasının kapısını çalmıştır.

Demek ki insan bazen yaşadığı sıkıntılardan, mutsuzluğundan ya da olmak istediği yere varabilmek için de kapıdan çıkıp gidebiliyor. Ama nereye gidersen git içindekileri de götürürsün. Yani kapıyı çarpıp çıkmak çok ta geçerli bir durum değil. Hangi kişi ya da kişiler kalkıp 10 yıl kaybolmuş ve beraberinde içindekileri de taşımamış ki… Dertler, üzüntüler, mutluluklar her zaman kalbimizde. Zaten öyle bir gerçek olsa fişi çekip gitsek değil mi ama öyle bir gerçek yok en azından kimse arkasını dönüp var olduğu hayata kolay kolay arkasını dönemez diye düşünüyorum…

Her ne sebeple olursa olsun insan bu ruh haline erişiyorsa işler ciddi boyutta demektir. Buna da saygımız sonsuz. 😛

Ben yazımın ana fikrine o özendiğim karaktere döneyim… Evet, kendisine hayranlık duyuyorum ancak asla kendimi bir akşam bir rıhtım da, bir gemiye binip sonrasında bir Ülke de bulmak istemezdim.  Annem, babam, kardeşim ( kardeşlerim ) ve diğer aile bireylerimi öyle bir anda arkamda bırakamazdım. Manevi değerlerim her şeyin üstünde, öyle olmayanları da saygıyla karşılıyorum…
E buna benzer bir şey yapmışlığım var geçmişte. Çokta masum değiliz yani. Hatta iki şey ama olsun her biri haberli idi. 10 yıl da sürmedi  Gerçi ikinci girişimim yakında 10.yaşını kutlayacak. Hayatta her şey mümkün diyoruz en nihayetinde de insanız başımıza her şey gelebilir. Başka bir İnsan yüzü yüzünden kaçma duygusu oluştuğunda o durum değişiyor maalesef. Her ne olursa olsun ne diyoruz hayat yaşamaya değer, bir kere geldik diye biliyoruz madem 10 ömürlük yaşayacaksak ta kalp kırmadan yaşayalım. Her gün çok değerli, her bir gün geçiyor ve geride kalıyor. İyi değerlendirmek lazım ve en önemlisi empati yeteneğimizi geliştirmek üzere ilişkilerimizi sürdürmeliyiz. Karşındaki insanın duygu dünyasını anlamak, bir saniye için bile kendini onun yerine koymak aslında bu dünyada ki en kolay yetenek. Maalesef bazılarımızın bunu yapmak işine gelmese de hala umut var diye düşünüyorum.

Napıyoruz o zaman?
Artık bakkala gitmiyoruz bir sürü büyük market var oralara gidelim. 😛
Giderken akıllı telefonlarımızın varlığını unutmayalım artık teknoloji diye bir şey var kaybolmayan sakız yok. Sizi her yerde bulabilirler. Gerçekten kaybolmak için ciddi bir araştırma yapmanız gerekli özellikle Müge Anlı’nın ağına takılmadığınız sürece kaybolan sakız olabilme şansınız yüksek. E madem durum böyle evden çıkıp dönmeyeceksek sosyal medyada yer bildirimi de yapmayalım. Böyle evden çıkıp gidenler var tabii gittiği yeri söylemeyenler var ama bu baş belası teknoloji sayesinde artık yalanların da üstü kapalı kalmıyor, daha iyi niyetli hali ile gidenler öyle gizemli de kaybolamıyor sürekli birilerine bir şeyler gösterme durumu yüzünden de kaybolunamıyor. Yani bu özenilesi insanlar artık rahatça efsane olabilirler.

Sevgilerimle… 😉

NİL’İN DOĞDUĞU YER
UGANDA
ENTEBBE

Uganda ya da resmî adıyla Uganda Cumhuriyeti. Afrika kıtasının doğu kesiminde yer alan ve denize kıyısı olmayan bir kara ülkesidir. Ülkenin sınır komşularını kuzeyde Güney Sudan, doğuda Kenya, güneyde çoğu sınırı Victoria Gölü ile oluşan Tanzanya, güneybatıda Ruanda ve batıda ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti oluşturmaktadır. Ülkenin başkenti Kampala’dır.

Ülke içerisinde özerk bir krallık olan Buganda Krallığı da yer almaktadır.
Ne gerek varsa sanki Krallık içinde Krallık kurarsın ?
Ama ülke ismini içindeki krallıktan aldığı için saçmalamamaya özen gösteriyorum ne yapayım?
Buganda’dan Uganda çok havalı dimi?

Coğrafya dersine hiç girmeden Ülkenin malum sıcak ve tropik olduğunu bildiğinizi düşündüğümden sakın Maldivler hayal etmeyin diyorum. Çok şeker çok minik gibi görünse de pek sayılmaz. Ama Ülkenin güney bölgesinden Ekvator çizgisi geçiyor beni de zaten oraya gitmeye hazırlanırken en çok heyecanlandıran bu olmuştu ama sonradan anlatacaklarıma inanamayacaksınız gerçekten hayal kırıklığı mı yoksa benim uçsuz bucaksız hayal dünyamın yüz ölçümünün bu denli geniş olması yüzünden mi hala bilemiyorum.

Bir de yerel halk Swahilice diye bir dil konuşuyor o da o zamanlar bugün hayattan ne öğrendim kısmına not ettiğim en önemli bilgi idi. Bir de 10 tane şehri varmış neyse ki akılda tutulacak önemli bilgiler bunlar.

O zamanlar ben tarifeli bir şirkette çalışıyorum ve sık sık yeni başlayanlar için askerliğin acemilik dönemi gibi sanki Afrika yatıları oluyor. Aman ne severiz ne severiz bilemezsiniz. Türk insanı titiz, dindar, acayip değişik huylara sahip kişileriz hayatımızın hangi dönemi güzel uzun bacaklı bir manken kızdan özenmediysek kalktık sabah kahvaltı da ananas yedik mümkün değil ya da Suudilerin Mısır&İngilizlerden özenip mutfaklarına adeta kendilerininmiş gibi koydukları Foul Mudammas mı yiyoruz tövbeler tövbesi. İşte böyle bir şey bazen bazı şehirler de uyanmak bilmem anlatabiliyor muyum

Bunlar işin esprisi tabii ki ne yediğimiz kısmında her zaman her damak tadına yakın bir şeyler olur o kadar ucunu kaçırmayayım şimdi ?

Her neyse kalktık gittik biraz da araştırma yaptık nerelere gidilir, neler yapılır, yok efendim kaldığımız oteller canlı mıdır, taksi pahalı mı, extreme ne yapılır falan klasik her zaman yaptığım ve aynı köpek balıklarıyla dalamadan döndüğüm Cape Town gibi araştır dur sanki uygulama olacakta.

Öncelikle Nil’den bahsetmek lazım hem belki Nil’in doğduğu yer olma özelliğini nereden aldığını bilmeyenler için güzel bir bilgi de olabilir.

Dünyanın en uzun nehri olan Nil Nehrinin yine dünyanın en büyük 2. gölü olan Victoria Gölü’nden doğduğunu ve doğduğu yerin ekvatorun başlangıç yeri olduğunu kitaplarda okumak yerine, yerinde gidip görmenin keyfi ve hazzını yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum o ayrı ama bir de dilek dileyeceğim gene ritüel peşindeyim o daha heyecanlı.

 

Nil’in kaynağını arayan Avrupalılardan İngiliz kâşif John Hanning Speke, 1858’de gölü gördü ve daha önce Araplarca Ukereve olarak bilinen göle İngiltere kraliçesinin onuruna Viktorya adını verdi. Gölün ayrıntılı araştırmasını 1901’de Sir William Garstin gerçekleştirdi. Bu gölün Nil’e açılan yerine ; “Ripon Falls” denir. Bu keşfi de “Speke” yapmıştır. Fakat bu keşifte ona eşlik eden “Grand” gibi isimleri hastalık(sıtma) ve sakatlıklarından ötürü geride bırakmıştır. Mart 1964 de Nil’in başka bir kaynağı olan başka bir göl keşfedildi. Bu göle de Prenses Victoria’nın ölmüş eşi “Albert”ın adı verildi.
Hani bir gün biri sorarsa cevaplamak için ek bilgi kim soracaksa.

 

Bir de ekvator çizgisi var ki bu konu çok mühim ne bekledim ne buldum da olabilirdi yazımın başlığı. Şimdi ben dediğim gibi kafamda uçsuz bucaksız bir sahra hayal ettim sonra orda böyle fay kırıkları gibi çizgiler falan neyse bizi gezdiren Türk rehber adam ilk buraya götürdü inanılmaz heyecanlıyız falan anlatılmaz yaşanır cinsten. Eee geldik, burası dedi, inin dedi böyle bakıyoruz sanırım tek ben değildim orada hayal kırıklığına uğrayan neyse işte indik görüntü ve ekvator havası da soluduktan sonra fotoğraflarımızı çektik, hediyelik eşyalarımız alındı ve ikinci mühim durağa geldi sıra timsahlar alemine doğru yola çıktık.  :mrgreen: 



Uçuyorum ben havalara tabii çünkü ekvator beni kesmedi Uganda’yı kestiği kadar ondandır ilginç ve tehlikeli şeyler peşindeyim gene neyse Timsahçıklarımın da olduğu bölgeye geldik sonunda. İndik emin adımlarla yürüyoruz etrafımız Afrikalı çocuklarla doluştu falan böyle heyecanlanıyorlar yabancı birilerini gördüklerinde inanılmaz şekerler.

Meğer bizim rehberin bizi getirdiği nokta acı ama gerçek timsah çiftliği imiş. Yani adamı dövmemek için kendimi nasıl zor tuttum anlatamam. Kalkıp Allah’ın en uzak en kurak en kimsesiz Ülkesinde yaşamaya başlıyorsun sonra ekmek paranı kazandığın insanlar senin Memleketinden insanlar onları kazıklamak için aptal yerine koyuyorsun neyse biz bu işe yaramaz varlıktan kurtulduk ama günümüz, zamanımız, paramız boşa gitti. Ve 5 sene kadar önce adam başı bizden 100$ aldığını hatırlıyorum sadece bu anlattıklarımı yapmak için ödediğimiz paranın ne kadar da boşa gittiğini keşke bir çocuk sevindirseymişim. Adam bizi timsah üretim çiftliğine getirdi yani bize ne üremelerinden anlayabilmiş değilim hala sinirleniyorum neyse.


Entebbe o kadar da kötü geçmedi bir de otel kısmı var bu işin gittiğinde en önemli olay Afrika’daki konaklamandır. Çünkü bilindiği üzere temizlik, hijyen çok bulunan kıstaslar değil o yüzdenden de en iyi seçim otel olmalı bu tarz destinasyonlar için. Ayrıca şimdi ki aklım olsa onca yolu gittiğime değer kısmından gezer tozardım zaten o zamanlar fotoğrafta çekmiyordum o sebeple de bu geziler ve gördüklerim sadece kalemime kaldı.

Aynı günün akşamı bizim ekiple beraber kalkıp kumarhaneye gittik öncesinde bir kebapçı bulduk en çokta işin bu kısmı ilginç. Adamcağızın kartviziti mutlaka benim bir yerlerimde duruyordur hala ama maalesef şu anda ismini hatırlayamıyorum. Bu beyefendi kalkmış 20 küsur sene önce Antakya’da yaşar ve tır şoförlüğü yaparken yurt dışı seferlerinden birinde bu Uganda’ya gelmiş bakmış burada hiç Türk yok. Zaten kimse de buraya gelmeyi akıl etmez en iyisi demiş ben burada güzel bir mekân açayım, ülkemizin harika yemeklerini tanıtayım hem turist kesime hem halka çok pahalı olmadan bizim lezzetimizi tanıtırım hem de para kazanırım. Dediğini de yapmış gerçekten. Yerleşmiş 4 tane de kız çocuğu okutmuş büyütmüş ve eşini bu süre zarfında ziyaret dışında getirmemiş oraya düzenleri bozulmasın Afrika kolay kolay bize göre yaşanacak yer değil diye. Böyle bir hikâyesi var ve gerçekten çok para kazanmış yatırımlarını yapmış geleceğe dair her türlü önlemini almış gerçekten limon satsa kazanır dediğimiz erkek tipi bu olsa gerek. Bugün zaten kalkıp ev değiştirmek kolay değilken sen kalk bir de 20 sene önce Afrika’ya yerleş helal diyorum başka bir şey demiyorum.

Bu arada yemekleri de inanılmaz lezzetli, oralara gidip tok döneceğim asla aklıma gelmezdi. Kartvizitini bulur bulmaz yazıya ekleme yapacağım hani bir gün Uganda’ya yolunuz düşerse rahat rahat gidin diye ?

Kumarhane kısmına geri dönüyorum zaten çokta merak edilecek bir ayrıntı yok tabii ki kaybettim tatlım ben ne zaman kazandım ki diye sorarsan buna en iyi cevabı Annem verir sanırım ?

Oradan da bir gece kulübüne geçtik yani sözüm ona gece kulübü yanlış anlaşılmasın bizim için restoranın orta katındaki oturma grubu ışığının karanlıklaştırılmış hali diyebiliriz. Aman Tanrım diyorum oradan zar zor çıktık Kadınlar bir ilginç masadaki erkeklerin değil bizim üstümüze geliyorlar falan biraz dans ettikten sonra tabii ki ortamın azizliğine uğramamak için oradan düz bir çıkış yaptık ve doğru otele.

Otel Uganda’nın meşhur oteli lake Victoria Otel daha iyisi sanırım hala yok bu da ortalama denebilecek standartlarda. Ama tesis olarak büyük ve sanırım diğer otellere kıyasla güvenlik önlemi daha çok olan bir yer. Gene de kötü olmadığını vurgulamak istiyorum. Otel göl kenarında olduğu için yürüyüş yapma şansınız var bir de otelin önünden halkın kullandığı yeşillik alana doğru da bir yol uzanmakta orada da yürüyüş yapmak mümkün.

Doğru dürüst rehberlerle de şehri başka şekillerde gezmek diye bir gerçek var tabii biz o hatayı masumane kendi vatandaşımız kazansın diye yaptığımız için zararlı çıkmış olduk. Harika rafting alanları mevcut, doğal parklar, müzeler, çiftlikler gibi bir sürü seçenek mevcutmuş aslında Afrika deyip geçmemek bu olsa gerek.

Ve son…
İlk gün ki gezi esnasında bir bölgeden geçiyorduk arabayla yeşillik ormanlık kurak bir alan diyebilirim. Bir tahtanın üstünde “school” yazıyordu. Dönüp baktığım da üstü açık hiçbir duvarı olmayan, açık alan içerisinde duran bir okul vardı. İçinde de yüzünde gülümseme olan çocuklar. İnsan sadece bir saniyeliğine bile olsa durup düşünüyor ben ne kadar şanslıyım diye. Tabii bunu gündelik hayatta kaç defa tekrarlıyoruz bilemiyorum ama orada tek gördüğüm imkânsızlıklar içinde gene de eğitim ve öğrenimin devam edebildiği idi. Baktığında kendine kolejlerde özel okullarda ve özel üniversitelerde eğitim görmüş biri olarak yüzüm kızardı. Herkes anne-babasından şanslı doğmuyor elbet ama madem hayattayız imkânlarımız var neden hala bu şımarıklık ve yetinmeme kafasında ilerliyoruz işte bu işin en can sıkıcısı noktası. Bunları da uzun uzun düşünüp tabii evime döndüğümde şükretmekten hiç vazgeçmedim. Doğamız gereği yaşadığımız iklime zaten mecburen ayak uydurmak zorundayız ona sözüm yok yaşadığım şehir pahalı ona göre çalışıp para kazanmam gerek ama işte ya daha fazlasını istemek mi yoksa daha fazlası için çok çabalayarak mı istemek zararsız olanı bilemiyorum. Sanırım çok çalışarak elde etmek ya da istemek hakkı doğuruyor ve emek verilmeden hiç bir şey yeşermiyor. Çalışmak, çabalamak hep lazım en azından uğruna emek vermediğin bir şey senin olmadığında mızmızlanmamak için iyi bir yöntem.

Çocukların her zaman daha iyi şartlar ve koşullar çerçevesinde yaşaması gerektiğine inansam da Entebbe güzel bir örnek maalesef orada ki hayatı onlar seçmiyor ama belki de bugün seçmedikleri hayatı değiştirme şansları olursa yön verebilecekler. Dilerim de öyle olur. O sahneyi ömrüm boyunca unutabileceğimi sanmıyorum çünkü. Gerçekten bizler inanılmaz şanslı varlıklarız. Her şey elimizin altında en azından vizyon olarak güzel bir coğrafyada olduğumuza inanıyorum.

Merve

 

Hâlâ umut var diyorum…

Ne kadar kızıp, öfkelensem de hala dünyanın bir yerlerinde iyi yürekli insanlar var.

Malum radyo-tv-gazete yayıncılığı her geçen gün daha da içler acısı haberleri bizlerle paylaşmakta tabii bir de sosyal medya var.

Engelli bir kadına AVM tuvaletinde tecavüz, yeni doğmuş bebeğe dayak ve tecavüz, kediye-köpeğe tecavüz işkence…
Maalesef çok fazla müsait bir yerim yok küfür ve beddua etmemek için.
Sadece bu dünyada görünmeyen bir adaletin olduğuna inanıyor ve güveniyorum. Çok fazla da inancım yok hani kötüler hep kazanır terazisi malum aynı sahne hep. Acaba bir tek ben miyim bu kadar sızlanan söylenen tabii ki değilim ama elden bir şey gelmeyince sanırım sızladığımla kalıyor gibiyim.

Her neyse geçenler de bir yerde gördüm uzunca bir video, izlerken de katıla katıla ağladım.

Zavallı çaresiz bir köpek, küçücük bir kuyuya sıkışıp kalıyor mu yoksa birileri mi onu oraya atıyor orası soru işareti. Yetkililer geliyor hayvanı uğraşa uğraşa çıkarıyorlar oradan. Çıkardıkların da zavallı köpeğin yüz bölgesi komple kurtçuklarla dolmuş ve yok olmuş denebilir. En azından ben video da yüzünü göremedim yüzü yoktu.

Her neyse linki zaten paylaşacağım izlemek isteyen buradan izleyebilir.

3 aylık uzun bir bakımdan sonra videonun en son sahnesinde köpeğin son halini görüyorsunuz. O kadar mutlu oldum ki garip bir his işte hala güzel insanlar var dünyada. Hala birileri birilerinin yaşam hakkını kendi iradesiyle almıyor. Öyle kötü bir durumdaydı ki gerçekten ötenazi kaçınılmaz bir karar olabilirdi çoğu hekim tarafından ama o hekimler bunu yapmadılar. En çok ta bu sevindirici zaten. Biri yaşamdan kopmuş olabilir, ölmüş bile olabilir ama mucizelere inanmak lazım.

Her şey aniden değişebilir, sevginin iyileştiremeyeceği şey yok.

Kendimi hayvan sever değil de hayvanları sevmeyenleri sevmeyen olarak görmeye başladım artık… Ne yapsam ne uğraş içine girsem mutlaka bir anormal ile karşılaşıyorum ve işte böyle videolar izleyince de seviniyorum içim kıpır kıpır oluyor.

Hep söylüyorum her şey ailede başlar ve bunu çoğu anne-baba kabul etmese de bu gerçekten kanıtlanmış bir gerçek. Maalesef anne-baba figürü geçmiş zamanların da yaşadığı travmatik anılarını çocuklarına aktarıyorlar ve bazısı bu konuda gerçekten çok acımasız.

Nasıl korkunç bireyler yetiştirdiklerinin farkında olmamaları bir yana gelecekte yapacakları ya da işleyecekleri bir suçun zeminini aslında kendileri veriyorlar çocuklarına.

Bunun için ilköğretim ve lise dönemlerinde çoğu okulda aile bilgilendirme programları hazırlanıyor. Bu yüzden çocukla ilgili olmak ona istediklerini alabilmek değil ondan önce saygı ve sevgiyi çok ama çok iyi öğretmek gerekiyor.

Bu arada bu zavallı köpişi iyileştiren sanırım Hintliler. İlerleyen zamanlar da bununla ilgili bir şey paylaşacağım ben hala çok gülüyorum J İyi ki Hintliler var seviyorum onları.

Link:

https://www.facebook.com/Veinsanlar/?pnref=story

Merhaba,

Öncelikle harika bir hafta diliyorum herkese…

Neden? ‘Diksiyonsuz Silikonlar’ …
Biraz tatlı biraz sert olsun 2.yazım…

Malum televizyon kanallarında eğlence konseptli yemek, dedikodu, moda yarışmaları vs. gibi programlar var.

Hele hava soğuk ve evden çıkma zorunluluğu yoksa insanın bu ayrı bir lüks olsa gerek neyse orası benim olsun 🙂 Hak ettim diyelim…

Uzun senelerdir televizyon ile bir ilgim olamadığından ancak gündemi takip etmek adına haber ve yayın organlarını takip ederdim halen de değişmiş bir şey yok gerçi ancak son bir kaç aydır zaman bulabildiğimden hem de stabil hayat özlemimden sabah programları, öğlen kuşağı vs. artık neresine denk geliyorsam takip etmeye başladım.

Sabah haberleri dışında kahvem bitmiyor gerçi ama olsun bu da güzel arada yaşamak lazım… Bu arada Anneannem haberlere ‘ajans’ der di:)

Her neyse…

Yaş +18 ile başlayan güzel güzel kızlarımız bir yarışma programında genel haliyle yarışma konseptinden uzak, arka mahalle tartışmalarına giriyorlar. Ama nasıl korkunçlar hani konuşmasalar güzel olabilecek olanları da var ama ah bir konuşmaya başlamasalar!!!!! İzledikçe sinirimden gülüyorum sonra alışkanlık yaratıyor falan. İster istemez kendine hem uzak hem yakın karakteri seçiyorsun. Işınsu’cu veya Derinsu’cu olabiliyorsunuz istemeden 🙂

Korkunç bir diksiyon, korkunç bir Türkçe …!

Üzücü olması bir yana bunun tamamen reyting ve ün amaçlı kendini rezil etme operasyonu olduğunu düşünüyorum.

Bir genç kadın kendine neden bunu yapar orasını da zaten hiç anlamıyorum… Gençlik olsa gerek herhâlde sanki ben 88.5 yaşındayım 🙂

Tamam belki bugün ün ve popülarite için belli kalıplara girip saçmalamak gerekiyor ve buna kolay yoldan basamakları atlayanlar örnek oldu zaten ama başarılıları da var hak yememek lazım. Ama o ağzını açtığı an yüksek oktavlı operet tonlamayla konuşan kızları gerçekten çok itici buluyorum. Ve yeni jenerasyon korkunç bir dil konuşuyor. Vurgulamalar, uzatılan kelimeler, yeni türeyen aslında hiç olmayan kelimeler, argo ve avam bir dil konuşuyorlar. Zamanla düzelir cinsten olmadıklarına da emin oluyorsun zaten. İnsan bu tiplerle konuşamıyor hatta anlayamıyorsunuz:)

Üniversite yıllarımda sevgili Aytaç Kardüz’den Diksiyon dersi almıştım hatta o zamanlar kendisi de bana bizim jenerasyon için aynı şeyleri söylemişti. Eminim o günleri bile özlüyordur artık.

Fhttp://urlaegemenhaber.com/unlu-spiker-artik-urladan-bildiriyor/

Buradan kendisinin biyografisine ulaşabilirsiniz…

Kötü olayları arka arkaya yaşadığımız bugünlerde bari dilimize sahip çıkalım, yakında yeni bir dil konuşabiliriz çünkü…

Kendinize iyi bakın…

İsmim (okunduğu üzere) Merve 🙂 18 Temmuz 1985 Ankara’da doğdum. Koyu bir yengeç burcuyum o nasıl oluyor demeyin zamanla yazılarımdan anlayacaksınız durumun ne kadar vahim olduğunu :))) Her neyse Ankara’da doğmak iyi, hoş ve güzel de okumak bambaşka tabii ki. İşte bende o tayfadanım… Dünyayı birkaç Ülke eksik bırakmış olarak bir baştan bir başa gezip dolaşmış ve hayatın içinden harika anları yaşamış biriyim diyebilirim…

İlk Blog yazımı paylaşırken inanılmaz heyecan içindeyim. Blog’um hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bende bugüne kadar ve bugünden sonra edineceğim deneyimleri hayatın içinden olay ve görsellerle birlikte sizinle paylaşmak istiyorum. 7 sene Havacılık sektöründe bir fiil çalıştıktan sonra sanırım birçok şey ister istemez gökyüzünde birikiyor. Yukarıdan bakıldığında o büyük şehirler küçücük görünürken aslında okyanusta kum tanesi olduğumuzu kabul etmemek içten değil. Yazmayı çok sevdiğimden ben de bunları bir yerlerde de topladım ve zaman buldukça puzzle birleşmeye başladı. İçinden bir kitap bir de seyahatname tanımında bir birikim çıktı. Ama ortada henüz bir kitap yok J Bitmiş bir kitap var sadece J bu demek oluyor ki heyecanımı biraz daha dindirmek adına okur severlerle yazılarımı paylaşmanın tam zamanı diye düşünüyorum… Gezi, fotoğraf, moda, sanat, sağlık, müzik, mutfak, biraz gündelik hayattan ve bazen de nostalji yaparak yüksek basınçlı yazılarımı umarım severek okursunuz.

O zaman aranıza hoş geldim…