Yazılar

“Denizlerin Beyi” demek isterdim tabii ki ama bu canlı bazı beylerde olmayan özellikleri ile göz doldurduğu için “Denizlerin Beyni” olarak anılsa diğer başlığa da haksızlık etmemiş olurum diyerek başlıyorum.

Hoş geldiniz hayvanlar âlemine…
Ben nedense “hayvan” kolik bir kişilik olarak hepsini tek tek yazsam hiç sıkılmam ama merak etmeyin bugün gerçekten sağlam şaşırtıcı bir canlı var önümde… Kendisi ara ara rüyalarıma giriyor ve ben nedense varlığının verdiği ürpertici tanımlamaları yapamıyorum. Bazen kendimi ahtapot gibi hissettiğim için kimseyi de suçlayamıyorum açıkçası.

Çoğu insan tarafından “garip yapışkan şey” diye tasvir edilse de bu olağanüstü sekiz kollu sihirbaz, gezegendeki en büyüleyici hayvanlardan biri imiş. Kendisini gördüğüm bir rüya üzerine araştırıldığımda, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle var olduklarını da öğrenmiş oldum. Sevimli değil, pofuduk tüylerle kaplı değil ya da büyük tatlı gözleri yok elbette hatta son derece itici geliyor yüzerken falan hani. Lezzetti tartışılmaz olunca biz ölümlülerin en sevdiği canlı haline geliyor.

Çok az insan bu hayvana hayranlık besliyor. Ama gösterilen ilgi, onların neredeyse “doğaüstü” güçleriyle orantılı olsaydı, ahtapotlar dünyanın en sevilen hayvanların olurdu.

Ne yazık ki, onun yerine deniz canavarı efsaneleri Kraken ve Lusca’ya, kurgusal kötü karakterler Ursula ve Doctor Octopus’a ilham kaynağı oldu. Şimdi ise bu ağırbaşlı ve dahi varlıklara çamur atmak yerine saygı gösterilmesini gerektiren bilgilerle sizi baş başa bırakıyorum.

Sihirbazlık yetenekleri olduğunu bilmiyordunuz tabii…
Tıpkı sihirbazlar gibi ahtapot da nesneleri duman ve aynalar kullanarak yok edebiliyor. Fakat bunu yaparken sihirbazlar gibi mekanik aletler kullanmak yerine, ahtapot bildiğimiz biyolojiyi kullanıyor. Pigment hücre ağı ve özelleşmiş kaslarını kullanarak, bir ahtapot nerdeyse anında; renkleri, şekilleri ve etrafındaki yüzeyleri birebir taklit edebiliyor. Kamuflajı o kadar ustalıkla yapılmış ki yırtıcılar yanından fark etmeden geçip gidiyor.

Ahtapotlar en havalı kaçış mekanizmasına sahipler…
Sihirbazlara eşdeğer farklı bir yeteneği de saldırganın görüşünü engelleyerek ahtapotun kaçmasına olanak sağlayan, salgıladığı mürekkep bulutu – bu özellik genelde mürekkep balıklarıyla karıştırılır, bazı türleri bu özelliğe sahiptir ve mürekkep balıkları ahtapotların en yakın akrabasıdır. Ne ilginç ben hepsinin akraba olduğunu düşündüğümü söylediğimde çok akıllı biri gülmüştü katıla katıla.
Eğer bu da yeterince havalı gelmediyse, çoğunlukla mukus ve pigment hücrelerden oluşan bu bulut, saldırganın gözlerini tahriş eden ve koku hissini körleştirerek kaçış ustasının takip edilmesini daha da zorlaştıran bir çözelti barındırıyor.

Hız ve çeviklikte muhteşemler!
Kendilerini güvende hissetmediklerinde ahtapotlar, mantolarından geriye doğru suyu ileterek kendilerini ileri itiyorlar. Bu davranış onları saatte 40 kilometre hıza çıkarıyor. Ayrıca görülmeye değer başka bir becerileri de, yumuşak vücutları sayesinde en ufak çatlaklardan ve deliklerden rahatlıkla geçebilmeleri.

Belki bu noktada çok esnek olmayabilirim ama istediğim yerden her zaman girer ve geçerim. Hele kullandığım araba gerçekten önden çekişli ve sağlam bir motor gücüne sahipse siz beni bir de trafikte görün… Şaka tabii bunlar sakın örnek almayın.

Ortalama bir Ayı’dan daha zekiler!
Aristotales ahtapot hakkında “aptal bir yaratık” tabirini kullanmasına rağmen (ölmüşün arkasından konuşulmaz ama gerisini siz tamamlayın), araştırmalar ahtapotların gelişmiş zekâya, duygulara ve hatta kişisel karakterlere sahip olduklarını gösteriyor. Kurnaz kafadanbacaklı aynı zamanda labirentlerden geçebiliyor ve hatta işbirliği yapmak istemiyorsa karşı koyabiliyor.

Problem çözüp çözümleri hatırlayabiliyor, sadece eğlence olsun diye bir şeyleri parçalarına ayırabiliyorlar. Hatta oyun olsun diye köpekler gibi atılan şeyleri alıp geri getirebiliyorlar. Su borularını yerinden çıkarabiliyor, kablo bağlantılarını kesebiliyor, laboratuvarlardan kaçabiliyor ve hatta yuvalarının etrafına deniz kabuklarını ve diğer objeleri toplayarak kale inşa ediyor ya da yuvalarının etrafına bahçe yapabiliyorlar.

Bilim insanları ahtapotların bireysel kişilikleri olduğunu düşünüyorlar. Yapılan çalışmalarda ahtapotların her birinin mizaçlarına göre, oynamak için farklı oyuncakları tercih ettikleri gözlemlenmiş.

Geniş kapsamlı beyinleri vardır!
Ahtapotların en çılgın özelliği nöronlarının kafaları yerine kollarında bulunmasıdır. Ve bu kollardan biri vücuttan koparsa, araştırmalar kopan kolun suda kendi kendine hareket edebildiği ve hatta bir besini bağımsız ağzın bulunacağı bölgeye doğru yönelttiğini gösteriyor. Tabii kol koptuktan sonra bu öyle kolay olmuyor ama gene de bağımsız olarak çalışan uzuvları aslında beyinleri.

Kaybedilen uzuvlarını yenileyebiliyorlar!
Adeta Deadpool’un yenilenebilme yeteneğine sahipmiş gibi kaybettiği bir kolunun yerine hiçbir kalıcı zarar almadan tekrar yenisini çıkarmak onun için tam bir çocuk oyuncağı. Nedense Vampirleri hatırlattı.

Tam üç adet kalbe sahipler!
Dediysem asla 3 kişiyi aynı anda sevemiyorlar :). Onu sadece biz İnsanlar yapabiliyor ah ne manidar…
Evet, tam üç adet kalbe sahipler, iki tanesi kanı solungaçlara oradan da 3 numaralı kalbe taşımakla görevliyken, 3 numaralı kalp ise diğer 2 kalpten aldığı kanı bütün vücuda pompalıyor. Ve şaşırtıcı olan şey, 3 numaralı kalbin ahtapot yüzerken durması ki bunun sebebi hızlıca yüzerek kaçmaktan çok kamufle olarak saklanmayı tercih ettiklerini açıklıyor, yüzmek bu kafadanbacaklı için yorucu bir aktivite.

Çiftleşme sırasında erkek, dişinin her zaman sağ tarafındadır!
Erkek spermleri dişinin tübüler borusuna koyar veya dişi, erkekten kollarıyla kendi alır. Spermleri aktardıktan sonra erkek hemen kaçabilirse şanslı! Çünkü çiftleşmeden sonra dişi erkeği boğarak öldürür ve yer. Erkeği her zaman sağ tarafında tutması ise henüz açıklanamamış.
Dişilerin bu agresifliğinin sebebinin bir çeşit annelik içgüdüsü gibi yumurtalarını her türlü tehdite karşı korumak amaçlı olduğu düşünülüyor. Çok şeker.

Çiftleşme döneminden sonra, erkekler hala yaşıyorsa bile birkaç hafta içinde ölür. Dişiler ise yumurtalar açılana kadar yaşamaya devam ederler. Fakat yumurtalar açılana kadar beslenmelerini durdurdukları için yavrular çıktıktan bir süre sonra açlıktan ölürler.

Dağlar kadar yaşlılar…
Hatta belki de daha yaşlı. Bilinen en yaşlı ahtapot fosili 296 milyon yıl önce Karbon Çağı zamanı yaşamış. Şu anda Chicago, ABD’de Field müzesinde sergilenmektedir. Çağımızdaki ahtapotlar gibi sekiz kola ve iki göze muhtemelen de mürekkepli kaçış mekanizmasına sahipti. Smithsonian, “Ahtapotlar karada yaşamdan çok önce, şekillerini milyonlarca yıl sonrasına gelebilmek için belirlediler” diyor. Bence çok doğru bir tez.

Neredeyse tüm ahtapotlar zehirlidir. Mavi Halkalı bu ahtapot ise (Haoalochlaena lunulata) dünyadaki en zehirli ahtapottur. Bir ısırıkta sizi öldürebilir. Herhangi bir panzehri henüz yok.

Ahtapotlar gruplar halinde yaşamazlar. Bu nedenle her biri, çevik davranışlarıyla av olmaktan kaçarak türlerini kontrol altında tutarlar. Bu nedenle süper avcılar olarak bilinirler. Zeki olmalarının temelinde de tek başına yaşam sürdürebilmenin zorlukları yatıyor olabilir.
Derin denizlerde hayatta kalabilmek için, kanlarında oksijen taşıyan solunum pigmenti olarak hemosiyanin bulunur. Hemosiyanin yapısında bakır içerir ve oksijenle birleştiğinde mavi renkte görünür. Bu sistem asitlik-bazlık değişimlerine karşı çok hassastır, eğer ortam asidik olursa ahtapotlar yeterince oksijen alamaz. Bu nedenle iklim değişikliğine bağlı olarak okyanusların yavaş yavaş asidik hale gelmesiyle buradaki canlılara ne olacağı hala tartışma konusu.

Dünya denizlerinde çeşitli büyüklük ve özellikte 50’den fazla ahtapot çeşidi vardır. Mavi olanı görünce sakın sevmeyin ok 😉

Genel olarak kendilerinden büyük hayvanlardan korkan ve insanlardan olabildiğince uzak durmaya çalışan, parlak veya ses çıkaran bir obje gördüklerinde meraklarını dizginleyemeyen bu muhteşem canlılar, sadece Ege ve Akdeniz sofrasında bir meze olarak görülmekten çok daha fazlasını hak ediyorlar.

Evrimin yıllardır nerdeyse hiç uğramadığı ahtapotlar, zekâlarıyla birçok insanı kendine hayran bırakabilme yeteneğine sahip muazzam bir canlı.

 

Sevgilerimle,
Merve♥

 

Çok gülerek alıntı yapıyorum yazanında mizah duygusu kadar beklentilerinin geniş olmamasını umuyorum :).

Ekşi Sözlük/ Scarletsage: Her işe el atan, bir sürü meziyeti olan insanlara verdiğim isim.
Ekşi Sözlük/Islak köpek: Gittiği yer neresi olursa olsun fark etmeden, tanıdığı tanımadığı sağda solda gördüğü herkese hemen bir kol atan, bunlar hatunsa bele sarılmak ya da omzundan tutmakla da yetinmeyip, enseden yakalayıp kulağa baskı uygulamak suretiyle kol hareketlerinde bulunan ve aynı anda kaç kişiye kolunu attığını takip edemediğimiz insanlara verdiğimiz isim.Ekşi Sözlük/Olmayana yergi: İspanyolların İtalyan erkeklerine taktığı isim.
Hepsi de çok iyi yorumlar…

 

Kısa kısa…
Kraken: iskandinav mitolojisin ’de bir karakter. Kendisi dev bir mürekkep balığıdır. Gemileri kollarıyla sarıp dibe çekecek kadar güçlüdür.
Lusca: Karayiplilerin efsanevi deniz canavarıdır.
Aristotales: Aristoteles ya da kısaca Aristo Antik Yunan filozof. Platon ile Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir.
Smithsonian: Smithsonian Enstitüsü, ABD hükümeti tarafından yönetilen bir müze ve araştırma merkezi öbeğidir. 1846 yılında “bilgiyi artırmak ve yaymak” amacıyla kurulmuştur. Washington, DC’deki merkezinde 137 milyon nesne bulunmaktadır.

Kaynaklar

https://onedio.com/haber/ahtapotlar-hakkinda-muhtemelen-ilk-kez-duyacaginiz-15-enteresan-bilgi-715746

CİDDE DEYİM…

Konu Cidde olursa hemen Ciddileşirim 🙂
Hatta Gayri-Ciddi, Resmi-Ciddi falan hepsi olabilirim…
Kendi kendime konuşuyorum farz edin…
Hiç unutamıyorum #yuvadanuçupgidiyorum yazmıştım…Sene 2009…
Sanki 99 sene geçti ama hala dün gibi… Neden, niye hiç sormayın hepsinin bir nedeni var tabii ki ama şu an hani cevaplamak bu kültürel tanıtımın için fırtınalar dizisine dönebilir, yalan rüzgârı esebilir. O derece traji-komik bir hikâye kısaca…

Ama neden Cidde diye sorarsanız işte oraya çokta fazla verecek bir cevabım yok. Seçilmiş kişi olarak gönderilmiş olduğumu düşünmedim değil uzunca bir süre… Hatta o zamanlar da hayat akışında, başıma gelen diğer trajik olayları hesaba katmadan ilerlemeye çalışacağım yani tamamen verimli bir tanıtım olsun isteğimden sadece 😉
Jenerik yaratmaya çalışıyorum diyelim, siz öyle bilin…
Ama öyle çok özlüyorum ki tarifi, tanımı yok işte orası Cidde…
Deli mi bu diye okurken söylenenleri hissediyorum… Sorun yok ben çok alışığım bu tepkiye etkisizleştiğimden beri.

Klasik bilgiler vermeye bayılırım…
Cidde Suudi Arabistan’da, başkent Riyad’dan sonra gelen ikinci büyük şehirdir. Ülkenin batısında, Kızıldeniz kıyısında, Mekke yakınlarında kurulmuş bir liman kentidir. Diyor Vikipediciğim…

Neler neler saklıdır içinde yaşamadan bilemezsiniz asla üç beş tur atarak sindiremezsiniz oraları. Bu arada bunların asla kültleşmiş inançlarla ilgisi yok tamamen havada ki kup kuru duygudan gelen bir şey…

Peki, öyle mi bir bilene soralım…
Cidde bence bu yazılanların aksine tepeden baktığında Maldivler sanıp uçaktan atlamak isteyeceğin bir yer desem haksızlık etmiş olmam o derece güzel yani… Ama sadece yukarıdan baktığında !!! İçine girdiğinde hiçbir mekân asla uzaktan göründüğü gibi değildir. Çeşitli kusurları vardır ya hani göze istemsiz çarpar, burada durum biraz farklı. İstemsiz çarpan hiç bir şey yok her şey ortada sanıyorsunuz o kadar, aslında öyle de değil içine girdikçe daha da çok çekiyor sizi. Kimisi çok sever kimi nefret eder… Ben o ikinci şıkta ki kimselerden olamadım her zaman burayı sevmek için bir neden yaratmışımdır kendime.

Nüfus: 3,431 milyon. Bence daha fazla hatta ama ne yapalım verilere sırtımızı yaslamak durumundayız…

Tertemiz caddeler, uzun uzun kuleler ve iş merkezleri, sıcaktan bunalmış insan göremeyeceğiniz bir yer… İnsanlar evlerinde ve ofislerinde saklanıyor adeta gündüzleri korkunç bir sıcak ile yüz yüzesiniz çareniz yok klima tek dostunuz bu durumda. Tabii alışık olmayanlar 3.gün üşüterek yataklara düşmüyor değil hani… Arabalar da görebildiğiniz tek renk giyinmiş erkekler çoğunlukla ve her iş merkezinin girişinde bedava dağıtıldığına inandığım iğrenç çilek kokusu kimine göre meşhur hacı yağı  kendime gülesim geliyor bazen iyi bir şey anlatmak istediğim de bile duygularımı gizleyemiyorum bu da yengeç burcunun özelliklerinden diyelim…

Bu şehir de tek eksik Kadınlar…
Sanmayın ki yoklar varlar elbet ama onlara araba kullanmak yasak olduğundan özel şoförler eşliğinde aramızda siyah abayaları ile dolaşıyorlar yani herkesin bildiği kapkara çarşafları ile… Sanki ben cavalli kıyafetimle geziyordum da böyle yazdım 🙂 kadınsan abaya giyeceksin arkadaş ne yapacaksın sonuçta orası Suudi Arabistan…

Her şeyin bir sebebi var…
İşte en tilt olduğum konu da bu. Her şeyin bir sebebi olduğuna inanan, inandırılmış bir toplum tabii ki buna o kadar katı katı, karşı değilim elbet ama bunu hiç okumadıkları kitaplara sığınarak yaptıklarından sinir oluyor insan ve sırf bu yüzden de düzen yavaş işliyor. Belki öğrendiysem sabrı, selameti burada öğrendim işte azıcık.
Benim yazacağım Jeddah yazısı da öyle bir sefer de nasıl olacaksa her kelimenin altında inanın birden fazla hikâye ve anı var nasıl anlatırım onca şeyi bir kerede bilemiyorum. Farkındaysanız halen acele ediyorum ben .

Bir de Cidde’nin Suudi Arabistan’ın dini kuralların en esnek olduğu şehri olduğunu da söylemeyi unutmamak lazım. Böyle dediğime bakmayın tabii ahlak polisleri her yerdeler onlara da mutavva deniyor. Bir makalede diyor ki “bazı yabancılar saçlarını açabiliyor ama o kadar” demiş  gülmek istedim sadece yüksek sesli ancak o da halk arasında yasak canım. Sadece en özgürleşebildiğimiz yer kanatsız irtifamızı yakalayabildiğimiz anlar elbet… Ve evin kapısından girmeyi hayal ettiğimiz o müthiş tatiller.

Gerçi o kadar da abartmayalım ama bu Mutavvalar (Ahlak Polisleri) her yerde olduklarından adeta bir ps oyununda ki gibi her an karşına çıkabilir cinstenler. Denizin ortasında, bir avm tuvaleti kapısında ya da bir arkadaşının bahçesinde barbekü yaparken… Hangisi başına geldi diye sorun d-hiç biri tabii ki de. Sadece bir kez arkamdan beddua ettiğini duymuştum bende büyük bir saflıkla aynı ağızdan cevap verme gafletinde bulundum ta ki yanımdaki arkadaşımın pasaportuma el koyabilme haklarını hatırlatmasıyla susmam bir olmuştu. Evet, her zaman özgürsün ama sadece ülkenin sana sunduğu haklar dâhilinde bakmayın bu bir taraftan da gayet insanı eğiten ve öğretici bir durum. En nihayetinde ömürlük kalmayacağından bir süre için bu kadere baş eğebilirsin elbette.

Her şeyin kapalı kapılar ardında yaşandığını düşününce kendi Ülkende daha özgür olduğunu hatırlıyor ve gelecek üzerine mükemmel planlar yapıyorsun tabii erteleme hastalığını katmazsak. Onu ayrıca anlatacağım .

Compound dedikleri bizde ki gibi sitelere benzer yerler var, etrafı genelde duvarlar ve tel örgüler ile çevrili. Duvarların üzerinde de cam kırıkları saplı canım. Kapısında güvenliği olan son derece lüks yerleşim merkezleri bunlar. Sitenizin içindeyseniz isterseniz bikini ile dolaşın, kimse karışmıyor, ama dışarıdaysanız kurallara uyacaksınız. Hayat böyle bence sorun yok… Kurallara uymayı severiz. Burası kurallara uymayı öğreten cinsten bir yer. Hani fena da değil benim kadar “ben yaşarım” isen. Öğrendim mi evet. Yaşadım mı en güzelinden. Özlüyor muyum işte orası manen ve hatıralarda saklı cevapları olan bana büyümeyi öğreten yer.
Kadınlar için Cennet mi, Cehennem mi bilemeyeceğim ama Suudi Arabistan tam bir ERKEK cenneti, sadece huriler yok. Ama ararsanız en güzel huriye taş çıkaracak güzellikte Arap kızları da yok değil… Ama şunu da söyleyeyim ki Cidde dışarıdan oldukça göç almış bir şehir dolayısıyla genel insan kalabalığı çalışmak için geliyor bu şehre ve doğal olarak birçok farklı ülkeden insanla karşılaşabilirsiniz burada.
Akşam bütün kafe ve restoranlar dolu, hepsi erkek, nargile (shisha) içiyorlar. Lokantalar dolu, oturup saatlerce sohbet ediyorlar, boş masa bulamıyorsunuz. Hepsi erkek. Ama mekânların da kendi içlerinde “family section” ve “male section” olarak ayrılmış bölümleri var. Kadın ve Erkeğin bir olduğu en önemli mekân Alışveriş Mağazaları. Orada bile bazı yerler single / family diye ayrılıyor. Bazı mağazalara ERKEKLER giremiyor, kapısında sadece kadınlara özel yazıyor. Ki ben o mağazalara bayılırdım. Anlat anlat bitmez Cidde cidden Ciddi bir yer:)…
Ne yersin…
Nasıl canım çekiyor şu sıralar anlatamam Suudi Arabistan’ın belki de en meşhur markası olan Al Baik’e Cidde de rastlamak mümkün. Burada insanlar gece yarılarına kadar kuyruğa girer ve Al Baik’ten yemek almaya çalışır. İnanılmaz lezzetli. Sırrı sosunda.

Diğer bir özlediğim mekân Chillies… Meksika mutfağı ama aslında ne ararsan var bir de sonuçta şeriatın ortasındayız kullanılan et her şekilde dana eti. Gönlümüz rahat kendimize uyarlı yemek yemeye bayılırız.
Khayal Restaurant-Türkiye’nin dört bir yanında yiyebileceğiniz tüm kebap çeşitlerini bulabilirsiniz. Türk mutfağının zengin meze ve salata çeşitleri emrinizde. Dönerimizi Türkiye dışında en lezzetli hali ile ancak Khayal Restoranda yiyebilirsiniz. Fırında güveç çeşitlerimizi tatmadan güveç yedim demeyiniz. Hayal edemeyeceğiniz bir ortamda sizi karşılayıp güler yüzle uğurlamak en önemli ilkeleridir.

Piatto
Portofino
Sultan’s Steakhouse
Sakura Japanese Restaurant

Buralarda diğer güzel ve lezzetli mekânlardır. Cidde bir den çok milliyetin iş için gelip bir süreliğine kaldığı bir yer olduğu için doğal olarak her damak tadına uygun restoranlarıyla da ünlüdür. Unutmamak lazım ki helal et olmak şartı ile.
Marketlerde Türk ürünlerine rastlamak mümkün. Çoğunlukla bisküvi, top kek gibi ürünler bulabilirsiniz. Ürünlerin neredeyse tamamı Ülker ve Eti ürünleri. Cidde’de önemli bir Türk nüfusu var sonuçta. Ülker Firması Cidde’de ki fabrikası ve ürünleriyle önemli bir pazara sahip.
Türk yemekleri ve ürünleri dışında buranın diğer ürünlerinde pek tat tuz bulamayabilirsiniz. Türk marketinde Türkiye’den gelen ürünler satılmasına rağmen oldukça pahalı durumdalar. Ama gerçekten Türkiye’deki ürün lezzetlerine ulaşma şansınız yok başka türlü. Dikkatimi çeken bir diğer şey de burada kaju fıstığının inanılmaz lezzetli ve ucuz olması. Onun dışında diğer kuruyemişlerde çok fazla tat bulamıyorsunuz. Marketlerde içecek reyonlarında Türkiye’ye oranla çok daha fazla ürün bulunmakta.
Kısaca İslamiyet’in merkezi olarak Suudi Arabistan birçok Müslüman için dinen ziyaret edilen bir lokasyon olsa da bunun yanında çalışmak ve kısa süreli işler için gidilen bir yer olduğu için de bir de bu tarafından kaleme almak istedim.

Muhteşem Arap müziklerini de es geçmemek gerek tabii ki. Mısır, Lübnan, Kuveyt ve Suudi ezgilerini orada bir süre yaşadıktan sonra hemen ayırt edebilir hale gelebiliyorsanız artık siz olmuşsunuz demektir.

Çok Sevdiğim Cidde’ye kalbimden kocaman sevgilerimi yolluyorum…

Sevgilerimle,
Merve

 

 

 

 

Kaynaklar
https://tr.bachelorstudies.com/%C3%BCniversiteler/Suudi-Arabistan/Cidde/

Kısa Kısa
Mutavva: Suud Ahlak Polisi
Abaya: Arap ülkelerinde müslüman kadınların giydiği üst giysisi, dışarlık giysi. Özellikle arap ülkelerinde giyilen ve genellikle siyah.

Ah Benim ilham ve hayat kaynağım o güzel mis kokularım…

Her sabah yüzümü yıkadıktan sonra sizi tek tek görmek ayrı bir mutluluk anlatılması zor cinsten olan değişken mutluluk işte o…

Duş aldıktan sonra hazırlanma esnasında bir güzel parfümlenip en son dokunuşları saçlara da sıktıktan sonra kim tutar sizi yürüyen çiçek bahçeleri.

Hani her kadın parfüm sever, en alerjik kadın bile diyebilirim. Zevksiz ve eş-sevgililerinin güzel koku kullanmasını engelleyen geri varlıklar hariç diyorum 🙂 . Birde deo-spreyleri parfüm diye kullanan hemcinslerim ve karşı cinslerim hariç…

Parfümden anlayan insanlara haksızlık etmek istemem. Asla bu yazıyı da moda ya da trend olarak bir yere taşımak istemiyorum ama parfüm kullanmak ve o parfümü seçmek bir şahsiyettir. Herkesin ilgi alanı değil ve hala kültürümüzde parfüm kullanmak lüks tüketim anlayışı içerisinde. Haklı olabilirsiniz de ayrıca sözüm yok ancak bazı markaların çok ama çok kabul edilebilir ürünleri var. Birçok markanın birden farklı keseye uygun hiç te fena olmayan harika parfümleri var. Denemeden bilebilir misiniz tabii ki hayır. Ben ciddi bir parfüm hastası olarak her şeyi denerim inanın kolonyaların bile esanslılarını çıkarmaya başladıklarından beri onları bile tek tek gerek banyomda, arabamda gerek evimde misafire kullandım. İnanılmaz esansları olan yerli markalarımız var ki en azından denemekten bir şey kaybetmezsiniz.

Ben nefes almaya devam ettiğim sürece koku duyumu asla kaybetmeyeceğime inanıyorum. Belki de bu duyuya karşı olan öz güvenim sayesinde insanları iyi analiz edebiliyorum kim bilir. Bunların hepsi inanın ki çok gerçekçi etkenler. Üstelik koku hiçbir açıklama yapmaksızın beynimizin en ilkel noktalarına dahi ulaşabiliyor. Uyarısı yüksek oktavlı oluyor. Çiçek, baharat, ağaç kokuları… Parfüm sadece güzel koku değil, kimliği ve tarzı da yansıtan önemli bir araç.

Mesela yıllarca bittikçe aynısını alıp hiç değiştirmeden parfüm kullanan insanları anlayamıyorum ben. Çünkü parfüm mevsimdir, andır, olaydır, kişidir, aşktır, hediyedir, anıdır, üzüntüdür. Bir insan yıllarca aynı anıyı yaşayamaz, yaşatmaz ya da aynı kişi kalamaz heyecanları hep değişir. Mümkün mü aynı kokuyu durmadan kullanmak. Evet bazıları için oldukça mümkün. Bu yüzden bu tarz insanlar her zaman bana sıkıcı ya da vizyonsuz, meraksız gelir. Ama bazıları gerçekten vakitsiz ve meraksız olduğundan tavsiyem üzerine birden fazla koku edindikçe bana hak vermişlerdir. Bir gün 24 saattir arkadaşlar, gün de 3 öğün kabul edilebilir yemek yeriz, minimum 5 saat uyur her insan, gün aşırı duş almak sağlıklıdır. Bu kadar çok doğal kural varken bu doğallığında kendine göre deformeleri var o yüzden de güzel kokmak insana kendini iyi hissettirir. Temiz olma duygusu beyin içinde gerçek bir korunma mekanizmasıdır.

Parfümün Tarihçesine dair bazı kaynaklar çeşitli bilgiler sunuyor ancak hangisi en doğrusu derseniz inanın bende bilemiyorum ama sanki bir tarafım Mısırlıların bu işe de el attıklarını söylüyor sonra bir tarafımda Fransızların gösterişli hayatlarına bir renk daha katmak amacıyla parfümü keşfetmiş olmalarına göz kırpıyor.

Her neyse bakalım kaynaklar neler söylüyormuş…

Dünya parfüm tarihinin ilk parfümü Macar suyudur. Macar Kraliçesi Elizabeth kötü kokusunu bastırmak için bir formül uygulatıyor: Gül suyu, kekik esansı ve alkol. Tarihin ilk parfümü işte bu…

Bir efsaneye göre Macar Suyu olarak bilinen ve ilk defa bir keşiş tarafından Macaristan Kraliçesi Elizabeth için üretilmiş olan koku, kolonyanın atasıdır.

Asya, Anadolu, Babil, Ninova ve Persepolis’de giderek yaygınlaşan Misk-i amber gibi kokular Doğuda her sınıfa mensup kişiler tarafından gündelik hayatta sıkça kullanılmaktaydı. Koku kullanımı savaşlar, gezginler ve İpek Yolu kanalı ile 14. yy’da Avrupa’ya kadar ulaştı. Ancak modern parfümü dünya ile ilk tanıştıran Macarlar oldu. Avrupa’da o yıllarda kokulu yağların tüketicileri Avrupa saraylarıydı. 14. yy da (1370) ilk alkol temelli parfüm olan Macar Suyu güzelliği ile ünlü Macar Kraliçesi Elisabeth Von Ungar’e ithafen yapılmıştır. Muhteşem güzelliği ile tanınan Elizabetht 25 yaşındaki Polonya Kralı kendisine evlenme teklifinde bulunduğunda 72 yaşındaydı. Elizabeth’in muhteşem güzelliğinin sırrının Macar suyu olduğu söylenmektedir.

Floransa’daki Santa Maria Manastırı rahibelerinin aqua reginae adıyla 14. yüzyıldan itibaren üretmekte oldukları bu koku bir teoriye göre 17. yüzyılda bir gezgin olarak Floransa’da bulunan İtalyan parfümcü Giovanni Paolo Feminis’in ilgisini çekmiş ve baş rahibeden formülünü öğrenmiştir.

Köln’de yaşayan Feminis Floransa’dan döndüğünde bu kokunun içine bergamot, limon ve portakal esansı katarak bugün kolonya denilen kokuyu geliştirdi; önce Eau Admirable” (Hayranlık verici su), daha sonra da “Eau de Cologne” (Köln suyu, Almanca “Kölnisch Wasser”) olarak pazarlamaya başladı.

Artan talep üzerine Feminis’nin yardıma çağırdığı Giovanni Maria Farina adlı bir başka İtalyan parfümcü 1709’da Köln’de kurduğu fabrikada üretime devam etti. Köln Tıp Fakültesi’nin bu kokuyu tıbbi ürün olarak onaylamasının ardından kolonya Avrupa’da yaygınlaştı.

Kolonya ilk geliştirildiği yıllarda tıbbi amaçla kullanılıyordu. O günlerdeki formülüyle biberiye, portakal çiçeği, bergamot ile limondan oluşan ve ferahlatıcı özelliği yüzünden rağbet gören karışım, sindirim sistemi rahatsızlıklarında şeker üzerine damlatılarak alınıyor ya da şaraba karıştırılarak içiliyordu. Antiseptik özelliğinden ötürü ağız çalkalamada, yara temizliğinde kullanılıyor, kas ve eklem ağrıları için harika bir friksiyon solüsyonu oluyordu.

Uzun yıllar tedavi edici özelliğinden yararlanılan bu sıvı, tuvalet amacıyla kullanılmaya başlandıktan sonra bir devrim yüzyılı olan 18. yüzyılda adeta bir çığır açtı. Sınıf savaşının en keskin biçimde yaşandığı yıllarda yükselen burjuvazi karşısında, ağır ve pahalı parfümlerle özdeşleşen aristokrasi yenik düşünce, ağır kokuların da itibarı azalmıştı. Kolonya gibi hafif ve ferahlatıcı kokular sadeliğin, saflığın simgesi haline geldi ve burjuvazinin gözdesi oldu. Köln’de 1799’da üretilmeye başlanan “4711” adlı kolonya markası, üretimi günümüzde de devam eden en eski kolonya markasıdır.

Teşekkürler canım Vikipedi.

Sekizbin yıllık bir kültüre sahip olan kokunun bugünkü kullanımı kişisel olsa da aslında ilk olarak dinsel geleneklerde ortaya çıkmıştır. Mısır’da M.Ö 6000 yılında Güneş Tanrısı Ra’ya tapınmak için güneş doğarken biberiye, rezene ve kekik yakılarak çıkan dumandan ritüeller yapılırmış. Bilinen ilk ismi ise Kleopatra olan kokunun Avrupa’daki tarihi ise 300-400 yıl önceye dayanıyor. Avrupa’ya Haçlı Seferleri ile giden koku esans kültürünü bir üst seviyeye taşıyarak parfüm sektörünü oluşturmuştur.

Farklı duygu durumlarında farklı kokuyoruz. Araştırmalara göre, iş görüşmelerinin ilk üç saniyesinde işe alınıp alınmayacağınız konusunda % 70 oranında bir izlenim veriyoruz. Bunda vücut diliniz kadar kokunuz da etken. Elbette kokunuz büyük bir değişim yapmaz ama kararsızlık noktasında ikna edici etkisi vardır.

Birinde beğenerek aldığımız parfüm bizde öyle durmayabilir. Kokuyu belirleyen temel unsur kişinin ten salgısıdır. Ten salgısını anlayabilmek için ise yaş, cinsiyet, yeme-içme alışkanlıkları, uyku düzeni, su, süt ve et tüketimi, sigara ve alkol kullanımı gibi kişisel faktörlerin bilinmesi gerekmektedir.

Ki İnsanoğlunda diğer canlılara göre koku alma duyusu çok ama çok azdır. Omurgasız ve alçak seviyeli omurgalılar en çok koku alma duyusuna sahip olan canlılar. Örnek olarak balıklar, kurbağalar.

Daha da açarsak bu örneklemeyi bilim onları amfibiler olarak adlandırıyor. Derisi çıplak ve nemli, göğüs kemiği hiçbir zaman kaburgalarla bağlanmamış, çoğu ses çıkarabilen, su dışında yaşayan ilk omurgalılar olan hayvan sınıfına Amfibiler deniyor.

Kokuların Karakterleri de var…
Tatlı Kokusu: Kişinin duygularına dinginlik vererek sakinleştirir. Güven duygusunu yükseltir.
Sandal Ağacı: Özellikle Uzak Doğu’da bilinen ve kullanılan bu kokunun hayal gücüne olumlu katkılarının olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda hayal gücünü de yükseltmektedir.
Günlük: İnsanların olumsuz düşüncelerinden kaynaklanan kirli enerjiyi temizler. Kişi üzerinde ve ev içerisinde sükûneti sağlar. Bilinci ve algıyı tazeler.

  • Gül: Aşk, sevgi, muhabbet duygularını yükseltir. Kişiler arasında yaşanan duygusal çatışma ve çalkantıları dinginleştirir.
  • Limon: Rahatlatıcı bir etkisi vardır. Sinirleri gevşetir, ferahlık verir.
  • Yasemin: Mistik duyguların harekete geçmesine, duyuların artmasına ve kişilerin birbirlerini daha iyi anlamasına yardımcı olur.
  • Lavanta: Erkekler üzerinde daima iyi duygular uyandırıcı bir etkisi vardır. Şifa verici ve temizleyici olarak da kullanılır.
  • Papatya: İnsanın içini hoş bir sevinçle doldurur. Saf duyguları harekete geçirir.

İnsanoğlunu adeta büyülemiş olan kokunun tarihçesi insanlık tarihi ile birlikte başlar. Menşei eski Mezopotamya, Mısır ve Çin’e dayanır. Gelişmesi ise Doğu kültürleriyle beraber Avrupa ile olmuştur.

Koku, M.Ö. 4000’li yıllarda insan yaşamına kokulu bitki ve reçinelerin yakılması ile yani tütsü ile girmiştir. Eski çağlardan beri kokuyu ifade eden sözcük PARFÜM dür. PARFÜM kelimesi Latince kökenli olup DUMANDAN ÇIKAN anlamındaki PER-FUME kökünden türemiştir.

Eski zamanlarda insanlar badem, kişniş, mersin, kozalaklı ağaç reçinesi, bergamot gibi otları ve baharatları yakıp kokulandırma yapıyorlardı. Parfüm maddesini ise yağlarla çiçeklerin taç yaprakları, çeşitli ot ve baharatları kuvvetli bir şekilde ezip harmanlayarak yapıyorlardı.

Eski Mısırlılar dini törenlerde kokulu bitki ve çiçeklerden elde edilen hoş kokulu yağları tütsü ile birlikte tanrıları memnun etmek üzere kullanılmışlardır. Güzel kokuları yaşamın ötesine de taşıma isteğiyle ölülerini güzel kokulu yağlar ile mumyalayıp, mezarlarına armağan olarak kokulu yağlar ve kremler koymuşlardır. Firavun Tutankhamon’ un mezarında yapılan kazılarda parfüm şişeleri ve krem vazoları bulunması, II. Ramses’in tanrı Ra için Karnak’taki Ammon Ra tapınağının duvarlarına “Sana güzel kokulu bitkiler ve en görkemli kokularla birlikte otuz bin öküz kurban ettim” yazdırması, kokunun ne kadar değerli kabul edildiğinin göstergesidir. Sık sık yıkanmayı gerektiren Doğu sıcağının etkisiyle koku dini amaçlar dışında güzel kokmak için vücuda sürülerek kullanılmaya başlandı.
11. yy’da İranlı İbn-i Sina (Avicenna), damıtma yoluyla gülsuyunu ve bugün essential oil (uçan yağ, eterik yağ) dediğimiz koku verici maddeyi gülden çıkarmayı keşfetti. Çalışmasını diğer çiçekler üzerinde de geliştirdi. Gülsuyu önceki kokulu yağlar ve tütsüye göre daha narin ve hafif olduğu için hemen popüler oldu. Damıtma teknolojisi de önemli bir şekilde, batıdaki bilimsel gelişmeleri etkiledi.

14. yy da Fransa’nın Güneyinde başlamış olan hoş kokulu çiçeklerin ekimi zamanla büyük bir sanayiye dönüşmüş ve Fransa kısa sürede, parfüm imalatının Avrupalı merkezi olmuştur. Günümüzde Fransa hala Avrupa parfüm tasarımının ve ticaretinin merkezidir.

Parfüm yapımı Rönesans ile İtalya’da 16.yy da gelişmeye başladı. İtalyan Catherine de Medici Fransa Kralı II. Henry ile evlenmek üzere İtalya’dan Fransa’ya gelmiş, Rene le Florentin isimli kişisel parfüm satıcısı ile Fransa’nın Grasse bölgesinde Florentin’e araştırma laboratuvarı kurmuş ve gizli bir pasajla kendi evine bağlantı yaptırmıştır. 16. yy’dan bu yana Grasse Fransa deri işletme endüstrisinin de merkezi olmuştur. Burda yapılan deri eldivenler amber, baharatlar, yasemin, akça yasemin ve misk ile kokulandırılmıştır. 18. yy’da deri ticareti önemini kaybettiğinde kokulu eldiven üreticileri sadece parfüm üretmeye yöneldiler, bu amaç için çeşitli ağaçlar yetiştirdiler. İnsanlar koku ihtiyaçlarını 19. yy başlarına kadar bitki ve çiçeklerden elde ettikleri kokulu yağlar ile karşılamışlardır.

Modern parfümeri 1806 da Jean Maria Farina tarafından Eau de Cologne’un pazarlanması ile başlamıştır. Almanya kaynaklı olan formülü 1818 yılında patent almıştır. Formülü alkol-su bazının portakal tomurcuğu, bergamot, biberiye ve limondan oluşan bir yağ ile kokulandırılmasından ibaretti.

Ülkemizde ise 19. yy.da, gülyağı ile uçan yağ üretimine başlanmıştır. Isparta gül yağı, kalitesi ile dünyada aranan bir ürün olma özelliğindedir. Ancak dünyada, 19. yy. sonları ile 20. yy başlarından itibaren Kimya sanayindeki çok hızlı gelişme ve sentetik kimyasal maddelerin eldesi koku konusunu da olumlu bir şekilde etkilemiştir. Diğer yandan dünya nüfusunun çok hızlı ve büyük oranda artışı, kültür düzeyindeki yükselme çok çeşitli kişisel temizlik, kozmetik ürünlerle, evsel ve endüstriyel temizlik ürünlerin büyük oranda üretilerek tüketilmesine neden olmuştur. Bu artışla paralel olarak koku maddelerine olan gereksinimde artmıştır.

Naturel yağların çıkarıldığı bitkilerin bu ihtiyacı karşılayamaması sebebi ve kokuyu daha ucuza mal etmek amacı ile laboratuar ortamlarında oluşturulan sentetik hammaddelerin naturel yağlar ile karıştırılması ile oluşan KOMPOZE ESANS doğmuş ve bugünde sanayi sektöründe önemli bir yer edinmiştir.

Eski antik dönemlerde, kokulu bitkiler yakılarak ve ezilerek kokuları dinsel törenlerde kullanılırdı. Bu kokuların havada mesaj taşıdığına inanılırdı. Mısırda yapılan arkeolojik kazılarda bulunan bazı şişeler açıldığında, halen çok güzel koktukları da bilinen bir gerçektir. Bu bize, yüzyıllar önce insanların bitki yağlarını çıkararak güzel kokular yaptığını göstermektedir.

Avrupa’da Rönesans’a kadar koku üretimi durmuştur. Esans yağlarının kullanımı ve baharatların koku üretimine katılması da bu yıllara rastlamaktadır. İlk parfüm üretenler, meyve kokularını, gül ve farklı çiçek yapraklarını hayvansal sabitleyiciler ile kullanmayı öğrenmişlerdir. İçine alkol katılan ilk parfüm, 1370 yılında Macar kraliçesi için yapılmıştır. 1533 yılında İtalyan Catherina, Fransız kral 2. Henry ile evlenmek için ülkesinden Fransa’ya gelince, parfüm kullanımı artmıştır. Çünkü yeni kraliçe, parfüm imal ettiren ve bu konuyu çok iyi bilen bir insandı. O dönemde, kanalizasyon ve tuvalet alışkanlığı olmayan Fransa’da, parfümlü eldivenler yapılıyordu. Böylece kötü kokudan kurtulmak için, bu eldivenler ile soylular burunlarını tıkarlardı. Zamanla, kraliçenin de desteğini alan bu üreticiler parfüm üretmeye başlamıştır. Daha sonraları, Fransa kralı 14. Louis parfüm kralı olarak anılmaya başlamıştır. Öyle ki, yanında olan kişilerin bile her gün farklı parfüm kokmasını isteyen kral için çok özel parfümler yapılmaktaydı. Bu gün kullandığımız modern parfümler ise, 1806’da Jean Maria Farina tarafından Cologna pazarlanması ile başlanmıştır. Cologna yani kolonya Alman kaynaklı alkol, su, portakal, limon ve bergamut ile oluşan bir koku idi. Bu alkol içeren koku, çok hoş bir limon kokusu ve hızlı uçması nedeni ile kuruyordu. Böylece günümüzün parfümleri üretilmeye başlanmıştır.

Ülkemizde Osmanlı imparatorluğu zamanında, Topkapı sarayının bahçesinde bir gül bahçesi kurulmuş ve gül yapraklarından, misk ve amber ile parfümler yaratılmıştır. Bu konuda, sarayda çalışan bir parfümcü grubu olduğu bilinmektedir. İran’dan ve Suriye gibi ülkelerden gelen özel baharatlar ve yağlar ile yapılan, özel kremler ve parfümler sıklıkla kullanılmaktaydı.

Halk arasında çoğunlukla Fransa’da icat edildiği bilinen parfümlerin tarihi aslında çok daha eskiye, milattan öncesine dayanıyor. Yapılan araştırmalara bakıldığında Mısır ve Mezopotamya’da ilk kez insanların güzel kokmak için esans süründüğü ortaya çıkıyor. Parfümlerin günümüzdeki şeklini almasıysa Doğu’dan Batı’ya uzanan sıra dışı bir yolculukla gerçekleşiyor…

Kaynaklar böyle söylüyor… Bir gün umarım bende kendi markam ile kendi parfümümü çıkarırım. Çok sevdiğim bir aile dostumuz iş hayatının 45.senesinde bütün dostlarına hediye olarak kendi yazmış olduğu kitabını ve kendi adına özel tasarlattığı parfümünü göndermişti yeni yıl arifesinde. Daha önce kimsenin cesaret ya da maddi olarak kalkışmadığı bir durumdu ama o kadar hoştu ki hala unutamam. Benimde yapmam lazım

Çocukken Barbielerini bile parfümle yıkayan, yatmadan yatağına yastığına parfüm süren bir kız çocuğu ileride nasıl bir yetişkin olur?

Cevap buyurun benim. Hala parfüme aç her an bir yenisinin aileye katılabilir olduğu bir düzenim var. Kaç adet parfümüm olduğunu burada yazmasam daha alımlı ve ağır olur herhâlde ama duysanız da sanırım bu yazıyı okuduktan sonra şaşırmazsınız diye düşünüyorum.

Bitkisel kaynak olarak; ister ağaç kabuğu, çiçekler, meyveler ister yaprak ve dalları, reçineler, bitki kökleri ya da tohumlar ister ağaç gövdesi ve kehribar, misk kedisi, petek… En son da Castoreum (Bir tür kunduz) denilen, aroması çok kuvvetli kunduz çişi… Kuzey Amerika’da yaşayan bir kunduz türünün salgı bezlerindeki kokulu keselerden elde edilen ve bazen gıdalarda ama daha çok da parfüm sektöründe kullanılan salgıya verilen isimdir. Diğer doğal kaynaklar likenler ve kahverengi alglerdir. Kahverengi alglerin 1500 kadar türü varmış ayrıca.

Son Olarak…

Çok sevdiğim parfümlerimden biri olan Loewe – Quizaz adına klip bile çekilmiş hatta…
Buyurun…

 

Ve hatta Dubai’de Address Downtown Hotel’in lobisinde soğuk buharla serinletme makinasına su yerine Terre d’hermes koymuşlar. Şok olmuştum, her yer buram buram kokuyordu.

Koku her yer de güzel…

 

KAYNAKÇA

http://www.dersimiz.com
https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberleri/koku-korlugune-dikkat/
http://obilir.com/parfumun-tarihcesi/
http://www.antoloji.com/parfum-sanayii-fransizlarin-pisliginden-dogmustur-2-bolum-2-siiri/

NİL’İN DOĞDUĞU YER
UGANDA
ENTEBBE

Uganda ya da resmî adıyla Uganda Cumhuriyeti. Afrika kıtasının doğu kesiminde yer alan ve denize kıyısı olmayan bir kara ülkesidir. Ülkenin sınır komşularını kuzeyde Güney Sudan, doğuda Kenya, güneyde çoğu sınırı Victoria Gölü ile oluşan Tanzanya, güneybatıda Ruanda ve batıda ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti oluşturmaktadır. Ülkenin başkenti Kampala’dır.

Ülke içerisinde özerk bir krallık olan Buganda Krallığı da yer almaktadır.
Ne gerek varsa sanki Krallık içinde Krallık kurarsın ?
Ama ülke ismini içindeki krallıktan aldığı için saçmalamamaya özen gösteriyorum ne yapayım?
Buganda’dan Uganda çok havalı dimi?

Coğrafya dersine hiç girmeden Ülkenin malum sıcak ve tropik olduğunu bildiğinizi düşündüğümden sakın Maldivler hayal etmeyin diyorum. Çok şeker çok minik gibi görünse de pek sayılmaz. Ama Ülkenin güney bölgesinden Ekvator çizgisi geçiyor beni de zaten oraya gitmeye hazırlanırken en çok heyecanlandıran bu olmuştu ama sonradan anlatacaklarıma inanamayacaksınız gerçekten hayal kırıklığı mı yoksa benim uçsuz bucaksız hayal dünyamın yüz ölçümünün bu denli geniş olması yüzünden mi hala bilemiyorum.

Bir de yerel halk Swahilice diye bir dil konuşuyor o da o zamanlar bugün hayattan ne öğrendim kısmına not ettiğim en önemli bilgi idi. Bir de 10 tane şehri varmış neyse ki akılda tutulacak önemli bilgiler bunlar.

O zamanlar ben tarifeli bir şirkette çalışıyorum ve sık sık yeni başlayanlar için askerliğin acemilik dönemi gibi sanki Afrika yatıları oluyor. Aman ne severiz ne severiz bilemezsiniz. Türk insanı titiz, dindar, acayip değişik huylara sahip kişileriz hayatımızın hangi dönemi güzel uzun bacaklı bir manken kızdan özenmediysek kalktık sabah kahvaltı da ananas yedik mümkün değil ya da Suudilerin Mısır&İngilizlerden özenip mutfaklarına adeta kendilerininmiş gibi koydukları Foul Mudammas mı yiyoruz tövbeler tövbesi. İşte böyle bir şey bazen bazı şehirler de uyanmak bilmem anlatabiliyor muyum

Bunlar işin esprisi tabii ki ne yediğimiz kısmında her zaman her damak tadına yakın bir şeyler olur o kadar ucunu kaçırmayayım şimdi ?

Her neyse kalktık gittik biraz da araştırma yaptık nerelere gidilir, neler yapılır, yok efendim kaldığımız oteller canlı mıdır, taksi pahalı mı, extreme ne yapılır falan klasik her zaman yaptığım ve aynı köpek balıklarıyla dalamadan döndüğüm Cape Town gibi araştır dur sanki uygulama olacakta.

Öncelikle Nil’den bahsetmek lazım hem belki Nil’in doğduğu yer olma özelliğini nereden aldığını bilmeyenler için güzel bir bilgi de olabilir.

Dünyanın en uzun nehri olan Nil Nehrinin yine dünyanın en büyük 2. gölü olan Victoria Gölü’nden doğduğunu ve doğduğu yerin ekvatorun başlangıç yeri olduğunu kitaplarda okumak yerine, yerinde gidip görmenin keyfi ve hazzını yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum o ayrı ama bir de dilek dileyeceğim gene ritüel peşindeyim o daha heyecanlı.

 

Nil’in kaynağını arayan Avrupalılardan İngiliz kâşif John Hanning Speke, 1858’de gölü gördü ve daha önce Araplarca Ukereve olarak bilinen göle İngiltere kraliçesinin onuruna Viktorya adını verdi. Gölün ayrıntılı araştırmasını 1901’de Sir William Garstin gerçekleştirdi. Bu gölün Nil’e açılan yerine ; “Ripon Falls” denir. Bu keşfi de “Speke” yapmıştır. Fakat bu keşifte ona eşlik eden “Grand” gibi isimleri hastalık(sıtma) ve sakatlıklarından ötürü geride bırakmıştır. Mart 1964 de Nil’in başka bir kaynağı olan başka bir göl keşfedildi. Bu göle de Prenses Victoria’nın ölmüş eşi “Albert”ın adı verildi.
Hani bir gün biri sorarsa cevaplamak için ek bilgi kim soracaksa.

 

Bir de ekvator çizgisi var ki bu konu çok mühim ne bekledim ne buldum da olabilirdi yazımın başlığı. Şimdi ben dediğim gibi kafamda uçsuz bucaksız bir sahra hayal ettim sonra orda böyle fay kırıkları gibi çizgiler falan neyse bizi gezdiren Türk rehber adam ilk buraya götürdü inanılmaz heyecanlıyız falan anlatılmaz yaşanır cinsten. Eee geldik, burası dedi, inin dedi böyle bakıyoruz sanırım tek ben değildim orada hayal kırıklığına uğrayan neyse işte indik görüntü ve ekvator havası da soluduktan sonra fotoğraflarımızı çektik, hediyelik eşyalarımız alındı ve ikinci mühim durağa geldi sıra timsahlar alemine doğru yola çıktık.  :mrgreen: 



Uçuyorum ben havalara tabii çünkü ekvator beni kesmedi Uganda’yı kestiği kadar ondandır ilginç ve tehlikeli şeyler peşindeyim gene neyse Timsahçıklarımın da olduğu bölgeye geldik sonunda. İndik emin adımlarla yürüyoruz etrafımız Afrikalı çocuklarla doluştu falan böyle heyecanlanıyorlar yabancı birilerini gördüklerinde inanılmaz şekerler.

Meğer bizim rehberin bizi getirdiği nokta acı ama gerçek timsah çiftliği imiş. Yani adamı dövmemek için kendimi nasıl zor tuttum anlatamam. Kalkıp Allah’ın en uzak en kurak en kimsesiz Ülkesinde yaşamaya başlıyorsun sonra ekmek paranı kazandığın insanlar senin Memleketinden insanlar onları kazıklamak için aptal yerine koyuyorsun neyse biz bu işe yaramaz varlıktan kurtulduk ama günümüz, zamanımız, paramız boşa gitti. Ve 5 sene kadar önce adam başı bizden 100$ aldığını hatırlıyorum sadece bu anlattıklarımı yapmak için ödediğimiz paranın ne kadar da boşa gittiğini keşke bir çocuk sevindirseymişim. Adam bizi timsah üretim çiftliğine getirdi yani bize ne üremelerinden anlayabilmiş değilim hala sinirleniyorum neyse.


Entebbe o kadar da kötü geçmedi bir de otel kısmı var bu işin gittiğinde en önemli olay Afrika’daki konaklamandır. Çünkü bilindiği üzere temizlik, hijyen çok bulunan kıstaslar değil o yüzdenden de en iyi seçim otel olmalı bu tarz destinasyonlar için. Ayrıca şimdi ki aklım olsa onca yolu gittiğime değer kısmından gezer tozardım zaten o zamanlar fotoğrafta çekmiyordum o sebeple de bu geziler ve gördüklerim sadece kalemime kaldı.

Aynı günün akşamı bizim ekiple beraber kalkıp kumarhaneye gittik öncesinde bir kebapçı bulduk en çokta işin bu kısmı ilginç. Adamcağızın kartviziti mutlaka benim bir yerlerimde duruyordur hala ama maalesef şu anda ismini hatırlayamıyorum. Bu beyefendi kalkmış 20 küsur sene önce Antakya’da yaşar ve tır şoförlüğü yaparken yurt dışı seferlerinden birinde bu Uganda’ya gelmiş bakmış burada hiç Türk yok. Zaten kimse de buraya gelmeyi akıl etmez en iyisi demiş ben burada güzel bir mekân açayım, ülkemizin harika yemeklerini tanıtayım hem turist kesime hem halka çok pahalı olmadan bizim lezzetimizi tanıtırım hem de para kazanırım. Dediğini de yapmış gerçekten. Yerleşmiş 4 tane de kız çocuğu okutmuş büyütmüş ve eşini bu süre zarfında ziyaret dışında getirmemiş oraya düzenleri bozulmasın Afrika kolay kolay bize göre yaşanacak yer değil diye. Böyle bir hikâyesi var ve gerçekten çok para kazanmış yatırımlarını yapmış geleceğe dair her türlü önlemini almış gerçekten limon satsa kazanır dediğimiz erkek tipi bu olsa gerek. Bugün zaten kalkıp ev değiştirmek kolay değilken sen kalk bir de 20 sene önce Afrika’ya yerleş helal diyorum başka bir şey demiyorum.

Bu arada yemekleri de inanılmaz lezzetli, oralara gidip tok döneceğim asla aklıma gelmezdi. Kartvizitini bulur bulmaz yazıya ekleme yapacağım hani bir gün Uganda’ya yolunuz düşerse rahat rahat gidin diye ?

Kumarhane kısmına geri dönüyorum zaten çokta merak edilecek bir ayrıntı yok tabii ki kaybettim tatlım ben ne zaman kazandım ki diye sorarsan buna en iyi cevabı Annem verir sanırım ?

Oradan da bir gece kulübüne geçtik yani sözüm ona gece kulübü yanlış anlaşılmasın bizim için restoranın orta katındaki oturma grubu ışığının karanlıklaştırılmış hali diyebiliriz. Aman Tanrım diyorum oradan zar zor çıktık Kadınlar bir ilginç masadaki erkeklerin değil bizim üstümüze geliyorlar falan biraz dans ettikten sonra tabii ki ortamın azizliğine uğramamak için oradan düz bir çıkış yaptık ve doğru otele.

Otel Uganda’nın meşhur oteli lake Victoria Otel daha iyisi sanırım hala yok bu da ortalama denebilecek standartlarda. Ama tesis olarak büyük ve sanırım diğer otellere kıyasla güvenlik önlemi daha çok olan bir yer. Gene de kötü olmadığını vurgulamak istiyorum. Otel göl kenarında olduğu için yürüyüş yapma şansınız var bir de otelin önünden halkın kullandığı yeşillik alana doğru da bir yol uzanmakta orada da yürüyüş yapmak mümkün.

Doğru dürüst rehberlerle de şehri başka şekillerde gezmek diye bir gerçek var tabii biz o hatayı masumane kendi vatandaşımız kazansın diye yaptığımız için zararlı çıkmış olduk. Harika rafting alanları mevcut, doğal parklar, müzeler, çiftlikler gibi bir sürü seçenek mevcutmuş aslında Afrika deyip geçmemek bu olsa gerek.

Ve son…
İlk gün ki gezi esnasında bir bölgeden geçiyorduk arabayla yeşillik ormanlık kurak bir alan diyebilirim. Bir tahtanın üstünde “school” yazıyordu. Dönüp baktığım da üstü açık hiçbir duvarı olmayan, açık alan içerisinde duran bir okul vardı. İçinde de yüzünde gülümseme olan çocuklar. İnsan sadece bir saniyeliğine bile olsa durup düşünüyor ben ne kadar şanslıyım diye. Tabii bunu gündelik hayatta kaç defa tekrarlıyoruz bilemiyorum ama orada tek gördüğüm imkânsızlıklar içinde gene de eğitim ve öğrenimin devam edebildiği idi. Baktığında kendine kolejlerde özel okullarda ve özel üniversitelerde eğitim görmüş biri olarak yüzüm kızardı. Herkes anne-babasından şanslı doğmuyor elbet ama madem hayattayız imkânlarımız var neden hala bu şımarıklık ve yetinmeme kafasında ilerliyoruz işte bu işin en can sıkıcısı noktası. Bunları da uzun uzun düşünüp tabii evime döndüğümde şükretmekten hiç vazgeçmedim. Doğamız gereği yaşadığımız iklime zaten mecburen ayak uydurmak zorundayız ona sözüm yok yaşadığım şehir pahalı ona göre çalışıp para kazanmam gerek ama işte ya daha fazlasını istemek mi yoksa daha fazlası için çok çabalayarak mı istemek zararsız olanı bilemiyorum. Sanırım çok çalışarak elde etmek ya da istemek hakkı doğuruyor ve emek verilmeden hiç bir şey yeşermiyor. Çalışmak, çabalamak hep lazım en azından uğruna emek vermediğin bir şey senin olmadığında mızmızlanmamak için iyi bir yöntem.

Çocukların her zaman daha iyi şartlar ve koşullar çerçevesinde yaşaması gerektiğine inansam da Entebbe güzel bir örnek maalesef orada ki hayatı onlar seçmiyor ama belki de bugün seçmedikleri hayatı değiştirme şansları olursa yön verebilecekler. Dilerim de öyle olur. O sahneyi ömrüm boyunca unutabileceğimi sanmıyorum çünkü. Gerçekten bizler inanılmaz şanslı varlıklarız. Her şey elimizin altında en azından vizyon olarak güzel bir coğrafyada olduğumuza inanıyorum.

Merve

 

Evet, konu tabii ki de Estetik ve Güzellik değil çok mutluyum Vampirler?

Bilmiyorum sadece efsane olduğuna inanılan Vampirler için hiç yaşamışlar mıydı diye düşündüğünüz oldu mu? Ya da gerçekten efsanelerse onlar da dinozorlar, ejderhalar, uzaylılar kadar mantık çerçevesinde en uygun oldukları insan formunda yaşayamaz mı?
Bunun gibi efsane olduklarını hem çürütecek hem de güçlendirecek bir sürü fikir sunabiliriz.

Yaşadıklarına dair ilginç tarihi şehir efsanelerinden tutun da bugün ki popüler kültürün sevdiği televizyon şovları da bu konular üzerinden işleniyor neredeyse. Bakıldığında günümüzden çok çok uzun bir zaman önce sınırında durmuyor bu işlenen konular o yüzden varsın inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılalım bence diğer efsaneler kadar gerçek çok daha derin düşünüldüğün de zaman değerlendirmesini farklı bakış açılarıyla tartıştığımızda daha da ilginç fikirler çıkabilir bence ortaya.

Vampir kültürü Babil’den kalan örneklere dayanır ve yüzyıllar boyunca değişimini inceleyen kapsamlı folklorik tarihsel araştırmalara konu teşkil eder. Kan emme ve öldükten sonra dirilme efsaneleri Orta Çağ’da yayıldı. 1200’lerde İngiltere’de Galli bir din adamı olan Walter Map bir vampirin bütün bir köy ahalisinin kanlarını emmek suretiyle öldürdüğünü iddia etti. Map’ın iddiasına göre köyde sağ kalan son kişi kılıcını çekip kana susamış cehennem yaratığının kafasını ensesine kadar ikiye bölmüş ve tehlikeyi sona erdirmişti.

 

 

Vampir varlığına inanan bilim insanları vampirlerin kendilerince belirlenen özelliklerini şöyle özetlemişlerdir; Acıyı en az düzeyde hissederler, vücutlarında özelliklede yüzlerinde çürüğe dayalı hafif çukurluklar ve izler bulunur, göz renkleri sürekli değişim içindedir ve iki göz asla aynı renkte bulunmaz. Beklenmedik zamanda, fark edemeyeceğiniz kadar hızlı ve bir o kadarda güçlü tepkiler verebilirler. Ten ısıları sürekli değişiklik içindedir. Gün ışığından etkilenmezler.(Vampirlerin güneş ışığında yok olduğu fikri Friederich Wilhelm Murnau’nun Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi filminde ortaya atılmış, Popüler kültür’e ait modern bir düşüncedir.) Düşünce okuyabilirler bu nedenle onlara karşı koymak imkânsız gibidir. Zekâlarını ve güçlerini asla bir kitlenin anlayacağı bir şekilde dışarıya vurmazlar. Bahsedildiği gibi köpek dişleri ilgi çekici büyüklükte değildir.

Sadece Hıristiyan Avrupa’da değil çeşitli toplumlarda vampir efsaneleri yaratıldı. Hindistan’da kimi kadınlar, uyurken kana susamış cinlerin saldırısına uğradıklarına inanırlar. M.Ö. 700 yılları civarında yazıldığı tahmin edilen, orijinali Sanskritçe’den pek çok dile ve yerel Lehçeye çevrilen bir öykü ve efsane koleksiyonu olan Vikram ve Vampir bu inanışa örnektir. 1001 Gece Masalları’nda dişi vampirlerle ilgili öyküler yer almaktadır. Yeni Gine’nin Camma kabilesinde Ovengua cini ya da Borneo adasındaki Dayak kabilesinde Buau adlı varlık da benzer inanışlara dayanan yaratıklardır.

Tarihçiler vampir kelimesinin Sırpça, Lehçe ya da Türkçe’den türetildiğini öne sürer. Bu efsanenin ayyuka çıktığı ve vampir avlarının düzenlendiği 1730’lu yıllarda Aydınlanmanın ünlü filozofu Voltaire konuya şöyle bir yorum getirir: “Gerçek kan emiciler mezarlarda değil, aramızda. Borsa spekülatörleri, tüccarlar ve işadamları halkın kanını her gün emmekteler. Bunlar kesinlikle ölmüyor ama yaşarken çürüyor.” Karl Marx’ın konuya yaklaşımı ise şu şekildedir: “Sermaye ölü emektir. Ancak canlı emeğin emilmesi ile vampirlere özgü biçimde hayat bulur. Ne kadar emerse o kadar hayat bulur.” ? böyle de düşünülebilir.

1820’lerde bir eleştirmen “Vampiri olmayan tiyatro yok“ diye veryansın etmiştir. Yazar Sheridan Lefanu‘nun 1872’de yazdığı “Carmilla” adlı öyküyle vampirler, aralarına ilk kez bir kadını almışlar buradan da vamp sözcüğünü türetmişlerdir.

İrlandalı yazar Bram Stoker, 1897’de yazdığı “Drakula” adlı eserinde türün bütün mitlerini toparladı ve bu konudaki en iyi klasiği meydana getirdi. Bu kitap vampir efsanesinin sinemaya da atlamasına neden oldu. Alman dışavurumcu yönetmen Murnau, 1922’deki ünlü klasiği “Nosferatu” ile sinema tarihindeki ilk vampir filmini çevirdi. 1930’lu yıllarda Hollywood’un en gözde konularından biri vampirlerdi. Sinemanın en tanınmış vampir oyuncusu ise Christopher Lee’ydi. Zaman içinde vampirler pusuya yatmış canavar görünümünden kurtulup şık, baştan çıkartıcı, güzel yaratıklar haline geldi. Francis Ford Coppola ise Bram Stoker’ın romanından yaptığı özgün uyarlama ile vampirlerin hayatını bir trajedi olarak yorumladı. Stephenie Meyer’ın 2005 yılında yazmaya başladığı Alacakaranlık roman serisi (ve 2008’de başlayan film uyarlamalarıyla) vampirler canavarlıktan kahramanlığa terfi ettiler.

Bilim ve Tıp alanından da geçerli açıklamalar var tabii ki… Kaliforniya Üniversitesi araştırmacılarından kimya profesörü Wayne Tikkanen’in yaptığı araştırmaya göre vampirliğin asıl sebebinin Porfiria hastalığı olduğu tespit edilmiştir. 1700’lü yıllarda hastalık hakkında bilgisi olmayan Avrupalılar, hastaları vampir olarak niteleyerek lanetlemekteydiler. Bir çeşit kan zehirlenmesi olan Porfiria hastalığının ilerlemesiyle derinin kızılötesi ışınlara karşı zayıfladığı ve bu nedenle karardığını açıklayan Tikkanen, “Hastada anormal kıllanma görülür. Dudaklar kuruyup çekildiği için dişler ortaya çıkar. Hasta çok acı çeker. Sonunda çıldırır.” diyerek hastalığı açıklamıştır. Bu hastaların derilerinin hassaslığı nedeniyle sadece geceleri çıkabildiklerini ve tedavi amacıyla da hayvan kanı içtiklerini belirten Tikkanen “Hikâyelerde vampirlerin neden gece dışarı çıkıp kan içtiklerinin yanıtı işte bu.” demiştir.

Tarafsız yazıyorum ve her düşünceye saygı duyuyorum Bilim ve Tıp böyle açıklıyorsa da bir gerçeklik ve yanılma payı mümkün tabii ki.

 Sadece bu kadarla değil ayrıca Türklerde de Vampir ve Cadı inanışı var ona da ufak bir bakmak istedim kesin komik bir şeyler çıkar diye.
Türk folklorunda sık karşılaşılmasa da Batı’nın literatürlerine girmiş kayıtlar mevcuttur (Vampir-cadı bağlantısı ve kriminoloji kayıtlarına girmiş olan 1970’li yıllarda Cihangir vampiri gibi olaylar da yaşanmıştır)

1884’te Budapeşte Üniversitesi öğretim üyelerinden ve şarkiyat akademisinin kurucusu Profesör Arminius Vambery, özyaşamsal kitabı “Arminius Vambery: Yaşamı ve Maceraları”nda Türkler’deki bazı vampir inanışlarına da değinmektedir. Macar dilinin köklerini araştırmak amacı ile Orta Asya’ya kadar derviş kılığında yolculuk eden Vambery’e göre: “ Osmanlılar’da yaygın bir inanışa göre vampirler ağaç kovuklarında gizlenirler ve oralarda avlanırlarmış. Ele geçirilen vampirler kelleleri kesildikten sonra bir çuvala konup denize atılırmış.”

“Cadılar hortlayan ölülerdir” diye açıklar Prof. Pertev Naili Boratav ve ekler “Çokluk kadınların cadı olduğuna inanılır, ama erkeklerden de cadılaşanların bulunduğuna kanıt belgeler vardır. Türk geleneğindeki cadı aşağı yukarı Batı inanışlarındaki vampiri karşılar. Cadılar mezardaki taze ölüleri çıkartıp ciğerlerini yerlermiş. Bir Rumeli anlatmasından öğrendiğimize göre eskiden cadıları zararsız hale sokan uzman cadıcılar olurmuş.”

Borotav’ın vurguladığı cadı vampir ilişkisini ve cadıcıları kanıtlayan ilginç bir belgeyi Mehmet Seyda sunmaktadır: Aşağıdaki yazı 1833 yılında Tırnova kadısı Ahmet Şükrü Efendi tarafından hükümet merkezine gönderilmiş ve Takvim-i Vekayi gazetesinin 68. sayısında yayınlanmıştır:

“Tırnovada cadılar türedi. Gün battıktan sonra evlere dadanmaya başladı. Zahir’e dair un, yağ, bal gibi şeyleri birbirine katar ve bazen içlerine toprak karıştırır. Yüklüklerde bulduğu yastık, yorgan, şilte ve bohçaları didikler, açar, dağıtır insanların üzerine taş, toprak, çanak ve çömlek atar, hiç kimse bir şey göremez. Birkaç kadın ve erkeğin üzerine saldırmış. Bunlar çağırıldı, soruldu: “Üzerimize sanki manda çökmüş sandık“ dediler. Bu yüzden mahalle halkı evlerini başka yana taşımışlardır. Kasaba halkı bunların cadı denilen habis ruhların eseri olduğunda ittifak etti. İslimye kasabasında cadıcılık ile tanınmış Nikola adındaki adam getirildi ve kendisiyle 800 kuruşa pazarlık edildi. Bu adamın elinde resimli bir tahta vardı. Mezarlığa gider, tahtayı parmağının üzerinde çevirir resim hangi mezara bakarsa cadı o mezardaki habis ruh imiş.

Büyük bir kalabalıkla mezarlığa gidildi. Resimli tahtayı parmağında çevirmeye başlayınca resim sağlıklarında yeniçeri ocağının kanlı zorbalarından Tekinoğlu Ali Alemdar ile Apti Alemdar denilen iki şakinin mezarına karşı durdu. Mezarlar açıldı. Cesetler yarım misli büyümüş, kılları ve tırnakları da üçer dörder uzamış bulundu. Gözlerini kan bürümüş, gayet korkunç idi. Mezarlıktaki bütün kalabalık bunu gördü. Bu adamlar sağlıklarında her türlü pis çirkin işi yapmış, ırza, namusa, mala saldırmış, adam öldürmüş Yeniçeri ocakları kaldırıldığı zaman her nasılsa yaşlarına bakılarak cellada verilmemiş ecelleri ile ölmüş kişilerdi. Sağlıklarında yaptıkları yetmezmiş gibi şimdi de halka habis ruh olarak tebelleş olmuşlardı. Cadıcı Nikola’nın tanımına göre, bu gibi habis ruhları defetmek için cesetlerin göbeğine birer ağaç kazık çakılır ve yürekleri kaynar su ile haşlanırmış. Ali Alemdar ile Apti Alemdar’ın cesetleri mezardan çıkarıldı. Göbeklerine birer ağaç kazık çakıldı ve yürekleri bir kazan kaynar su ile haşlandı. Fakat hiç tesir etmedi. Cadıcı “bu cesetleri yakmak gerek” dedi. Bu hususta şer’an da izin verildi ve iki yeniçerinin mezardan çıkarılan cesetleri mezarlıkta yakıldı. Çok şükür kasabamız da cadı şerrinden kurtuldu.”

Tırnova kadısının naklettiği olay türün literatürüne uygun bir vampir olayıdır. Arada küçük farkları olsa da klasik cadıcılık yöntemlerini izlemektedir. Örneğin kazık göbeğe değil de kalbin hizasına çakılır yürekleri kaynatmak kadar cesetlerin kellelerini uçurmak da geleneğe göre etkin bir çaredir. Bu tür asılsız söylentilerin halkı disiplinsiz yeniçerilere karşı harekete geçirmek için ortaya atıldığı sanılmaktadır.

Bir de Lilith efsanesi var …
Âdem ile Havva’nın çocuğu Kain Ve Tanrının kendisi, Uriel’ın ağzından Kain’e son ve en büyük lanetini verdi:

“Sen ve senin çocukların, bu diyarda gezdiği sürece karanlığa tutunacaklar. Sadece kan içecekler. Sadece kül yiyecekler. Bir ölü gibi yaşayacaklar, fakat ölmeyecekler. Son günlere kadar dokunduğunuz her şey yok olacak!”

Bu lanetle Kain acı bir çığlık attı, gözlerinden kan geliyordu. Kanı bir kabın içine doldurdu ve içti.

Kafasını kaldırdığında Cebrail karşısında duruyordu. Fırtına sonrası sessizliğinin verdiği yankıyla: “Âdem’in oğlu, Havva’nın oğlu; babamın bağışlayıcılığı sandığından çok daha büyük. Şimdi bile affedilmeye bir yol açıldı. Bu yola “Golconda” diyeceksin. Çocuklarına ondan bahset, çünkü sadece bu yolla yeniden ışıkta yürüyebileceksiniz.”

 

Sümer mitolojisinde yer alan Emeş-Enten ve Lahar-Aştan hikayesinin bir benzeri olarak, Adem ve Havva’nın ilk oğulları olan Habil (Abel) ve Kabil’in (Cain) hikayesi İncil’in ilk bölümünü oluşturan Eski Ahit’te yer alıyor. Hikayeye göre Tanrıya adak adayan iki kardeşten yalnızca Habil’in adağı kabul görür, bunun üzerine Kabil duyduğu kıskançlıkla kardeşi Habil’i öldürerek lanetlenir ve kıyamet gününe dek durmadan yeryüzünü dolaşmak zorunda kalır. Kabil kardeşini öldürdüğünü anlayan insanların onu da öldüreceğini söyleyince Tanrı onun bedeninde lanetli olduğunu gösteren bir iz bırakarak şöyle buyurur: “Her kim Kabil’i öldürürse, intikam yedi kat fazlasıyla onun üzerine olsun”. Böylece Kabil ilk katil ve ilk ölümsüz olarak dünyayı dolaşır. İncil’de bahsedildiğine göre Kabil’in çocukları da olur, bir şehir kurarak ona oğlu Hanok’un adını verir. Günümüzde bu şehrin Urfa olduğuna inanılıyor. Kuran’da da ayrıca Maide suresi içinde isimleri belirtilmeksizin Adem’in ilk oğulları arasında geçen bu hikâyeye yer verilmiştir.

Kabil’in hikâyesinin geri kalanına kutsal kitaplarda değil ama Lilith ya da Enoch’un kitabı gibi doğruluğu kilise tarafından kabul edilmeyen kimi eski kitaplarda yer verilmiş. Bu kaynaklara göre, Kabil’in yaptıklarının cezasını çekmesi için taşıdığı ölümlü ruhundan mahrum bırakıldığı ve diğer ölümlüler gibi dünya nimetlerinden yiyemediği anlatılıyor. Kabil’in daha sonra Adem’in ona boyun eğmeyi reddettiği için sürgün edilen ilk karısı Lilith ile birleştiği ve Kızıldeniz civarında Nod adında bir kente yerleştiği belirtiliyor. İbrani mitolojisinde kâbusların kraliçesi ve tüm iblislerin anası olan Lilith’in hiçbir şey yiyemeyen Kabil’i hayatta tutmak için ona kendi kanından verdiği ve böylece kendi soylarının ilk vampirleri oluşturduğuna inanılıyor. Günümüzde de pek çok vampir öyküsünün temelinde Kabil veya Lilith’e göndermeler yapılmaktadır.

Bu arada 2 tane köpeğim var birinin adı Haribo diğerinin Lilith bilginize???.

Vlad Tepes bu kalp seni unutur mu?
III.Vlad namı diğer Kont Drakula, 1444’te, 13 yaşındayken kardeşi Radu ile beraber, devşirme olması amacıyla Edirne’ye getirilmiştir.
1447’de babası II. Vlad Dracul ve ağabeyi Mircea’nın Macarlar’la savaş sırasında ölmesinin ardından; Macarlar tarafından Eflak’ın başına getirilen II. Vladislav’ı devirmesi için 1448’de yanına bir de ordu verilerek salıverilir. Kardeşi Radu Osmanlılarla kalmayı tercih eder. Vlad, kraliyet ailesinin düşman kolundan olan II. Vladislav’ı devirir ama tahttaki ikinci ayında yine Macarlar tarafından Boğdan’a sürülür, II. Vladislav tekrar başa geçer. Üç sene sonra, 1451’de Boğdan prensi Bogdan’ın öldürülmesini fırsat bilerek Eflak’a döner. Geçen süre zarfında II. Vladislav Macar komutan János Hunyadi’ye ihanet ederek Osmanlı tarafına geçmiştir. Dracula’ya da Macarlar’ın tarafına geçmek düşer. 1456’da János Hunyadi ikinci Sırbistan seferine çıkarken Vlad da ikinci Eflak seferine çıkar, II. Vladislav’ı öldürür ve başa geçer. Bu olaydan sonra meşhur işkenceleri başlar. Tahta geçer geçmez ilk yaptığı işlerden birinin ülkesinde yoksul insan kalmasın diye dilencileri ve yoksulları toplayıp bir yemek vermek, ardından da hepsini diri diri yakmak olduğu söylenir. 1456’dan 1462’ye kadar süren altı senelik hükümdarlığı sırasında kadın, çocuk demeden; kimi kaynaklara göre 40 binden kimilerine göreyse 100 binden fazla insanı öldürtmüştür. 1462’de Osmanlı İmparatorluğu’nun Eflak’ı topraklarına katması üzerine kaçmak zorunda kalır, yardım beklediği Macar Kralı kendisini zindana atar. Osmanlılar, Eflak’ın başına Vlad Tepes’in kardeşi Radu’yu getirir. Radu 1473’e kadar tahtta kalır. 1475’teki ölümüne kadar geçen iki senelik sürede ise, rakip aile Danestiler’den yaşlı Başarab ile Radu arasında tam altı kere el değiştirir . Radu’nun ölümünden sonra bir buçuk sene kadar aralıksız tahtta kalan Basarab’ın saltanatı, Macar krallığının desteğini almayı basarıp 3. Eflak seferine çıkmış olan Vlad Tepes tarafından bozulur. Kazıklı, Moldova ve Transilvanya ordularının da desteğiyle 3. kez, ancak ilki gibi yine yalnızca iki aylığına tahta çıkar. Orduların Transilvanya’ya hareketini fırsat bilen Osmanlılar, Kazıklı’yı devirir. Rivayete göre öldürülüp başı İstanbul’a getirilmiş, vücudu Snagov’da bir manastıra gömülmüştür. Ancak manastırda 1931’de yapılan kazılarda mezarın boş olduğu görülmüştür. 1897 yılında Bram Stoker ölümsüz eseri Dracula’da Kazıklı’yı Kont Drakula adıyla diriltmiştir.

Ben çocukluğumdan beri vampir delisiyim nedendir bilmiyorum ama Vampirler bana hep gerçek herkesin korktuğunun aksine yaşamak için öldüren sadece filmlerde canavarlaştırılan canlılar gibi gelmiştir. O zamanlar vampir diyemiyordum “rampir” diyebiliyordum ve her film kiralamaya gittiğimizde rampir filmi yok mu diyen 4 yaşında bir kız çocuğu olarak siz düşünün ben Vampirleri nasıl seviyorum. Bir de öyle internet falan yoktu video kaset satan dükkânlar vardı ki onların şu anda olmalarını çok isterdim kiralama yaparak evde izlerdik. Yeni film geldiği zaman eve telefon edip haber verirlerdi falan ah mazi.
İzlemediğim film, belgesel, kitap varsa eğer şanslı sayıyorum kendimi çünkü bu konuda üretim yapamıyor kimse artık eskisi gibi. Sonuçta bugün dünyası sinema sektörü kâr odaklı, okur-yazar tarafı zaten malum, geriye ne kalıyor ki zaten tiyatrolar da ülkemizde can çekişiyor.

Her neyse internette bir test çıktı önüme “Popüler Kültüre Ait Hangi Vampir Olduğunu Söylüyoruz” diyor. Ve ben hemen hemen başlıyorum teste ?

Testin sonucuna kahkahalar attım ve kim çıktım dersiniz?
İzleyenler bilirler zamanın gerçekten iyi filmlerinden biri idi. 1994 senesi ve 3 büyük aktör başrolde. Hatırlamayanlar varsa eğer Vampirle Görüşme filminden hatırlayacaksınız onun kim olduğunu yakışıklı Tom Cruise öfkeli, tutkulu bir vampiri canlandırmıştı ve ben tam da Lestat çıktım.

 

 

Ve sonuç değerlendirmesine bakın?
?Gerçek bir sosyopatsın ! Nee Ben mi?
Delilik ve dâhilik arasında gidip gelen zihnin; acımasızlık ve bağlılıkla dolu bir kalbin var. Kendi kurallarını kendin koyuyorsun, ahlak konusunda bile! Kolay kolay pişman hissetmiyor, çevrendekileri yönlendirmeyi ve çekip çevirmeyi iyi biliyorsun! Senin hakkında ne derlerse desinler, var olmuş en dürüst varlıklardan birisin. Ayrıca vampirliği de hakkını vererek yaşıyorsun. Asla vazgeçmeyen yapınla sonsuz yaşantını heyecan dolu geçireceksin!

 

Teşekkürler valla aynen bende öyle düşünüyorum? tabii Twilight filminde ki gibi Bella olmayı kim istemez ya da Blade gibi araba kullanmak, dövüşmek hatta zaman zaman uçmak… Olsun varsın bende Lestat olayım ? Asilzade Lestat de Lioncourt.

Lestat filmde de kötü karakterli olan sürekli kotu bir şeyler yapıp arkasından bir de ağlayan ‘kalbi temiz’ vampirdi. Maceracı ruhu yüzünden başına türlü felaketler gelen ama asla iflah olmayan cazibe figürü haline gelen Vampir kişilik.  Ölümlü hayatına dair bir şeyler söylemek gerekirse eğer kaynaklar diyor ki bir Fransız Lordu’nun en küçük oğlu, tam bir taşra aristokratıymış, tek başına dağlara çıkıp kurt avlar, köpek yetiştirirmiş eskiden. Sosyal, dindar dedik ama Louis’in insancıllığı gibi anlaşılmasın diye, Lestat’ın dilinden durumu açıklayacak olursak, ölümlüleri ve onların güzelliğini sever, iyi ve kötü ayrımına bağlıdır ve o vampirlikte de iyidir, kötülükte de her zaman işini iyi yapar.
Peki, şimdi bu test beni Lestat yaptığı için gurur mu duymalıyım bilemedim?.

Bu arada sosyal medya haberlerine göre Vampirle Görüşme tekrardan beyaz perdeye taşınıyormuş ve de Josh Boone isimli yönetmen Universal ve Imagine ile birlikte filmin tekrar yapımı için kolları sıvadıklarını açıklamış

Onunla da yetinse iyi. Boone hızını alamayıp, başrolünü de açıkladı; ya da en azından öyle yaptığını sanıyoruz.
Boone Twitter’a Jared Leto’nun bir resmini paylaşıp, “Lestat – sadece bir kişi olabilir” notunu düşmüş. Bunun resmi bir açıklama olmadığını biliyoruz ama belki de Boone internet üzerinden Leto’yu tavlamaya çalışıyor da olabilir diyorlar.

Açıklamaya bakınca Boone pek te haksız sayılmıyor hani yani. Tom Cruise’dan sonra kolay kolay Lestat karaktere uyan çokta fazla sima yok. Bir çok rol de tanıdığımız Leto karizması, gülüşü ve daha birçok mimiksel özelliği ile yeni Lestat de Lioncourt Leto olmalı bence de. Olabilirlerden biri en azından. Ama aklımda bir isim daha var keşke onla da görüşseler ya da diğer iki aktörün alacağı rollerden birini o almış olsa çok isterdim. Gene bir yay burcu olan Ian Somerhalder kuvvetle muhtemel bu karaktere çok çok uygun bence diğer bir isim. Ancak şu anda canlandırdığı televizyon dizisindeki vampir karakterinden dolayı çok orijinal bir seçim olmayacağını düşünebilirler sanki.



Ve ilginç bir bilgi daha o da canım vikipedi’den yine filmde oyuncuların belirlenmesi zor olmuştu. Özellikle Lestat rolüne Tom Cruise’un getirilmesine Anna Rice karşı çıkmıştı. Ancak filmden sonra Rice bir özür mektubu yayınlayarak Cruise’dan özür dilemiştir. Kısaca bu karakter gerçekten kitaba göre de canlandırılması en zor karakter idi.

Yenisinin bir an önce bol bütçe ile çekilmesini ve hemen vizyona girmesi dileğiyle vampir sever bir insan olarak umutla bekliyorum.

Blog yazımı da muhteşem Lestat’ın okkalı bir sözüyle noktalıyorum.


NOW LET ME PASS FROM FICTION TO LEGEND!

 

Kaynaklar
https://tr.wikipedia.org/wiki/Vampir
http://www.vampirokbalja.com
http://www.dracula-museum.de
http://www.bathory.org

Merhaba,

Öncelikle harika bir hafta diliyorum herkese…

Neden? ‘Diksiyonsuz Silikonlar’ …
Biraz tatlı biraz sert olsun 2.yazım…

Malum televizyon kanallarında eğlence konseptli yemek, dedikodu, moda yarışmaları vs. gibi programlar var.

Hele hava soğuk ve evden çıkma zorunluluğu yoksa insanın bu ayrı bir lüks olsa gerek neyse orası benim olsun 🙂 Hak ettim diyelim…

Uzun senelerdir televizyon ile bir ilgim olamadığından ancak gündemi takip etmek adına haber ve yayın organlarını takip ederdim halen de değişmiş bir şey yok gerçi ancak son bir kaç aydır zaman bulabildiğimden hem de stabil hayat özlemimden sabah programları, öğlen kuşağı vs. artık neresine denk geliyorsam takip etmeye başladım.

Sabah haberleri dışında kahvem bitmiyor gerçi ama olsun bu da güzel arada yaşamak lazım… Bu arada Anneannem haberlere ‘ajans’ der di:)

Her neyse…

Yaş +18 ile başlayan güzel güzel kızlarımız bir yarışma programında genel haliyle yarışma konseptinden uzak, arka mahalle tartışmalarına giriyorlar. Ama nasıl korkunçlar hani konuşmasalar güzel olabilecek olanları da var ama ah bir konuşmaya başlamasalar!!!!! İzledikçe sinirimden gülüyorum sonra alışkanlık yaratıyor falan. İster istemez kendine hem uzak hem yakın karakteri seçiyorsun. Işınsu’cu veya Derinsu’cu olabiliyorsunuz istemeden 🙂

Korkunç bir diksiyon, korkunç bir Türkçe …!

Üzücü olması bir yana bunun tamamen reyting ve ün amaçlı kendini rezil etme operasyonu olduğunu düşünüyorum.

Bir genç kadın kendine neden bunu yapar orasını da zaten hiç anlamıyorum… Gençlik olsa gerek herhâlde sanki ben 88.5 yaşındayım 🙂

Tamam belki bugün ün ve popülarite için belli kalıplara girip saçmalamak gerekiyor ve buna kolay yoldan basamakları atlayanlar örnek oldu zaten ama başarılıları da var hak yememek lazım. Ama o ağzını açtığı an yüksek oktavlı operet tonlamayla konuşan kızları gerçekten çok itici buluyorum. Ve yeni jenerasyon korkunç bir dil konuşuyor. Vurgulamalar, uzatılan kelimeler, yeni türeyen aslında hiç olmayan kelimeler, argo ve avam bir dil konuşuyorlar. Zamanla düzelir cinsten olmadıklarına da emin oluyorsun zaten. İnsan bu tiplerle konuşamıyor hatta anlayamıyorsunuz:)

Üniversite yıllarımda sevgili Aytaç Kardüz’den Diksiyon dersi almıştım hatta o zamanlar kendisi de bana bizim jenerasyon için aynı şeyleri söylemişti. Eminim o günleri bile özlüyordur artık.

Fhttp://urlaegemenhaber.com/unlu-spiker-artik-urladan-bildiriyor/

Buradan kendisinin biyografisine ulaşabilirsiniz…

Kötü olayları arka arkaya yaşadığımız bugünlerde bari dilimize sahip çıkalım, yakında yeni bir dil konuşabiliriz çünkü…

Kendinize iyi bakın…

İsmim (okunduğu üzere) Merve 🙂 18 Temmuz 1985 Ankara’da doğdum. Koyu bir yengeç burcuyum o nasıl oluyor demeyin zamanla yazılarımdan anlayacaksınız durumun ne kadar vahim olduğunu :))) Her neyse Ankara’da doğmak iyi, hoş ve güzel de okumak bambaşka tabii ki. İşte bende o tayfadanım… Dünyayı birkaç Ülke eksik bırakmış olarak bir baştan bir başa gezip dolaşmış ve hayatın içinden harika anları yaşamış biriyim diyebilirim…

İlk Blog yazımı paylaşırken inanılmaz heyecan içindeyim. Blog’um hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bende bugüne kadar ve bugünden sonra edineceğim deneyimleri hayatın içinden olay ve görsellerle birlikte sizinle paylaşmak istiyorum. 7 sene Havacılık sektöründe bir fiil çalıştıktan sonra sanırım birçok şey ister istemez gökyüzünde birikiyor. Yukarıdan bakıldığında o büyük şehirler küçücük görünürken aslında okyanusta kum tanesi olduğumuzu kabul etmemek içten değil. Yazmayı çok sevdiğimden ben de bunları bir yerlerde de topladım ve zaman buldukça puzzle birleşmeye başladı. İçinden bir kitap bir de seyahatname tanımında bir birikim çıktı. Ama ortada henüz bir kitap yok J Bitmiş bir kitap var sadece J bu demek oluyor ki heyecanımı biraz daha dindirmek adına okur severlerle yazılarımı paylaşmanın tam zamanı diye düşünüyorum… Gezi, fotoğraf, moda, sanat, sağlık, müzik, mutfak, biraz gündelik hayattan ve bazen de nostalji yaparak yüksek basınçlı yazılarımı umarım severek okursunuz.

O zaman aranıza hoş geldim…